28 Eylül 2017

Turgut Özakman - Cumhuriyet: Türk Mucizesi

"Adam İngilizin dokuduğu kumaştan elbiseyi giyiyor, Alman malı lokomotifin çektiği trene biniyor. Namaz vaktine ne kadar kaldığını cebindeki İsviçre malı saate bakarak kestiriyor. Odesa'dan getirilen Rus unundan yapılma ekmek yiyor ama şapkayı giyince kafir olacağını sanıyor." 
 
 
 
 
 Önsöz 
'Cumhuriyet 1, Türkiye Üçlemesi'nin üçüncü kitabıdır- İki cilt olacak. 
 
Objektif bilim adamları Milli Mücadele ile başlayıp Cumhuriyetle süren bu dönemi Türk Mucizesi diye adlandırıyorlar. 
 
Birinci ciltte Büyük Zafer'den Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadarla olaylar yer alıyor. Bir yanda cumhuriyetçiler var, Öte yanda bu daha iyi, daha İnsanca, daha onurlu düzeni istemeyenler. Ders ve ibret verici, uyarıcı bir dönem. Bu dönemi bilmeden sonraki olayları doğru değerlendirmek zor olur.
 
 Emperyalizmi, paralı askerlerini, işbirlikçilerini yenmek, bu hayasızca akının kökünü kazımak, kurtuluşun sadece bir parçasıydı. Gerçek kurtuluş için Batı ülkeleri ile baş edebilecek kadar güçlü olmak, yoksulluğu, ilkelliği, geriliği, çağdışılığı, bilgisizliği yenmek, aldı özgür kılmak, aydınlanmayı yaşamak, bağnazlığa son vermek, hoşgörüyü yerleştirmek, kadın-erkek eşitliğini sağlamak, yüzde doksan üçü okuryazar olmayan halkı bilgilendirmek, eğitmek, yurttaş olmalarını sağlamak, millet olmak, sanayileşmek, salgın hastalıkları kırmak gerekiyordu. 
 
Bunlar ancak barış döneminde başarılabilirdi. 
 
Bunun için Türkiye'yi parçalamak amacıyla çok çeşitli planlar hazırlamış, uygulamış ve sonunda yenilmiş Müttefiklerle önce ateşkes, sonra da barış masasına oturmak gerekiyordu. 
 
Yoksul Türkiye'nin zaferi bütün mazlum ülkeleri etkilemiş, Müttefikler yani emperyalizm bundan çok rahatsız olmuştu. Barış için çok zorluk çıkardılar. Sevr'in yumuşatılmış bir örneğini kabul ettirmek için çalıştılar. Hatta İngiltere, Çanakkale olayım bahane ederek-dünyayı yeniden Türkiye'ye karşı savaşa davet edecektir.
 
 Mudanya Anlaşması ile Lozan Andlaşması görüşmeleri sırasında Müttefiklerin tutumları, davranışları, oyunları, tuzakları, üslupları unutulmaması gereken olaylardır. Lozan bu yüzden eşi bulunmayan, uzun ve çok çetin bir boğuşma halinde geçmiştir. Kuva-yı Milliye ruhu ile emperyalizm, Çanakkale'den, Anadolu'dan sonra, Lozan'da da karşılaşmış ve Kuva-yı Milliye ruhu galip gelmiştir. Lozan'da barış, canavarın karnından sökülüp çıkarılmıştır'. 
 
Mudanya ve Lozan Milli Mücadele'nin masa başındaki devamıdır. Birkaç kez savaşın eşiğine gelinmiştir. 
 
Her iki görüşmeyi de emperyalist anlayışın ve ahlakın iyi bilinmesi için genişçe yansıttım. Bu anlayış ve ahlaki iyi bellemeli-yiz. Kaç zamandır yine devreye giriyor. 
 
İç sorunlar da çok dramatiktir: 
 
Mecliste gelenekçiler ile cumhuriyetçilerin çekişmesi, saltanatın kaldırılması, Ali Kemal'in yakalanması, Vahidettin'in ve hainlerin kaçması, karşı-devrimin oluşmaya başlaması, Milli Mücadeleyi başlatan kadronun İkiye bölünmesi iç sorunların başhcasıdır. 
 
Halkı coşturan olaylar sürmektedir: İstanbul'a gelen Re-fet Paşa'mn ve bir bölük Türk askerinin olağanüstü karşılanışı, Trakya'nın il il geri almışı, İstanbul'u geri almak için yapılan gizli hazırlıklar, Türkîngilİz futbol karşılaşması, sonunda işgalcilerin Türk sancağını selamlayarak çekip gitmeleri, Türk ordusunun İstanbul'a girmesi bu emsalsiz olayların başlıcalarıdır. 
 
Özgürlük, toplumsal uyanışa, değişime de yol açar. Kadınlar peçelerini atmaya, çarşaftan çıkarak manto giymeye başlar. Büyük sorunların nasıl çözüleceği daha yoğun olarak konuşulup tartışılır. M. Kemal Paşa'mn dünyaya kapalı bir doğu ülkesini cumhuriyete, aydınlanmaya, uygarlığa, çağdaşlaşmaya adım adım hazırlaması, halkın çağrıya katılması bu dönemin en önemli özelliğidir. M. Kemal Paşa'mn örnek bir aile olmak için yaptığı talihsiz evlilik de bu dönemde yer alıyor. Dönem Ankara'nın başkent olması ve türlü çatışmalardan geçilerek 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilanı ile sona eriyor. 
 
Birinci cildin içeriği bunlar. Bir sorunun yanıtını hemen vermek istiyorum. Atatürk niye büyüktür, niye hiç eksilmeyen bir minnet ve saygı ile anıyoruz? 
 
Bunun yanıtını bilmeyen yalnız yabancılar değil, birçok vatandaşımız da bilmiyor. 
 
Dünyada ülkesini savaşta zafere kavuşturan birçok komutan var. Milletini daha ileri bir toplum yapmak için çalışmış birçok önder de var. Ama yokluk, yoksulluk içinde ikisini birden başarmış bir kişi var: Atatürk. 
 
Sıfır imkânla, işgal edilen vatanını kurtarmış, emperyalizmi ve yardakçılarını yenmiş, ülkesini tam bağımsız yapmış, bununla kalmamış, milletini çağdaşlaştırmak, kadm-erkek eşitliğini sağlamak, halkını uyandırmak, kalkındırmak için devrimler gerçekleştirmiş, bir doğu ülkesinde demokrasinin kapısını açmış böyle bir önder, bilge, millet atası hiçbir ülkenin tarihinde yer almıyor. 
 
Yabancılar bu yüzden Atatürk saygımızı anlamıyorlar. Tarihlerinde bir örneği yok ki. 
 
Ama ya Atatürk'ün büyüklüğünü anlamayan vatan kardeşlerimiz? Onların anlamaması yetişmelerinden, telkinlerden kaynaklanıyor. Böyle yetiştiriliyorlar. Oysa tarihimizi bilseler, düşünseler, kafalarına yerleştirilen önyargıları, yanlış bilgileri aşabilseler onlar da bu büyüklüğü benimseyecek, Atatürk'ün Allahm bir lütfü olduğunu anlayacaklar. 
 
Tarihimizi doğru bilsek sorunlarımızın yarısı kendiliğinden çözülür. 
İkinci cilt, Cumhuriyetimizin Atatürk'ün hayatı ile sınırlı olarak Kasım 1938'e kadarki 15 yılını yansıtacak. 
 
Neyimiz varsa bu döneme borçluyuz. Birçok yurtseverlik, özveri, toplumsal kahramanlık destanı ve hainlik olaylarıyla dolu olağanüstü bir dönem bu. İkinci ciltte de 'Türk mucizesinin' hikâyesini anlatmaya devam edeceğim. 
 
Yine belgesel bir roman olarak. 
 
Bu mucizeyi dokuyan bütün olayları tümüyle anlatmak imkânsız. Cumhuriyet döneminin baskın niteliği çağdaşlaşmak, çağdaş uygarlığa ulaşmaya çalışmak, bu yolla kalkınmak, uyanmak. Bu dönemle ilgili bütün özellikleri çağdaşlaşma terimi kucaklıyor: Milliliği de, laikliği de, bağımsızlığı da, özgürlüğü de, cumhuriyetçiliği, dolayısıyla demokrasiyi de. 
 
Bu nedenle ikinci ciltte asıl kurtuluş olan çağdaşlaşmayı, Atatürk'ün bu büyük idealini anlatmaya çalıştım. Dönemin iyi anlaşılması için insan ilişkileri, giyim kuşam, mekân ve benzeri hayat ayrıntılarına da değindim. 
Karşı düşünceleri ve hareketleri de anlattım. Şeyh Sait isyanına ve İzmir suikastına yer verdim. Türk tarihinin ezeli sorunu olan karanlık ile aydınlık, ortaçağ ile çağdaşlaşma arasındaki çatışmayı yansıtmaya çalıştım. Yan konulardan önemli olanları da ihmal etmedim. Hiç olmazsa dipnotlarda bilgi sundum. 
 
Bu dönemi de, Diriliş ve Şu Çılgın Türkler gibi, sağlıklı, dürüst belgelere, güvenilir, namuslu tanıklara dayanarak, gerçeğe en uygun biçimde yansıtmaya gayret ettim. İkinci cildin sonunda yer alacak olan geniş kaynakçaya bakarak bu konudaki yoğun gayretimi görebilirsiniz. Bu dönemle ilgili aleyhte eserleri de yok saymadım, hepsini inceledim, gerekenlere kaynakçada yer de verdim. 
 
Sevgili gençler! 
 
Bütün bu özenler, dikkatler, çabalar, emekler, araştırmalar, kılı kırk yarmalar, sizlere ve çevrenize, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ve ilk 15 yılının gerçek hikâyesini anlatmak içindir. 
 
Bir iki roman tipinin dışında herkes ve her olay gerçektir. Hepsinin kanıtları ve tanıkları dipnotlarda gösterilmiştir. 
 
Diriliş'ten ve Şu Çılgın Türkler'den gelen birkaç roman tipi Cumhuriyet'te de yer alıyor. Bunlar o dönemlerin tipik kişileridir. Kolay anlatım için bazı olayları birleştirdim. Kişileri, düşünce ve üsluplarını saygıyla dikkate alarak konuşturdum. 
 
Cumhuriyet dönemi de, tıpkı Çanakkale ve Milli Mücadele gibi yazarın hayaline ihtiyaç göstermeyen, çarpıcı, büyük olaylarla dolu. Bu bakımdan kendiliğimden bir sahne yazmış, bazı şeyleri abartmış değilim. 
 
Gerçeğe ihanet etmedim. 
 
O dönemin bir bölümünü yaşadım, Atatürk'ü görebilmiş son kuşaktanım. O dönemle ilgili yazılı her kaynağı elden geçirdim. O dönemi içinden bilen birçok kişiyle konuştum. Önemli olanların adını kaynakçada belirttim. 
 
Daha önce, yakın tarihimizle ile ilgili yalanları, sahtecilikleri, uydurma ve çarpıtmaları derlemiş, Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele adlı kitabımda, doğrularıyla birlikte açıklamıştım. Sahte tarihçiler ve yalan üreticisi yazarlar uzunca bir zaman bu konularda yalanlara ara vererek, susmuşlardı. 
 
Yakın zamanlarda yalan rüzgârları gazetelerde, televizyonlarda yeniden esmeye başladı. Bu kez bazıları yalanlara cumhuriyet dönemini de katıyor. Birbirlerine destek vererek sahte bir tarih üretmeye çabalıyorlar. Bu yazılan okurken, konuşanları dinlerken utanıyorum, midem bulamyor. Bilimsel kılıklı kitaplar da yazıyorlar. Ama bilgisizlikleri, önyargıları, bilimsellikten uzaklıkları satır aralarından akıyor. 
 
Yalandan, çarpıtmadan, uydurmadan daha ayıp, daha ahlak dışı bir şey düşünemiyorum. Okurları, izleyenleri amaçlarına uygun sahte bir tarihle uyutmak, kandırmak, aldatmak, öz tarihlerinden soğutmak, yerine uyduruk, yapma, bütünüyle sahte bir tarih yerleştirmek istiyorlar. Bunu her fırsattan yararlanarak yapıyorlar. Eskiyi abartıyor, yeniyi bir ucundan tutup karalıyorlar. Aralarında gepgenç insanlar var. Belli ki bilimsellik, bilim ahlakı nedir, hiç bilmiyorlar. Doldurulmuş plaklar olarak tarihe aykırı hikâyeleri, dedikoduları mekanik bir biçimde seslendiriyorlar. Bu yalanların ve yanlışların başlıcalarmı dipnotlarda göstereceğim, gerekli açıklamaları yapacak, doğruları da belirteceğim. 
 
Sevgili gençler! 
 
Cumhuriyetin ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlamak için Afganistan'ı, Irak'ı, İran'ı, Pakistan'ı, Emirlikleri, Suudi Arabistan'ı, Suriye'yi, Mısır'ı, Libya'yı, Tunus'u, Cezayir'i, Fas'ı, Müslüman Afrika'yı düşünün. 
 
Cumhuriyetin önünde hazır bir model yoktu. Yolunu düşünerek, arayarak, deneyerek açtı. Şartlardan, ihtiyaçlardan, imkânlardan, tarihten yararlandı. Para yok, kredi yok, yetişmiş yeterli sayıda eleman, uzman yok, araç-gereç yok. Osmanlıdan borca batık bir miras kalmış. O altın kuşağın iki gücü vardı sadece: Akıl ve yurtseverlik. Bu iki güçle yola çıktılar. 
 
Mucizeler yarattılar. 
 
  Her şeyi başarabildiler mi? 15 yıla sığabilecek her şeyi çok fazlasıyla başardılar. Eksikleri tamamlamak sonraki kuşaklara düşerdi. Sonraki kuşaklar görevlerini yaptılar mı? Bunu duygusallığa, partizanlığa kapılmadan dürüstçe sorgulamamız gerek. 
 
Dünyada bağımsız, çağdaş, özgür tek Müslüman devletiz. 
 
Yeniden kuruluş, kurtuluş, kalkınma sürecinde, deneme ve arayış içinde, elbette yanlışlar yapıldı. Ormanı bırakıp da ormandaki bir gelişmemiş ağacı ele alıp Cumhuriyet dönemini, hele ilk altın kuşağı bütünüyle eleştirmeye yeltenmek büyük ayıptır. 
 
Tarihte ve dünyada eşi olmayan çarpık, utandırıcı bir tutum bu. 
 
Devlet, Milli Eğitim Bakanlığı, üniversitelerimizin çoğu, Türk Tarih Kurumu ve benzeri Cumhuriyet kuruluşları susuyorlar. Bu da o yalanlan üretmek kadar ayıp bir durum. 
 
Sevgili gençler! 
 
Bu yalanlara, çarpıtmalara, yutturmalara karşı uyanık durun. Sizi kandırmalarına izin vermeyin. Gerçeğe saygı duyun ve gerçeği dürüst, namuslu kaynaklardan yararlanarak öğrenmeye çalışın. Doğru, gerçek tarihinizi yanlışları ve doğrularıyla öğrenin. Ağzı kalabalık, kalemi karışık olanlara karşı dikkatli olun. Kanıtsız, belgesiz, tanıksız iddiaları yani dedikoduları ciddiye almayın. Vicdanınız ve sağduyunuz pusulanız olsun. Tarihimizdeki doğrulardan yararlanın, yanlışlardan uzak durun. 
 
Şunu bilmenizi çok istiyorum: Bu kitabı yazarken her şeyden fazla gerçeğe saygı duydum. 
 
Sizlere Cumhuriyet döneminin doğru, gerçek, dürüst, sevgi ve vefa dolu, özenli bir fotoğrafını sunuyorum. 
 
En iyi dileklerimle. 
 
Turgut Özakman 
Eylül 2009, Ankara

Cumhuriyet Türk Mucizesi - PDF


25 Eylül 2017

Orhan Hançerlioğlu - Düşünce Tarihi


GÖK BOŞLUĞUNDA BİR DÜNYA
      Milyonlarca yıl önce, gök boşluğunda sıcak bir gaz bulutu belirdi. Bu bulut, uzun bir gelişme sonunda dünyamız olacak. Biz insanlar, acı ve tatlı bütün serüvenlerimizi onun üstünde yaşayacağız: Öykümüz, güneşin parlak ışıkları altında renklenen bu bulutla başlıyor. Sıcaklığın bulutumuzdaki hidrojen ve oksijen bireşimini göğe uçurduğunu varsayıyoruz. Yaşamımızın gerçekleşmesi için gereken su kalın bir bulut halinde dünyamızı çevrelemiş olmalı. Yoksa dünyamız soğuyamazdı. Bu, öylesine kalın bir buluttu ki güneş ışınlarının dünyamıza ulaşmasına engel oluyordu. Dünyamız karanlıktı, bundan ötürü de soğuması hızlanmıştı. Soğuma, milyonlarca yıl sürmüştür herhalde. Isı, kaynama derecesinin altına düştüğü zaman, dünyamızı çevreleyen bulut sağanaklar halinde boşanmaya başlamıştır. Böyle olmasaydı suyu nereden bulabilirdik? Dünyamızdaki boşluklar sularla dolmuştur. Yağmurların tuzsuz olduğunu biliyoruz. Tuz, okyanuslara, uzun jeolojik çağlar boyunca kara parçalarından taşınmıştır: İnsan tohumlarının varlaşabilmesi için tuzlu sular gerekiyordu.

SUDA BİR HÜCRE

      Canlılığın gerçekleşebilmesi için hücre (cellule) yaşamına elverişli bir ortam oluşmalıydı. İşte, canlılığın ilk adımı olan hücre, okyanusların bu tuzlu sularında gerçekleşmiş olmalı. Bilgin Oparin, hidrokarbonların, tuzlu suyun etkisiyle inorganik karbon bileşimlerinden meydana geldiğini tanıtlamış bulunuyor. Okyanuslarda erimiş olarak bulunan hidrokarbonların birbirleriyle birleşerek gittikçe daha gelişmiş bileşikler meydana getirmiş olmaları düşünülebilir. Kimya laboratuvarlarında yapılabilen bu bileşiklerin, geniş okyanus laboratuvarlarında da yapılabileceği yadsınamaz. Bu bileşiklerin içinde, canlılığın temel özdeği olan proteinler de vardır. Proteinler, amino asitler denilen çok küçük parçacıklardan meydana gelmişlerdir. İçlerinde karbon, hidrojen, oksijen, azot ve kimi durumlarda da fosfor ve kükürtlü elementler bulunur. Canlılığın en gerekli özdeği olan enzimler de proteinlerden başka bir şey değildirler. Canlı hücrenin plazmasının büyük bölümü proteindir. Bütün canlı organizmaların bileşimini meydana getiren bu canlı özdeğe protoplazma denir. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün canlılar, içlerinde protoplazma bulunan hücrelerden dokunmuştur.

YAŞAMAK


      Yaşamak, devimlilik (hareketlilik) demek. Taşıyla toprağıyla, göğüyle yıldızıyla tüm evren yaşamakta. Ama biz insanlar bu deyimi, gözlerimizle görebildiğimiz kımıltılar ölçüsünde kullanmışız. Bitkilerle hayvanları canlı, bunların dışındaki tüm [sayfa 11] nesneleri cansız saymışız. Öyle olsun. Biz de, gerçekte henüz bir başlangıç olduğu halde bizlere pek uzun gelen insanlık serüvenimizde bu yanlış anlamı sürdüreceğiz. Bu anlamda yaşam, protein özdeğinin varlık biçimidir ve bütün gizleri çözümlenmiştir: Yaşam, bir özdeğin (maddenin) başka bir özdekten bir şeyler alması ve başka özdeklere bir şeyler vermesiyle gerçekleşiyor. Canlanma, böylesine bir alışverişle başlamaktadır. Bu alışverişi sağlayan da doğanın yansıma (in’ikas, reflexion) özelliğidir. Doğada her nesne başka nesneleri yansıtır ve başka nesnelerde yansır. Cansız doğada bu yansıma, örneğin suyun güneşi yansıtması ve güneşin suda yansıması gibi, pasif bir olgudur. Bu pasif yansıma, uzun bir gelişme süreci sonunda, protein özdeğinde aktif bir yansımaya ulaşmıştır. Protein özdeği, artık çevresinin etkilerine aktif tepkiler göstermeye başlıyor ve bunu yaparken de yeniden kazanmak zorunda bulunduğu bir enerji harcıyor. Demek ki bu enerjiyi çevresinden geri alma yeteneğini oluşturmaktan başka çıkar bir yolu yok. Protein özdeğinin çevresiyle bu sürekli özdek alışverişi mayalanma (fermentation) özelliğini oluşturmuştur. Mayalanma da, zorunlu olarak, metabolizma (değiştirme ve dönüştürme) olayını gerçekleştiriyor. Metabolizma çelişkili bir süreçtir, hem özümler hem ayrıştırır. Bir yandan besinsel özdekler canlı dokulara dönüştürülürken, öbür yandan canlı dokular cansız özdeklere dönüştürülür. Soğuyan gaz bulutundaki o güzelim yaşam, böylelikle başlar: Cansız doğadaki yansıma, bu canlı organizmanın oluşumuyla yaşambilimsel (biyolojik) bir yansımaya, uyarılganlığa (tenbih yeteneğine) dönüşmüştür. Canlı organizmanın gelişmesi, zamanla, daha yüksek bir yansıtma biçimi olan duyum (ihsas)’ları oluşturacaktır. Giderek, çok daha yetkin bir yansıtma aracı olan sinir sistemleri meydana gelecektir. Canlı organizmanın en gelişmiş biçimi olan insandaysa düşünme ve bilgi edinme süreci, çok özelleşmiş bulunan bu sinirler aracılığıyla başlar. İnsanın dışında bulunan tüm nesnel gerçeklik bu sinirler aracılığıyla yansır ve bilgileşir. Ne var ki, kısaca özetlediğimiz bu pek açık ve yalın sonuca varmak için, yüzlerce bilginin bilimsel çabaları ve bulguları gerekmiştir. 


24 Eylül 2017

Pablo Neruda - Deniz Kasidesi


İşte, adayı çeviren
deniz,
fakat ne deniz:
herzaman
taşıyor,
evet veya hayır diyor,
sonra tekrar hayır, ve hayır,
evet diyor mavide,
deniz fıskıyesinde, öfkeden kudurarak,
hayır ve tekrar hayır diyor yeni baştan.
Durgun olamaz:
kekeler “Benim adım Deniz,”
kayalara tokat atar
ve ikna olmadıkları zaman
vurur onlara ve iyice ıslatır
ve boğar onları öpücüklerle
yedi yeşil dille
yedi yeşil köpeğin
ya da yedi yeşil kaplanın
ya da yedi yeşil denizin,
vurarak göğsünü,
kekeleyerek ismini.
Ey deniz, bu senin ismin
Ey yoldaş okyanus:
boşa harcama vaktini ya da suyunu
böyle sinirlenerek:
onun yerine yardım et bize.
Biz zayıf
balıkçılarız,
sahilden gelen adamlar.
Açız ve üşüyoruz
ve sen bizim düşmanımızsın.
Bu kadar hızlı vurma,
bu kadar çok bağırma:
yeşil sandıklarını aç,
yerleştir
gümüş hediyelerini
ellerimize;
bize gündelik balığımızı ver bugün.

Bütün istediğimiz
budur.
Gümüşten,
cam ve ay ışığından
yapılmasına rağmen,
en fakir mutfaklar için
niyet edildi.
Biriktirme
açgözlülükle
dalgalarının altında
yaş şimşek gibi
hızlanarak soğuk.
Gel şimdi bize,
aç,
bırak onu
ulaşacağımız yerde.
Yardım et bize okyanus,
derin ve yeşil baba,
yardım et bize sona erdirmeyi
dünyanın yoksulluğunu.
Haydi
biçelim sınırsız
yaşamlarının ürünlerini,
buğday ve üzümlerini,
öküz ve minerallerini,
görkemli yaş
ve suya batmış meyvelerini

Biliyoruz ismini,
baba deniz: martılar
haykırıyorlar kumların üzerinde.
onun için kendine gel,
havaya fırlatma yeleni,
sıkıntı verme bize,
kırma güzel dişlerini
göğü devirmeye çalışarak.
Büyük masallarını
bir kenara koy şimdilik,
gündelik balığımızı ver bize,
büyük ya da küçük nasıl istersen,
bir tane her bir adam,
kadın
ve çocuk için.
Sinsi sinsi dolaş
Bu geniş dünyanın caddelerini
balıklarını paylaştırarak,
şimdi
bağırarak
bağırarak
bütün işitenler
bütün çalışan yoksullar için
madenin
ağzında toplanan
diyerek:
“İşte yaşlı adam deniz
balıklarını bizimle paylaşıyor.”
Sonra dönecekler
gülerekten
karanlığa: caddeler
ve ormanlar gülen insanlarla dolacak.
Yeryüzü
deniz-mavisi bir gülümseme giyinecek.

Fakat
eğer sen buna karşıysan,
eğer bu senin tadına uygun değilse,
bekle,
bekle bizim için.
Düşünelim,
insan neslinin meselelerini
düzene koyalım,
önce büyük şeyler
sonra gerisi.
Ve
suda yürüyelim
dalgalarını dilimleyerek
ateş bıçaklarıyla.
Dalga tepelerini
elektrikli küheylanlara
bindirelim.
Varlığının
merkezine
gülerek
dalalım.
Atomik iplikler
bileklerine sarılsın.
Derin bahçende
çelik ve çimento fabrikaları
kazalım.
Elini ve ayağını
bağlayalım.
İnsanlar rastgele tükürsünler,
cildinin üstünde kayarak.
Yanından çiçekleri çeksinler.
Bir sele yapsınlar,
binsinler ve yola getirsinler seni
ve ruhunu ele geçirsinler.
Fakat bu yalnızca,
biz
sorunumuzu
çözersek
olur,
bizim
en büyük sorunumuzu.
Azar azar
ele alacağız:
Biz sana, deniz
ve yeryüzü, biz sana mucizeler
yarattıracağız,
çünkü içimizde,
uğraşımızın içinde,
gündelik ekmeğimiz, balığımız
ve mucizemiz var.

çeviren: Vehbi Taşar
“Love, Ten Poems by Pablo Neruda”, From the Movie, the Postman, Miramax Books, 1969