"Gizlice en çok korkulan şey hep gerçekleşir sonunda.
Yazıyorum: Ey, Sen, acı.
Peki
sonra? Bütün gerekli olan, biraz cesaret. Acı ne kadar ortaya çıkar ve
kesinleşirse, yaşama içgüdüsü o kadar ağır basıyor ve intihar düşüncesi
zayıflıyor.
Kolay sanmıştım ilk düşündüğünmde. Zayıf kadınlar
yapmıştı bu işi. Alçakgönüllülük istiyor, kendini beğenmişlik değil.
Tiksiniyorum bütün bunlardan. Sözler değil. Eylem. Artık
yazmayacağım..."
18 Ağustos 1950
Önemini, güncelliğini hiç yitirmeyen, sanat ve hayat üzerine yazılmış günlükler.
***
Pavese’yi hiç mi hiç anlamadılar diye kadınları suçlayacak halimiz yok elbette ama keşke anlasalardı da içimize evlat acısı gibi işleyen bu günlüklerden mahrum kalsaydık.
Edebiyat
dediğimiz tuhaf nesnenin, sanat dediğimiz yorucu çabanın, yeryüzünün
içli çocuklarının acılarından mürekkep olduğunu ve bizim o acıların
kıyısına geçip şenlikler derlemeye çalıştığımızı daha erken
farkedebilsek, hayatlarımız belki de farklı bir seyir takip ederdi.
Evlerimizi, odalarımızı dolduran kütüphanenin karşısına geçip, başbaşa
kalacağımız acılı bir insan seçiyoruz kendimize ilkin, arkasından da o
acılı insanın kılavuzluğunda, yeni acılara doğru kanat çırpıyoruz ve
düşünme zahmetine bile katlanmıyoruz: Değer mi hiç? Pavese’nin cevabını
merak ediyor musunuz gerçektende...
UMUTSUZ DİRENİŞİN KIRILMA NOKTASI
“Bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda bir insan
yıkıntısı ile karşılaşır ve onu kurtarmaya çalışır. Kimi zaman da
başarır bu işi. Ama bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda
akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu bir yıkıntıya çevirir. Her zaman
başarır bu işi.”
Bu hüzünlü başlayıp acıklı bir hale dönüşen satırların yazarı,
hemen her duyarlı erkek gibi ömrünü kadınları anlamaya, onlar tarafından
sevilmeye adamış bir bildik bir isim: Cesare Pavese. Kadınlarını anlama
çabaları başarısız kaldıkça; bu başarısızlık da sevgisizlik yani
yeryüzü yoksunluğu yani evren sürgünlüğü anlamına geldikçe “Yaşama
Uğraşı”ndan adını düşüren Cesar Pavese...
Aslında nereden bakılırsa bakılsın, Pavese’nin kısa süren ilginç
yaşamı, yeryüzünde henüz pek fazla değişmemiş bulunan kadın kültürüne
verilmiş keskin bir cevaptır. Hayır, keskinliği, Pavese’nin “herşeyden
tiksindiğini” belirterek Torino’da bir otel odasında intihar etmesiyle
ilgili bir husus değil. Keskinlik, Pavese’nin ömür boyu sürdürdüğü
çabadan kaynaklanıyor. “Günlükler” titiz bir gözle okunduğunda,
öfkelerinde, kırgınlıklarında, kızgınlıklarında bile, Pavese’nin yüzünü
kadınlara dönme çabasından vazgeçmediği görülebilir rahatlıkla. Çünkü
sevgi ihtiyacı içindedir ve sevilmeyen ya da yeterince (Buradaki
“yeterlilik,” sadece ve sadece sanatçının karar verebileceği bir dengeye
tekabül eder ve ne yazık ki, yeryüzünün kayıt kabul koşulları
dolayısıyla kesinlikle gerçek niteliğine kavuşamaz. Belki de asıl
trajedi budur.) sevilmeyen her insan gibi yalnızdır. Muayenehanelerinde,
modern insanın sıkıntılarına çare aradıklarını savunan psikiyatr ve
psikologlar, sanatçının evrendeki yalnızlığının yansıma biçimlerine dair
dişe dokunur ve adam içinde okunur bir araştırma yapmadıkları için,
yalnızlığın bu boyutu üzerinde pek fazla durulmaz genellikle. Durulmazsa
ne olur? Ne olacak, birkaç Pavese daha çekilir aramızdan, kendilerine
yaşatılan laneti kusarak üzerimize...
“YALNIZ KADINLAR ARASINDA”
“Gençliğimin sona erdiğini haber veren belirtiler arasında en
önemlisi artık edebiyata karşı büyük bir ilgi duymayışım. Bir zamanlar
her şeye rağmen duyduğum, manevi doğrular bulma umuduyla açmıyorum
kitapları artık. Okuyorum, daha da çok okuyabilmek istiyorum, ama bir
zamanlar yaptığım gibi, kitaplarda bulduğum çeşitli yaşantıları ne
heyecanla karşılıyorum, ne de bunları parlak, şiir öncesi ussal bir
gürültüye dönüştürüyorum. Torino sokaklarında dolaşırken de aynı şey
oluyor. Bu yerleri artık yaratma çabasını hızlandıran romantik, simgesel
bir güç kaynağı olarak görmüyorum. Her keresinde, ‘önceden yapılmış bu’
demek geliyor içimden. Ezilmelerimi, saplantılarımı, yorgunluklarımı ve
dinlenmelerimi iyice gözden geçirince, açıkçası hayata yeni buluşlar
getirecek bir alan olarak bakmıyorum artık, şiir daha az ilgilendiriyor
beni bu açıdan; sadece düşünülecek ve çözümlenecek olan sıkıcı bir
malzeme gözüyle bakıyorum her ikisine de.”
1936 yılında yani intiharından 14 yıl önce yazıyor bunları Pavese
ve insan ister istemez, “Hayatını adadığı edebiyata olan ilgisini de
yitirdikten sonra nasıl tahammül etti bu kadar yıl?” sorusunu soruyor
kendine. Aslında “beklenti ya da umut” gibisinden sefilin sefili bir
cevabı vardır bütün bu tahammül serüveninin ve ne yazık ki, Pavese için
de geçerlidir bu. Çünkü, iki kırılganlık arasındaki gidiş gelişlerden,
hayatı sürdürmek konusunda çok fazla destekleyici ayrıntı elde etmek
mümkün değildir. Olsa olsa, bir kıyıdan karşı kıyıya geçiş imkânlarını
araştırırken, kişinin karşısına çıkan kanat müsveddelerinin şakırtısına
denk düşen bir aldanıştan ibarettir hepsi de.
Pavese de bunu dile getirir zaten:
“Hayatın alaycı yasalarından biri de şudur: Sevilen kimse, veren
değil, alan insandır. Sevilen kimse vermez, çünkü seven verir. Bu da
anlaşılmayacak bir şey değildir; çünkü vermek almak kadar kolay
unutulmayan bir zevktir; kendisine bir şey verdiğimiz insan bizim için
gerekli, yani sevdiğimiz bir insan olur. Vermek bir tutku, neredeyse bir
kusurdur. Kendisine bir şeyler verebileceğimiz bir insan olması
gerekli.”
BAŞTAN KAYBEDENLER
Yine çırpınışların kıyısında Pavese, yine hızla sürüklendiği
sahile karşı direnmeye çalışıyor. Ama beyhûde bir çabadır bu, yeryüzünün
en içli çocuklarından biri olan bu insan, yanına sürmelenmiş acılar
almak istedikçe reddedilir. Üstelik, hayatın önemli bir bölümü, hatta
neredeyse tamamı, sürekli “Yalnız Kadınlar Arasında” geçmiştir. Temel
hareket noktasında, “yalnız kadınlar”ın ihtiyaç duydukları şeylerle,
“yalnız erkekler”in ihtiyaç duydukları şeyler arasında belirgin bir fark
yoktur. Fark belki de, yalnızlıklarını bir din gibi benimseyen yeryüzü
sürgünlerinin, birbirlerine doğru emekleme konusundaki hareket
kabiliyetlerini daha doğuştan yitirmiş olmalarıdır. Ki bu da bir başka
acıklı durumdur...
“Bir erkekle bir kadın arasında aşktan daha önemli ne olabilir?
Bu, insanın bir başkasını kendisiyle bir tutabileceği anlamına gelir:
onun her davranışını ve hareketini kendi davranışı ve hareketi gibi
görmek, hayatın tadını çıkarmasından hayatın tadını kendimiz
çıkarıyormuşuz gibi sevinmek, bizim başkalarıyla yaptığımız şeyleri o
başkalarıyla yapıyor diye kendimizi bir şeyden yoksun kalmış
hissetmemek, başka bir deyişle, öbür insanları da kendimizi sevdiğimiz
kadar sevmek. Bu sevgiye iyilik deniyor. Ama ya o insan kaybolursa?
Kendimizin kaybolan bir parçasını sevebilir miyiz? Bunun için kimsenin
hiçbir zaman kaybolmadığına, ölüm diye bir şey olmadığına inanmamız
gerekir. Peki. ama sen ölümü kendin için kabul ediyorsan, bir başkasının da kendisi için kabul etmesine nasıl karşı çıkabilirsin? Bu
da iyiliktir. Hiçliğe varabilirsin, ama pişmanlığa ve nefrete değil. Şunu her zaman hatırla: Sana hiç kimse bir şey borçlu değil. Kendinde
neye hak görüyorsun? Doğduğunda hayat üzerinde herhangi bir iddian var
mıydı?”
Çeviren: Cevat Çapan-Kemal Atakay
M. Salih Polat