19 Temmuz 2023

Sevgi Yoksunluğunun Doğal Sonucu: İtaat ve Korku

Stanley Milgram, 1960’lı yıllarda insanların kötü olduklarını bilseler bile herhangi bir otoriteye karşı hangi dereceye kadar itaat edeceklerini ölçmek istedi. Onu bu durumu ölçmeye iten motiv ise Nazi Almanyası zamanında, Hitler’e itaat eden kişilerin ya da subaylarının sorgulandıkları sırada söyledikleri: Ben kötü bir şey yapmadım, sadece emirleri yerine getirdim.” “Ben kimseyi öldürmedim, yalnızca Auschwitz’deki imha programının başındaydım; emirleri veren Hitler’di. Gibi ifadeleri olmuştu. Ona göre insanlar bir caniye neden itaat ederlerdi veya nasıl bir caniye dönüşebilirlerdi? Bunu onlara yaptıran neydi, hangi psikolojiydi? Bu bağlılık mıydı? Korku muydu? Yoksa sevginin bir tezahürü müydü?

Katılımcılara deneyin “cezanın öğrenmedeki etkileri” üzerine olduğu söylendi ve deney tamamlandıktan ancak belli bir süre sonra asıl amacı açıklandı. Deney başlamadan önce, diğer bir katılımcının da var olduğu, aralarında kura ile bir ‘öğretmen’ ve bir ‘öğrenci’ seçeceğini açıklandı. Seçim, ‘öğrenci’ ve ‘öğretmen’ yazan iki kâğıdın katılımcıların kura yöntemi şeklinde seçimiyle yapılacaktı. Denekler, öğretmen ya da öğrenci olmak üzere kura çekeceklerini düşünüyorlardı fakat kura her iki kağıtta da öğretmen yazacak şekilde ayarlanmıştı. Bu sebeple denekler her halükarda öğretmen olacaklardı. Öğretmen rolünde yapmaları gereken ise yandaki odada kelime çiftlerini ezberlemeye çalışan ve bir şok aletine bileklerinden bağlanmış diğer deneğe yanlış yaptıkça elektrik vermekti. Bu sırada öğretmen rolünde olan deneklerin yanında da onlara ne yapması gerektiği konusunda emir veren bir gözetmenleri vardı. ‘Öğrenci’ ile ‘öğretmen‘ birbirinin sesini duyabileceği ancak birbirini göremeyeceği farklı odalarda yer aldılar. Deneyin asıl amacında otoriter figürü temsil eden, özellikle sert ve disiplinli görünen deney gözlemcisi, deney boyunca katılımcının (öğretmenin) yanında kaldı. Deney başlamadan önce katılımcıya, öğrencinin vereceği her yanlış cevap karşılığında uygulanacak 45 voltluk bir elektro şok, öğrencinin çekeceği acıyı öngörebilmesi için uygulandı. Her ne kadar işkence gibi bir deney olsa bile sonuçlar oldukça şaşırtıcıydı.  İlk yapılan deneyde, katılımcıların %65’i (40 gönüllüden 26 tanesi), deneyi sonlandıran en yüksek ceza seviyesi olan 450 Volta kadar çıkmıştı. Bu insanların çoğu, karşılarında kendileri gibi bir deney gönüllüsü olduğunu sandıkları insana bu seviyelerde elektrik akımı verirken soğuk soğuk terlemelerine, dudaklarını kemirmelerine, inlemelerine, sinir krizi geçirmelerine rağmen öldürücü seviyede akım vermekten imtina etmemişlerdi. Yani insanlar bir otoriteden aldıkları emirleri, tereddütsüz bir şekilde uyguladıklarını ispatlamıştı. Dikkatinizi çekmek isterim ki bu insanların hiç biri sosyopat, sadist ya da psikopat değillerdi. Çünkü deney öncesi çeşitli kişilik testlerine alınmışlardı. Kısacası bu deney hem Milgram’a hem de bu konuları araştıran bilim adamlarına, Auschwitz’deki katliamın ya da insanların otoriteye ne denli boyun eğebilecekleri konusunda fikir vermiştir diye düşünüyorum.

Adolf Hitler

Ama hepsi bu mudur?

Korkunun emir-komuta faktöründe etkili olduğu açıktır fakat insanlar neyden bu kadar korkarlar? Nazi subaylarını ele alalım. Hitler’e sıkı sıkıya bağlı bu subaylar, belki de işkenceleri yaparken insani duyguları ortaya çıkmış ama korku sebebiyle devam etmişlerdir.

Bu korkular neler olabilir?

Burada fobik rahatsızlıklardan bahsetmiyorum. Daha çok toplumsal yani bireyin diğer insanlar karşısında değersizliğine neden olabilecek; toplumdan dışlanma, statü korkusu vb… olacağından bahsediyorum. Tabi bunların dışında en önemlisi ölüm korkusu! Ölüm korkusu fobik diyebilirsiniz ama ben sadece fobi ile alakalı olmadığını hemen hemen her insanda az da olsa olan ve hayatımıza şekil veren bir korku olduğunu düşünüyorum. Belki de evrimseldir. Hayatta kalmak için ölümden korkmak ya da öldürmek!

Hitler’in psikopatolojisini göz önüne aldığımızda, gaddar olduğu, hatta kendi gücünün kadir-i mutlak (nihayetsiz kuvvet, kudret sahibi, şeref ve azamet sahibi olan) olarak gördüğü su götürmez bir gerçek. Bu durumu düşünürsek subaylarını, emirlerine itaatsizlik karşısında ölüm ile cezalandırabileceğini ve bundan herhangi bir beis görmeyeceğini, pekâlâ düşünebiliriz.

Bir diğer durum ise bu subayların ne kadar insani duyguları olduğunu sorgulamak olacaktır. Herkes bu duygulara sahip midir?

Bu durumu açıklamadan önce duygu nedir ona bakalım: Duygu, bir olay, kimse ya da nesnenin insanın iç dünyasında oluşturduğu, uyandırdığı yankı, etki, tepki, izlenimdir.(vikipedi) Duygularımız içsel, ailesel ve çevresel durumların etkisi ile oluşan fizyolojik bir değişimdir. Ama duygunun oluşabilmesi için deneyimlerimizin üzerimizde tutum ya da inanç kalıbı şeklinde etkisi olması gereklidir. Mesela; çok sevdiği arkadaşlarına bile agresif davranan bir kişiyi ele alalım. Büyük ihtimal bu kişiyi sorguladığınızda insanlara bu şekilde davranmasının altında bir çeşit inanç kalıbı/düşünce yatacaktır. Bu inanç kalıbı “İnsanlar kötüdür.” “İnsanlara güvenmemelisin.” Ya da “İnsanlar seni kullanır.” Gibi düşünceleri olabileceğini görebiliriz. Bu da bu kişinin, diğerlerine karşı agresif bir tutum geliştirmesine ve bu tutumları sonucunda agresif davranmasına neden olacaktır. Veya belki de bu kişi duygu sağırlığı dediğimiz durumu yaşıyordur. Ama bu kişi duygu sağırlığını yaşasa bile bu bize, bu kişinin bir inanç kalıbı geliştirmediği sonucunu vermez.

Peki duygu sağırlığı(aleksitimi) nedir ve nasıl oluşur?

Aleksitimi, yani Latince adı ile Alexithymia hastalığının Türkçe kelime olarak karşılığı “duygu sağırlığı” manasına gelmektedir. 1970’li yılların başlarında Peter Sifeneos isimli psikoterapist tarafından keşfedilmiştir. (Alıntı:psikolojik.gen.tr) Aleksitimisi olan bireyler başkalarının duygularını anlamada ve kendilerini ifade etmekte sorun yaşarlar. Belki siz de bir aleksitimi olan kişi tanımışsınızdır. Mesela; gülümseyerek selam verdiğiniz bir tanıdığınızın sizi görmezden gelmesi ya da karşılığında sessizce başını sallaması bu kişilerden olabilir. Ama şu noktayı da kaçırmamamız gereklidir:

Bu kişiyi bu duruma iten neydi? Ne yaşadı da bu duruma sahip oldu?

Bu konu oldukça dallanıp budaklanabilir. Bu durumu; ailesi, travmatik deneyimleri veya kişinin doğuştan getirmiş olduğu özelliklerine varana kadar açıklayabiliriz. Hitler’in subaylarının yaptığı sadist davranışları da belki de bu hastalık kaynaklı olduğunu düşünebiliriz ama bu sadece bir varsayımdan öteye geçemeyecektir. Çünkü insan denilen varlık çok boyutludur ve tek bir boyuttan onu değerlendiremeyeceğimiz kanaatindeyim.

Korku ve itaat sevgi değildir!

Korku itaati getirir. Fakat sevgiyi? Benim düşünceme göre karşısındaki kişiye itaat eden bir kişinin bu davranışının altında korku yatar ve bir ilişkide korku varsa, sevgi olamaz. Çünkü sevgi denilen duygu içinde hiçbir şekilde olumsuzu barındırmayan, tamamen pozitif bir duygudur. Sevgi çekim yasasına göre çalışır ve koşulsuzdur. Sevgi sadece karşı cins arasında olmaz; evrenseldir. Her şeyi sevebiliriz. Kısacası ÖZ’dür ve ÖZ’ümüz sevgidir. Fakat korku bunun zıttıdır ve tabi itaat de… Örneğin; bir kadın düşünün, kocasını sevdiğini iddia ediyor fakat kocasından izin almadan hiçbir şey yapamıyor ondan korkuyor ve bunun neticesinde ona itaat ediyor. O zaman burada kadının kocasını gerçek anlamda sevdiğinden bahsedebilir miyiz? Sanmıyorum. Bu olsa olsa bağımlı dediğimiz ilişki türüne girer. Kocası öldüğünde sıkıntılı bir ilişki de olsa büyük bir boşluğa düşecektir. Yani bu kadının bir otorite figürü arayışıyla ve buna ihtiyaç duymasıyla; kocasına duyduğu korku arasında bir bağ vardır ve emin olun bu bağ, sevgi değildir. Tabi bu ihtiyacını neden doğduğunu da sorgulayabiliriz belki de yetiştiği ailede baba figürü de böyleydi. Bu durumda kadının otoriter bir eş aramasının ya da erkeğin otoriter olmasının iyi olduğu gibi bir düşüncesinin oluşmasını ve buna göre eş bulmasını açıklayabiliriz.

Aynı şey inanç olgusu için de geçerlidir. Korku ile inanç yan yana gelmez; gelmemelidir de zaten. Fakat yıllardan beri bizlere Allah/Tanrı ya da Yaratıcı’yı tek yolunun ondan korkmak ve ona itaat etmek olduğu aşılandı. Yaratıcı’nın bizleri cehennemiyle tehdit ettiği bir sevgi türü! Kulağa mantıklı gelmiyor değil mi? Yeni dönemle özellikle New Age akımıyla birlikte bu yavaş yavaş değişse de, maalesef hala inancını bu şekilde yaşayan insan sayısı azımsanamayacak kadar fazla! Belki de dünyada bu yüzden bu kadar savaş hâkimdir. Kim bilir!

04 Temmuz 2023

Dört Büyük Şair ve Paylaşılamayan Bir Kadın: Tomris Uyar

Kolej Aşkı: Ülkü Tamer

Kolejden mezun olur olmaz evlendiler. Tomris Uyar ilk çevirisi olan Tagore’den “Şekerden Bebek”i bu yıllarda Tamer soyadı ile tamamladı. Birbirini çok iyi tamamlayamayan bu çiftin evliliği trajik bir şekilde sonlandı. Evlilikten “Ekin” adında dünyaya gelen çocukları birkaç haftalıkken sütten boğularak hayata veda etti, büyük sarsıntı yaşayan çift, kısa bir süre içinde boşandı.

Cemal Süreya

Ankara’daki Sanatseverler Derneği Lokali’nde tesadüfen aynı masada rakı içerken tanıştılar. Tanıştıklarında ikisi de evliydi, bazı rivayetlere göre birlikte olabilmek için eşlerinden boşandılar.
Cemal Süreya onun için bu dizeleri yazdı:

 “Ay ışığında oturduk
Bileğinden öptüm seni
Sonra ayakta öptüm
Dudağından öptüm seni
Kapı aralığında öptüm

Soluğundan öptüm seni
Bahçede çocuklar vardı
Çocuğundan öptüm seni
Evime götürdüm yatağımda
Kasığından öptüm seni
Başka evlerde karşılaştık
İliğinden öptüm seni
En sonunda caddelere çıkardım
Kaynağından öptüm seni”

 Şahsiyet Rötarı

Her akşam işten çıkar çıkmaz eve dönen Cemal Süreya’ya bir gün Tomris Uyar, “Biraz gez dolaş, arkadaşlarınla buluş, vakit geçir” dedi. Ertesi gün on dakika geç geldi Cemal Süreya, bir sonraki gün on beş, daha sonra yarım saat. Bu akşamlardan birinde, örtü silkelemek için pencereyi açan Tomris’in apartmanın girişinde oturan Cemal’i görmesiyle gerçek ortaya çıktı. Her akşam iş çıkışı eve geliyor ama aşağıda oturup “gecikiyordu” Süreya. Tomris Uyar bu duruma “Şahsiyet Rötarı” adını koydu.

Bu aşk da tükendi

 

Üç yılın sonunda tükenen bu tutkulu aşk, dostluğa evrildi.

Ayrılığın ardından Tomris Uyar, “Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre bana sahip olunamazdı” dedi. Cemal Süreya ise Tomris Uyar’a şu sözleri söyledi: “Senden ayrıldığım anda, senin hakkında, hikâyen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim; benim ağzımdan kimse duymayacak” ve o günden sonra hiçbir şey yazmadı.

Uzun soluklu aşk: Turgut Uyar

  

 Tomris Uyar, Turgut Uyar ile tanışmalarını şöyle anlatır:
“1966 yılında ben zaten Cemal Süreya’dan ayrılmak üzereydim. O da eşinden ayrılmıştı. İstanbul’a gelmişti çocuklarıyla. Burada tanıştık. Asıl tanışmamız herhalde o, çünkü o zaman daha bir yakın oturup konuşma fırsatını bulduk ve mektuplaşmaya başladık. Bu mektuplar önce sadece şiir üzerine mektuplardı.
Hâlâ duruyor bende. Genellikle onun şiir üzerine düşünceleri, benim onun şiirleri üzerine düşüncelerim… Ve anladığım kadarıyla çok sıkışık bir dönem geçiriyordu. Yani evlilik hayatında bir süredir yaşadığı tedirginlik ve uyumsuzluk şiirini de etkilemişti, yedi yıldır şiir yazmıyordu. Esin periliği olarak ifade etmek istemiyorum ama herhalde çok konuştuğum, çok dürttüğüm, yazmasını çok rica ettiğim için diyeyim, yavaş yavaş şiir yazma isteği yeniden doğdu”

Ankara’da tanışan ikilinin şiir üzerine başlayan ilişkisi aşka doğru sürüklendi. 7 yıldır şiir yazmayan Turgut’a, Tomris esin perisi oldu. 1969’da evlendiler ve bu evlilikten Turgut adında bir çocukları oldu. Turgut Uyar’ın Tomris’i kaygıyla, kaybetme korkusuyla sevmesini Tomris şu sözlerle anlatıyor: “Turgut, her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım.”

Bozuk Saat

 

Tomris’in en uzun soluklu ilişkisi, 1985’te Turgut Uyar’ın hayatını kaybetmesiyle son buldu. Geriye “Bozuk Saat” adlı şiir kaldı:

Herkes seni sen zanneder.
Senin sen olmadığını bile bilmeden,
Sen bile..
Seni ben geçerken,
Derim ki,
Saati sorduklarında;
Onu “O” geçiyordur.
Kimse anlam veremez.
Tamir ettirmedin gitti derler şu saati.
Ettirmek istiyor musun demezler.

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.

Zamanı durdururum yüreğimde,
Sensiz geçtiği için,
Akrep yelkovana küskündür.
Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür.
Bil ki akrep yelkovanı geçerse,
Atan bu yüreğim durur.
Bırak bozuk kalsın, hiç değilse;

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.

Fazla şiirden ölen Edip Cansever

  

Fazla şiirden öldü, doğru, aynı zamanda platonik aşkından da öldü. “Tomris rakıyı çok severdi, bense onu…” yazmıştı peçeteye, Tomris ile baş başa oturdukları bir rakı masasında.

“Edip’e şiir yazmayı ben öğrettim” -Cemal Süreya
“Bu ikisi tartışırken ben de gittim Tomris’le evlendim” -Turgut Uyar

Diğer şairler arasında en şanssızıydı, Tomris’i kendine âşık edemedi. Turgut Uyar’ın en samimi arkadaşlarından biriydi. Tomris’e karşı saklayamadığı bir sevgi ve hayranlık besliyordu. Cansever, her 15 Mart’ta, Tomris Uyar’ın doğum gününde, yeni bir şiir yazıp yayımlayarak aşkını tekrar tekrar ilan ediyordu.

 
bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı
adını yenile bu yıl, ama bak Tomris uyar olsun gene
ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
oysa güneş pek batmadı senin evinde
söyle
ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.”

Tomris Uyar, Edip Cansever için şunları söylemişti: “Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana.”

Ölmeme Günü

  

Bir 26 Mart günü aralarında Edip Cansever, Cemal Süreya, Can Yücel, Turgut Uyar ve Tomris Uyar’ın da bulunduğu bir grupta söz ölüme gelince, Turgut Uyar meyhaneciden bir şişe rakı söyledi ve “Bu şişeyi gelecek sene bugüne kadar saklıyoruz, 26 Mart’ta burada yine buluşup birlikte içeceğiz bu rakıyı” dedi ve 26 Mart’ı “Ölmeme Günü” ilan ettiler.
1985’te Turgut Uyar’ın ölümüne kadar her gün bir araya geldiler.

“Yaşam öykümün yazılmasını istemem. Kendi üzerime düşünmeyi bu kadar önemli saymıyorum”

Türk edebiyatında hem eserleriyle hem de ulaşılmazlığıyla kendinden söz ettiren Tomris Uyar, 2003 yılında aramızdan ayrıldı.

02 Temmuz 2023

Kucaklıyor beni Metin Altıok "Aldırma" diyor gülerek "Yaşamak görevdir bu yangın yerinde Yaşamak, insan kalarak"

Yaşamak bu yangın yerinde
Her gün yeniden ölerek

Zalimin elinde tutsak
Cahile kurban olarak

Yalanla kirli havada
Güçlükle soluk alarak

Savunmak gerçeği, çoğu kez
Yalnızlığını bilerek

Korkağı, döneği, suskunu
Görüp de öfkeyle dolarak

Toplanıyor ölü arkadaşlar
Her biri bir yerden gelerek

Kiminin boynunda ilmeği
Kimi kanını silerek

Kucaklıyor beni Metin Altıok
"Aldırma" diyor gülerek

"Yaşamak görevdir bu yangın yerinde
Yaşamak, insan kalarak"

 

Yusuf Atılgan’ın Şiirleri

Uyu

“Uzaklarda bir saat on ikiyi çalıyor,
Bulutlar bile yorgun yerlere alçalıyor
Ay, suda yıkanıyor, renkler yakıyor suyu
Rüzgâr seni okşuyor bırak artık uykuyu.

Hayaller titreşiyor, renk renk mavi, siyah, mor,
Titreşen su bağrında ay sevdayla yanıyor,
Işıklar su koynunda gümüşten birer kuyu
Bak mehtapta uyuyor, uyanma yavrum uyu.

Saat, ilerleme dur, bu an bu dakka dur,
Gece, mehtapla rüzgâr ve sevgilim uyuyor…”

Cellat

“Ne iç ağrısı durdu, ne de tükendi derdim,
Gizli gözyaşlarımdan her gün bir çiçek derdim,
Iztırabımı ona bir buket diye sundum
Yarap, neden kapanmaz yaralara dokundum?
Neden sunduğum meyin ezelî bir mestiyim,
Sevdanın müşrikiyim, aşkın putperestiyim,
Bence hicran, husrandır aşkın vefanın adı,
Niçin hakikat oldu tek hülyamın celladı?..”

Ayrılık

Doğu yeli esiyor karşıdan
kirpiklerim tozlu
Ergin başaklar geçiyor iki yanımdan
Sensiz

Bir serin denizde misin kumda mısın
Öyle mi omzunda kuruyan deniz tuzu
Bensiz

Çorak tarlada geçkin bir at çakalı
Bir telli kavak bir zeytin bir kuş
Sensiz

Evde misin masal söyleyenin var mı
Açık mı kapılar yataklar boş mu
Bensiz

Milliyet Sanat Dergisi, sayı 1, Şubat 1980.
 
 
 Yusuf Ziya Atılgan olarak imza attığı Huduttan başlıklı şiiri

“Anne! çiçek açtıysa
Bağda bensiz bu bahar,
Korkma gönlümde benim
Açan binbir çiçek var.

Huduttan yurt kokusu
Gelir, bana yasemin
Onlardan daha büyük
Yurda yaptığım yemin.

Bensiz yalınız ise
Tarlada çiftle, çubuk
Sınırı bekliyorum
Merak etme, bir şey yok.

Doğarken sen yapmıştın
Başımı yurda adak,
Şimdi yiğit oğluna
Vereceksin sen de hak.

Yolumu beklemesin
Kara gözlü Ayişem
Bugün yurt kaygusundan
Yoktur başka endişem.

Anne biliyorsun ki,
Dünya bize mal olmaz
Erlerden geri kalsam
Sütün de helâl olmaz.

Kanımda her bir Türkün
Kaynıyor asil kanı
Gece gündüz sınırda
Bekliyorum vatanı…

Anne büyük ordunun
Yaklaşıyor düğünü
İleri yürüyünce
Başlıyacak “İnönü”.

Anne belki oğlunun
Sana son selâmı bu
Ağlama almaz isen
Bir ikinci mektubu.”

 
Ölü Su

İçsin mi kansıcağı ikindilerde
İki ucu denizsiz çay suyundan
Dört boynuzlu yörük öküzü
Çıkamaz ininden yaz uykusunda çakıroğlan
duvarda çamursarısı sidikkızılı boynuzbozu bir ölüdoğa
sıvanın altında kim var
Susuz aç
kim gizliyor olumlu tarhanayı sevimli ifritlerden
as kendini çakıroğlan
bir türküde oturacaksın yapayalnız
sabah çayları bir türküde üzüm
Kısır tarlada gereksiz bir kaya
ya da İskender sininde bir kabartma taşdonuğu
(yaşadıydı Karacoğlan Kızı Yunus karıncası
kansıcağı ikindilerde harman kaşıntısı)
Kendir saplarıyla asılmış uzarken yarı yolda
Suçluyum sayın yargıç
bir zurnacı çingene ısmarlayın ipime
Ya siz sayın Yargıç?

Yazı Dergisi, Sayı 1, 1978.

Emma Goldman 'Benim İnandığım'

BENİM İNANDIĞIM

'Benim inandığım' , satılık kalemlerin birçok kez hedefi oldu. Benim hakkımda insanın kanını donduran saçma sapan hikayeler yazıldı. Emma Goldman adı her anıldığında ortalama insanın kalbinin hızla çarprnaya başladığına kuşku yok. Cadıların içlerindeki kötülüğü çıkarmak için kazığa bağlanıp yakıldığı zamanlarda yaşamamamız çok kötü.
Çünkü Emma G oldman bir cadı ! Küçük çocukları yemiyor ama daha beter şeyler yapıyor. Bomba yapıp kafa uçuruyor. Vuvv !
Benim ve fikirlerim hakkında toplumun görüşü budur.
Bu yazıysa, The World'ün en azından benim fikirlerimin gerçekten nasıl şeyler olduğunu öğrenmeleri için okuyucularına tanıdığı bir şanstır.

Ilerici öğreti tarihinin öğrencileri, her yeni ülkünün, erken evrelerinde yanlış tanıtıldığını ve onu savunanların kötülenip zulme uğramış olduğunu bilirler. Zamanda iki bin yıl öncesine gidip lsa'ya inananların arenalarda avianmalarına veya zindanlara atılmalarına bakmak, büyük fikirlerin ve hakiki inananların ne kadar az anlaşıldıklarını görmeye yeter. Ilerleme tarihi, halkın benimsemediği fikirleri kabullenme cesaretini gösteren kadınlarla erkeklerin (örneğin, siyah insanların bedenleri, kadınların ruhları uğruna verdikleri hak mücadeleleri, vb . ) kanlarıyla yazılmıştır. Ezelden beri , yeni olan her şey itiraz ve suçlamayla karşılanmışken, benim fikirlerim neden bu dikenli taçtan muaf tutulsun?

'Benim inandığım' , nihai hedeften ziyade bir süreçtir. Kesin olan şeyler, insan zekasından ziyade, tannlara ve hükümetlere göredir. Herbert Spencer'ın özgürlüğü , toplumun siyasal temelinde formüle edişi doğru olabilir; yine de hayat, formüllerden ibaret değildir. Henrik Ibsen'in çok güzel saptadığı üzere, özgürlük mücadelesi, sadece özgürlüğe ulaşmak değildir; bu mücadele, insan karakterinin en güçlü, en kararlı ve en mükemmelini geliştiren bir kurtuluş mücadelesidir.

Anarşizm, 'karanlık adımlar'la yürüyen değil, organik gelişim içerisinde yararlı ve yapıcı olanı renklendiren bir süreçtir. Anarşizm, en militan bilinçlerin çarpıcı protestosudur. Anarşizm, en sert saldınlara göğüs geren, çürümekte olan bir çağın çığırtkanlığını yapanlara direnen öyle bir güçtür ki, kesinlikle taviz vermez, eğilip bükülmez. Anarşistler katiyen toplumsal gelişimin pasif seyircileri olmamışlardır; aksine, onların amaçları ve yöntemleri her zaman için son derece belirgindir. Şimdi, fazla yer kaplamadan, kendimi mümkün olduğunca açıkça anlatabilmek için 'benim inandığım' şeyleri madde madde sıralamak istiyorum:

MÜLKİYETE DAİR - HÜKÜMETLERE DAİR - MİLİTARİZME DAİR - İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE BASINA DAİR - KİLİSE'YE DAİR - EVLİLİĞE VE AŞKA DAİR - ŞİDDET EYLEMLERiNE DAİR 

Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir

Emma Goldman, ya da herkesin bildiği adıyla ‘Kızıl‘ Emma: Evlilik insan doğasına aykırıdır, esas olarak kadınları baskı altında tutmaya yarar ve bir kurum olarak kadınların cinselliklerini özgürce yaşamalarını engeller...Kadın ile erkek arasında aşkla kutsanmamış, doğal olmayan her türlü birlik fuhuştur. Kıskançlık ise, aşkın meyvesi olmaktan ziyade, erkeklere seks tekeli kurmayı sağlayan bir bahanedir...Teizm insan zihnine bir hakaret, ateizm ise hayatın, güzelliğin ve insan bilincinin en güçlü biçimde ve ebediyen onanmasıdır. Vatanseverlik, dünyamızın her biri demir parmaklıklarla çevrili, küçük parçalara bölünmüş olduğunu ve bazı özel parçalarda doğma şansına sahip olanların, üstünlüklerini başka parçalarda yaşayanlara göstermek için onlara savaş açma ve onları öldürme hakları olduğunu öngörür. Anarşizm insanın ufkunu açıp onu özgürleştiren bir güçtür; insanlara kendi yeteneklerine güvenmeyi, herkesin eşit ve güvenlikte olacağı bir hayat uğruna mücadele etmeyi, tek birimiz bile tutsaksak hiçbirimizin özgür olamayacağını öğretir.