23 Ağustos 2021

Ara Güler "Hayatım okumakla geçti”

Kaç kamyon kitap okudum ben. Klasikleri ezbere bilirdim ve lisede talebeydim daha. O zaman Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel Dünya Klasiklerini tercüme ettirmişti. Çoğunu okudum. Doğu Edebiyatından birtakım kitapları okumamışımdır, ama sadece Batı Edebiyatını değil felsefesini de okudum. Ben çok roman okumam. Ben bana bir şey öğretecek kitabı okurum. 1946’da ilk öyküm Mahkûm’u yazdım, Akşam Postası’nda, yayımladılar. İçinde olmadığım bir dünyayı yazmak istedim. Öyle başladım. Millet o yaşlarda sevgilisini yazar ben dünyaya bakardım…

 

Orhan Hançerlioğlu "Sakal Bırakma Özgürlüğü"


İnsan zgür olmak istiyor. Soru şudur: Özgürlük nedir ve nasıl elde edilir? 1789’da yayımlanan İnsan Hakları Bildirisi’nin birinci maddesi, özgürlük (erkinlik, hürriyet) ilkesini şu özdeyişle dile getiriyordu: İnsan özgür doğar, özgür yaşar…Doğru muydu? Doğru olsaydı, bu ilkeyi ortaya atabilmek için yapılan Fransız İhtilali’nin hiçbir anlamı kalmazdı. ‹İnsanlar özgür doğmuyorlar, özgür yaşamıyorlar ama özgür olmak istiyorlar. Yüzyıllardan beri de bunun için savaşıyorlar. Doğrusu şuydu: İnsan özgür doğmalı, özgür yaşamalıdır. Niçin diye sorulabilir. Tarih, bu soruyu gerekli kılan örneklerle doludur. 1922 yılında faşizmin sözcüsü Mussolini şöyle demektedir: Bizden özgürlük değil, ekmek istiyorlar, ekmek!… Bu sözde, ekmek, özgürlüğün karşısına bir karşıt güç olarak çıkarılmıştır. Oysa özgürlükle ekmeğin doğal ilişkisini ortaya koymaktadır. ‹talyan grevcilerinin istedikleri ekmekti elbet. Ama özgürlüğü vererek karşılığında alınacak ekmek mi, yoksa ancak özgürlükle elde edilebilecek ekmek mi? Önemli olan buydu ve Mussolini’yi çökerten yanılma da bu olmuştur. 
 
İnsan Hakları Bildirisi, özgürlüğü şöyle anlatmaktadır: Başkalarına zarar vermeden istediğini yapabilmek… Bu tanımda özgürlük bir hayli kısıtlıdır ve yeni soruları getirmektedir. Başkaları kimlerdir? Başkalarına zarar vermek ne demektir? ‹İnsan, kendisinden başka olan kişilere zarar vermen istediğini nasıl yapabilir?… Nitekim, 1818 Connecticut Anayasası, bu soruları daha da pekiştirmiştir: Her yurttaş, her konudaki düşüncelerini serbestçe konuşmak, yazmak ve yaymak hakkını taşır, ancak bu özgürlüğün kötülüğe kullanılmasından da sorumludur. 
 
Büyük Fransız Devrimi’nden etkilenen bütün anayasalar ilk maddelerinde, özgürlüğün bu tanımını kullanmışlardır. Görünüş şudur: Özgürlük doğaldır. Ama bu özgürlük sorumluluğu gerektirir. Gene bu özgürlük, başkalarına zarar vermemelidir. Bu ilkeleri sağlamak için de örneğin yüz maddelik bir yasa, ilk maddesinde ortaya attığı özgürlük ilkesini, geriye kalan doksan dokuz maddesiyle kısıtlamaya çalışmaktadır. Özgürlüğün kök anlamı, sonraları çeşitli yeni anlamlara itilmiştir. Montesquieu (Charles-Louis de Secondat, 1689-1755) sözcüğün serüvenini şöyle anlatmaktadır: Özgürlük sözcüğü kadar çeşitli anlam verilmiş, onun kadar insan kafasını yormuş başka bir sözcük yoktur. Kimileri özgürlüğü, önceden kendisine sınırsız bir zor kullanma yetkisi verilmiş kişiyi düşürmekteki kolaylık anlamına almışlar, kimileri de boyun eğecekleri kişiyi seçme yetkisi olarak. Başkaları silahlanmak ve zor kullanmek hakkı olarak benimsemişler, daha başkaları da yapacakları kanunlarla yönetilmek sanmışlardır. Bir ulus da uzun bir süre, özgürlüğü sakal bırakmak geleneği saymıştı. Ruslar, sakallarını kestirmek isteyen Büyük Petro’ya özgürlüklerini ileri sürerek direnmişlerdi. Kimileri bu adı bir hükümet biçimine vererek öteki hükümet biçimlerini ondan yoksun bırakmışlardır. 
 
Demokrasinin tadını alanlar demokrasiye, monarşiden yararlananlar monarşiye mal etmişlerdir. Kapadokyalılar, Romalıların getirmek istediği demokrasiyi istememişlerdi. Sözün kısası herkes, kendi geleneklerine ya da eğilimlerine uygun düşen hükümet biçimine bu adı verip işin içinden sıyrılmıştır. Sonunda, demokrasilerde ulus her istediğini yapıyormuş göründüğünden, özgürlüğü demokrasiye mal etmişler, ulusun yetkisiyle özgürlüğünü birbirine karıştırmışlardır. (de L’Esprit des Lois, on birinci kitap, konu II ) Montesquieu, özgürlüğün serüvenini böylece anlattıktan sonra ona kendi açısından yeni bir anlam vermektedir: Özgürlük, kanunların izin verdiği her şeyi yapabilmek hakkıdır. Demokrasilerde ulus her istediğini yapıyormuş görünür. Oysa siyasal özgürlük her istediğini yapmak demek değildir. Bir devlette, başka bir deyişle kanunları olan bir toplumda, özgürlük ancak istememiz gerekeni yapmak olmalıdır. Bir vatandaş, kanunların yasak ettiği şeyi yapabilseydi özgür olmazdı, çünkü öteki vatandaşlar da aynı şeyi yapacaklardı. Özgürlük, yetkinin kötüye kullanılmadığı yerde vardır.öteden beri denenmiştir, kendisine yetki verilen her insan bu yetkiyi kötüye kullanma eğilimindedir. Bir sınırla karşılaşıncaya kadar kötüye kullanır. Erdemin bile sınırlanmaya ihtiyacı vardır. Yetkinin kendi kendisini durdurması gerek. 
 
Yetki, yine yetkiyle sınırlanır. Bir anayasa öyle olmalıdır ki o yasa gereğince hiç kimse kanunun, kendisini yapmaya çağırmadığı bir şeyi yapmaya ve kanunun izin verdiği şeyleri de yapmamaya zorlanmasın. (De L’Es-prit des Lois, on birinci kitap, konu III ve IV ) Montesquieu’yü bu sonuca götüren, devlet ve hukuk, tarih felsefesi, din, ahlak ilkelerini kapsayan genel düşünce yapısı şöyle özetlenebilir: En yetkin devlet biçimi, İngiliz şartlı monarşisidir (meşrutiyet). Hükümet güçleri kanun yapmak, yapılan kanunu uygulamak, uygulanan kanunu yargılamak olmak üzere üçe bölünmeli ve bu üç güç birbirlerine karşı bağımsız olmalıdır. Her ulusa uygulanabilecek kanun yapılamaz, kanun her ulusun yapısına göre değişik ve o yapıya uygun olmalıdır. Coğrafya başkalığı, büyüklük ya da küçüklük, bolluk ya da yoksulluk, din başkalığı, yaşama biçimleri ulusları birbirinden ayırır. ‹nsan aklı, bütün bu ayrılıkları karşılayabilecek güçtedir. Güçlü akıl, tarihi etkiler. Üstün bir güç olan Tanrı vardır ama, bu Tanrı belki de bir kanundan başka bir şey değildir. Din, toplumsal bir güç olmalıdır, toplum kanunlarının gücüyle uyuşmalıdır. Din siyasal bir mekanizmadır. Kanunların yetmediği yerde başlamalı ve kanun eksikliğini tamamlamalıdır. İnsan, yaratılıştan iyidir. Çünkü akıl, insanları iyi olmaya zorlar. O akıl ki Tanrıyı da iyi olmaya zorlamıştır. Akıl, evreni (insanları ve Tanrıyı) yöneten bağımsız bir güçtür. 
 
Akıl, her ulus ve her devlet biçimi için ayrı ahlak kuralları gerektirir. Görünüşteki çeşitlilikte de bunu kanıtlamaktadır. Montesquieu, plansızlıkla suçlandırılan yapıtı ilerledikçe, özgürlüğü daha açık anlamlarda da ele almak zorunluluğu duyuyor: Siyasal özgürlüğü yalnız anayasayla olan ilgisi bakımından incelemek yetmez. Bir de bu özgürlüğü vatandaşla olan olan ilgisi bakımından belirtmek gerek. Burada özgürlüki kişinin duyduğu güvenlik ya da güvenliği üstüne edindiği kanıdır. Kimi devletin yönetim biçimi özgür olur da vatandaş özgürlükten yoksun olur. Gene öyle olur ki vatandaş özgür olur da yönetim biçiminin özgürlükle ilgisi olmaz. Bu gibi hallerde devletin yönetim biçimi, uygulama bakımından değil de hukuk bakımından özgürdür, vatandaş da hukuk bakımından değil de uygulama bakımından özgürdür. Devletin yönetimiyle ilgili özgürlüğü meydana getiren, yalnız temel kanunların hükümleridir. Dahası var. Devletlerin çoğunda özgürlük, devlet yönetiminin isteğinden çok daha fazlasıyla sınırlanmış, baskıya uğramış ya da sindirilmiş olduğundan her yönetim biçiminde vatandaşların özgürlük ilkesine olan eğilimini destekleyecek ya da köstekleyecek özel kanunlar vardır. Felsefe anlamında özgürlük, kişinin istediğini yapabilmesi, kişinin güvenliğidir, hiç olmazsa güvenlik içinde yaşadığı kanısını taşımasıdır. Hiçbir şey bu güvenliği, genel ya da özel suçlandırmalar kadar bozamaz. Şu halde vatandaş özgürlüğünün başlıca dayanağı, ceza kanunlarının iyi niyetidir. Vatandaşların suçsuzluğu güven altına alınmazsa özgürlüğü de güvenli olamaz. 
 
Özgürlük cezaların özü ve orantısıyla değişir. Ceza kanununun her cezayı, suçun özünden çıkarması özgürlüğün başarısı demektir. Böylece her çeşit bireysel yargı ortadan kalkar. Ceza, kanun koyucunun keyfinedeğil, olayın özüne bağlıdır. İnsanın insanı ezmesi söz konusu olamaz artık. İyi bir kanununu uygulayan ülkede duruşması gerçekten yapılarak asılan kişi, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan paşaların herhangi birinden daha özgürdür. (De L’Esprit des Lois, on ikinci kitap, konu I, II, IV ) Montesquieu özgürlüğü, ters açıdan da tanımlamaya çalışıyor: İki çeşit kölelik vardır. Gerçek kölelik, köleyi toprağa bağlayandır. Bu çeşit köleler evlerde çalışmazlar; efendilerine belli ölçüde buğday, kumaş, hayvan verirler. Kişisel kölelikse ev işlerine özgü, daha çok efendinin kişiliğine bağlıdır. Kölelik demek, bir insanın malıyla ve vücuduyla başka bir insanın avcunun içinde olması demektir. Böyle bir durum için iyidir denemez elbet. kölelik, kölenin işine yaramadığı gibi, efendinin işine de yaramaz. Kölenin işine yaramaz, çünkü erdemden tümüyle uzaklaşmaktadır. Köleliğin başlangıcının acıma duygusunda bulunduğunu söylerler. 
 
Devletler hukuku, savaş tutsaklarının öldürülmemeleri için köle olarak kullanılmalarına izin vermiş, sanki savaş tutsaklarının öldürülmesi gerekliymiş. Mal ve mülkün insanlar arasında bölüşülmesine izin veren kanun, bölüşen insanlardan bir kısmının bölünen mallar arasına konulmasına izin vrmez. Kölelik, doğal hukuka olduğu kadar medeni kanuna da aykırıdır. (De L’ Esprit des Lois, on beşinci kitap, konu I, II, X ) Özgürlüğün ne olduğunu anlayabilmek için yüzyıl daha geçecek. Bugün artık onu açık saçık biliyoruz. İnsanın özgür olabilmesi demek, yeteneklerini, eğilimlerini, beğenilerini serbestçe geliştirebilmesi olanaklarına sahip olması demektir. Buysa ancak doğanın ve toplumun nesnel yasalarını insanların kendi yararlarına kullanabildikleri ve gelişmenin bütün ön koşullarını yaratabildikleri bir toplumda gerçekleşebilir. Böylesine bir toplum varlaşmadıkça özgürlük boş bir sözden ibarettir ve sakal bırakma özgürlüğü anlayışından öteye geçemez. 
 
Ünlü bir diyalektikçi şöyle der: “Özgürlük, doğa yasalarından bağımsızlık düşü değildir. Tersine, bu yasaları öğrenmek ve onları belli amaçlar için kullanabilmek demektir. Bu dış doğa yasaları için olduğu kadar, insanın beden ve ruh varlığını yöneten yasalar için de böyledir. Demek ki irade özgürlüğü denen şey, nedeni bilerek karara ulaşmak yetisinden başka bir şey değildir. Bir insanın belli bir sorun üstünde karara varma özgürlüğü, bu kararın tutarlılığını belirten zorunluluğa bağlıdır. Kararsızlık, çeşitli ve çelişik bir sürü karar olanağı arasından bilgisizliği seçmek demektir. Sonuç olarak özgürlük, doğadan gelen zorunlulukları tanıyıp bilerek, hem kendi üstümüzde hem de dış doğa üstünde sözünü yürütür olmaktır. Böylece özgürlük, tarihsel gelişimin zorunlu bir ürünüdür.” (Düşünce Tarihi) 
 

Honorè De Balzac - Köylüler

Köylüler 

 "Şansını denemeye git mi diyorsunuz bana? Nereye gideyim peki? Bir bölgeden bir bölgeye geçmek için pasaport gerekiyor. Pasaport da kırk para tutuyor. Kırk yıldır cebimde kırk paralık bir sikkenin bir ötekiyle çarpışıp öttüğünü duymadım. İnsanın başını alıp gidebilmesi için karşısına çıkacak köy sayısı kadar altın olmalı cebinde ve altı köye uğrayacak kadar parası olan Fourchon'ların sayısı da pek fazla değildir. Bizi bucaklarımızdan ancak askerlik çıkarabilir. Yüz sefile karşılık zenginleşen bir kişi vardır. Niçin dökülür bu yüz kişi, neleri eksiktir? Tanrı bilir bunu, tefeciler de bilir. İyisi mi bucaklarımızda kalalım biz. Eskiden senyörler bizi zorla tıkıyorlardı buraya. Şimdi ister istemez zorla kalıyoruz. Beni buraya mıhlayan şeyin ne olduğunu bilmek ilgilendirmiyor beni. Zorunluğun yasası mıhlasa ne olur, senyörlüğün yasası mıhlasa ne olur? Şu ya da bu biçimde ölünceye kadar toprağı işlemeye mahkumuz biz. Nerede olursak olalım, toprağı siz varlıklılar için, kazar, çapalar, gübreleriz. Sizin varlıklı doğmuş olmanız da bizim yoksul doğmamız da doğaldır. Kitle hep aynı kalacaktır. Hiçbir zaman değişmez. Bizim aramızdan yükselenlerin sayısı sizin aranızdan tepetaklak olanların sayısından çok daha azdır. Biz bilgin değiliz ama bunu çok iyi biliriz. Boyuna suçlamamak gerekir bizi. Biz sizi rahat bırakıyoruz. Siz de bizi rahat bırakın yaşayalım. Yoksa, böyle devam ederse, biz hapishanelerinizde beslemek zorunda kalacaksınız. Aslına bakarsanız, orası bizim samanlıktan daha iyidir... Sizler efendiler olarak kalmak istiyorsunuz. Öyleyse her zaman düşman olacağız. Otuz yıl önce olduğu gibi bugün de. Sizin her şeyiniz var. Bizim hiçbir şeyimiz yok. Dostluk bekleyemezsiniz bizden hala."

Dünya edebiyatının yazılmış en gerçekçi (Marx'ın en beğendiği roman olduğu söylenir)

* * *

Soylu toprak sahibiyle topraksız çiftçi arasındaki mücadeleyi yansıtan Köylüler Balzac'ın kendisinin de çok değer verdiği olgunluk dönemi yapıtıdır. Kişisel olarak aristrasiyle ve soylulara sempati duyan Balzac bu mücadeleye katılan herkesi tam bir yansızlıkla verir. Balzac bu romanda aristokrasinin yalnızca yenilgisini değil aynı zamand bu yenilginin kaçınılmaz bir son olduğunu da anlatmıştır.

Müşfik Kenter'den


- Hep söylenir, ilk öpücük gibisi yok diye. Doğru! Ama her öpücükte, ilk öpücük gibi hissetmek var. Bu da doğru...
- Bence artık kendinize gelin. Çünkü parlatıcıyla aydınlanmaz gelecek, fön çekince düzelmez hayat ve fondotenle kapanmaz yaralar.
- Ölünce ne diyecekler? Muhtemelen; ölüm sana yakışmadı. Normal tabii, dirimizi beğenmediler ki, ölümüzü beğensinler.
- Nedir gençlerdeki bu lens merakı? Gözler de sahte olduktan sonra, insan neye bakıp inanmalı?
Unutulmamalı ki; gözleri güzel yapan rengi ya da boyası değil, bakışların ta kendisidir.
- Dolu dolu caddelerde, tıklım tıklım kaldırımlarda elleri cebinde dolaşan kişidir yalnız...
- Bir tek ona gönderdiğin halde altına “toplu mesaj” yazmaktır çaresizlik…
- Sevmediğin birine asla “seni seviyorum” deme. İçinde olmayan duygulardan varmış gibi söz etme. Kimsenin hayatına kalbini kırmak için girme... Sevgi dolu bakan gözlere asla yalan söyleme, çünkü birine verebileceğin en büyük acı, aşık olmadığın birini kendine aşık etmektir.

 

Bertolt Brecht Seçme şiirler

Sone

Eskiden beri alışkınım pencerede
Suyun ya da ormanın uğultusuna
Çabucak uyudum böylece
Yatıp kaldım onun uzun saçlarında

O acılı geceden çok şey kalmadı aklımda
Biraz dizinden, azıcık boynundan
Sabun kokusu siyah saçlarında
Ve onun için kulaktan duyduklarım

Yüzü çabuk unutulur demişlerdi
İnce bir şey olduğundan üstünde
Yazılmamış boş bir kağıt gibi

Yüzü pek gülmez demişlerdi
Çabuk unutulacağını bilir kendisi de
Anımsamaz kim olduğunu belki, okusa bu şiiri


Sevgililer
Bak! Gökte yay gibi uçan şu turnalara
Uçarlarken bir yaşamdan bir başkasına
Bulutlar da birlikte gidiyor onlarla.
Bulut ve turnalar
İkisi de aynı yükseklik ve aynı telaş içinde
Yerlerinde duramadan
Yan yana, kısacık uçtukları o güzel göğü
İkiye bölüyorlar.
her biri öbürünün salınışından başka bir şey görmeden
Aynı rüzgarı duyuyor.
Şimdi yan yana yatan bu çifti
Rüzgar boşlukta öylece sürükleyebilir.
Bu uyum bozulmadıkça
Uzun süre kimse onları ayıramaz
Yağmurlardan ve kurşunların vızıldadığı
Her yerden uzaklaşabilirler
Güneşin ve ayın altında küçücük hareketlerle
Birbirlerine sevdalı, uçarlar sonsuza.
Hey sizler, nereye? -Hiçbir yere. -Nereden? -Her yerden.
Soruyorsunuz, ne zamandır birliktesiniz?
Çok olmadı. -Ne zaman ayrılacaksınız? -Hemen.
İşte böyle bir anlık birlikteliktir, sevenler için seda.

Zaaflar
Senin hiç yoktu
Benimse vardı bir tane,
Seviyordum.

Bir Yaprak Gönder
Bir yaprak gönder bana,
bir koruluktan koparılmış olsun,
hiç değilse evinden yarım saat öteden.
Sen oraya dek yürür güçlenirsin,
bense kalkar teşekkür ederim sana
o güzel yaprak için.

Soyguncu Ve Uşağı
Soyup soğana çeviriyordu Hesse bölgesini iki soyguncu.
Bir hayli köylünün boynunu kırdılar.
Bir tanesi sıskaydı aç kurt kadar,
öbürüyse papa kadar şişman.

Neydi onların gövdelerini böyle farklı yapan?
Çünkü biri efendiydi, öbürüyse uşak.
Efendi kaymağını alıyordu sütün,
uşak ekşimiş süt içiyordu bu yüzden.

Köylüler yakaladılar soyguncuları sonunda
ve astılar ikisini bir tek iple,
biri aç bir kurt kadar sıska sallandı,
öbürüyse papa kadar şişman. 

Köylüler önlerinde durup ıstavroz çıkartırlarken
ve öylece seyrederlerken her ikisini de,
anladılar soyguncu olduğunu şişman adamın,
ama neden sıska adam da soyguncuydu, anlamadılar