Osmanlı Ermenileri’nin 1915’teki Tehciri: Bir Değerlendirme
Önsöz
Barış ve Diyalog Çağrısı
1948 Tarihli BM Soykırım Sözleşmesinin Çarpıtılması
Tehcir: “Meşru bir Güvenlik Tedbiri”
Ermenilerin Transferindeki Sınırlamalar
Sözde “Ölüm Yürüyüşü” Efsanesi
“Yaşayan Hayaletler” Veya Üzerinde Oynanmış Rakamlar
Devletin Sorumluluğu: Nereye Kadar?
Sonuç
Prof. Dr. Kemal Çiçek
Karadeniz Teknik Üniversitesi
Fen Edebiyat Fakültesi
Barış ve Diyalog Çağrısı
Bu bildirinin konusu Ermeni-Türk meselesidir. Ermeni tarihçiliğine göre
her şey, Osmanlı güvenlik güçlerinin Ermeni Devrimci Partisi (EDP)
Taşnaksutyan’ın önde gelen 235 üyesini tutukladığı 24 Nisan 1915
tarihinde başladı. Türk tarih yazıcılığında ise bu iddiaya karşı
çıkılmakta ve meselenin kökeni 1878’de Ermeniler ve Müslümanlar
arasındaki iç çatışmanın dönemin büyük güçleri tarafından uluslararası
bir sorun haline getirildiği Berlin Kongresine kadar götürülmektedir.
Her ne olursa olsun, Türk-Ermeni meselesinin tarih biliminin konusu
olması gerektiği açıktır ve farklı bakış açıları tarihçiler tarafından
ayrıntılı bir şekilde ele alınmalıdır. Bu bakış açısıyla, Türk Başbakanı
10 Nisan 2005’te Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan’a resmî bir
mektup göndererek şunları söylemiştir:
“Türk ve Ermeni
halkları yalnızca dünyanın hassas bir bölgesinde ortak bir tarihi ve
coğrafyayı paylaşmamaktadır, bu halklar aynı zamanda uzun bir zamandır
bir arada yaşamışlardır. Yine de, ortak tarihimizin belirli bir
döneminde gerçekleşen olaylarla ilgili farklı yorumlar yaptığımız bir
sır değildir. Geçmişte uluslarımız için acılı hatıraların izlerini
bırakan bu farklılıklar bugün iki ülke arasında dostça ilişkilerin
gelişimini engellemeye devam etmektedir. Ülkelerimizin liderleri olarak
temel görevimizin gelecek nesillerimize hoşgörü ve karşılıklı saygının
hüküm süreceği barışçı ve dostça bir ortam bırakmak olduğuna inanıyorum…
Bu bağlamda, 1915’teki
gelişmeleri ve olayları yalnızca Türkiye’nin arşivlerinde değil, aynı
zamanda ilgili tüm üçüncü ülkelerin arşivlerinde incelemek ve elde
ettikleri bulguları uluslararası kamuoyuyla paylaşmak üzere iki ülkenin
tarihçilerinden ve diğer uzmanlarından oluşan ortak bir grubun meydana
getirilmesi için ülkenize çağrıda bulunuyoruz. Böyle bir girişimin
tarihin tartışmalı bir dönemine ışık tutacağına, ayrıca ülkelerimiz
arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine katkıda bulunma yolunda bir
aşama oluşturacağına inanıyorum.”
Bunun, iki ulus
arasında yıllardır güvensizlik ve düşmanlığa neden olan bir çatışmayı
ele almak için cesur ve yapıcı bir öneri olduğunu düşünüyorum. Maalesef,
Ermeni liderleri Osmanlının 1915-1923 yılları arasında İmparatorluk
içerisindeki Ermenilere karşı muamelesinin “soykırım” olduğunu ve bu
gerçekten şüphe duyulamayacağını ileri sürerek söz konusu öneriyi
reddetmişlerdir. Devlet Başkanı Koçaryan resmî olarak verdiği cevapta:
“Bugün ve gelecek ele alınmadıkça, geçmişi ele alma öneriniz verimli
olamaz” demiş, başka bir teklifte bulunarak iki ülke ilişkilerini
engelleyen bu ve diğer problemlerle uğraşacak “hükümetler arası bir
komisyon” oluşturmayı önermiştir. Benim görüşüme göre Koçaryan’ın
mektubundaki en çarpıcı cümle şudur: “İkili
ilişkileri geliştirme sorumluluğu hükümetlere aittir ve bunu
tarihçilere devretme hakkına sahip değiliz.” Bu cümleyle Başkan
Koçaryan Türkiye ve Ermenistan arasındaki sorunun tarihî değil, siyasî
bir sorun olduğunu ima etmiştir. Ermenistan’da bu şekilde düşünen tek
kişi o değildir. Aslında Ermenistan’da önde gelen pek çok siyasî grup
Başbakan Erdoğan’ın önerisini, uluslararası dikkati, “soykırımın” 90ncı
yıldönümü anma faaliyetlerinden başka yöne çekmek için tasarlanmış bir
plan olarak gördüklerini açıklamışlardır. Ermeni tarihçileri kendi
tarihlerini yazmışlar ve kendi halkını bu tarihte anlatılan gerçeklerin
değiştirilemeyecek kadar sağlam olduğuna inandırmışlardır.
2005 yılında
Ermenistan’a yaptığım ziyarette maalesef Ermenistan halkının bu resmî
görüşü paylaştığı ve 1915-1916 olaylarını “soykırım”dan başka bir
terimle tanımlamaya hazır olmadıkları izlenimini edindim. Bu koşullar
altında Ermenilerin kendi tezlerine bir dogma (sanal bir din) gibi
inandıklarını söylemek abartma olmaz. Tesadüfen bir Türk’e
rastladıklarında çok basmakalıp o bilinen soruyu soruyorlar: “Ermeni
soykırımına inanıyor musunuz?” Ve genelde bir Ermeni için doğru yanıt
olan “evet” yanıtını alamadıklarında o kişiyi derhal “inkârcı” diye
nitelendiriyorlar.
1948 Tarihli BM Soykırım Sözleşmesinin Çarpıtılması
Kaynaklar Ermeni iddialarını hiçbir şüpheye mahal vermeden
ispatlıyor mu? 1915-1916 olaylarıyla ilgili karşı yönde kabul
edilebilir hiçbir şey yok mu? Ermeniler kendi tezlerini neden
sorgulamıyorlar? 1915-1916’da Osmanlı yönetiminin Ermenilere karşı
muamelesi 1948 BM Sözleşmesinde tanımlanan soykırımla aynı mı? Ermeni
tarih yazıcılığına göre, her şey son derece açıktır ve yaşanan olaylar
“soykırım”dır. Gerçekten de öyle midir? Elbette ki değildir ve “her
parlayan altın değildir” diye de bir İngiliz atasözü vardır. Her şeyden
evvel, tarihin bir dönemini ele alıyoruz. Bu nedenle, her gün yeni
belgeler gün ışığına çıktıkça dönemle ilgili bilgilerimizin de değişmesi
normaldir. 1915 ve sonrasında Ermeniler ve Müslümanlar arasında meydana
gelen olayların oluşumu ile ilgili tartışmaya açık pek çok konu ve
ayrıntı bulunmaktadır. Bu açıdan Osmanlı hükümetinin Ermenilere
muamelesini BM’nin 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde
değerlendirmek yanlıştır. Bu ne yasal ne de akademik bir tutum olur.
Uluslararası hukuk çerçevesinden baktığımızda, sözde Ermeni soykırımı
söz konusu iddialar elbette ki uluslararası yetkili bir yargı
kuruluşunun yasal kararlarına dayandırılmadığı için tartışılmaktadır. Bu
önemli bir konudur ve göz ardı edilemez, zira “soykırımın” tanınması BM
1948 Sözleşmesi gereğince yetkili bir uluslararası (ya da yerel) yargı
kuruluşunun vereceği yasal bir kararı gerektirmektedir.
Bu gerçeğin Türkiye’ye
yönelik suçlamaların yasa dışı olduğunu göstermeye yetecek olmasına
rağmen, BM Sözleşmesi çerçevesinde 1915-1916 olaylarını anlatırken,
“soykırım” kelimesinin kullanılmasına şüphe düşüren başka sebepler de
mevcuttur. İlk olarak, 1948 tarihli BM Kararına göre, soykırım “ulusal,
etnik, ırksal ya da dinî bir grubu tamamen ya da kısmen yok etme
niyetiyle yapılan eylemler” şeklinde anlatılmaktadır. 1915-1916
olaylarını da bu tanım ışığında değerlendirmek gerekir.
Tehcir: “Meşru Bir Güvenlik Tedbiri”
Yeni ortaya çıkan
belgeler ışığında, 1,5 milyon Ermeninin çeşitli sebeplerden ötürü yok
edildiğinin ileri sürüldüğü tehcir kanunu uygulamasını daha iyi
anlıyoruz. Daha da önemlisi, arşiv belgeleri Osmanlı hükümetinin kendi
Ermeni nüfusunu yok etme niyetinin olmadığını ve Ermeni zayiatından
dolayı sorumlu tutulamayacağını göstermektedir. Şimdiye kadar tehcirin
uygulanmasıyla ilgili yapılan tüm çalışmalar, Osmanlıların Ermenileri
tehcir ederek, Birinci Dünya Savaşına girmeden hemen önce, Erzurum,
Zeytun ve Bitlis gibi merkezlerde ordu hattının gerisinde başlamış olan
topyekûn bir isyanı önlemeye çalıştığını ortaya koymuştur.
Osmanlı ordusu 1914
Ağustosunda seferberlik ilân ettiğinde, EDP’nin ve diğer Ermeni siyasî
partilerinin pek çok üyesinin gizli komite toplantılarında
kararlaştırıldığı üzere, firar ederek Ruslara katıldığı bilinmektedir.
Mesela, Osmanlı Parlamentosunda Ermeni bir mebus, aynı zamanda Taşnak
partisinin bir üyesi olan Karekin Pastermadjian, gönüllü Ermeni
kuvvetlerine önderlik etmek için bu birliklerden birine katılmıştı. Rus
tarihçilerine göre, savaşın en başında Rus ordusu içerisinde Osmanlı
Ermeni’si 23 birlik vardı. Bu ise kabaca 11.500 askere karşılık
geliyordu. Ayrıca sadece Kafkas bölgesinde Ruslar için savaşan 40.000
silâhlı Ermeni gönüllü vardı.

(Belge-1: Ermeni Heyeti Başkanı Bogos Nubar Paşa’dan Fransa Dışişleri Bakanlığına)
Aynı zamanda
Türkiye’nin her yanına yayılmış Ermeni gönüllü birlikleri vardı. Osmanlı
İmparatorluğu içerisindeki bu kaçakların ve/veya işbirlikçilerinin
sayısı asla tam olarak bilinmeyecektir. Bogos Nubar Paşa Fransa
Dışişleri Bakanlığına yazdığı mektuplarından birinde yaklaşık 200.000
Ermeni askeriyle Osmanlı İmparatorluğuna karşı İtilâf kuvvetlerinin
tarafında savaştıklarını belirtmiştir. Bu rakamlar dikkate alındığında,
Osmanlı Ermenilerinin, Osmanlı İmparatorluğunun işgâl edilen
topraklarında Rusların “beşinci kolu” haline geldiğini yazan Toynbee’nin
ne kadar haklı olduğunu gösterir. Bu “beşinci kol” denen kuvvet
açıkçası Ağustos 1914 ve Mart 1916 tarihleri arasında 124.000
Müslüman’ın katledilmesinden sorumluydu. Bu gerçek aynı zamanda
Ermenileri ordu hatlarının gerisinden almanın gerekliliğini de
açıklamaktadır. Arthur Tremaine Chester, “The New York Times, Current
History” adlı dergide dergisinde yayımlanan bir makalesinde tehcir
kanununu Amerikan halkına açıklamak için şu satırları yazmıştır:
Ordunun gerisindeki
vilayetlerde büyük bir Ermeni nüfusu vardı ve Rusların Türkleri
yenilgiye uğratmaları için mükemmel bir fırsat olduğunu hisseden bu
insanlar ordunun gerisinde ayaklanarak ve orduyu ikmal üssünden ayırarak
bu şansı kesinleştirmeye karar verdiler. Buna paralel hayalî bir tablo
oluşturmama izin verin. Meksika’nın savaştığımız güçlü bir rakip ülke
olduğunu ve işgâlci düşmanı engellemek için Meksika sınırına ordu
gönderdiğimizi düşünün. Bir de yalnızca ordumuzdaki zencilerin düşmana
teslim olduğunu değil, aynı zamanda yurt içinde kalanların da
teşkilâtlanarak ana ikmâl yolumuzu kestiğini düşünün. Bir halk olarak
bizim, özellikle de Güneylilerin zencilere ne yapmasını beklerdiniz?
Örneğimizdeki zencilerin Ermenilerin Türklere karşı tutumuyla
karşılaştırıldığında beyazlardan nefret etmek için on kat daha fazla
sebebi bulunmaktadır.
Ermenilerin Transferindeki Sınırlamalar
“Savaş bölgesi” terimi
kullanıldığında, bazıları tehcir kanunu ve bu kanunun Ermenilere
uygulanması konusunda tam bir fikre sahip olmayabilir, ancak “savaş
bölgesi” ifadesi bazı sebeplerden ötürü önemlidir. İlk olarak, tehcir
kanunu yalnızca ordu açısından stratejik önemi olan alanlarla
sınırlıydı. İkinci olarak, bu kanun aynı zamanda Ermeni nüfusunun önemli
bir kısmını tehcirin dışında bırakmıştır. Aslında dönemin Osmanlı
hükümeti Ermeniler için pek çok muafiyet kategorileri tanımlamıştı.
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün yayınladığı belgelere göre,
aşağıdaki gruplar nakledilmeyecekti:
- Protestan ve Katolik Ermeniler,
(Başlangıçta tehcirden tamamen muaf tutulmuşlardı ancak zaman içerisinde
değişen koşullardan dolayı bazı Katolik ve Protestan gruplarının uzağa
gönderilmesi gerekiyordu. Yine de, bu gruplar arasında büyük nakiller
olmadı.)
- İstanbul, Edirne, Aydın, Bursa, İzmir, Antalya, Kütahya, Kastamonu ve pek çok diğer batı şehirlerinde yaşayan Ermeniler,
- Ermeni askerleri ve aileleri,
- Osmanlı ordusunun sıhhiye kadrolarındaki subaylar ve diğer çalışanlar ve aileleri
- Osmanlı Bankasının İstanbul’daki ve vilayetlerdeki şubelerinde çalışan görevliler,
- Tekel (Reji) ve Duyun-u Umumiye’de çalışanlar,
- Yabancı konsolosluk çalışanları,
- Postane çalışanları,
- Ermeni ve misyoner okullarındaki öğretmenler ve aileleri,
- Hastalar, körler ve diğer özürlüler, vd.
Aslında Amerikan
diplomatları ve misyonerlerinin raporları muaf tutulan Ermenilerin
sayısının 300.000 – 350.000 arasında vermektedir. Dolayısıyla burada şu
kritik sorunun sorulması gerekir: Osmanlı hükümetinin niyeti Ermeni
halkını sırf dinî, etnik ya da ulusal kimliklerinden dolayı kısmen ya da
tamamen yok etmek olsaydı, bu kadar çok Ermeni’yi neden tehcirden muaf
tutmuştur? İstanbul’daki Ermeni nüfusu neden tehcirin dışında
tutulmuştur? Bu sorulara cevap vermeden, Osmanlı İmparatorluğunu,
Ermenileri etnik ya da dinî kimliklerinden dolayı tehcir etmekle
suçlayamayız.
Sözde “Ölüm Yürüyüşü” Efsanesi
Ermeni tarihçiler
İttihat ve Terakkinin merkezi kadrolarının bir imhâ programı
başlattığını, bu amaçla da Anadolu’daki Ermeni nüfusunu “ölüm yürüyüşü”
için Mezopotamya çöllerine gönderdiğini iddia etmektedir. Yolculuk için
verilen sürenin çok kısa olduğu, gerekli hazırlıklar yapılmadan
kitlelerin nakledildiği ve yetkililerin konvoyları bekleyen tehlikelerin
farkında olduğunu iddia etmektedirler. Yine de, Türk ve Amerikan
arşivlerindeki belgeler bu iddiaların yalan olduğunu ortaya koymaktadır.
Her şeyden evvel, bazı şehirlerde 24 saat ile 48 saat arasında değişen
sınırlı bir sürede tehcir edilen Ermeniler vardı. Fakat arşiv
belgelerine göre, iki gün içerisinde nakledilenler köylüler değil,
Ermeni komite üyeleriydi. Hepsi de erkekti. Güvenlik sebeplerinden ötürü
tutuklanarak derhal farklı şehirlerdeki hapishanelere gönderildiler.
Bununla birlikte, diğer yerlerde insanlara hazırlık yapmaları için en az
iki hafta verildiği inkâr edilemez. Pek çok şehirde ilk konvoylar
Temmuz’un ilk haftası içinde yola çıktılar. Bu ise kanunun Resmi
Gazetede yayımlanmasından kabaca 35 gün sonrasına denk geliyordu. Bu
nedenle, Ermenilerin bir yolculuğa apar topar gönderildikleri,
hazırlanmak için yeterli zamanlarının olmadığı ve yolculuk sırasında çok
sayıda zayiat verdikleri doğru değildir.
Üstelik tehcir sürecini
dışarıdan gözlemleyenler Osmanlı hükûmetinin tehcirin güvenli bir
şekilde gerçekleştirilmesi için talimatlar yayımladığını
belirtmişlerdir. Sevk edilecek insanlara yiyecek sağlanması, onları
gidecekleri yere ulaştıracak ulaşım vasıtaları (tren ulaşımı dâhil)
bulunması, nerelere yerleştirileceklerinin belirlenmesi, onlara yiyecek
temin etmek ve geçimlerini sağlamak için gerekli paranın tedarik
edilmesi ve buğday yetiştirebilmeleri için kendilerine tohum ve verimli
toprak sağlanması için gerekli emirler verilmişti. Konya’daki Amerikan
Hastanesi’nde doktor olan Dr. W. M. Post, 3 Eylül 1915’te ABD
Büyükelçisine gönderdiği bir raporda, hükûmetin “Ermeni yetişkinlere
günde 1 kuruş, çocuklara da 20 para verdiğini” belirtmiştir. Ermeni ve
Süryanilere Yardım Komitesi, Kızılhaç ve diğer yardım örgütlerinin
Ermenilere Suriye’ye vardıklarında mülteciler için kurulmuş kamplarda ve
yerleştikleri yerlerde yaşamlarını devam etmeleri için yardım
etmelerine izin verilmişti. Bütün Ermenilerin kamplara
yerleştirilmediğini, pek çoğunun Şam, Halep, Ma’an, Resulayn
(Ceylanpınar), Rakka ve Deyr-i Zor’daki evlere yerleştirildiğini
söylemek gerekir. Yetimler devletin ve misyonerlerin kurduğu
yetimhanelere gönderildi. Bunlardan bazıları da ailelerin himayesine
verilerek masrafları devlet tarafından karşılandı.
(Fotoğraf-1: Deyr-i Zor’dan bir görünüm)
(Fotoğraf-2: Deyr-i Zor Köprüsü)
Son olarak; bu insanlar
iddia edildiği gibi Mezopotamya’nın çöllerine sürülmemişlerdir.
Tuğamiral Colby M. Chester, Eylül 1922’de The New York Times’ın
çıkardığı aylık Current History dergisine şöyle yazmıştır:
…Ermeniler, yaşamaya
elverişsiz ve gelişme imkânlarının olmadığı dağlık bölgelerden
Suriye’nin en güzel ve verimli bölgesine gönderildiler. Dağları aşarak
gelenler Mezopotamya’ya yönlendirildiler. Burada iklim New Yorklu
milyonerlerin her yıl sağlık ve tatil için seyahat ettikleri Florida ve
Kaliforniya’daki kadar yumuşaktır. Tüm sevk ve iskân uygulaması çok
büyük para ve çabaya mal oldu. Dışarıda hakim olan genel düşünce
Ermenilerin hepsinin, veya en azından pek çoğunun, öldürüldüğü
yönündeydi… Bu sürede topyekûn katledilmeyen ve hali vakti yerinde olan
mülteciler (isteyenler) geri döndüler. Önce Ermenilerin yerleştirildiği,
sonra ise tahliye edilen kasabaların birine giden bir İngiliz savaş
mahkûmu, bu kasabanın şaşırtıcı şekilde yaşayan hayaletlerle dolu
olduğunu söyledi.

(Belge 2: The New York Times Current History, Eylül 1922)
“Yaşayan Hayaletler” Veya Üzerinde Oynanmış Rakamlar
Chester gözlemlerinde
haklıydı. Maalesef savaş zamanında İngiliz ve Amerikan propagandaları
tüm Osmanlı Ermeni nüfusunun öldüğünü açıklamıştı ve batıdaki insanların
dindaşlarının acıklı hikâyelerine ve çetin bir savaş verdiklerine
inanmaları sağlanmıştı. Bundan daha çarpıcı olan ise, savaş zamanında
yapılan bu propagandanın hâlen itibar görmesi ve tehcir sırasındaki
Ermeni zayiatının 1.5 milyon olduğunun iddia edilmesidir. Tüm bunların
aksine, bu abartılmış rakamları çürüten nitelikte Batılı kaynaklar da
bulunmaktadır. Ermenilerin tehcir yolculuğunun başlangıç noktası olan
bazı şehirlerde ve yeni gittikleri bazı yerlerde Amerikan
konsoloslukları veya büyükelçilikleri vardı. Bunlar kentten ayrılan ve
kente yeni gelen insanların sayısını düzenli olarak rapor ediyorlardı.
Örneğin, Halep’teki ABD Konsolosu Jesse J. Jackson şehre trenle veya
yaya olarak gelen insanların sayısını her gün elçiliğe rapor ediyordu.
Dolayısıyla, bu belgeler tarihçiler için son derece kıymetlidir. Mesela 8
Şubat 1916 tarihli raporunda, Halep’teki kamplara gelen Ermenilerin
toplam sayısını şöyle belirtir:
…bu çevredeki, yani
burayla [Halep] Şam arasındaki ve civar bölgelerdeki ve Fırat Nehri’nin
aşağısından Deyr-i Zor’a kadar olan bölgedeki Ermeni göçmenlerle ilgili
güvenilir kaynaklar yaklaşık 500.000 kişinin olduğunu göstermektedir.

(Belge 3: J. B. Jackson’dan ABD Büyükelçisi Henry Morgenthau’ya, 8 Şubat 1916)
Bu rakamları Bogos
Nubar Paşa’nın rakamlarıyla yan yana koyduğumuzda anlamlı bir tablo
ortaya çıkmaktadır. Bogos Nubar Paşa 1919’da Paris Barış Konferansında
“tehcir edilenlerin sayısının 600-700.000 arasında olduğunu”
söylemiştir. Bogos Nubar Paşa ayrıca, Rusya’nın Birinci Dünya Savaşından
çekilmesinin ardından 250.000 Osmanlı Ermeni’sinin gönüllü olarak
Rusya’ya gittiğini, 40.000 kadarının da İran’a doğru yola çıktığını
yazmıştır.

(Belge 4: Ermeni Heyeti Başkanı Bogos Nubar Paşa’dan Fransa Dışişleri Bakanlığına)
Türkiye’den Kafkasya’ya
göç eden Ermeni mültecilerin sayısının 350.000 kadar olduğunu bildiren
Near East Relief (Yakın Doğu Yardım Komitesi) gibi kaynaklar
bulunmaktadır. Üstelik İstanbul’daki İngiliz Konsolosluğunun ve Near
East Relief temsilcilerinin 1. Dünya Savaşı sonrasındaki nüfus durumuyla
ilgili hazırladıkları istatistikler, Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan
Ermeni mültecilerin sayısının 817.873 kişi olduğunu göstermektedir.
Ayrıca bu belgede, bu sayının Türkiye’de yaşayan 281.000 ve Müslüman
olan 95.000 Ermeni’yi kapsamadığı belirtilmektedir.
(Belge 5: Dünyadaki Ermenilerin yaklaşık sayısı, Kasım 1922, NARA 867.4016/816)
Öyleyse, tehcirin ilk
zamanlarında 1.000.000 kişinin öldüğü nasıl söylenebilir? Öyle görünüyor
ki “gerçek” haline dönüşen rakamlar kaynağa göre değişmektedir ve
bunlar kutsal kitapların ayetleri gibi düşünülmemelidir. Bu durum açıkça
rakamların çarpıtıldığını ve Ermeni kurbanların sayısının abartıldığını
göstermektedir. Ölüm oranını yükseltme yöntemi maalesef nüfus
rakamlarını da şişirmekten geçmektedir.
Pek çok bağımsız araştırmacı, 1914’ten önce Osmanlı
İmparatorluğundaki Ermeni nüfusun 1.400.000 ile 1.700.000 arasında
olduğunu tahmin etmektedir. Dr. Johannes Lepsius gibi Ermeni yanlısı
birisi bile Ermeni Patrikhanesinin öne sürdüğü 2.1 milyon rakamını kabul
etmemektedir. Lepsius Ermeni nüfusun 1.845.450 civarında olduğunu
hesaplamıştır. Bu rakama, Osmanlı resmî rakamları ile Patrikhanenin
rakamlarının ortalaması alınarak ulaşıldığı açıktır. Osmanlı Ermeni
nüfusunun 2.1 milyon olduğunu gösteren tek bir belge bile yoktur.
Bu aşamada, iddia
edilen 1.000.000 rakamının (daha sonra 1.5 milyon olmuştur) nereden
ortaya çıktığı araştırılmalıdır. Ne ilginçtir ki, bu mantıksız rakam
ABD’nin Harput konsolosu Leslie Davis’in bir raporundan alınmaktadır.
Davis 24 Temmuz 1915’teki raporunda şunları yazmıştır: “Ne kadar
Ermeninin öldürüldüğünü söylemek pek mümkün değildir, fakat bu rakamın
bir milyondan fazla olduğu tahmin edilmektedir” (NARA 867.4016/269). Bu
raporun, tehcir kanununun Resmî Gazetede yayımlanmasından yalnızca 54
gün sonra yazıldığına dikkat edilmelidir. Kısacası bu rakam, tıpkı Halep
konsolosu Jackson’ın 19 Ağustos 1915’teki raporundaki rakam gibi sadece
tahminîdir. Jackson şöyle yazmıştır: “Meseleyle yakından ilgilenen
kişiler, 15 Ağustos’a kadar hayatını kaybeden Ermenilerin sayısının
500.000’den fazla olduğunu düşünmektedirler.” Sonuç olarak, bu rakamlar
gerçeğin peşinde olan tarihçiler için bir anlam ifade etmemekte, sadece
Ermeni tarihçilerin gerçek olarak gördükleri şeyin tartışılabilir
olduğunu ortaya koymaktadır.
Devletin Sorumluluğu: Nereye Kadar?
1915 ve 1916 olaylarını
1948 tarihli BM Soykırım Sözleşmesi ışığında değerlendirirken gözden
kaçırılmaması gereken bir diğer önemli nokta da soykırım niyeti olup
olmadığı konusudur. BM Sözleşmesi bir durumun soykırım olarak
nitelendirilebilmesi için bir grubu yok etmeye yönelik belirgin bir
niyetin olmasını şart koşmaktadır. Ulusal, etnik, dinî ve ırksal
kimliğinden ötürü bir gruba karşı nefret durumunun söz konusu olması
gerekmektedir. İttihat ve Terakki Cemiyetinin herhangi bir kademesinde
Ermenilere karşı bir önyargı olduğu yönünde kanıt yoktur. Ayrıca, hiç
kimse Ermenileri yok etmeye yönelik bir planın varlığını
kanıtlayamamıştır. Tam tersine, İttihat ve Terakki Cemiyeti önemli ve
hatta stratejik konumlarda Ermenileri istihdam etmeye devam etmiştir. 24
Temmuz 1917 tarihli bir memoranduma göre, Osmanlı bürokrasisindeki
stratejik görevlerde 522 Ermeni bulunuyordu. Bu da, orduya sadık kalan,
Taşnak ve Hınçak örgütleriyle herhangi bir bağlantısı bulunmayan veya
Osmanlı hükûmetine bağlılıklarını sürdüren Ermenilerin 1917’de bile
ordunun ve bürokrasinin çeşitli kademelerinde hâlen görevlerini
sürdürdüklerini göstermektedir. Bu durum etnik bir grup olarak
Ermenilere karşı herhangi bir nefret duygusunun olmadığının açık bir
göstergesidir. Daha da önemlisi, İttihat ve Terakki cemiyeti tehcir
edilen Ermenilere eşkıyalar, çeteler ve yetkililerce yolda yapılan kötü
muamelelere şiddetle tepki göstermiştir.
Kısa süre önce Osmanlı
Arşivleri Genel Müdürlüğünün yayımladığı belgeler, devletin tehcir
konvoylarının güvenliği için her türlü imkânını seferber ettiğini
göstermektedir. Her bir konvoyun başına jandarmalar görevlendirilmişti.
Kullanılacak yollar mümkün olduğunca önceden belirlenmiş ve güvenlikleri
sağlanmıştı. Yol boyunca konvoyların karşılaşacakları yasa dışı
olaylardan askerî ve idarî yetkililerin sorumlu tutulacağı ilân
edilmişti. Bununla birlikte alınan önlemlere rağmen, maalesef Doğu
Anadolu çevresinde zaman zaman korkulan durumlar ortaya çıktı, çünkü o
bölgede demiryolu bulunmuyordu ve insanları kağnılarla veya yaya
taşımaktan başka çare yoktu.
Bu çok önemli bir
noktadır, çünkü devlet o dönemde kanunî sorumluluklarını yerine
getiriyor ve Ermenilere yapılan kötü muameleler bu amaç için kurulmuş
olağanüstü askerî mahkemeler tarafından şiddetle cezalandırılıyordu.
Belgelere göre, 1915 ve 1916’da 1.673 kişi Ermenilere karşı suç
işledikleri için tutuklanmış ve Osmanlı askerî mahkemeleri tarafından
yargılanmıştır. Bunlardan 67’si idam edilmiş, 524’ü de çeşitli suçlardan
dolayı hapse atılmıştır. Ayrıca 68 kişi ağır işlerde çalışmaya mahkûm
edilmiştir. Bu yargılamalar ve verilen cezalar Osmanlı devletinin
Ermenileri gidecekleri yere varana kadar koruma isteğinin bir kanıtı
olarak görülmelidir.
(Belge 6: Askerî Mahkemelerce yargılanan Müslümanların listesi)
Genel olarak, devlet
pek çok saldırıyı gerçekleşmeden önce önlemede başarılıydı. Bu güvenlik
tedbirleri nedeniyle, eşkıyalar tarafından saldırıya uğrayan Ermenilerin
sayısı abartıldığı kadar yüksek olmadı. Bununla birlikte, pek çok
Ermeni’nin tehcir sürecinin zorluğuna dayanamadığı ve hayatlarını
kaybettikleri doğrudur. Ermenilerin taşınmasında karşılaşılan zorluklar,
tehcir edilenlerin verdiği kayıplarda önemli bir faktördür. Mersin’deki
Amerikan Konsolosu Edward Nathan, 27 Eylül 1915 tarihinde kaleme aldığı
raporunda, “uygun taşıma koşullarının olmayışının bu kötü durumun
ortaya çıkmasında en önemli faktör” olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca,
bulaşıcı hastalıkların yayılması tehcir edilen Ermenilerin içinde
bulundukları koşulları daha da kötüleştirmiştir. Ancak, bu zorluklar ve
sorunlar sadece tehcir edilen Ermenilere özgü değildir. Hem Türk
askerleri, hem de Müslüman mülteciler benzer bir kaderle karşı karşıya
kalmıştır. Amerikalı bir askerî tarihçi olan Edward J. Erickson
tarafından yapılan gözlemler sorunun bu yönüne ışık tutmuştur:
“Türkler Ermenilere
nazik davranmak istemişlerdir; sadece bu kadar büyük bir nüfus transferi
gerçekleştirmek için gerekli ulaşım ve lojistik araçlarına sahip
değildiler. İlk öncelikli olan askerî taşımacılık bu noktaya bir
örnektir; birinci sınıf piyade birlikleri imparatorluğun bir başından
öteki başına yolculuk ederken mevcutlarının dörtte birini hastalıklara,
yetersiz yiyecek istihkakına ve elverişsiz sağlık koşullarına kurban
vermiştir. Bu, iyi donanımlı, sağlıklı gençlerden oluşan ve askerlerin
durumuyla yakından ilgilenen komutanlar tarafından yönetilen alay ve
tümenlerin de sıkça karşılaştığı bir durumdu.”
Sonuç
Görüldüğü üzere,
tarihçiler arasında tartışılması gereken pek çok husus vardır. Bu yüzden
Türkiye, ilgili tarafları 1915 ve 1916 olaylarının incelenmesi için
tarihî bir komisyon oluşturmaya resmî olarak davet etmiştir. Aslında
Osmanlı Devleti 1919 yılında Hollanda, İspanya ve İsveç’e benzer bir
teklif yapmıştır. Fakat o zaman hiçbiri olumlu bir cevap vermemiştir.
Şimdi, uzlaşma için ikinci bir şans olabilir ve Ermenistan’ı masaya
oturtmak için baskı yapmak barış ve diyaloga zemin hazırlayabilir.
Maalesef, Ermenistan’ın konumu bu noktada uzlaşmacı olmaktan uzaktır.
Sözde 3-T politikası olarak adlandırılan “Tanıma”, “Tazminat” ve
“Toprak” amaçlarına ulaşma düşüncesinde olan Ermenistan, 1915-1916
olayları hususunda diyalog kurmayı reddetmektedir. Üstelik Ermeni
Diasporası, 1973-1984 yılları arasında dünyanın çeşitli yerlerinde
toplam 110 terörist saldırıda 42 Türk diplomatını ve vatandaşını öldüren
ASALA gibi terörist grupları kurmuştur. Aynı gruplar, Ermeni
iddialarına karşı herhangi bir şey yazma cesareti gösteren
akademisyenlere baskı yapmaya devam etmektedirler. Örneğin, Ortadoğu
tarihi konusunda seçkin bir akademisyen olan Bernard Lewis konuyla
ilgili yaptığı araştırmalarının sonuçlarını bilimsel bakış açısıyla
doğru bir yöntemle kaleme aldığı için, kendisi hakkında Ermeniler dava
açmış ve Prof. Stanford J. Shaw’ın evi Ermeni teröristler tarafından
bombalanmıştır. Ermenilerin tüm bu yaptıklarına rağmen, Türkiye ve
Ermenistan’ın bir gün masaya oturması ve 1915-1916 olaylarını yeniden
değerlendirmesi umulmaktadır. Tabi ki bu sürecin gerçekleştirilmesi
Ermenistan’a ve Ermenistan’ın Türkiye üzerindeki tarihsel iddialarından
vazgeçmesi ve komşularıyla barışçıl ilişkiler kurmasına bağlıdır.
BİBLİYOGRAFYA
Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri 1914-1918, cilt 1-11, Genelkurmay Yayını, Ankara, 2005.
Artem Ohandjanian, 1915 Irrefutable Evidence: The Austrian Documents on the Armenian Genocide, Erivan, 2004.
Edward J. Erickson, Ordered to Die: A History of the Ottoman Army in
the First World War, Greenwood Pres, Westport, Conn., 2001.
Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, 2. Baskı, İstanbul, 1987.
Guenter Lewy, The Armenian Massacres in Ottoman Turkey, A Disputed Genocide, The University of Utah Press, Salt Lake City, 2005.
Haluk Selvi, Birinci Dünya Savaşı’ndan Lozan’a Ermeni Meselesi, Sakarya Üniversitesi yay. Sakarya, 2007.
Hasan Dilan, Fransız Diplomatik Belgelerinde Ermeni Olayları-Les
evenements Armeniens dans Les documents diplomatiques Français,
1914-1918, Ankara, TTK yayını, 2005. cilt 1-VI.
Hikmet Özdemir ve diğerleri., Ermeniler Sürgün ve Göç, [Armenians: Exile
and Migration, Turkish Historical Society Publications], TTK yayını,
Ankara, 2004.
Hikmet Özdemir, Salgın Hastalıklardan Ölümler: 1914-1918, Ankara, TTK, 2005.
Hikmet Özdemir (ed.) Türk-Ermeni İhtilafı: Belgeler, TBMM yayını, Ankara, 2007.
Johannes Lepsius, Der Todesgang des Armenischen Volkes, Potsdam 1919.
Justin McCarthy, The Ottoman Peoples and the End of Empire, London, 2001.
Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, TTK yayını, Ankara, 1983.
Kemal Çiçek, Ermenilerin Zorunlu Göçü: 1915-1917, [Forced Migration of Armenians], TTK, yayını, Ankara, 2004.
Kemal Çiçek, “Ermenistan Penceresinden Türkiye ile Uzlaşma Şartları”,
Türk-Ermeni İlişkilerinin Gelişimi ve 1915 Olayları Uluslararası
Sempozyumu Bildirileri, (ed. Hale Şıvgın), Ankara, 2006, ss. 357-362.
Osmanlı Belgelerinde Ermenilerin Sevk ve İskanı, [Relocation and
Resettlement of Armenians in the Ottoman Documents], Başbakanlık Devlet
Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara, 2007.
R. Colby M. Chester, “Turkey Reinterpreted”, The New York Times, Current
History, vol. XVI., No: 6, September 1922, ss. 939-949. Eylül 1922.
Robert F. Zeidner, The Tricolor Over the Taurus 1918-1922, Turkish Historical Society, Ankara, 2005.
Salahi R. Sonyel, The Great War and the Tragedy of Anatolia, Turks and
Armenians in the Maelstrom of Major Powers, Turkish Historical Society,
Ankara, 2000.
Salahi R. Sonyel, The Turco-Armenian Imbroglio (Türk-Ermeni Anlaşmazlığı), Londra, 2005.
Yusuf Halaçoğlu, Sürgünden Soykırıma Ermeni iddiaları, [From Exile to
Genocide: A Turk examines the Armenian claims against his country],
Babıali Kültür yay. İstanbul, 2006.
Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve Gerçekler: 1914-1918, Ankara, TTK yay. Ankara, 2002.
Yusuf Sarınay, “Ermeni Tehciri ve Yargılamalar 1915-1916” [Armenian
Relocation and The Trials], Türk-Ermeni İlişkilerinin Gelişimi ve 1915
Olayları Uluslararası Sempozyumu Bildirileri, (ed. Hale Şıvgın), Ankara,
2006, ss. 257-265.
Yusuf Sarınay, “Decree of April 24, 1915 and Armenian Committee Members
Arrested in İstanbul”, Ermeni Araştırmaları 15/16 (2007), ss.69-82.
Prof. Dr. Kemal Çiçek
1965 yılında
Kastamonu’da doğan Prof. Dr. Kemal Çiçek, lisans eğitimini 1985 yılında
Gazi Üniversitesi Tarih Bölümünde tamamladı. Aynı yıl Milli Eğitim
Bakanlığı’ndan yurtdışı bursu kazandı ve İngiltere’ye gitti. Burada
1992’de Birmingham Üniversitesi’nden mastır ve doktora derecelerini
aldı. 1993-2003 arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat
Fakültesinde Osmanlı ve Avrupa tarihi dersleri verdi.
Prof. Çiçek, “The Great
Otoman Turkish Civilisation” (4 cilt) ve “Türkler” (21 cilt) gibi pek
çok kitabın editörlüğünü yapmıştır. Ayrıca, TRT için hazırlanan “Tarihin
Tanıklığında Türk-Ermeni Meselesi” başlıklı bir belgesel programın
danışmanlığını ve metin yazarlığını yaptı.
2002’den beri Türk Tarih Kurumunda Ermenilerin tarihi ile ilgili araştırmalar yapmaktadır.
Prof. Çiçek, Osmanlı
Toplumsal ve Ekonomik Tarihi konusundaki kitaplarının dışında,
Türk-Ermeni İlişkileri ile ilgili pek çok makale ve kitap da yazmıştır.
Konuyla ilgili en son eseri, 2005 yılında TTK tarafından yayımlanan
“Ermenilerin Zorunlu Göçü [Forced Migration of Armenians]” adlı
kitabıdır.