29 Haziran 2019

Antoine de Saint-Exupéry - Küçük Prens

Leon Werth'e

Bu kitabı bir büyüğe sunuyor olmamdan
dolayı çocuk okurlarımın beni hoş
görmelerini dilerim. Bunu yapmamın çok
ciddi bir nedeni var: O. benim dünyadaki
en iyi arkadaşım. İkinci nedenim de şu: Bu
adam her şeyi anlıyor, çocuk kitaplarını
bile. Üçüncü bir nedenim daha var:
Fransa'da yaşıyor şu anda, aç ve üşüyor.
Biraz yüreğinin ısıtılması ona iyi gelir.
Eğer bütün bu nedenler size yeterli
gelmiyorsa, o zaman ben de bu kitabı onun
çocukluğuna armağan ederim. Bütün
büyüklerin bir zamanlar çocuk olduğunu
biliyoruz: pek azı bunu hatırlasa da...
Neyse, sunuşumu şöylece değiştiriyorum:

Leon Werth'in çocukluğuna...
    Altı yaşındayken Gerçek Öyküler adlı. balta girmemiş ormanlardan söz eden bir kitapta korkunç bir resim görmüştüm. Boa yılanının bir hayvanı nasıl yuttuğunu gösteriyordu. Resmi yukarıya çizdim.
    Kitapta şunlar yazılıydı: "Boa yılanı avını bütün halinde çiğnemeden yutar. Ondan sonra hiçbir yere kımıldayamaz ve altı ay süren sindirimi boyunca uyur."
    Balta girmemiş ormanlar üzerine uzun uzun düşündüm bunları okuyunca. Sonra da biraz çaba ve renkli kalemle ilk resmimi yaptım. İşte l numaralı resmim aynen şöyleydi:
    Sanat yapıtımı büyüklere gösterdim. Korkup korkmadıklarını sordum. "Korkmak mı?" dediler. "Şapkadan mı?"
    İyi ama, şapka resmi yapmamıştım ki ben. Fili yutmuş olan bir boa yılanı resmi yapmıştım. Ama büyükler anlamadığı için onlara bir resim daha yaptım. Büyükler açık seçik görüp anlasınlar diye fili yutmuş olan yılanın içini çizdim. Şu büyüklere her şeyi tek tek açıklamak gerekir hep. 2 numaralı resmim de şöyle oldu:
    Büyükler bu kez de boa yılanının içinin ya da dışının resimleriyle uğraşmayı bırakıp, kendimi coğrafya, tarih, aritmetik ve dilbilgisine vermemi öğütlediler. İşte daha altı yaşındayken belki de çok büyük bir ressam olma fırsatını böylece kaçırmış oldum, l ve 2 numaralı resimlerimin başarısızlığı hevesimi kırmıştı doğrusu. Büyükler hiçbir şeyi kendiliklerinden anlamıyorlar. Onlara hep bir şeyleri açıklamak zorunda olmak ne kadar da sıkıcı bir şey çocuklar için.
    Ben de başka bir meslek seçtim kendime: pilot oldum. Dünyanın her yerinde biraz uçtum. Coğrafyanın çok işime yaradığı bir gerçek. Bir bakışta Çin'de miyim, yoksa Arizona'da mıyım anlarım. Geceleyin yönümü şaşırınca çok yararlı olur bu bilgiler.
    Hayatım boyunca birçok önemli kimseyle ilişkilerim oldu. Büyüklerin arasında da çok bulundum. Onları çok yakından tanıma fırsatı geçti elime. Ama doğrusu onlar hakkındaki ilk yargımda bir değişme olmadı.
    Zaman zaman aralarında birazcık daha zeki görünenler olmadı değil. Öyle zamanlarda hemen hep yanımda taşımakta olduğum l numaralı resmimi çıkarıp denememi yapıyordum: bakalım kavrayışı yerinde mi diye. Ama ne çare, o da sözleşmiş gibi ötekilerle aynı yanıtı veriyordu: "Şapka."
    Eh. bunun üzerine ben de ona boa yılanından, balta girmemiş ormanlardan, ya da yıldızlardan filan söz etmiyordum artık. Anlayacağı düzeye iniveriyordum; briçten, golften. politikadan, kravattan filan söz açıyordum. Büyükteki keyfi görün siz artık; aklı başında biriyle karşılaştı ya sonunda.

  Bundan altı yıl önce Büyük Sahra Çölü üzerinde uçağımla geçirdiğim kazaya kadar işte bu yüzden yapayalnız bir hayat sürdüm. Motorda bir parça kırılmıştı. Değil tamirci, yanımda bir yolcu bile olmadığından bu çetin işe tek başıma koyulmuştum. Benim için ölüm ya da kalımdı bu. çünkü yalnızca bir haftalık suyum vardı.

    İlk gece en yakın yerleşim merkezinden bin kilometre uzakta kumda uyudum. Okyanusun ortasında salıyla kalakalmış bir denizciden bile çok daha yalnızdım. Bu yüzden gün doğarken incecik bir sesle uyandırıldığımda nasıl şaşırdığımı tahmin edersiniz sanırım. İnce ses, "Lütfen," diyordu. "Bana bir koyun çizin!
    "Ne?.."
İşte küçük prens! Aklımda kaldığı kadarıyla yaptım onun bu resmini.     "Bir koyun çizin!"
    Yattığım yerden ayağa fırladım. Beynimden vurulmuş gibiydim. Gözlerimi açıp açıp kapadım. Çevreme baktım. Küçücük, olağandışı biri ciddi bakışlarla beni süzüyordu. Sonradan resmini yapmaya çalıştım, ama kendisi resminden çok daha sevimli tabii.
    Ama bu benim suçum değil. Daha altı yaşındayken büyükler resim yapma konusunda hevesimi kırdıklarından, boa yılanının dıştan ve içten görünümleri dışında başka bir şey çizmeyi öğrenemedim.
    Şaşkın şaşkın, karşımda duran bu kişiye bakıyordum. En yakın yerleşim merkezinden tam bin kilometre uzakta olduğumu söylemiştim. Ama bu küçük kişinin hiç de çölde kaybolmuş, yorgunluktan, açlık ya da susuzluktan perişan olmuş veya korkmuş bir görünüşü yoktu. Kendimi toplayıp konuşmaya çalıştım:
    "Ama sen... Sen burada ne arıyorsun?"
    Alçak bir sesle, çok önemli bir şey söylüyormuşçasına yineledi: "Lütfen... Bir koyun çizin bana..."
    Kafanız allak bullak olunca söyleneni yapmamazlık edemiyorsunuz. Size saçma ya da gülünç gelebilir, ama en yakın yerleşim merkezinden bin kilometre uzakta ölüm tehlikesiyle yüz yüze bir halde oluşuma bakmaksızın cebimden dolmakalemimle bir kâğıt çıkardım. Ama birden aklıma yıllarımı coğrafyaya, tarihe, aritmetik ve dilbilgisine verdiğim geldi. Resim yapmayı bilmiyordum ki. Biraz üzülerek bunu söylediğimde, "Ne olacak canım," dedi küçük çocuk. "Bir koyun çiziverin işte..."
    Daha önce hiç koyun çizmemiştim. Bu nedenle ona koyun yerine, çizmeyi becerebildiğim iki resimden birincisini çizdim. Şu, boa yılanının dıştan görünüşünü. Resmi gösterince çocuğun söyledikleri beni çok şaşırttı:
    "Hayır, hayır! Fili yutmuş olan boa yılanının resmini istemiyorum ben. Boa yılanı çok tehlikeli, fil ise çok büyük. Benim yaşadığım yerde öyle küçüktür ki her şey. Bütün istediğim bir koyun. Bir koyun çizin bana."
    Sonunda bir koyun resmi yaptım. Dikkatle inceledi. Sonra da, "Hayır," dedi. "Bu koyun çok zayıf, hasta gibi. Başka bir koyun çizin."
    Başka bir koyun çizdim. Bu kez tatlı ve hoşgörülü bir gülümsemeyle, "Siz de görüyorsunuz ki," dedi. "Koyun değil bu, koç. Boynuzları var baksanıza."
    Bir koyun daha çizdim. O da ötekiler gibi beğenilmedi. "Bu da çok yaşlı," dedi. "Uzun bir süre yaşayacak bir koyun istiyorum ben"
    Ama artık sabır filan kalmamıştı bende, çünkü motoru bir an önce sökmek istiyordum. Bu yüzden de aşağıdaki resmi çizip bir de açıklama yaptım: "Bu senin koyununun kutusu. Koyun kutunun içinde."
    Genç eleştirmenimin yüzü aydınlanıverdi birden. "Evet!" dedi. "Tam istediğim gibi oldu işte. Sizce bu koyun çok ot ister mi?"
    "Niye sordun?"
    "Çünkü yaşadığım yerde her şey öyle küçük ki..."
    "Canım artık bir koyun için biraz ot bulunur herhalde. Hem sana çizdiğim koyun çok küçük zaten."
    Resme bakarak boynunu büktü. "Bana pek küçük gibi gelmedi. Hey! Bak sen şuna, uyudu."
    İşte küçük prensle ilk tanışmam böyle oldu.


Nereden geldiğini öğrenmek oldukça zamanımı aldı. Bana bir sürü soru soruyor, ama benim sorularımı duymazlıktan geliyordu hep. Artık, rastlantıyla ağzından çıkan sözleri bir araya getirerek anlayabildim ne anladıysam.
    Örneğin uçağımı ilk kez gördüğünde (uçağımı çizmemi istemeyin ne olur, çok karışık, beceremem), Nedir bu?" diye sordu.
    "Uçak. Benim uçağım." Uçtuğumu öğrenmesi beni çok gururlandıracaktı. "Ne? Yoksa gökyüzünden mi indin?" diye bağırdı birden. "Evet," dedim önemsemiyormuş gibi başımı çevirerek.
    "Ama bu çok hoş!" dedi küçük prens. Sonra da kahkahalarla gülmeye başladı. Biraz rahatsız etti beni bu. Doğrusu başıma gelen talihsizliklerin ciddiye alınmasını isterim.

Küçük prens asteroid B612'de.     Gülmesini bitirip, "Demek sen de gökyüzünden geliyorsun," dedi. "Hangi gezegenden peki?" Birden karşımdaki küçük yaratığın bir türlü anlam veremediğim varlığıyla ilgili bir ışık belirdi kafamda. Olabilir miydi? Duraksamadan sordum:
    "Sen başka bir gezegenden mi geliyorsun?" Yanıt vermedi. Uçağımdan gözlerini ayırmadan başını salladı hafifçe. "Bununla pek de uzaklardan gelmiş olamazsın zaten." dedi.
    Bir süre uzun uzun düşündü. Sonra cebinden çizdiğim koyunu çıkarıp hazinesini incelemeye daldı.


    Bu tam da açıklığa kavuşmamış olan "başka gezegen" olayının nasıl kafama takıldığını tahmin edersiniz. Bir şeyler daha öğrenebilmek için çaba göstermeliydim.
    "Bak canım, söyler misin, nereden geldin sen? Şu 'yaşadığım yer' dediğin yer neresi? Koyununu götüreceğin yer yani?"
    Bir süre suskun suskun düşündükten sonra, "Biliyor musun," dedi. "Koyunum bana verdiğin bu kutuyu geceleri evi olarak kullanabilir."
    "Evet. Ayrıca iyi çocuk olursan sana bir ip de verebilirim, gündüzleri onu bağlaman için; ha bir de kazık tabii."
    Ama bu önerim küçük prenste şok etkisi yaptı sanki.
    "Bağlamak mı!" dedi. "O niye ki?"
    "Bağlamazsan, çeker gider, kaybolur." Küçük arkadaşım yine bir kahkaha attı. "Gider mi? Nereye gidebilir ki?"
    "Her yere. Burnunun doğrusuna çeker gider."
    "Ne fark eder ki?" dedi küçük prens. "Nasıl olsa her şey küçücük benim yaşadığım yerde."
    Sonra da ekledi; sesi biraz üzüntülü gibiydi: "Burnunun doğrusuna gitse de kimse fazla uzağa gidemez orada..."

 

Böylece çok önemli bir şey öğrenmiştim: Küçük prensin geldiğini söylediği gezegen olsa olsa bir ev büyüklüğündeydi!
    Bu beni çok da şaşırtmamıştı doğrusu. Çünkü bildiğimiz, isimleri konulmuş Dünya, Jüpiter, Mars, Venüs gezegenlerinin yanı sıra uzayda adı konmamış, bazıları teleskopla bile güçlükle görülebilecek kadar küçük yüzlerce gezegen olduğunu biliyordum. Gökbilimcileri bunlardan birini ilk kez görüp ortaya çıkardığında isim vermek yerine yalnızca bir numara veriyorlar. Örneğin "Asteroid 325" gibi.

    Küçük prensin geldiği gezegenin B-612 diye bilinen asteroid olduğu konusunda beni haklı çıkaracak ciddi bir nedenim var.
    Bu asteroidi ilk kez 1909 yılında bir Türk gökbilimci teleskopla gözlem yaparken görmüş. Bu buluşunu hemen Uluslararası Gökbilimi Toplantısı'nda büyük bir heyecanla sunmuş, ama adamcağız şalvar, cepken ve fes giyiyor diye onun söylediklerine hiç kimse değer vermemiş. Büyükler böyledir işte...

    Bir süre sonra bir Türk lideri herkesin Avrupalılar gibi giyinmesini zorunlu kılmış, hatta buna uymayanları ölümle cezalandıracağını söylemiş de, 1920 yılında aynı gökbilimci etkileyici ve şık bir giysiyle Asteroid B-612'yi tanıtabilmiş. Bu kez herkes ilgiyle izlemiş onun söylediklerini.
    Şu anda size bu asteroidle ilgili bu kadar çok şey anlatabiliyor, numarasını filan söyleyebiliyorsam bu hep büyükler sayesinde oluyor. Büyükler sayılara bayılırlar. Yeni bir arkadaş edindiniz diyelim: onun hakkında hiçbir zaman asıl sormaları gerekenleri sormazlar. "Sesi nasıl?" demezler örneğin, ya da. "Hangi oyunları sever? Kelebek koleksiyonu var mı?" diye sormazlar. Onun yerine. "Kaç yaşında?" derler. "Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor?" Ancak bu sayılarla tanıyabileceklerini sanırlar arkadaşınızı.

    Eğer büyüklere, "Güzel bir ev gördüm, kırmızı tuğlalı: pencerelerinden sardunyalar sarkıyor, damında ise kumrular var," derseniz, nasıl bir evden söz etmekte olduğunuzu bir türlü anlayamazlar. Ne zaman ki onlara, "Yüz milyonluk bir ev gördüm," dersiniz, işte o zaman size, "Oo, ne kadar güzel bir evmiş!" derler gözlerini koca koca açıp.
    Aynı şekilde onlara, "Küçük prensin güler yüzlülüğü, tatlılığı ve bir koyun istiyor olması, onun var olduğunu gösterir. Birisi bir koyun istiyorsa, bu onun varlığının kanıtıdır." derseniz size inanmazlar, dalga geçerler. Ama onlara, "Küçük prensin geldiği gezegenin adı Asteroid B-612'dir," derseniz, işte o zaman size inanıverirler ve sıkıcı sorular sormazlar.
    Büyükler böyledir işte. Ama bunu onlara anlatabilmek olanaksızdır. Çocuklar büyükler karşısında her zaman sabırlı ve anlayışlı olmak zorundalar.
    Doğal olarak, yaşamı anlayan bizler için sayıların hiç önemi yok. Bu öyküye tıpkı peri masallarında olduğu gibi başlamış olmayı isterdim. "Bir zamanlar kendisinden birazcık daha büyük bir gezegende yaşayan küçük bir prens varmış. Bu prens bir koyun istiyormuş..." diyebilirdim örneğin.
    Yaşamı anlayabilenler için eminim bu çok daha gerçekçi bir hava verirdi öyküme. Hiç kimsenin kitabımı özensizce okumasını istemem doğrusu. Bu anılarımı yazarken çok üzüntülü anlar yaşadım. Arkadaşım, koyunu ile birlikte beni bırakıp gideli tam altı yıl oldu. Onu burada anlatmaya çabalıyorsam, bu biraz da onu unutmamak için. Arkadaşı unutmak çok üzücü bir şey. Herkesin arkadaşı olmamıştır. Arkadaşımı unutursam, kendimi o, sayılardan başka bir şeye değer vermeyen büyükler gibi hissederim sonra.
    İşte yine bu amaçla bir kutu boya ve kalem satın aldım kendime. Bu yaştan sonra resim yapmaya kalkışmak benim için çetin işti doğrusu. Hele altı yaşından beri tek yaptığım resmin bir boa yılanının içten ve dıştan görünüşü olduğu düşünülürse... Resimleri olabildiğince gerçeğe uygun çizmeye çalışacağım tabii. Ama başaracağımdan pek emin değilim açıkçası. Bir resim fena olmuyor derken, bir ötekinin gerçekle hiçbir ilgisi olmayıveriyor. Küçük prensin boyunu çizerken de hata yaptığım oluyor: bir yerde kısa. başka bir yerde uzun boylu çiziyorum onu. Giysilerinin rengiyle ilgili kuşkularım da var. İşte böyle doğrulu yanlışlı da olsa herhalde üç aşağı beş yukarı gerçeği hakkında bir fikir vermeyi başarıyorumdur.
    Bazı çok önemli ayrıntılarda hata yaptığım da oluyor. Ama işte bu benim suçum değil. Arkadaşım hiçbir zaman bana tam bir açıklama yapmadı ki. Benim de kendisi gibi olduğumu düşündü belki, kim bilir? Ama, şimdi açık konuşalım, ben kutuların içindeki koyunları göremiyorum. Belki de büyükler gibiyim biraz. Büyümek zorunda kaldığımdan olacak.

 

Her geçen gün, konuşmalarımız arasında küçük prensin gezegeni ve oradan ayrılışı ile ilgili bir şeyler öğreniyordum. Bu bilgileri çok yavaş ve onun düşünce sürecine bağlı olarak söyledikleriyle elde ediyordum. O baobap ağaçlarıyla ilgili felaketi de böyle rastlantıyla öğrendim.
    Bunun için de bir kez daha o koyuna teşekkür borçluyum. Çünkü küçük prens çok ciddi bir endişeye kapılmış gibi birden, "Koyunların küçük çalıları yediği doğru mu?" diye sormuştu.
    "Evet, yerler."
    "Hah, neyse!"
    Koyunların küçük çalıları yemesinin neden bu kadar önemli olduğunu anlamamıştım. Ama küçük prens, "Baobap ağacını da yerler öyleyse," dedi.
    Ona baobap ağacının küçük çalı olmadığını, tam tersine kale gibi büyük olduğunu, bir fil sürüsünün bile tek bir baobap ağacını yiyip bitiremeyeceğini anlattım. Fil sürüsü fikri onu çok güldürdü. "Onları üst üste koymak zorunda kalırdık," dedi. Ama sonra da çok akıllıca bir söz etti:
    "O kadar büyümeden önce baobaplar da küçük oluyorlar."
    "Çok doğru, ama koyununun küçük baobap ağaçlarını yemesini neden istiyorsun ki?"
    "Bunda anlamayacak ne var?" diye yanıtladı beni. Çok açık bir şeyden söz ediyordu sanki. Kafamı zorlayıp anlamalıydım bunu, hem de yardımsız.
    Sonunda küçük prensin gezegeninde, öteki gezegenlerde olduğu gibi, iyi ve kötü bitkilerin var olduğunu öğrendim. İyi bitkilerin tohumları daha iyi, kötü bitkilerin tohumlan daha kötü oluyormuş. Ama bu tohumlar göze görünmüyormuş.




Toprağın kuytularında gizlenmiş dururlarken arada bir birkaçının uyanacağı tutarmış. Bu tohum başlangıçta biraz çekingenlik gösterse de. kendi halinde güneşe doğru uzamaya başlarmış. Eğer bu bitki yalnızca bir turp ya da bir gül goncası olsa büyümesinde hiçbir sakınca yokmuş. Ama öyle kötü bitkilerdense hemen ortadan kaldırılmalıymış. Şu sıralarda küçük prensin gezegeninde çok korkunç bir bitkinin tohumları sarmış ortalığı. Baobap tohumlarıymış bunlar. Toprağın içi bunlarla doluymuş. Fark etmekte biraz geciktiniz mi, iş işten geçer, bir daha onlardan kurtuluş olmazmış. Bütün gezegeni sararlar, kökleriyle de içerden sıkıca kavrarlarmış. Eğer bir de gezegen küçücük, baobaplar da çok sayıdaysa işte o zaman ufalanıverirmiş gezegencik...
    Sonraları küçük prens bu konuyu, "Bu bir çeşit disiplin," diye açıklamıştı. "Sabah uyandığınızda nasıl yüzünüzü yıkayıp temizliğinizi yapıyorsanız, gezegene de aynı şeyleri yapmalısınız; hem de daha büyük bir özenle. Bütün baobapları hemen sökmelisiniz. yoksa bir süre sonra iyice gül fidelerine benzerler. İşte o zaman hangisinin gül hangisinin baobap olduğunu anlamak da güçleşir. Sıkıcı bir iş bu, ama çok kolay."
    Bir gün de, "Güzel bir resmini yapmalısın bunun." dedi. "Böylece sizin oralardaki çocuklar da nasıl bir şey olduğunu görsünler. Kim bilir belki bir gün yolları düşerse, onlara yararı olur bu bilginin. Ufak bir işi ertesi güne bırakıvermenin pek sakıncası olmaz çoğu kez," diye ekledi. "Ama baobaplar ertelenirse felaket! Tembel birisinin yaşadığı bir gezegen biliyorum. Adamcağız yalnızca üç küçük fideyi sökmeye üşendiydi de..."
    İşte küçük prensin sözünü ettiği bu gezegenin resmini yapmaya çalıştım. Ben öyle öğütler vermeyi seven biri değilim, ama bu baobap konusu ne kadar az biliniyor ve özellikle bir asteroidde yapayalnız kalan biri için öyle tehlikeli bir bela ki, bu seferlik kuralımı bozuyorum ve, "Aman çocuklar." diyorum, "baobaplara dikkat!"
    Arkadaşlarım da, ben de. hiç farkında olmadan bu tehlikenin yakınından geçmişiz. Bu resimle uzun uzun uğraşmam biraz da onlar için. Böyle önemli bir uyarıyı yapmamı sağladığı için harcadığım emeğe değdiğini düşünüyorum. Belki şimdi. "Bu kitapta niçin bu baobap resimleri kadar etkileyici ve nefis başka resimler yok?" diye soracaksınız. Yok, çünkü çok uğraştım, ama öteki resimlerde bu kadar başarılı olamadım. Baobapları yaparken konunun önemine o kadar kaptırmıştım ki kendimi, iyi bir iş çıktı sonunda.

Baobap ağaçları
 

    Ah, küçük prens! Her an biraz daha anlıyorum o kısa ve hüzünlü geçmişinin gizlerini... Epeydir tek eğlencen oturup gün batımını izlemek olmuş demek. Bunu daha dördüncü günün sabahında, "Günbatımını izlemeye bayılırım. Haydi, günbatımını izlemeye gidelim," dediğinde anladım.
    "Ama bunun için beklememiz gerekir," dedim.
    "Beklemek mi? Neyi?"
    "Günbatımını. Daha erken."
    Önce çok şaşırmış gözüktün. Sonra da bastın kahkahayı. "Yine kendi gezegenimde sandım kendimi!" dedin.

    Herkes bilir ki, Amerika'da öğle olduğunda güneş Fransa'da batıyordur artık. Fransa'ya bir dakikada uçulabilseydi, öğle saatinde akşamı yakalayabilirdi insan. Ama ne yazık ki. Fransa böyle bir iş için oldukça uzak. Oysa senin gezegeninde sevgili küçük prensim, yapacağın tek şey iskemleni biraz kaydırmak. Böylece dilediğinde günün bitimini, karanlığın çöküşünü izleyebilirsin...
    "Bir gün," demiştin bana, "günbatımını tam kırk dört kez izledim!"
    Sonra da, "Biliyor musun," diye ekledin. "İnsan günbatımını çok üzgün olduğunda seviyor."
    "O sırada çok üzgün muydun?" diye sorduydum. Hani şu kırk dört günbatımı izlediğinde?"
    Ama küçük prens hiçbir şey söylemedi bu soruma karşılık.

 

Beşinci gün yine o koyun sayesinde küçük prensin gizini öğreniverdim. Durup dururken sormuştu; sanki uzun uzun düşünerek çözüm aradığı bir sorununu dile getiriyordu.
    "Koyun... Koyun çalıları yiyorsa çiçekleri de yer, değil mi?"
    "Koyunlar bulabildikleri her şeyi yerler."
    "Dikenli çiçekleri de mi?"
    "Evet dikenli çiçekleri de."
    "Öyleyse dikenler... Ne işe yararlar ki?.."
    Bilmiyordum. O anda motorun sıkışmış bir cıvatasını gevşetmeye çalışıyordum. Endişem artıyordu, çünkü giderek uçağımdaki arızanın son derece ciddi olduğunu fark ediyordum. İçme suyum da çok azaldığından endişemde haklıydım.
    "Dikenler ne işe yarar?"
    Küçük prensin aklı bir şeye takıldı mı asla peşini bırakmıyordu. Benimse aklım cıvatadaydı. Aklıma ilk geleni söyleyiverdim:
    "Dikenler hiçbir işe yaramaz. Çiçekler kindarlıklarından dolayı dikenlidirler..."
    "Ya!"
    Bir anlık bir sessizlik oldu. Sonra küçük prens birden parlayıverdi. Gücenik bir sesle:
    "Hayır! Sana inanmıyorum. Çiçekler narin yaratıklardır. Çok masumdurlar. Kendilerini güvencede hissetmek isterler. Dikenlerinin korkunç silahlar olduğuna inanırlar..."
    Bir şey söylemedim. O anda aklımda tek bir şey vardı. "Eğer bu cıvata hâlâ gevşemeyecekse çekiçle vurup kopartacağım," diyordum içimden. Küçük prens düşüncelerimi dağıttı yine:
    "Demek sen sanıyorsun ki çiçekler..."
    "Hayır! Hayır!" diye bağırdım. "Hayır, hiçbir şey sanmıyorum ben. Aklıma ilk geleni söylemiştim yalnızca. Görüyorsun ki çok önemli işlerim var benim!"
    "Önemli işler mi?"
    Bana bakıyordu. Elimde çekiç, parmaklarım yağdan simsiyah olmuş, ona çok çirkin gözüken bir nesnenin üzerine eğilmiş olan bana...
    "Tıpkı büyükler gibi konuşuyorsun!"
    Biraz utandım ama o acımasızca sürdürdü:
    Her şeyi birbirine karıştırıyorsun, karmakarışık ediyorsun..."
    Gerçekten çok kızmıştı. Altın renkli saçları rüzgârda dalgalanıyordu.
    "Gezegenlerden birinde yaşayan kırmızı yüzlü bir adam tanıyorum. Tek bir çiçek koklamamış, tek bir kez bir yıldıza bakmamış, kimseyi sevmemiş. Yaşamı boyunca tek yaptığı şey bir takım sayıları toplamak. O da bütün gün kendi kendine aynı şeyi söylüyor, senin gibi: 'Çok önemli işlerim var benim!' Bunları söylerken gururla kabarıyor göğsü. Ama o bir insan değil ki, mantar!"
    "Ne?"
    "Mantar!"
    Küçük prens şimdi öfkeden bembeyazdı. "Çiçeklerin milyonlarca yıldır dikenleri var. Milyonlarca yıldır koyunlar dikenli çiçekleri de yiyorlar. Peki bu çiçeklerin hâla dikenleri olsun diye çabalamalarının nedenini anlamaya çalışmak önemli işlerden sayılmıyor. Koyunlarla çiçekler arasındaki bu savaş kırmızı yüzlü adamın topladığı rakamlardan daha mı önemsiz? Hele benim gezegenimde, yalnız benimkinde yaşayabilen bir çiçeğimin olduğunu, bunu koyunun bir ısırışta yok edebileceğini düşün. Bu çok mu önemsiz?"
    Şimdi de yüzü al aldı.
    "İnsan bir çiçeği severse, milyonlarca ve milyonlarca yıldızda yalnız tek bir çiçek açarsa, işte o yıldızlara bakarak mutlu olur. Kendi kendine şöyle der: 'İşte orada, o yıldızlardan birinde benim çiçeğim.' Ama koyun çiçeği yedi miydi bütün yıldızlar kararıverir... Bu da hiç önemli değil, öyle mi?"
    Sözleri hıçkırıklara boğuldu.
    Gece olmuştu. Aletlerimi olduğu yere bıraktım. Şu anda çekicin, cıvatanın, susuzluğumun ne önemi vardı? Yıldızlardan, gezegenlerden birinde, benim gezegenim Dünya'da bir küçük prens vardı avutulacak. Kollarıma aldım onu ve başını okşadım.
    "Sevgili çiçeğin tehlikede değil, üzülme," dedim ona. "Koyununun ağzına kapamak için bir ağızlık çizerim sana, ya da istersen çiçeğin çevresine bir parmaklık çizerim..."
    Ne söyleyeceğimi bilemiyordum aslında. Kendimi toy bir budala gibi hissediyordum. Ona nasıl ulaşabileceğimi, yine eskisi gibi yan yana olmayı nasıl başarabileceğimi bilemiyordum.
    Çok gizemli bir ülke şu gözyaşları ülkesi.

 


 Çok geçmeden şu çiçek hakkında daha çok bilgi edindim. Küçük prensin gezegeninde çiçekler her zaman çok sadeydi. Tek sıralı taç yaprakları vardı, fazla yer kaplamıyorlar ve kimseye de sorun olmuyorlardı. Bir sabah otların arasında beliriverirler, geceleyin de sessizce solup giderlerdi. Ama bir gün kimsenin bilmediği bir yerlerden bir tohum uçup gelmiş ve küçük prens gezegeninde eşi benzeri bulunmayan bu çiçeği dikkatle izlemişti. Öyle ya, yeni bir tür baobap da olabilirdi bu.
    Bir süre sonra fidenin büyümesi durmuş, çiçek vermeye hazırlanmıştı. Kocaman tomurcuk kendini gösterdiğinde orada bulunan küçük prens büyük bir merakla ortaya çok ilginç bir şeylerin çıkmasını beklemişti. Ama çiçek yeşil örtüsünün altındaki hazırlığının yeterli olduğunu sanmıyordu henüz. Renklerini büyük özenle seçiyor, kendini ağır ağır süslüyor, taç yapraklarını tek tek sıralıyordu. Gelincikler gibi buruşuk buruşuk çıkmak istemiyordu ortaya. Güzelliğinin en pırıltılı anında kendini göstermeye karar verdi. Aman! O ne cilveler, o ne pozlar! Günlerce sürmüştü o gizemli süslenmeler.
    Ve bir sabah tam gün doğarken ortaya çıkıverdi.

    Uzun uzun kendine çeki düzen vermeye çalıştıktan sonra esnedi ve. "Oh! Çok ender olarak uyanık kalırım" dedi. "Lütfen taç yapraklarımın düzensiz olmasından dolayı kınamayın beni..."
    Küçük prens hayranlığını gizleyemeyip, "Ne kadar güzelsin!" dedi.
    Çiçek, "Evet biliyorum," dedi, "Üstelik güneşle birlikte doğdum..."     Küçük prens onun pek de alçakgönüllü sayılamayacağını tahmin edebiliyordu tabii, ama olsun; yine de çok etkileyiciydi.

    Biraz sonra çiçek. "Sanırım kahvaltı zamanı," dedi. "Lütfen benim gereksinimlerimle ilgilenmek nezaketini gösterir miydin?"
    Küçük prens utanarak biraz su alıp geldi ve çiçeği suladı.
    Çiçek çok geçmeden kendini beğenmişliğiyle küçük prensi canından bezdirmeye koyuldu. Doğrusunu söylemek gerekirse hiç de kolay olmuyordu buna katlanmak. Örneğin bir gün üzerindeki dört dikeninden söz ederken küçük prense, "Sıkıysa kaplanlar pençelerini bir uzatsınlar!" demişti.
    "Gezegenimde kaplan yok." demişti küçük prens ona. "Hem kaplanlar ot yemezler."
    "Ben ot değilim," olmuştu çiçeğin tatlı bir sesle verdiği yanıt.
    "Özür dilerim..."     "Kaplanlardan korkmam ben. Sert rüzgârlardan korkarım. Beni rüzgârlardan koruyacak bir siperlik bulamaz mısın?"

    "Sert rüzgârlar... Bu bir çiçeğin en korkulu rüyası olmalı," demişti küçük prens. Sonra da içinden, "Bu çiçek çok anlaşılması güç bir yaratık," diye mırıldanmıştı. "Geceleri beni cam bir fanusla örtmeni istiyorum. Burası çok soğuk. Benim geldiğim yerde..."
    Tam o anda susmuştu. Bir tohum olarak gelmişti oraya. Öteki dünyalar hakkında bilgisi olamazdı Böyle gerçek olmayan bir şeyi söylemek üzereyken yakalanmış olmasından dolayı utanarak iki üç kez öksürmüş, küçük prensin ilgisini dağıtmaya çalışmıştı.
    "Siperlik hani?"
    "Seni dinlemek için durdum. Şimdi gidip bulacaktım..."
    Çiçek küçük prensin vicdan azabı çekmesi için biraz daha öksürmüştü sonra.


    Böylece küçük prens tüm sevgisine, iyi niyetine karşın bir süre sonra çiçeğinden şüphe etmeye başlamıştı. Önemsiz sözleri çok fazla ciddiye almış, sonuçta da mutsuz olmuştu.
    "Onu dinlememeliydim," dedi bir gün bana. "İnsan hiçbir zaman çiçeğini dinlememeli. Ona bakmalı ve güzel kokusunu içine çekmeli yalnızca. Çiçeğimin kokusu bütün gezegene yetiyordu. Ama ben ona hak ettiği inceliği gösteremedim. Şu kaplanların pençeleriyle ilgili sözleri yalnızca acıma duygularıyla doldurmalıydı yüreğimi."
    Küçük prens, "Gerçek şu ki," diye sürdürdü sözlerini, "bir şeyi anlamaya çalışırken neyi dikkate almam gerektiğini bilmiyordum. Sözlere değil, yapılanlara bakmalıydım. Güzel kokularıyla beni öyle büyülemişti ki... Ondan uzaklaşmamalıydım... Onun bana yaptığı o küçük numaraların arkasında yatan sevgiyi anlamalıydım. Çiçekler çok tutarsız oluyorlar. Ama onu nasıl sevmem gerektiğini bilemeyecek kadar küçüktüm..."






Sanıyorum küçük prens gezegeninden ayrılırken, göç etmekte olan bir yabani kuş sürüsünden yararlanmıştı. O sabah gezegenini derleyip toparlamıştı. Etkin volkanları temizlemişti önce. İki taneydiler ve sabahları kahvaltı hazırlarken ocak olarak çok işe yarıyorlardı. Bir tane de sönmüş volkanı vardı küçük prensin. Ama, "Hiç belli olmaz!" diyordu. Bu nedenle onu da temiz tutuyordu. Temiz tutulduğunda volkanlar ağır ağır ve düzgün yanıyorlardı. Öyle patlamaya filan gerek duymadan. Volkanik patlamalar tıpkı evlerin tutuşan bacalarına benzerdi.
    Dünya'daki volkanlar bizim için çok fazla büyük; bu nedenle de temizleyemiyoruz ve ikide bir başımıza olmadık işler açıyorlar.
    Küçük prens ayrıca son iki baobap sürgününü de sökmuştu içi sıkılarak. Bir daha dönmek istemeyebileceğim düşünüyordu. Ama o sabah her zaman yaptığı işler çok önemliydi onun için. Hele çiçeğini son kez sulayıp cam fanustan koruyucusunu üzerine geçirirken neredeyse ağlayacaktı.



Etkin volkanları temizlemişti önce.


    "Elveda," dedi çiçeğine. Çiçekten bir karşılık gelmedi. "Elveda," dedi bir kez daha. Çiçek öksürdü, ama soğuk aldığından değildi öksürük.
    "Saçmaladım," dedi sonunda küçük prense. "Bağışla beni, mutlu olmaya çalış..."
    Küçük prens çiçeğinin ona sitem etmemesine şaşırmış, elinde cam fanusla kalakalmıştı. Bu sessiz tatlılığı anlayamıyordu.
    "Tabii, seni çok seviyorum." diye konuştu çiçek. "Bunu şimdiye dek sana belirtmemiş olmam benim hatam. Aslında bu da önemli değil. Ama sen... Sen de benim kadar aptalca davrandın. Mutlu olmaya çalış... Fanusu da istemem."
    "Ama rüzgâr..."
    "Soğuk algınlığım o kadar kötü değil. Gecenin serinliği iyi gelir bana. Çiçeğim ben."
    "Ya hayvanlar?.."
    "Kelebeklerle tanışmak istiyorsam, bir iki tırtıla katlanmayı öğrenmek zorundayım. Çok güzel olmalılar. Kelebekler de, yani tırtıllar da olmazsa kimle dostluk edeceğim ki?... Sen uzaklarda olacaksın... Büyük hayvanlara gelince... Onlardan korkmuyorum. Pençelerim var benim."
    Bunları söyledikten sonra küçük prense dört tanecik dikenini gösterdi. Sonra da, "Haydi sallanma. Gitmeye karar vermiştin. Git!" dedi.
    Çok gururluydu. Ağladığını görmesini istemiyordu küçük prensin...

 

   Küçük prens 325, 326, 327. 328. 329 ve 330 numaralı asteroidlerin yakınlarında bulmuştu kendini. Bilgisini artırmak amacıyla hepsini tek tek dolaşmaya başladı.
    İlkinde bir kral yaşıyordu. Kraliyet morundan kürklü kaftanıyla hem çok sade. hem de çok muhteşem görünen bir tahta kurulmuştu.
    "İşte bir kul!" diye bağırdı küçük prensin geldiğini görünce.
    Küçük prens, "Beni daha önce hiç görmediği halde tanıyabiliyor?" diye sordu kendi kendine.
    Krallar için her şeyin ne kadar basit olduğunu bilmiyordu. Onlara göre bütün insanlar kuldu.
    Yaklaş, seni daha iyi göreyim," dedi kral. Sonunda birisine krallık edeceği için gururlanıyordu.
    Küçük prens oturacak bir yer bulmak için çevresine bakındı. Ama bütün gezegen kralın muhteşem kürküyle kaplıydı. Bu yüzden ayakta bekledi; yorulduğu için de esnedi.
    "Kral huzurunda esnemek son derece yakışıksız bir şeydir," dedi kral. "Bunu hemen yasaklıyorum."
    "Elimde değil ki. Kendimi tutamıyorum." dedi küçük prens. Çok utanmıştı. "Uzun yoldan geliyorum ve hiç uyumadım..."
    "Peki öyleyse," dedi kral, "esnemeni emrediyorum. Yıllardır esneyen birini görmedim. Esnemek bir merak konusu benim için. Haydi şimdi! Esne! Bu bir emirdir."



    Küçük prens, "Korkarım, bir daha esneyemem..." diye mırıldandı. Utancından kıpkırmızıydı şimdi.
    Kral, "Hımmm..." diye başını salladı. "O halde sana emrediyorum, bazen esneyeceksin, bazen de... Bazen de..."
    Bir iki kekeledi. Kafası karışmış gibiydi. Çünkü gerçekte kralın derdi her ne biçimde olursa olsun krallığına saygı gösterilmesiydi. Dik başlılığa hiç gelemezdi. En büyük otorite oydu. Ama çok iyi bir insan olduğu için mantıklı emirler veriyordu.
    "Bir generalime, eğer martıya dönüşmesini emredersem ve general de bu emrime uymazsa bu generalin değil benim hatamdır," diyordu.
    Küçük prens çekingen bir sesle, "Oturabilir miyim?" diye sordu.
    "Oturmanı emrediyorum," dedi kral ve heybetli hareketlerle kaftanının ucunu çekti.
    Küçük prensin aklına bir şey takılmıştı. Çok küçük bir gezegendi bu. Kral kime krallık ediyordu ki?
    "Efendim," dedi, "umarım size bir soru soracağını için beni bağışlarsınız..."
    Kral, "Soru sormanı emrediyorum," diyerek rahatlattı onu.
    "Efendim, siz kimin kralısınız?"
    "Her şeyin," dedi kral şaşılacak derecede içtenlikle.
    "Her şeyin mi?"
    Kral eliyle kendi gezegenini, ötekileri ve bütün yıldızları gösterdi.
    "Hepsinin mi!" diye sordu küçük prens.
    Kral, "Hepsinin," diye yanıtladı.
    Egemenliği yalnızca mutlak değil, aynı zamanda evrenseldi de.
    "Yıldızlar da emirlerinize uyuyorlar mı?"
    "Tabii ki," dedi kral, "hiç aksatmadan hem de. Baş kaldırmalarına asla izin vermem."
    Bu küçük prens için inanılmaz bir şeydi. Böyle bir güç onda olsaydı iskemlesini yerinden bile oynatmadan günbatımını günde yalnız kırk dört kez değil, yetmiş iki kez, yüz kez, hatta iki yüz kez izleyebilirdi.
    Geride bıraktığı küçük gezegenini hatırlamak onu biraz üzmüştü. Kraldan bir dilekte bulunmak için bütün cesaretini topladı.
    "Bir günbatımı görmeliyim... Lütfen benim için güneşe batmasını emreder misiniz?"
    "Generalime bir kelebek gibi çiçekten çiçeğe uçmasını emredersem, ya da trajik bir piyes yazmasını istersem, ya da bir martı olmasını emredersem ve general de bu emrimi yerine getirmezse kim suçludur?" diye küçük prense sordu kral. "General mi, yoksa ben mi?"
    "Siz," dedi küçük prens yüksek sesle.
    "Doğru," dedi kral. "İnsan herkesten verebileceklerini istemeli. Bir otoritenin kabul görmesi mantıklı olmasına bağlıdır. Eğer halkınıza gidip kendilerini denize atmalarını emrederseniz size isyan ediverirler. Bana gelince... Emirlerime uyulmasını istemek benim hakkım. Çünkü ben mantıklı emirler veriyorum."
    "Peki benim günbatımı?" diye hatırlattı küçük prens. Sorduğu bir soruyu asla unutmazdı.
    "İstediğin günbatımı olsun. Gereken emri vereceğim. Ama benim yönetim ilkelerime göre, uygun koşulların oluşması için daha beklemeliyim."
    "Bu ne zaman olur?"
    "Hımmm, hımmm..." diyerek kral kalın ciltli bir ki- taba baktı. "Evet, akşamleyin tam sekize yirmi kala. Emirlerime nasıl uyulduğunu o zaman göreceksin."
    Küçük prens esnedi. Günbatımı şimdilik suya düşmüştü. Ayrıca sıkılmaya da başlamıştı biraz.
    "Burada yapacak bir şeyim kalmadı," dedi. "Yola koyulmalıyım artık."
    "Gitme," dedi kral. Birine krallık yapmaktan dolayı mutlu olmuştu. "Gitme, seni bakan yapacağım!"
    "Ne bakanı?"
    "Şey... Adalet bakanı!"
    "Ama burada yargılanacak hiç kimse yok ki!"
    "Bundan emin olamayız," dedi kral. "Krallığımın her yanını dolaşmadım henüz. Çok yaşlıyım. Araba için burası çok küçük. Yürümek de beni yoruyor."
    "Ben çoktan baktım bile!" dedi küçük prens. Bir kez daha gezegenin arka yüzüne bakıp geldi. Hiç kimse yoktu gerçekten...
    "O halde kendini yargılayacaksın," dedi kral. "En zoru da budur. Kendini yargılamak başkasını yargılamaya benzemez. Eğer kendini yargılamayı başarabilirsen, o zaman gerçek bilgeliğe ulaşmışsın demektir."
    "Evet," dedi küçük prens, "ama kendimi her yerde yargılayabilirim. Bunun için bu gezegende kalmama gerek yok ki."
    "Hımm," dedi kral. "Gezegenimin bir yerlerinde yaşlı bir farenin var olduğu konusunda kuşkularım var. Geceleri sesini duyuyorum. Onu yargılayabilirsin. Zaman zaman ona ölüm cezası verirsin. Böylece yaşaması sana bağlı olur. Ama onu hep bağışlarsın. Tutumlu davranmalıyız, çünkü elimizde başkası yok."
    "Ben kimseye ölüm cezası vermek istemiyorum," dedi küçük prens. "Hem sanırım artık gitme zamanım geldi."
    "Hayır," dedi kral. Gitmeye kararlı olan küçük prens yaşlı kralı üzmek istemiyordu.
    "Yüce kralım eğer emirlerine aynen uyulmasını istiyorlarsa," dedi, "bana akla uygun bir emir vermeliler. Örneğin bir dakika içinde burayı terk etmemi emretmeliler. Çünkü sanırım koşullar bunun için uygundur."
    Kral bir şey söylemedi. Küçük prens bir an duraksadı. Sonra yerinden kalktı.
    "Seni büyükelçi yapacağım," dedi kral arkasından çabucak. Bakışlarında otoriter bir hava vardı bunları söylerken.
    "Şu büyükler çok tuhaf," dedi küçük prens ve yola koyuldu.


  İkinci gezegende kendini beğenmiş bir adam yaşıyordu. "Ah işte, bir hayranım geliyor!" diye sevinçle haykırdı küçük prensi görünce.
    Kendini beğenmiş bir insan herkesin kendisine hayran olduğunu düşünür çünkü.
    "Günaydın," dedi ona küçük prens. "Şapkanız ne ilginç öyle."
    "Halkı selamlamak için uygun bir şapka," dedi adam. "Hayranlarım beni alkışlarken çıkarıp onları selamlayacağım şapkamla. Ama ne yazık ki, hiç kimse geçmiyor buralardan."
    "Alkışlamak mı?" diye sordu küçük prens. Adamın söylediklerini anlamamıştı, "iki elini birbirine vuracaksın," diye açıkladı adam. Küçük prens ellerini birbirine vurdu. Adam şapkasını çıkarıp onu alçakgönüllü bir tavırla selamladı. "Kraldan daha eğlenceli," diye düşündü küçük prens. Ellerini yine birbirine vurmaya başladı. Kendini beğenmiş adam da yine şapkasıyla selamladı onu.
    Beş dakika sonra küçük prens bu tekdüze hareketten sıkılmıştı.
    "Şapkanız aşağı indirmeniz için ne yapmalıyım?" diye sordu.
    Ama kendini beğenmiş adam onu duymamıştı. Kendini beğenmiş adamlar övgü sözleri dışında bir şey duymazlar çünkü.
    "Bana gerçekten çok hayranlık duyuyor musun?" diye adam küçük prense sordu.
    "Hayranlık nedir?"
    "Hayranlık demek, beni bu gezegendeki en yakışıklı, en iyi giyinen, en zengin ve en akıllı kişi olarak görmek demektir."
    "Ama bu gezegende sizden başka kimse yok ki!"
    "Hiç fark etmez. Sen yine de hatırım için bana aynı şekilde hayranlık duyabilirsin."
    "Size hayranlık duyuyorum," dedi küçük prens omuzlarını silkerek, "Fakat bu sizin için niye bu kadar önemli?"
    Küçük prens bunları söyleyip uzaklaştı. "Büyükler gerçekten çok tuhaf," diyerek yolculuğunu sürdürdü.





Sonraki gezegende bir ayyaş yaşıyordu. Küçük prens orada çok az kaldı, ama yüreği sıkıntıyla doluydu ayrılırken.
    Bir sürü boş ve dolu şişenin bulunduğu bir masada oturmakta olan ayyaşa, "Ne yapıyorsunuz burada?" diye sormuştu.
    "İçiyorum," demişti ayyaş asık bir suratla.
    "Niye içiyorsunuz?" diye küçük prens yine sormuştu,
    "Unutmak için," diye yanıtlamıştı ayyaş.
    Küçük prens adamın haline üzülerek, "Neyi unutmak için?" diye sormuştu bu kez de.
    "Utancımı," demişti adam başını sallayarak.



    "Niçin utanıyorsunuz ki?" diye sormuştu küçük prens. Ona yardım etmek istiyordu.
    "İçtiğim için!" demişti adam. Sonra da yine eski sessizliğine gömülüvermişti.
    Küçük prens kafası karışmış olarak uzaklaşmıştı oradan.
    "Büyükler gerçekten.çok tuhaf," diye söyleniyordu giderken.








    Dördüncü gezegenin sahibi bir işadamıydı. O kadar meşguldü ki küçük prensin geldiğini görmemişti bile.
    "Günaydın," dedi küçük prens ona. "Sigaranız sönmüş."
    "Üç iki daha beş eder. Beş yedi daha on iki; on iki üç daha on beş; on beş yedi daha yirmi iki; yirmi iki altı daha yirmi sekiz... Sigaramı yeniden yakacak zamanım yok. Yirmi altı beş daha otuz bir... Vay canına! Böylece beş yüz bir milyon altı yüz yirmi iki bin yedi yüz otuz bir etti.
    "Beş yüz milyon ne?" diye sordu küçük prens.
    "Ha? Sen hâlâ burada mıydın? Beş yüz bir milyon. Duramam. Yapacak çok işim var, çok. Önemli işlerim var benim. Boş sözlerle zaman öldüremem. İki beş daha yedi..."
    "Beş yüz bir milyon ne?" diye sordu küçük prens yine. Yanıtını almadan sorusundan asla vazgeçmezdi.
    İşadamı başını kaldırdı.
    "Bu gezegende yaşamaya başladığımdan bu yana geçen elli dört yıl içinde yalnızca üç kez çalışmam bölündü. İlki yirmi iki yıl önceydi. Nerelen geldiğini bilmediğim sersem bir kaz konuvermişti karşıma. Çıkardığı korkunç sesler her yerden yankılanıyordu. Toplamada tam dört yanlış yaptırdı bana. İkincisi, on bir yıl önceydi. Romatizmam tutuverdi. Pek jimnastik yapamıyorum. Boş gezecek zamanım yok. Üçüncüsü, işte o da şimdi! Ne diyordum? Beş yüz bir milyon..."
    "Milyon ne?"
    İşadamı birden bu soruyu yanıtlamadan rahat bırakılmayacağını anlamıştı.
    "Şu küçük şeylerden," dedi. "Hani gökyüzünde görürüz ya arada bir."
    "Sinekler mi?"
    "Yo, hayır. Parıldayan küçük şeyler."
    "Arılar?"
    "Hayır hayır, tembellere hayal kurduran küçük altın şeyler. Bense boş hayallerle zaman öldüremem, önemli işlerim var benim."
    "Ha, anladım yıldızlar."
    "Evet, yıldızlar."
    "Eee? Beş yüz milyon yıldıza ne olmuş peki?"
    "Beş yüz bir milyon altı yüz yirmi iki bin yedi yüz otuz bir. Önemli bir iş yapıyorum burada. Sayılar şaşmamalı."
    "Ne olmuş bu kadar yıldıza peki?"
    "Ne mi olmuş?"
    "Evet."
    "Hiçbir şey olmamış. Benim onlar, hepsi bu."
    "Yıldızlar sizin mi?"
    "Evet."
    "Ama daha önce gördüğüm kral..."
    "Krallar yönetirler, sahip olmazlar. İkisi çok farklıdır."
    "Yıldızlara sahip olmanın size ne yararı var ki?"
    "Ne yararı mı var? Zengin oluyorum böylece."
    "Zengin olmanın ne yararı var peki?"
    "Zengin olunca yeni yıldızlar satın alabilirim. Yenileri bulunursa tabii..."
    Küçük prens kendi kendine, "Bu adamın düşünceleri o ayyaş adamınkileri andırıyor biraz," diye söylendi.
    Ama yine de aklına takılanları sormadan edemedi.
    "İnsan nasıl olur da yıldızlara sahip çıkabilir?"
    "Peki sence kimin yıldızlar?"
    "Bilmem. Hiç kimsenin."
    "Gördün mü işte, benim, çünkü bunu ilk ben akıl ettim."
    "Bu yeterli mi?"
    "Tabii, örneğin sahipsiz bir elmas buldun diyelim, o senindir. Sahipsiz bir ada keşfettin, senindir. Aklına daha önce kimsenin aklına gelmeyen bir fikir geldi, hemen patentini alırsın, senin olur. İşte tıpkı bunun gibi, yıldızların sahibi de benim; çünkü onlara sahip çıkmayı ilk ben akıl ettim."
    "Evet, doğru," dedi küçük prens. "Peki ne yapıyorsunuz onlarla?"
    "Deftere işliyorum," dedi işadamı. "Sayıyorum. Sonra yine sayıyorum. Çok zor iş. Ama ben tam böyle önemli işler için yaratılmış bir insanım."
    Küçük prens hâlâ tam tatmin olmamıştı bu sözlerden.
    "Bir ipek atkım olsa," dedi, "boynuma sarıp götürebilirim. Bir çiçeğim olsa, koparıp onu da götürebilirim. Ama yıldızları gökyüzünden koparıp alamazsınız ki..."
    "Evet, ama bankaya yatırabilirim."
    "O da ne demek?"
    "Yani yıldızlarımın sayısını bir kâğıda yazar, bu kağıdı da bir çekmeceye koyup kilitlerim."
    "Hepsi bu mu?"
    "Bu yeter," dedi işadamı.
    "Çok eğlenceli," diye düşündü küçük prens. "Pek şiirsel, ama çok önemsenecek bir iş değil gibi."     Önemli işler konusunda küçük prens büyüklerinkinden farklı düşüncelere sahipti.
    "Benim bir çiçeğim var," dedi işadamına. "Her gün suyunu veriyorum. Her hafta temizlediğim üç volkanım var. Sönmüş olan volkanımı da temizliyorum ben, ne olur ne olmaz diye. Onların sahibi olmam çiçeğimin de, volkanlarımın da biraz işine geliyor. Ama siz yıldızların hiçbir işine yaramıyorsunuz ki..."
    İşadamı ağzını açtı, ama söyleyecek bir şeyi yoktu. Küçük prens oradan uzaklaştı.
    "Şu büyüklerin tümü de çok garip," diye söylenerek yine yola koyuldu.




Beşinci gezegen çok ilginçti. En küçükleriydi. Üzerinde bir sokak feneri vardı ve bu feneri yakan adamın sığacağı kadar yer vardı. Küçük prens uzayın bir köşesinde, üzerinde hiçbir insanın ve evin bulunmadığı bir gezegende fener ve fenercinin ne işe yarayabileceğini kestiremedi. Ama yine de kendi kendine, "Belki de kaçığın biridir," diye düşündü. "Ama o kral kadar, kendini beğenmiş adam kadar, ayyaş adamla işadamı kadar kaçık değil. Feneri yaktığı zaman bir yıldız ya da bir çiçek daha kazandırmış oluyor bize. Fenerini söndürdüğü zaman da çiçeği ya da yıldızı uykuya göndermiş oluyor. Bu çok güzel bir uğraş. Ve güzel olduğu için de yararlı." Gezegene vardığında fenerciyi selamladı.
    "Günaydın. Fenerinizi niçin söndürdünüz?"
    "Emir böyle," dedi fenerci. "Günaydın."
    "Emir mi? Ne emri?"
    "Fenerimi söndürmem gerektiğini belirten emir. iyi akşamlar."
    Yine feneri yaktı.
    "Ama niye yine yaktınız?"
    "Emir böyle," dedi fenerci yine.
    "Anlamıyorum," dedi küçük prens.

Berbat bir meslek bu.


    Fenerci, "Anlayacak bir şey yok," dedi. "Emir emirdir. Günaydın." Ve feneri söndürdü. Sonra da üzerinde kırmızı küçük kareler bulunan bir mendille alnında biriken terleri sildi.
    "Berbat bir meslek bu. Eskiden bir anlamı vardı. Sabahları söndürüp, akşamları yakıyordum. Gündüzün kalan bölümünü dinlenerek, geceyi de uyuyarak geçirebiliyordum."
    "Herhalde sonradan emir değişti."
    "Hayır, emir aynı," dedi fenerci. "Sorun da bu! Yıldan yıla gezegen daha hızlı dönmeye başladı, ama emir değişmedi!"
    "Sonra?"
    "Sonrası şu: Gezegen şimdi kendi çevresindeki dönüşünü bir dakikada tamamlıyor. Bu yüzden de kendime ayıracak saniyem bile kalmıyor. Dakika başı feneri yakıp söndürmek zorundayım!"
    "Çok komik! Demek burada bir gün yalnızca bir dakika sürüyor."
    "Bunun neresi komik?" dedi fenerci. "Şu konuşmamızı yaptığımız sırada tam bir ay geçti."
    "Bir ay mı?"
    "Evet, bir ay. Otuz dakika. Otuz gün yani. İyi akşamlar." Sonra da fenerini yaktı yine.
    Küçük prens görevine bu denli sadık olan bu adamı sevdiğini düşündü. İskemlesini kaydırarak peşine takıldığı kendi günbatımlarını düşündü; yeni arkadaşına yardım etmek istedi.
    "Biliyor musunuz," dedi. "Size dilediğinizde dinlenebilmeniz için bir yol gösterebilirim..."
    "Hep dinlenmek istiyorum," dedi fenerci.
    Bir adamın hem görevine sadık, hem de tembel olması olanaksız bir şey değildi.
    Küçük prens açıklamasını sürdürdü:
    "Bu gezegen öyle küçük ki, üç adımda çevresini dolaşırsınız. Hep gündüz olmasını istiyorsanız ağır ağır yürürsünüz. Böylece siz istediğiniz sürece hep gündüz olur."
    "Bunun bana pek yararı olmaz," dedi fenerci. "Hayatta en sevdiğim şey uyumaktır."
    "O zaman yapabileceğiniz hiçbir şey yok," dedi küçük prens.
    "Tabii, yok. Günaydın," dedi fenerci. Ve fenerini söndürdü.
    Küçük prens kendi kendine, "Bu adamı bütün ötekiler çok küçümserdi herhalde," diye düşündü yine yola koyulurken, "Kral, kendini beğenmiş adam, ayyaş, işadamı. Yine de kaçık olmayan tek kişi o gibi geliyor bana. Belki de kendisinden başka bir şeyi daha düşündüğü için."
    Sonra da üzüntüyle içini çekerek, "Arkadaşım olarak seçebileceğim tek kişi o. Ama gezegeni çok küçük. İkimize birden yer yok..." diye düşündü.
    Küçük prensin kendine asıl itiraf edemediği şey üzüntüsünün daha çok bir günde 1440 günbatımı izleyemeyeceğinden kaynaklanmasıydı!

  Altıncı gezegen bir öncekinden on kez daha büyüktü. Cilt cilt kitaplar yazmakta olan yaşlı bir adam yaşıyordu burada.



    Küçük prensin geldiğini görünce, "îşte bir gezgin!" diye bağırdı.
    Küçük prens masaya oturup bir süre derin derin soludu. Şimdiden çok uzun gelmişti yolculuğu.
    "Nereden geliyorsun?" diye sordu adam ona.
    "O kocaman kitap ne kitabı?" diye küçük prens sordu. "Ne yapıyorsunuz?"
    "Coğrafyacıyım."
    "Coğrafyacı nedir?"
    "Coğrafyacı bütün denizlerin, kentlerin, dağların ve çöllerin yerini bilen bir bilim adamıdır."
    "Çok ilgi çekici," dedi küçük prens. "İşte sonunda gerçek bir meslek!"
    Sonra da çevresine bakındı. Coğrafyacının gezegeni küçük prensin gördüğü en görkemli ve en büyük gezegendi.
    "Gezegeniniz çok güzel," dedi coğrafyacıya. "Okyanuslarınız da var mı?"
    "Bunu söyleyemem," dedi coğrafyacı.
    "Yaa!" Küçük prens hayal kırıklığına uğramıştı. "Dağlarınız, peki?"
    "Bunu söyleyemem," dedi yine coğrafyacı.
    "Peki kentler, ırmaklar, çöller?"
    "Bunları da söyleyemem," dedi adam.
    "Ama siz coğrafyacısınız!"
    "Pek tabii," dedi coğrafyacı, "Ama gezgin değilim. Gezegenimde tek bir gezgin yok. Kentleri, akarsuları, dağları, denizleri, okyanusları ve çölleri gidip saymak coğrafyacının işi değildir. Coğrafyacının gezip tozmaktan daha önemli işleri vardır. Bu masadan ayrılamaz ama gezginleri kabul edebilir. Onlara sorular sorar, gezi izlenimlerini not alır. Eğer gezginlerden herhangi birinin anlattıkları ilginç gelirse, hemen o gezginin ahlakını araştırır."
    "O niye?"
    "Çünkü yalan söyleyen bir gezgin, coğrafyacının kitapları için felaket demektir. Çok içen bir gezgin de."
    "O niye?" diye sordu küçük prens yine.
    "Çünkü sarhoş gezginler her şeyi çift görürler. Düşünsene, sonra coğrafyacının kitaplarına bir yerine iki dağ yazdırmazlar mı?"
    "Çok kötü bir gezgin olabilecek birini tanıyorum," dedi küçük prens.
    "Olabilir," dedi yaşlı adam. "Daha sonra, eğer gezginin ahlakı yerindeyse keşfettiği yerlerle ilgili olarak araştırımı yapılır."
    "Oraya giderek, değil mi?"
    "Hayır, bu çok uzun sürer. Gezginin kanıt getirmesini isteriz Örneğin, gezgin yeni bir dağ keşfettiğini söylüyorsa, oradan büyük kayalar getirmesini isteriz."
    Coğrafyacı birden heyecanla yerinden sıçradı. "Sen! Sen de uzaklardan geldin! Sen de bir gezginsin! Bana geldiğin gezegeni anlat haydi!"
    Coğrafyacı bunları söylerken büyük defterinin kapağını kaldırdı ve kurşunkaleminin ucunu sivriltti. Gezginler uygun kanıtlar getirmeden hiçbir şeyi mürekkeple yazmıyordu.
    "Evet?" diye küçük prense baktı.
    "Şey, yaşadığım yer pek öyle ilginç sayılmaz," diye anlatmaya başladı küçük prens. "Çok küçük. Üç volkanım var. İkisi hâlâ etkin, birisi sönük. Ama hiç belli olmaz."
    "Belli olmaz," dedi coğrafyacı.
    "Bir de çiçeğim var."
    "Çiçekleri yazmıyoruz," dedi coğrafyacı.
    "Neden? Çiçeğim gezegenimdeki en güzel şeydir!"
    "Çiçekleri yazmıyoruz," diye yineledi coğrafyacı, "çünkü onlar gelip geçici şeyler."
    "Gelip geçici de ne demek?"
    "Coğrafya kitapları, kitaplar içinde en önemli olanlarıdır. Hiçbir zaman eskimezler. Bir dağın yer değiştirdiği çok enderdir. Bir okyanusun sularının çekilmesi de. Biz kalıcı şeyleri yazarız."
    "Ama sönmüş volkanlar yine alev püskürtebiliyorlar," diye karşı çıktı küçük prens. "Gelip geçici de ne demek şimdi?"



    "Sönmüş ya da sönmemiş, bizim için fark etmez," dedi coğrafyacı. "Bizim için önemli olan onun bir dağ olduğu. Bu değişmez."
    "Ama gelip geçici de ne demek?" diye küçük prens yine sordu. Yanıtını almadan bir sorunun peşini bırakmazdı hiçbir zaman.
    "Gelip geçici demek, hızla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olmak demektir."
    "Benim çiçeğim hızla yok olma tehlikesiyle mi karşı karşıya?"
    "Kesinlikle öyle."
    "Çiçeğim gelip geçici," dedi küçük prens kendi kendine. "Kendini her şeye karşı savunmak için yalnızca dört dikeni var ve ben onu gezegenimde yapayalnız bıraktım!"
    İlk kez pişmanlık duymuştu. Ama hemen kendini topladı.
    "Buradan sonra nereye gitmemi önerirsiniz?" diye coğrafyacıya sordu.
    "Dünya'ya git," dedi coğrafyacı. "İyi şeyler duydum orası hakkında."
    Ve küçük prens aklı çiçeğinde yola koyuldu.


Yedinci gezegen böylece Dünya oldu.
    Dünya öyle sıradan bir gezegen değildir. Orada (zenci kralları da atlamadan) tam 111 kral, 7.000 coğrafyacı, 900.000 işadamı, 7.500.000 ayyaş, 311.000.000 kendini beğenmiş insan yaşar; 2.000.000.000 insan yani.
    Dünya'nın büyüklüğü hakkında siz bir fikir vermek için şu kadarını söyleyeyim: Elektriğin bulunmasından önce altı kıtanın tümünü aydınlatmak için tam 462.511 kişilik bir fenerci ordusu işbaşındaydı.
    Uzaktan bakıldığında gerçekten görülmeye değerdiler. Sanki bir operadaki balerinler gibi düzen içinde hareket ediyorlardı. Önce Yeni Zelanda ve Avustralya'daki fenerciler fenerlerini yakıyorlar ve sonra uykuya yatıyorlardı. Sonra Çin ve Sibirya'daki fenerciler sahneye çıkıyorlar ve görevlerini yapıp yerlerine çekiliyorlardı. Onları Rus ve Hintli fenerciler izliyor; daha sonra Afrika ve Avrupa; son olarak da Güney ve Kuzey Amerikalı fenerciler işe koyuluyorlardı.     Bu sırayı hiçbir zaman aksatmıyorlardı. Harika bir şeydi.
Yalnızca iki kişinin, Kuzey Kutbu'ndaki ve Güney Kutbu'ndaki birer fenerin başında duran fenercilerin işi azdı. Yılda yalnızca iki kez iş çıkıyordu onlara.


Doğrusu insan sözün ucunu biraz kaçırınca ister istemez gerçeklerden biraz uzaklaşıyor. Fenerciler hakkında anlattıklarım tümüyle doğru değildi. Üstelik bilmeyenlere gezegenim hakkında yanlış bir fikir verme tehlikesine de düşüyorum. İnsanlar Dünya'da çok az bir yer kaplarlar. İki milyar insanın tümünü ayakta tıpkı açık hava toplantılarındaki gibi bir araya toplasanız, hepsi hepsi ancak eni boyu otuzar kilometre olan bir alana sığarlar. Yani tüm insanlığı pasifikteki küçük bir adaya sığdırabilirsiniz.
    Tabii, büyükler bunu söylediğinizde inanmazlar. Çok daha geniş bir yer kapladıklarını sanırlar. Baobap ağaçları gibi önemserler kendilerini. Aynı hesabı kendilerinin de yapmalarını önermelisiniz. Rakamları çok sevdikleri için bundan hoşlanacaklardır. Ama siz bunun için zaman harcamayın. Gereksiz. Bana güvendiğinizi biliyorum.
    Küçük prens Dünya'ya geldiğinde hiç kimseyi görememesine çok şaşırdı. Yanlış. gezegene geldiğini düşünüyordu ki, kumun üzerinde altın gibi parıldayan ayışığı rengindeki yılanı gördü.
    "İyi akşamlar," dedi nazikçe.
    "İyi akşamlar," dedi yılan.
    "Bu geldiğim gezegenin adı ne?" diye sordu küçük prens.
    "Dünya," diye yanıtladı yılan. "Burası da Afrika."
    "Ya! Demek Dünya'da hiç insan yaşamıyor?"
    "Burası çöl. Çölde insan olmaz. Dünya çok büyüktür," dedi yılan. Küçük prens bir taşın üstüne oturdu, bakışlarını gökyüzüne çevirdi.
    "Acaba," diye söze başladı. "Günün birinde hepimiz kendi yıldızımızı bulalım diye mi hepsi böyle birbirinden uzak. Örneğin, şu benim gezegen. Tam üstümüzde, ama ne kadar uzak!"
    "Çok güzel," dedi yılan. "Seni buralara getiren nedir?"
    "Bir çiçekle sorunlarım vardı," dedi küçük prens.
    "Ya!" dedi yılan.
    İkisi de sustular. Sonunda küçük prens, "İnsanlar nerede?" diye söze başladı. "Çölde insan çok yalnız hissediyor kendini..."
    "İnsanların arasında da yalnızdır insan," dedi yılan.
    Küçük prens uzun uzun ona baktı.
    "Sen komik bir hayvansın," dedi. "Parmağım kadar kalınlığın..."
    "Ama bir kralın parmağından bile daha güçlüyüm," dedi yılan.
Küçük prens gülümsedi.

Sen komik bir hayvansın. Parmağım kadar kalınlığın...


    "Pek güçlü değilsin. Ayakların bile yok. Yürüyemiyorsun."
    "Seni gemilerin götürebileceğinden daha uzaklara götürebilirim istersen," dedi yılan.
    Küçük prensin ayak bileğine sarıldı, altın bir bilezik gibi.
    "Kime dokunursam, onu geldiği dünyaya geri gönderirim," dedi yine. "Ama sen masum ve içten bir çocuksun. Bir yıldızdan geliyorsun..."
    Küçük prens bir şey söylemedi.
    "Senin için üzülüyorum. Bu granitten yapılmış Dünya'da ne kadar güçsüzsün," dedi yılan. "Sana yardım edebilirim. Eğer bir gün kendi gezegenini çok özlersen, ben..."
    "Oo, seni anlıyorum," dedi küçük prens. "Ama niçin hep bilmece gibi konuşuyorsun?"
    "Hepsini çözerim ben," dedi yılan.
    İkisi de sustular sonra.
 

     Küçük prens çölü geçerken yalnızca tek bir çiçeğe rastladı. Üç taç yapraklı önemsiz bir çiçekti bu.
    "Günaydın," dedi küçük prens.
    "Günaydın," dedi çiçek.
    Küçük prens, "İnsanlar nerede?" diye nazikçe sordu.
    Çiçek bir kez bir kervanın geçtiğini görmüştü.
    "İnsanlar mı?" dedi. "Sanırım onlardan altı ya da yedi tane var. Birkaç yıl önce görmüştüm. Ama nerede olduklarını kimse bilemez. Rüzgâr sürüklüyor onları. Kökleri yok, bu yüzden de yaşam onlar için güç."
    "Hoşça kal," dedi küçük prens.
    "Hoşça kal," dedi çiçek.



Daha sonra küçük prens yüksek bir dağa tırmandı. Kendi volkanlarından başka dağ görmemişti; onlar da yalnızca dizlerinc kadar geliyordu. Sönmüş olan volkanını tabure olarak kullanıyordu. Kendi kendine, "Bu kadar yüksek bir dağın tepesinden herhalde bütün gezegeni, bütün insanları görürüm..." dedi.
    Ama uçları iğne gibi sipsivri kayalardan başka bir şey göremedi.     "Günaydın," dedi nazikçe.
    "Günaydın... Günaydın... Günaydın..." dedi yankı.
    "Kimsin?" dedi küçük prens.
    "Kimsin... Kimsin... Kimsin?..." dedi yankı.
    "Arkadaşım olur musunuz? Yalnızım..." dedi küçük prens.
    "Yalnızım... Yalnızım... Yalnızım..." dedi yankı.
    "Ne tuhaf bir gezegen!" diye düşündü küçük prens. "Kupkuru ve sipsivri; ürkütücü ve sert. İnsanlarında da hayal gücü yok. Ne söylerseniz aynısını yineliyorlar. Benim gezegenimde bir çiçeğim vardı. Önce o söze başlardı..."

Ne tuhaf bir gezegen. Kupkuru ve sipsivri, ürkütücü ve sert.


Küçük prens kumların, kayaların ve karların içinden yaptığı uzun yolculuğun sonunda bir yola ulaştı. Bütün yollar insanların yaşadığı yerlere giderdi.
    "Günaydın," dedi küçük prens.
    Açmış güllerle dolu bir bahçenin önündeydi. "Günaydın," dedi güller.



    Küçük prens onlara baktı uzun uzun; kendi çiçeğine benziyorlardı.
    "Kimsiniz?" diye sordu şaşkınlıkla.
    "Biz gülleriz," dedi güller.
    Birden küçük prensin içi üzüntüyle doldu. Çiçeği ona evrende başka bir eşi benzeri bulunmadığını söylemişti. Oysa işte burada, tek bir bahçede beş bin tane birden vardı!
    "Görseydi ne çok üzülürdü," dedi kendi kendine.
    "Hemen öksürmeye başlar, alay edilmesin diye ölüyormuş gibi yapardı. Ve benim de onu yaşama döndürmek için çırpınmamı beklerdi. Eğer öyle yapmazsam gerçekten ölmeye bırakırdı kendini..."
    Küçük prens düşüncelere dalmıştı:
    "Eşi benzeri bulunmayan bir çiçeğe sahip olduğum için çok zengin olduğumu düşünüyordum. Yalnızca sıradan bir gülmüş. Sıradan bir gül ve dizime kadar gelen üç volkan. Birisi belki de artık tümden söndü... Hiç de büyük bir prens değilim ben...
    Küçük prens çimenlere uzandı ve ağladı.

Küçük prens çimenlere uzandı ve ağladı.
  
  İşte tilki o zaman ortaya çıktı.
    "Günaydın," dedi küçük prense.
    "Günaydın," dedi küçük prens nazikçe, ama kimseyi görememişti.
    "Burdayım," dedi tilki. "Elma ağacının altında."
    "Kimsiniz" dedi küçük prens. Sonra da, "Çok güzel görünüyorsunuz," diye ekledi.
    "Tilkiyim ben," dedi tilki.
    "Benimle oynar mısın?" dedi küçük prens. "Çok mutsuzum."
    "Hayır," dedi tilki. "Oynayamam; evcil değilim ben."
    "Öyle mi? Bağışla beni," dedi küçük prens. Ama bir süre düşündükten sonra,     "Evcil ne demek?" diye sordu.
    "Sen buralı değilsin," dedi tilki. "Ne arıyorsun buralarda?"
    "İnsanları arıyorum," dedi küçük prens. "Evcil ne demek?"



    "İnsanları mı arıyorsun? Silahları var ve avlıyorlar. Çok can sıkıcı. Ayrıca tavuk yetiştiriyorlar. Tek konuları bunlar. Tavuk mu arıyorsun?"
    "Hayır," dedi küçük prens. "Arkadaş arıyorum. Evcil ne demek?"
    "Genellikle ihmal edilen bir iş," dedi tilki. "Bağlar kurmak anlamına geliyor."
    "Bağlar kurmak mı?"
    Tilki, "Yani," dedi, "örneğin sen benim için hâlâ yüz bin öteki çocuk gibi herhangi bir çocuksun. Benim için gerekli de değilsin. Senin için de aynı şey. Ben de senin için yüz bin öteki tilkiden hiç farkı olmayan herhangi bir tilkiyim. Ama beni evcilleştirirsen, birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun. Ben de senin için eşsiz benzersiz olurum..."
    Küçük prens, "Anlıyorum galiba," dedi. "Bir çiçek var... Galiba o beni evcilleştirdi..."
    "Olabilir," dedi tilki, "dünyada böyle şeyler hep olur."
    "Ama hayır, o Dünya'da değil," dedi küçük prens. Tilki şaşırmıştı. Merakla,     "Başka bir gezegende mi?" diye sordu. "Evet."
    "Orada avcılar var mı?" "Yok."
    "Aman ne hoş! Peki tavuklar?" "Hayır, tavuklar da yok."
    "Hiçbir şey mükemmel olamıyor," diyerek içini çekti tilki.
    Birden aklına bir fikir geldi.
    "Benim yaşamım çok tekdüze," diye anlatmaya başladı. "Ben tavuk avlıyorum, insanlar da beni. Bütün tavuklar birbirine benziyor, bütün insanlar da... Bu yüzden çok sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak. Duyduğum bir ayak sesinin ötekilerden farklı olduğunu bileceğim. Öteki ayak sesleri beni köşe bucak kaçırırken, seninkiler tıpkı bir müzik sesi gibi beni çağıracak, sığınağımdan çıkaracak. Hem bak, şu buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz Buğday tarlalarının da hiçbir anlamı yoktur benim için. Bu da çok üzücü. Ama senin saçların altın sarısı. Beni evcilleştirdiğini bir düşün! Buğday da altın sarısı. Buğday bana hep seni hatırlatacak. Ve ben buğday tarlalarında esen rüzgârın sesini de seveceğim..."
    Tilki uzun bir süre küçük prense baktı. Sonra da, "Lütfen... Evcilleştir beni!" dedi.
    "Çok isterim," dedi küçük prens, "ama burada çok kalamayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var."
    "İnsan ancak evcilleştirirse anlar," dedi tilki. "İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için
dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir."
    "Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sordu küçük prens.
    "Çok sabırlı olmalısın," dedi tilki. "Önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın..."
    Ertesi gün küçük prens yine geldi.

Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım.


    "Aynı saatte gelmen daha iyi olur," dedi tilki. "Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez. İnsanın belli alışkanlıkları olmalı..."
    "Alışkanlıklar mı?"
    "Evet. Bunlar çoğunlukla ihmal edilir," dedi tilki.
    "Alışkanlıklar bir günü öteki günlerden, bir saati öteki saatlerden farklı kılan şeylerdir. Örneğin benim avcılarımın bir alışkanlığı vardır. Her perşembe köyün kızlarıyla dansa giderler. Bu nedenle perşembeleri benim için güzel günlerdir. Üzüm bağlarına kadar sokulabilirim o günler. Ama avcılar dansa herhangi bir günün herhangi bir saatinde gidiyor olsalardı hiç tatilim olmazdı."
    Böylece küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılma zamanı geldiğinde tilki, "Ağlayacağım," dedi.
    "Benim bunda bir suçum yok," dedi küçük prens. "Seni üzmek istememiştim, ama evcilleştirilmeyi sen istedin..."
    "Evet, orası öyle," dedi tilki.
    "Ama ağlayacağını söylüyorsun."
    "Evet, öyle," dedi tilki.
    "O halde evcilleştirilmek senin için pek iyi olmadı!"
    "Çok iyi oldu!" dedi tilki. "Buğdayların rengini düşün."
    Sonra da, "Gidip güllere bak şimdi," diye ekledi. "Kendi gülünün eşi benzeri olmadığını göreceksin. Sonra da gel vedalaşalım. Sana armağan olarak bir sır vereceğim."
    Küçük prens gidip güllere baktı.
    "Siz benim gülüme benzemiyorsunuz," dedi. "Hatta hiçbir şeysiniz şu anda. Çünkü ne bir kimse sizi evcilleştirdi, ne de siz bir kimseyi. İlk gördüğüm zamanki tilkim gibisiniz. O zaman yüz bin başka tilkiden herhangi biriydi. Ama şimdi dostum oldu ve benim için eşi benzeri yok."
    Güller çok utanmışlardı.
    "Çok güzelsiniz, ama boşsunuz benim için," diye sürdürdü sözlerini küçük prens. "İnsan sizin için ölemez. Doğru, gelip geçen biri için benim çiçeğimin sizden hiçbir farkı yok. Ama o benim için yüzlercenizden daha önemli; çünkü suladığım, cam bir fanusun altına koyduğum, önüne siperlik yerleştirdiğim çiçek o. Çünkü tırtılları ben onun için öldürdüm. (Birkaç tanesini bıraktık, sonradan kelebek oldular.) Çünkü yakındığı, ya da övündüğü, ya da hiçbir şey söylemediği zamanlarda dinlediğim çiçeğim o benim. Çünkü o benim çiçeğim."
    Tilkinin yanına döndü sonra.
    "Hoşça kal," dedi.
    "Hoşça kal," dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez."
    "Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu.
    "Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır."
    "Onun için harcamış olduğum zaman..." diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
    "İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
    "Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı.


    "Günaydın," dedi küçük prens.
    "Günaydın," dedi demiryolu makasçısı.
    "Burada ne yapıyorsunuz?" diye sordu küçük prens.
    "Binlerce yolcunun gitmek istedikleri yöne gitmelerini sağlıyorum," dedi makasçı. "Trenlerin kimini sağa, kimini sola gönderiyorum."
    Gök gürlemesini andıran bir sesle geçen ışıklı bir ekspres treni makasçının kulübesini sarstı.
    "Ne kadar da hızlı gidiyorlar?" dedi küçük prens. "Neyin peşindeler?"
    "Bunu o trenin makinisti bile bilemez," dedi makasçı.
    Yine pırıl pırıl ışıklı bir ekspres, bu kez ters yöne hızla geçti.
    "Bu kadar çabuk mu dönüyorlar?" diye sordu küçük prens.
    "Yo yo, bu başka," dedi makasçı. "Bu bir tür değişim."
    "Bulundukları yerde mutlu değiller mi?" diye sordu küçük prens.
    "Kimse bulunduğu yerde mutlu değildir," dedi makasçı.
    Üçüncü bir trenin, gök gürültüsünü andıran bir sesle geldiğini duydular.
    "Daha önce geçenleri mi kovalıyorlar?" diye sordu küçük prens yine.
    "Hiç kimseyi kovalamıyorlar," dedi makasçı. "Uykudalar şimdi. Uykuda değillerse bile esniyorlardır. Yalnızca çocuklar burunlarını cama dayamışlardır."
    "Yalnızca çocuklar neyin peşinde olduklarını biliyorlar," dedi küçük prens. "Paçavradan bir bebekle saatlerce oynarlar ve o bebek çok önemli olur onlar için ve eğer birisi onu ellerinden almaya kalkarsa ağlarlar..."
    "Şanslılar" dedi makasçı.



    "Günaydın," dedi küçük prens.
    "Günaydın," dedi tüccar.
Susuzluk giderici haplar satan bir tüccardı bu. Haftada yalnızca bir hap yutuyordunuz ve hiç susamıyordunuz.
    "Bunları neden satıyorsunuz?" diye sordu küçük prens.
    "Çünkü çok zaman kazandırıyor," dedi tüccar. "Uzmanlar hesaplamışlar. Bu haplarla haftada elli üç dakika kazanılıyor."
    "Peki ne yapacağım o elli üç dakikada?"
    "Ne istersen..."
    "Bana sorarsanız," dedi küçük prens, "dilediğimi yapacağım bir elli üç dakikam varsa, bir su kaynağına doğru gönlümce yürümeyi seçerim."


Çölde kazaya uğradığımdan bu yana sekiz gün geçmişti. Tüccarın öyküsünün sonunu dinlerken son yudum suyumu içiyordum.
    "Evet," dedim küçük prense. "Anlattıkların çok hoş ama ben hâlâ uçağımı onaramadım; içecek bir şeyim de kalmadı. Doğrusu ben de gönlümce bir su kaynağına yürümeyi isterdim!"
    "Dostum olan tilki..."
    "Sevgili küçük adamım. Bu işle tilkinin bir ilgisi yok!"
    "Neden?"
    "Çünkü susuzluktan ölmek üzereyim de ondan..."
    Söylediğimi anlayamıyordu. "Dost edinmiş olmak iyi bir şeydir," dedi yanıt olarak, "ölmek üzere olsa bile insan. Örneğin ben bir tilki ile dost olduğum için çok mutluyum..."
    "Durumu anlayamıyor," diye düşündüm. "Hiç susamıyor, hiç acıkmıyor ki. Biraz güneş yetiyor ona..."
    Ama dimdik bana bakarak düşündüklerimi yanıtladı:
    "Ben de susadım. Haydi bir kuyu arayalım..."
    Bezginlikle elimi salladım. Koskoca çölde rasgele kuyu aramak saçmaydı. Yine de yürümeye başladım.
    Birkaç saat konuşmadan yürüdük. Gece oldu ve yıldızlar çıktı. Susuzluk biraz başımı döndürüyordu; rüyadaymışım gibi baktım yıldızlara. Birden küçük prensin son söylediği çınladı kafamın içinde.
    "Demek sen de susadın?" dedim.
    Sorumu yanıtlamadı, yalnızca, "Su yürek için de iyidir..." dedi.
    Bir şey anlamamıştım, ama sustum. Onu sorguya çekmenin bir işe yaramayacağını biliyordum.
    Yorulmuştu. Oturdu. Ben de yanına oturdum. Bir süre sessizlikten sonra yine konuştu:
    "Buralardan görülmeyen bir çiçek sayesinde yıldızlar güzel."
    "Evet, güzel," diye yanıtladım. Sonra da önümüzde uzanan, ay ışığının aydınlattığı kum tepelerine çevirdim başımı.
    "Çöl güzel," diye ekledi küçük prens.
    Doğruydu. Çölü her zaman severdim. İnsan çölde bir kum tepesine oturduğunda hiçbir şey görmez, hiçbir şey duymaz. Ama yine de o sessizliğin içinde bir şeyler soluk alıp veriyor, bir şeyler parıldıyor gibidir...
    "Çölü güzel yapan," dedi küçük prens, "bir yerlerde bir kuyuyu gizliyor olması..."
    Şaşkınlıkla baktım. Kumlardan yayılan gizemli ışığın nedenini anlamıştım birden. Çocukken yaşadığımız eski evin altında bir hazinenin gömülü olduğunu söylemişlerdi bize. Doğrusu kimse tam olarak nerede olduğunu bilmiyordu, hatta belki kimse aramamıştı bile. Ama o evin büyüsüydü o. Evim yüreğimin derinliklerinde bir sır saklıyordu...
    "Doğru," dedim küçük prense. "Ev, yıldızlar, çöl... Onları güzel yapan gözle görülmeyen bir şeyler!"
    "Tilkimle aynı fikirde olmana sevindim," dedi küçük prens.
    Küçük prens uykuya dalarken onu kucağıma alıp yine yola koyuldum. Çok etkilenmiştim; duygularım karmakarışık olmuştu. Çok narin bir hazine taşıyor gibiydim. Hatta, sanki dünyada ondan daha narin bir şey yoktu. Ay ışığının aydınlattığı soluk alnına, yumulu gözlerine, rüzgârın uçuşturduğu saçına baktım ve şöyle söyledim kendi kendime:
    "Şu anda gördüğüm yalnızca bir kabuk. Asıl önemli olan ise gözle görülmüyor..."
    Dudakları belli belirsiz bir gülümsemeyle aralanırken kendi kendime şunları söylüyordum:
    "Küçük prensin beni en çok etkileyen yanı uykudayken bile çiçeğine, tüm varlığını bir lambanın ışığı gibi aydınlatan bir gülün hayaline olan bağlılığı..." Şimdi onu daha da narin hissediyordum. Onu korumak, sakınmak istiyordum; sanki hafif bir esintinin söndürüvcreceği bir küçücük alevdi...
    Gün doğarken kuyuyu buldum.



    "İnsanlar," dedi küçük prens, "neyin peşinde olduklarını bilmeden ekspres trenlere binip oradan oraya telaşla gidip geliyorlar..."
    Ve ekledi:
    "Boşuna bir uğraş..."
    Bulduğumuz kuyu Büyük Sahra'nın kuyularına benzemiyordu. Sahra'nın kuyuları kumda bir deliktir yalnızca. Bu kuyu köy kuyusu gibiydi. Ama çevrede köy filân yoktu. Rüya görüyorum sandım...
    "Çok garip," dedim küçük prense. "Çıkrık, kova, ip... Her şey kullanılmaya hazır."
    Güldü, ipi yakalayıp çıkrığı döndürdü. Çıkrık rüzgarın uzun bir süre için unuttuğu eski bir yel değirmeni gibi inledi.
    "Duyuyor musun?" dedi küçük prens. "Kuyuyu uyandırdık, şarkı söylüyor..."
    Kendini yormasına gönlüm razı gelmedi.
    "Bana bırak," dedim. "Sana ağır gelir."
    Kovayı çekip kuyunun kıyısına koydum. Yorgun, ama suyu çıkardığımdan dolayı da mutluydum. Çıkrığın sesi kulaklarımdaydı. Hâlâ çalkalanan suda güneşin ışığı oynaşıyordu.
    "İşte bu suya susadım," dedi küçük prens. "İçmek istiyorum, biraz verir misin bana?"
    Ne istediğini anlamıştım. Kovayı dudaklarına eğdim. İçerken gözlerini kapamıştı. Tatlı bir şölendi bu. Sıradan bir susuzluk gidermek olmadığı kesindi. Yıldızların altındaki yolculuğun, çıkrığın sesinin ve kollarımdaki yorgunluğun da payı vardı bu tatlılıkta. Yüreğe iyi gelen bir yanı vardı, armağan gibi. Çocukluğumdaki Noel ağacı gibi, hep birlikte söylediğimiz yeni yıl şarkıları, gülen yüzlerin yumuşaklığı da aldığım armağanları böyle ısıtırdı.

Güldü, ipi yakalayıp çıkrığı döndürdü.


    "Yaşadığın yerdeki insanlar," dedi küçük prens, "bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, ama asıl aradıklarını bulamıyorlar yine de."
    "Bulamıyorlar," diye yanıtladım.
    "Ve aradıklarını tek bir gülde, ya da birazcık suda bulabilirler."
    "Doğru," dedim.
    Küçük prens ekledi:
    "Ama gözler kör. Yüreğiyle bakmalı insan..."
    Suyu içtim. Ferah bir soluk aldım. Gün doğarken kum bal rengindedir. Ve bu bal rengi de beni mutlu ediyordu. Öyleyse içimdeki bu keder nedendi?
    "Sözünü tutmalısın," dedi küçük prens hafifçe, yanıma otururken.
    "Ne sözü?"
    "Canım, şu koyunum için ağızlık... Çiçeğimden sorumluyum, biliyorsun..."
    Cebimden çizimlerimi çıkardım. Küçük prens yine hepsine baktı ve güldü.
    "Baobapların... Lahanaya benziyorlar."
    "Öyle mi?"
    Ben de ne kadar övünüyordum baobaplarımla!
    "Tilkinin kulakları da boynuz gibi; çok da uzun."
    Yine güldü.
    "Haksızlık ediyorsun küçük prens," dedim. "Ben fili yutmuş bir boa yılanının içerden ve dışardan görünümü dışında resim çizmeyi öğrenmedim ki."
    "Çocuklar anlarlar bence," dedi küçük prens.
    Bunun üzerine ağızlığın resmini çizdim. Ona verirken içim burkuldu.
    "Benim bilmediğim bazı tasarıların var galiba," dedim.
    Yanıt vermedi. Onun yerine, "Biliyor musun?" dedi. "Yarın gelişimin yıldönümü olacak."
    Biraz sustuktan sonra ekledi:
    "Şuraya inmiştim."
    Birden kızardı.
    Ve bir kez daha, nedenini bilmeden tuhaf bir üzüntüye kapıldım. Aklıma da bir soru takılmıştı:     "Öyleyse en yakın yerleşim merkezinden bin kilometre uzakta sana ilk rastladığım o sabah, öyle yapayalnız dolaşırken yolunu yitirmiş değildin. İniş yaptığın yere geliyordun?"
    Küçük prens yine kızardı. Birazcık duraksayarak ekledim:
    "Yıldönümü yüzünden belki de?"
    Küçük prens yine kızardı. Sorularıma yanıt vermiyordu, ama kızarmak biraz da evet demek anlamına gelmez mi?
    "Korkarım ki..." diye söze başladım, ama beni susturdu:
    "İşinin başına dönmelisin. Çalışmalısın. Seni burada bekleyeceğim. Yarın akşam yine gel..."
    Rahatlamamıştım. Tilkiyi hatırladım. İnsan evcilleştirilmeyi kabul etti mi, biraz gözyaşını da göze almalı...



Kuyunun yanında yıkık bir duvar kalıntısı vardı. Ertesi akşam işimi bırakıp geldiğimde küçük prensi duvarın üzerine oturmuş, ayaklarını sallarken gördüm. Bir yandan da, "Yanlış hatırlıyorsun. Burası değil," diyordu.
    Birisi ona yanıt veriyor olmalıydı ki, yine, "Evet, evet! Bugün, ama burası değil," dedi.
    Duvara doğru yürüdüm. Henüz kimseyi görememiştim. Ama küçük prens yine, "Aynen öyle," dedi. "Kumda ayak izlerimin başladığı yeri göreceksin. İşte orada bekle beni, bu gece geleceğim."
    Duvardan yirmi metre uzaktaydım. Hâlâ kimse gözükmüyordu.
    Bir süre sustuktan sonra küçük prens yine konuştu.
    "Zehirin etkili mi? Bana fazla acı çektirmeyeceğine emin misin?"
    Olduğum yerde kalakaldım. Yüreğim parça parçaydı, ama hâlâ bir şey anlamıyordum.
    "Şimdi git," dedi küçük prens. "Duvardan inmek istiyorum."
    O zaman duvarın dibine baktım. Bakar bakmaz da yerimden sıçradım. Önümde, küçük prensin tam karsısında insanı otuz saniyede öteki dünyaya yollayacak sarı yılanlardan biri duruyordu. Tabancamı çıkarmak üzere elimi cebime atarken bile geriye sıçramaktan kendimi alamadım. Ama çıkardığım ses üzerine, yılan hafif metalik bir ses çıkararak hiç acele etmeden suyu kesilen bir fıskiye gibi küçülüp kayaların arasında kayboldu gitti.
    Tam zamanında duvara sıçrayıp küçük adamımı kollarıma aldım. Yüzü kar gibi beyazdı.
    "Ne oluyor?" diye bağırdım. "Neden yılanla konuşuyorsun?"

'Şimdi git', dedi küçük prens. 'Duvardan inmek istiyorum.'


    Hep boynunda duran altın sarısı atkısını gevşettim. Şakaklarını ıslattım ve biraz su verdim. Ona soru sormanın sırası değildi. Yüzüme çok ciddi baktı ve kollarını boynuma doladı. Yüreği vurulmuş, ölmek üzere olan bir küçük kuşun yüreği gibi çarpıyordu...
    "Uçağının motorundaki arızayı bulmana sevindim," dedi. "Artık evine dönebileceksin."
    "Bunu nerden biliyorsun?"
    Ben de tam, hiç beklemediğim bir anda motoru tamir etmeyi başardığımı söylemeye geliyordum.
    Sorumu yanıtlamadı, onun yerine ekledi:
    "Bugün ben de evime dönüyorum..."
    Sonra üzüntüyle, "Çok daha uzak... Çok daha zor..." dedi.
    Olağandışı bir şeylerin olduğunun farkındaydım. Küçücük bir çocukmuş; gibi kollarımda tutuyordum onu, ama bana öyle geliyordu ki hızla korkunç bir uçuruma doğru gidiyordu ve onu kurtarmak için yapabileceğim hiçbir şey yoktu...
    Bakışları çok uzaklarda bir yere bakıyormuş gibi donuklaşmıştı.
    "Koyunum var artık. Kutusu ve ağızlığı da var..."
    Acıyla gülümsedi.
    Uzun süre bekledim. Yavaş yavaş canlandığını fark ediyordum.
    "Küçük adamım," dedim. "Korkuyorsun sen..."
    Korktuğu kesindi. Ama hafifçe güldü.
    "Bu akşam daha çok korkacağım..."
    Buz gibi hissettim kendimi yine, onarılmayacak, geri getirilemeyecek bir şeylerin sezgisiyle. Onun gülüşünü bir daha hiç duymayacak olmayı kaldıramayacağımı biliyordum. Benim için çölün ortasında bir tatlı su kaynağıydı o.
    "Küçük adam," dedim. "Gülüşünü duymak istiyorum yine."
    Ama o, "Bu gece, tam bir yıl olacak," dedi. "Yıldızım, bir yıl önce Dünya'ya indiğim yerde tam tepemde olacak bu gece..."
    "Küçük adam," dedim. "Ne olur bunun yalnızca kötü bir düş olduğunu söyle bana; şu yılanla konuşmanın, buluşma yerinin ve yıldızın filan..."
    Ama yakarışıma kulak asmadı. Onun yerine, "Asıl önemli olan, gözle görülmeyendir..." dedi.
    "Evet, biliyorum..."
    "Çiçekle olduğu gibi tıpkı. Bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. Bütün yıldızlar çiçek açmış gibidir..."
    "Evet, biliyorum..."
    "Su için de öyle. Çıkrık ve ip sayesinde vermiş olduğun su müzik gibi geldi bana. Hatırlıyor musun, ne hoştu."
    "Evet, biliyorum..."
    "Ve geceleri gökyüzüne bakarsın. Her şeyin çok küçük olduğu gezegenimin yerini gösteremem sana. Belki böylesi daha iyi. Yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. Böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin... Hepsi senin dostların olacak. Hem sana bir armağan vereceğim..."
    Sonra yine güldü.
    "Küçük prens, sevgili küçük prens, bu gülüşünü çok seviyorum!"
    "İşte bu benim armağanım. Yalnızca bu suyu içtiğimiz zamanki gibi olacak."
    "Ne söylemek istiyorsun?"
    "Yıldızlar bütün insanların," diye yanıtladı. "Ama her insan için aynı değiller. Yolcular için, yıldızlar yol gösterici. Ötekiler için yalnızca gökyüzündeki pırıltılar. Bilim adamları için hepsi birer problem. İşadamı için zenginlik. Ama bütün yıldızlar sessiz. Sen... Yalnızca sen yıldızlara herkesten farklı sahip olacaksın..."
    "Ne söylemek istiyorsun?"
    "Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım. Ben gülüyor olacağım bir tanesinde. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak... Yalnızca senin gülen yıldızların olacak!"
    Sonra yine güldü.
    "Ve üzüntün hafiflediğinde (zaman bütün acıları hafifletir) beni tanımış olmak hep seni mutlu edecek, dostum olarak kalacaksın. Benimle gülmek isteyeceksin. Bunun için de arada bir pencereni açacaksın... Dostların gökyüzüne bakıp bakıp güldüğünü görünce çok şaşıracaklar! Onlara 'Yıldızlar hep güldürür beni!' diyeceksin. Deli olduğunu düşünecekler. Sana nasıl bir oyun oynadığımı görüyorsun..."
    Sonra yine güldü.
    "Sanki sana yıldızlar yerine gülmesini bilen bir sürü küçük çan vermişim gibi olacak..."
    Ve yine güldü. Sonra birden yüzü ciddileşti.
    "Bu gece... Biliyorsun... Gelme."
    "Seni bırakmayacağım," dedim.
    "Acı çekiyormuş gibi bakacağım. Biraz da ölüyormuşum gibi... Evet, öyle. Bunu görmeye gelme. Görmeye değmez."
    "Seni bırakmayacağım."
    Ama o endişeliydi.
    "Dinle beni. Biraz da o yılan yüzünden... Yani seni sokmasını istemem. Yılanlar kötü niyetli yaratıklardır. Bu da seni yalnızca zevk için sokabilir..."
    "Seni bırakmayacağım."
    Ama bir düşünce onu rahatlatmıştı.
    "İkinci kez sokmaya zehirleri kalmıyor ki."
    O gece yola çıktığını görmedim. Hiç ses çıkarmadan kalkıp gitmişti. Ona yetiştiğimde çabuk ve kararlı adımlarla yürüyordu. Beni görünce, "Demek geldin," dedi yalnızca.
    Elimden tuttu. Endişeliydi hâlâ.
    "Gelmemeliydin. Acı çekeceksin. Ölmüşüm gibi olacak, ama ölmeyeceğim..."
    Bir şey söylemedim.
    "Anlamalısın. Çok uzak. Bu gövdeyi oraya taşıyamam. Çok ağır."
    Bir şey söylemedim.
    "Atılmış, eski bir deniz kabuğu gibi olacak. Bunda üzülecek bir şey yok..."
    Bir şey söylemedim.



    Cesareti kırılmıştı. Son bir çaba daha gösterdi.
    "Biliyor musun, çok hoş olacak. Ben de yıldızlara bakacağım. Bütün yıldızlar çıkrığı paslanmış kuyular gibi olacak. Bütün yıldızlardan içmem için tatlı sular akacak..."
    Bir şey söylemedim.
    "Harika olacak! Senin tam beş yüz milyon küçük çanın olacak, benim de beş yüz milyon su kaynağım..."
    Artık susmuştu, ağlıyordu çünkü...



    "İşte burası. Bırak, yalnız gideyim." Ve oturdu. Korkuyordu. Sonra yine,     "Biliyor musun," dedi. "Çiçeğim... Ondan ben sorumluyum. Ve o çok güçsüz! Çok saf! Kendini savunmak için dört işe yaramaz dikeni var..."
    Ben de oturdum. Ayakta duracak halim kalmamıştı.
    "İşte hepsi bu..."
    Biraz daha durakladı, sonra ayağa kalktı. Bir adım attı. Ben kımıldayamadım.
    Ayak bileğinin dibindeki sarı bir parıltıdan başka hiçbir şey görülmedi. Bir an hareketsiz kaldı. Çığlık atmadı. Bir ağaç gibi yavaşça devrildi. Kuma düştüğü için hiç ses çıkmamıştı.


 
Bir ağaç gibi yavaşça devrildi.



    Ve altı yıl geçip gitti bile. Bu öyküyü kimseye anlatmadım. Döndüğümde beni karşılayan dostlarım beni hayatta gördüklerinden dolayı mutluydular. Ben üzgündüm, ama onlara, "Yorgunum," dedim.
    Üzüntüm biraz hafifledi artık. Yani tümüyle geçmedi. Ama onun gezegenine döndüğünü biliyorum, çünkü gün doğduğunda gövdesini bulamadım. Öyle, çok ağır değildi ki... Ve geceleri yıldızları dinlemeyi çok seviyorum. Sanki beş yüz milyon çan gibiler.
    Yalnız hâlâ aklıma takılan bir şey var. Koyunu için ağızlık çizdiğimde ağızlığı bağlayacak kayışları çizmeyi unutmuşum. Ağızlığı koyunun ağzına asla bağlayamayacak. Bu yüzden orada neler olduğunu çok merak ediyorum. Belki de koyun çiçeği yedi...
    Bazen kendi kendime, "Tabii ki, hayır," diyorum. "Küçük prens her gece çiçeğinin üzerine cam fanusu kapatıyor, gündüzleri de koyununa göz kulak oluyordur..." O zaman mutlu oluyorum. Yıldızların gülüşleri çok hoş geliyor.
    Ama bazen de diyorum ki:
    "Herhangi bir gün dalgınlığına gelse, yeter! Bir akşam fanusu kapatmayı unutsa, ya da koyun bir gece sessizce kalksa ve..." İşte o zaman küçük çanlar gözyaşlarına dönüşüyorlar...

    İşte bu büyük bir sır. Küçük prensi benim kadar seven sizler için de, benim için de hiç bilmediğimiz bir yerlerde, hiç göremediğimiz, bir koyunun bir gülü yediği ya da yemediği (acaba hangisi?) öyle çok şeyi değiştirir ki...
    Gökyüzüne bakın. Kendi kendinize sorun: Yedi mi? Yemedi mi? Ne kadar çok şeyin değiştiğini göreceksiniz...
    Hiçbir büyük bunun ne kadar önemli bir sorun olduğunu anlayamaz!





Yazan ve Resimleyen: Antoine de Saint-Exupéry 
Türkçesi: Fatih Erdoğan 

Jean-Jacques Rousseau - Toplum Sözleşmesi

Uygar düzende insanların oldukları, yasaların da olabilecekleri gibi kabul edilmelerine ilişkin herhangi bir kesin ve yasal bir yönetim kuralı varsa, onu incelemek isterim. Bu incelemede daima adalet ve faydanın hiçbir durumda birbirinden ayrılmaması için doğru yaptırımlar ile çıkarların öngördüklerini birleştirmeye gayret ederim.

İnsan özgür olarak doğmuştu ve her yerde zincire vurulmuştur. Biri kendini diğerlerinin efendisi zannettiğinde diğerlerinden daha da çok köledir. Bu değişiklik nasıl gerçekleşmiştir? Bilmiyorum. Bu durumu yasal kılan nedir? Sanırım bu soruyu cevaplayabilirim.

Eğer sadece gücü ve gücün etkilerini hesaba katarsam, şöyle söylemem gerekir: “Bir halk boyun eğmeye mecbur edildiğinde ve boyun eğdiğinde iyi eder, boyunduruktan kurtulabildiği anda kurtulur ve daha iyi eder; çünkü özgürlüğünü elinden alan hakka dayanarak onu yeniden kazanması durumunda, nedenlerinin geçerli olup olmaması fark etmez.” Nitekim, toplumsal düzen kutsal bir hak olup, tüm diğer hakların temelidir. Ancak, doğal bir hak değildir ve bu nedenle mukavelelere dayanmalıdır.

İlk Toplumlar ve Kölelik
Grotius, tüm insan gücünün yönetilenler lehine kurulduğunu reddeder ve örnek olarak köleliği anlatır. Onun alışıldık muhakeme yöntemi, doğruya durumlardan yola çıkarak ulaşmaktır. Daha mantıklı bir yöntem uygulamak mümkün olurdu ama zorbalar için bundan daha uygunu bulunamazdı.
Demek ki, Gratius’a göre, insan ırkının yüz adama mı ait olduğu, yüz adamın mı insan ırkına ait olduğu belirsizdir ve kitabı boyunca ilk alternatife meyilli olduğu görülmektedir ki, bu aynı zamanda Hobbes”un da görüşüdür. Bu görüşe göre, insan türü birçok sığır sürüsüne ayrılmıştır, her birinin kendi yöneticisi vardır ve onları yemek için korur. (…)

Caligula’nın düşüncesi de Hobbes ve Grotius’unkiyle örtüşmektedir. Aristo, onların hepsinden önce, insanların hiçbir anlamda doğal olarak eşit olmadığını, bazılarının kölelik, diğerlerinin hükmetmek için doğduklarını söyler. Aristo haklıydı ama o sonucu sebebe tercih etmiştir. Köle olarak doğan herkesin köle olması kaçınılmazdır. Köleler zincirliyken kaçma arzusu da dahil her şeyi kaybederler - Ulysses’in arkadaşlarının vahşi hallerini sevmeleri gibi. Demek ki, doğaları icabı köle olanlar varsa nedeni, doğa karşıtı kölelerin de var olmalarıdır. İlk köleleri yaratan güç, durumu devam ettiren ise, onların korkaklığıdır. (…)

Hiç kimse çevresindekilerin üzerinde doğal bir otoriteye sahip olmadığından ve güç hak yaratmadığından, tüm meşru otoritenin temelini mukavelelerin biçimlendirdiğini kabul etmeliyiz.
Grotius der ki, eğer bir canlı özgürlüğünden feragat edebilirse ve kendini bir efendinin kölesi haline getirebilirse, neden tüm bir halk aynısını yapamasın ve kendisini bir krala tabi kılamasın? (…)

Despotun kullarına uygar yaşam düzeni sağladığı söylenecektir. Kabul ama eğer despotun hırsı başlarına savaşlar açıyorsa, doymak bilmez açgözlülüğü ve bakanlarının can sıkıcı tavırları üzerlerinde kendi çekişmelerinden daha fazla baskı yaratıyorsa, neye yarar? Keyfini sürdükleri asayiş, sefaletlerinden ibaretse, neye yarar? Asayiş, zindanlarda da vardır ama sadece bu oraları yaşanılası yerler yapar mı? (…)

Bir insanın kendisini ivazsız verdiğini söylemek, saçma ve düşünülemez bir şey söylemektir; böyle bir hareket, yapan aklını kaçırmış olacağından, geçersiz ve gayrimeşrudur. Aynı hareketi bir halkın tamamı için söylemek, deli olduklarını varsaymaktır ki, delilikten kaynaklanan herhangi bir hak yoktur. 

Her bir insan kendisini ferağ ve temlik edebilse bile, bunu çocuklarına yapamaz; onlar insan olarak ve özgür doğmuşlardır; özgürlükleri kendilerine aittir ve tasarruf hakkı sadece onlardadır. (…)
Özgürlükten vazgeçmek, insan olduğunu inkâr etmek,, insanoğlunun haklarından ve hatta sorumluluklarından vazgeçmek demektir. Her şeyden feragat etmiş birinin tazmin edilmesi de mümkün değildir. Böylesi bir vazgeçiş, insanın doğasına aykırıdır; isteklerinden tüm özgürlüğü çıkarmak, davranışlarından tüm ahlakı çıkarmak demektir. (...)

Toplumsal Sözleşme
Yanıldığımı, çürütegeldiklerimin tümünün aslında doğru olduklarını kabul etsem de despotizm yandaşlarının durumları daha iyi olmayacaktır, zira bir yığını baskı altında tutmakla, bir toplumu yönetmek arasında daima çok büyük fark vardır. Münferit bireyler tek bir kişi tarafından başarıyla köleleştirilmiş bile olsalar, ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar, benim gözümde bir halk ve onun yöneticisi değil, bir efendi ve onun kölelerinden ibarettirler; orada bir cemiyet değil, ne kamu menfaatinin ne de siyasi bir teşkilatın var olduğu bir yığın görürüm. (...)

Grotius der ki: Bir halk kendini bir krala teslim edebilir. Çünkü Grotius’a göre bir halk kendisini teslim etmeden önce zaten halktır. Böylesi bir teslimiyet bir uygar harekettir ve toplum tarafından müzakere edilmişlik ima eder. /oysa/ Bir halkın bir krala teslim oluşunu incelemeden önce, bir halkı neyin halk yaptığını incelemekte fayda vardır, çünkü halkı halk yapan eylem, bir toplumun gerçek temelidir ve krala teslimiyetten önce gelir. (...)

Ben insanoğlunun yabanıl yaşam sürdürmesinin engellendiği o noktaya erişmiş olmasının, direnme gücünün, bireylerin o şartlarda yaşabilmelerini sağlayan yetilerinden daha büyük olduğunu gösterdiği kanısındayım. Bu durumda ilkel şartlar devam edemeyecek, ve meğerki, varoluş biçimini değiştirsin, insan soyu yok olacaktır.  

Ancak insanlar yeni güçler doğuramayacakları, sadece var olanları birleştirip yönlendirebilecekleri için, kendilerini korumalarının yegâne yolu, direnci yenecek büyüklükte bir güçler birliği oluşturmak ve onu kuvvetlendirmektir. Bu güçler, tek bir güdüyle bir araya getirilmeli, bir koro halinde birlikte hareket etmelidirler. 

Bu güçler toplamının oluşabilmesi için birkaç insanın biraraya gelmesi gerekir ama her insanın gücü ve özgürlüğü asıl itibariyle kendi benliğini korumaya tahsislidir. Hal buyken, söz konusu özkaynaklarını kendi çıkarlarına halel getirmeden, kendisini ihmal etmeden, nasıl kullanıma açabilecektir? Bu zorluğu konumuz bağlamında aşağıdaki gibi tanımlayabiliriz:
Sorun, ortak gücün bütünü kadar bireyi ve bireyin malını da savunacak ve koruyacak bir birlik biçimi bulmaktır; bu birliğin bir ferdi olan birey, bir yandan herkesle bütünleşirken, diğer yandan da kendisine sadık kalabilmeli, eskiden olduğu gibi özgür olabilmelidir. Toplumsal Sözleşme’nin çözümünü sunduğu esas problem budur. 

Bu sözleşmenin maddeleri (…) tek bir maddeye indirgenebilir - her bir ortağın kendisini tüm haklarıyla birlikte toplumun bütününe devretmesinden ibarettir; çünkü her bir bireyin kendisini tümüyle teslim etmesi, şartların herkes için aynı olması, yani kimsenin kimseye fazladan bir şeyler yüklemek suretiyle çıkar sağlayamaması durumudur. (...)

Ve nihayet, kendisini herkese teslim eden birey, hiç kimseye teslim etmemekte, verdiğinin hakkın karşılığını birliğin her bir üyesinden geri alabilmekte, kaybettiği her şeyin eşdeğerlisine hak kazanmakta, sahip olduklarını korumak için artırılmış güç sahibi olmaktadır. (...)

Toplumsal sözleşmeyi tali unsurlarını ayıklarsak, aşağıdaki tanımlara indirgendiği görülür:
“Her birimiz - kişiliğini ve tüm gücünü, çoğunluk iradesinin en üst yönetimi altında umuma sunar ve her üyeyi, müşterek kabiliyetimiz içerisinde, bütünün bölünmez bir parçası olarak kabul ederiz.”
Kontrat yapan taraflarının bireysel kişilikleri yerine, bu birlik sözleşmesi anında ahlaki ve müşterek hükmi şahıs oluşturur, bu hükmi şahıs, bir meclisi oluşturan seçmen misali, çok sayıda üyeden oluşur ve bütünlüğünü, kimliğini, hayatını ve iradesini bu sözleşmeden alır. Herkesin birleşmesiyle biçimlenen bu hükmi şahısa, eskilerde site denirdi, şimdilerde Cumhuriyet veya siyasi teşkilat olarak adlandırılmaktadır; edilgen olduğunda mensupları tarafından Devlet ve etken olduğunda ise Hükümranlık olarak adlandırılır; kendisi gibilerle kıyaslandığında ise Güç adını alır. Hükmi şahısta birleşenlerin ortak adları halk’tır, egemen gücü paylaşanlara yurttaş, devletin kanunlarına tabi olanlara uyruk/tebaa denir. (…)

Hükümran
Hükümranı oluşturanların çıkarları onunkilerden farklı değildir ve olamaz ve dolayısıyla hükümran güç, tebaasına teminat vermek zorunda değildir, zira mensuplarının hepsini üzmek gibi bir arzusu olamaz. İlerde göreceğimiz gibi, belirgin birilerine de zarar vermeyecektir. Hükümranın hükümran olma keyfiyeti, onun her zaman ve her şart altında olması gerektiği gibi olması demektir.
Bununla beraber, tebaasının hükümranıyla olan ilişkisindeki durum böyle değildir. Çıkarlarının ortak olmasına rağmen, meğerki, sadakatlerinden emin olacağı koşulları sağlasın, hükümran, tebaasının görevlerini yerine getireceğinden emin olamaz. 

Aslında, her bir birey, bir insan, bir vatandaş olarak, umumun iradesinden farklı veya tam tersi bir iradeye sahip olabilir. Kişisel çıkarları kamu çıkarlarından çok farklı olabilir; varlığının mutlak ve doğal bağımsızlığı müşterek davaya ödemek durumda olduğu borcunu angarya olarak görmesine, ödememesi halinde başkalarına vereceği zararın ödemesi halinde kendisine vereceği zarardan çok daha az olduğunu düşündürebilir; sahici bir insan değil, örfi bir “persona ficta” (hayali/hükmi şahıs) olan devlete karşı sorumluklarını yerine getirmeye hazır olmadığı halde yurttaşlık haklarından yararlanmak isteyebilir. Böylesi bir adaletsizliğin devamlılığı, siyasi teşkilatın feshini getirir. 

Demek ki sosyal sözleşmenin boş bir formül olmaması için, genel iradeye boyun eğmeyi reddedenlerin, mecbur tutulacakları şeklinde zımni bir taahhüt içermesi gerekir, nitekim diğerlerine güç verecek olan da budur. Bu taahhüde, retçilerin özgür olmaya zorlanacakları anlamına da gelir, çünkü her vatandaşı kendi ülkesine tevdi etmek suretiyle, her türlü kişisel bağımlılığa karşı güvence altına almaktadır. Siyasi makineyi çalıştıran anahtar budur; meşruiyetin olmadığı durumlarda saçma, baskıcı ve en korkunç suiistimallere müsait olan kamusal yaptırımları meşru kılan da budur. 

Uygar Devlet
Yabanıl yaşamdan uygar devlete geçiş, içgüdüyü adaletle ikame etmek ve davranışlarına eskiden olmayan ahlaki kısıtları vermek suretiyle, insanoğlunda kayda değer değişiklikler oluşturur. Görevin çağrısı fiziki dürtülerin ve haklı iştihaların yerini aldığında, o zamana kadar sadece kendini düşünmüş olan insan, farklı ilkeler doğrultusunda hareket etmeye ve eğilimlerine teslim olmadan önce aklını kullanmaya zorlandığını fark eder. Her ne kadar bu durumda kendisini doğadan gelen bazı avantajlardan mahrum bırakmış olsa da, bunun karşılığında çok büyük başka avantajlar elde eder, yetkinlikleri kamçılanır ve gelişir, fikirleri genişler, duyguları ulvileşir ve tüm ruhu yücelir. Bu yeni durumun suiistimalleri onu çoklukla terk ettiği aşağılara çekmezse eğer, onu oradan ilelebet ayıran ve onu aptal ve hayal gücü kıt bir hayvan olmak yerine akıllı bir varlık ve bir insan haline getiren o mutlu âna sürekli olarak şükredecektir.

Şimdi de münasip maddelere döktüğümüz hesabı çıkaralım: İnsanoğlu toplumsal sözleşmeyle kaybettiği doğal özgürlüğünü ve elde etmeye çalıştığı ve elde etmeyi başardığı her şeye ilişkin sınırsız hakkını kaybeder; kazancı, uygar özgürlük ve tüm sahip olduklarının mülkiyet hakkıdır. Birini diğeriyle kıyaslarken hata yapmamak için, sadece bireyin gücüyle sınırlı olan doğal özgürlüğü, kamusal iradenin sınırladığı uygar özgürlükten ayırmak zorundayız ve sadece güçten veya ilk işgal eden olmaktan kaynaklanan mülkiyet hakkı ile ancak müspet bir tasarruf hakkı ile sahiplenilebilecek mülkiyeti birbirinden ayırmalıyız.

Bütün bunların dışında ve üstünde, insanoğlunun uygar devlette elde edebileceği ahlaki özgürlüğün tek başına onu sahiden kendi efendisi yapacağını eklemeliyiz; zira iştihanın itici gücü köleliktir, buna karşın kendimiz için koyduğumuz kanuna itaat nizamı özgürlüktür. (…)

Egemen Gücün Sınırları
İlkemize hangi açıdan yaklaşırsak yaklaşalım, aynı sonuca varırız: Toplumsal sözleşme vatandaşlar için kurduğu eşitliğin icabı olarak, hepsi kendilerini aynı şartlara uydurur ve bu nedenle hepsi aynı haklardan yararlanırlar. Böylece, anlaşmanın doğasından kaynaklanarak, hükümranlığın her ameli, yani kamu iradesinin tüm sahih amelleri bütün yurttaşları eşit olarak bağlar veya kayırır; böylece hükümran sadece milleti tanır ve onu oluşturanlar arasında herhangi bir ayrım yaratmaz. (…)

Bundan yola çıkarsak, mutlak, kutsal ve dokunulmaz olan egemen gücün, kamusal anlaşmaların sınırlarına tecavüz etmediğini ve etmeyeceğini ve her insanın söz konusu anlaşmaların takdir ettiği ölçülerde mal ve özgürlüğü istimal etme iradesine sahip olduğunu, hükümdarın bir tebaasına diğerinden daha fazla yükleme yapmak hakkına asla sahip olmadığını, çünkü böyle bir durumda meselenin özelleşeceğini ve onun salahiyetini aşacağını görürüz. 

Uygar Din
Toplum bağlamında ele alındığında, kamusal veya özel olan din, bireyin dini ve yurttaşın dini olmak üzere ikiye bölünebilir. Tapınakları, mihrapları, ayinleri olmayan, tümüyle yüce Tanrı’nın katıksız, deruni kültü ve ahlakın ebedi yükümlülükleriyle sınırlı olan ilki İncil’in dinidir ki, bu katıksız ve sade, gerçek tektanrıcılık (teizm), doğal ilahi hak veya yasa olarak adlandırılabilir. Diğeri, tek bir ülkede toparlanmış olanı, dine kendi tanrılarını, kendi vâsilerini verir; kendi dogmaları, kendi ayinleri ve yasayla emredilmiş harici kültleri vardır; ona göre bu dini takip eden o tek ülkenin dışında kalan tüm dünya imansızdır, yabancıdır ve barbardır; bireyin görev ve hakları sadece onun mihrabı kadar genişleyebilir. (…)

İkinci din, ilahi ibadeti, yasa sevgisiyle birleştirdiği ve ülkeyi vatandaşlarının taptığı bir obje haline getirdiği için iyidir. Vatandaşlarına devlete yapılan hizmetin koruyucu tanrılarına yapılan hizmet olduğunu öğretir. Bu, prensten başka bir papa ya da yargıçlardan başka rahiplerin olamayacağı bir teokrasidir. Birinin ülkesi için ölmesi, bu yüzden şehitlik olur; yasalarına itaatsizlik dinsizlik sayılır ve suçlu olan birini toplumsal lanete maruz bırakmak, onu tanrıların öfkesine mahkûm etmektir: Sacer estod [tanrıların öfkesi].

Diğer taraftan, yalanlar ve yanlışlar üzerine kurulu olduğu, insanları kandırdığı, onları her şeye inanan, batıl itikat sahibi yaptığı, tanrılığın hakiki kültünü boş törenlerde boğduğu için kötüdür. Zalim ve dışlayıcı olduğunda, halkı kan içici ve müsamahasız bir hale getirip yangın ve katliam püskürtürse, kendi tanrılarına inanmayan herkesi öldürmeyi kutsal bir davranış olarak görürse, yine kötüdür. Sonuç, böyle bir halkın doğal bir savaş durumuna geçirilmesi, güvenliğinin derin bir tehlikeye atılmasıdır. 

Hal böyle olunca, geriye kalan, bireyin dini ya da Hıristiyanlıktır – ama bugünün Hıristiyanlığı değil, ondan tamamıyla farklı olan İncil Hıristiyanlığı. Bu kutsal, yüce ve gerçek dinle birlikte tek bir Tanrı’nın çocukları olarak tüm insanlar, birbirlerini kardeş olarak tanırlar ve onları birleştiren toplum, ölümde bile dağılmaz. (…)

Siyasi teşkilatla belirli herhangi bir ilişkisi olmayan bu din, yasalara ilişmez, onları daha da güçlendirecek bir şey yapmaz; böylece toplumu birleştiren en büyük bağlardan biri münferit mülkiyet söz konusu olduğunda işlemez. Yalnız bu da değil, yurttaşların kalplerini devlete bağlamak şöyle dursun, onları dünyevi şeylerin tümünden çekilecek şekilde etkiler. Toplumsal ruha bundan daha ters düşen bir şey tanımıyorum. (…)

Hıristiyanlık bir din olarak tamamen ruhanidir, sadece semavi şeylerle uğraşır; Hıristiyan’ın ülkesi bu dünya değildir. Vazifelerini yerine getirdiği doğrudur ama bunu çabalarının başarısı ya da başarısızlığını umursamadan yapar. Kendisini ayıplayabileceği hiçbir şey olmadığı sürece, dünyadaki şeylerin iyi ya da kötü gitmesini fazla önemsemez. Eğer devlet başarılıysa, bundan duyduğu mutluluğu herkesin önünde sergilemesi çok zordur, zira ülkesinin zaferinden gurur duymaktan korkar; eğer devlet zayıf düşerse, Tanrı’dan kullarına elini uzatması için niyaz eder. (...)

Ama Hıristiyan bir cumhuriyetten bahsederek hata ediyorum; bu iki terim birbirlerini dışlar. Hıristiyanlık, sadece kölelik ve bağlılığı vaaz eder. Ruhu despotizme öylesine elverişlidir ki, bu tür bir rejimden daima fayda sağlar. Gerçek Hıristiyanlar, köle olmak için yaratılmışlardır. Bunu bilir ve önemsemezler; bu kısa hayatın onların gözündeki değeri pek azdır. (…)

Şimdi, her vatandaşın bir dini olması toplum için çok önemlidir. Çünkü bu, onların görevlerini sevmelerini sağlar; öte yandan, o dinin dogmaları, devleti ve mensuplarını, sadece ahlak ve dindarların görev bilinci bağlamında ilgilendirir... Bu nedenle, imanın, maddeleri hükümdar tarafından belirlenmesi gereken tümüyle sivil/dünyevi bir açılımı vardır; bu maddeler dogmalar olmamakla birlikte, bireyin iyi bir yurttaş ya da sadık bir tebaa olması için gerekli toplumsal duyarlılıklardır. Kimse bunlara inanmaya zorlanamamakla birlikte, inanmayanlar devletten sürebilirler, ancak dinsiz oldukları için değil, anti-sosyal oldukları için. (…)

Sivil/medeni bir dinin dogmaları az, basit, herhangi bir açıklama veya yoruma gerek olmadan anlaşılacak şekilde kaleme alınmış olmalıdır. Güçlü, akıllı ve hayırsever bir Tanrılık (Deity), önsezi ve basiret sahibi olmak, gelecek hayat, adillerin sevinci, hainin cezası, sosyal sözleşmenin ve yasaların kutsallığı; bunlar pozitif dogmalardır. Negatif dogmaları bir tanede topluyorum, bu müsamahasızlıktır ki bu reddettiğimiz ibadetlerin bir parçasıdır. 

Medeni dogmaları, ilahi müsamahasızlıktan ayıranlar, bence yanılmaktadırlar. Bunlar ayrılamazlar. Lanetli olduklarını düşündüğümüz insanlarla bir arada barış içerisinde yaşamamız mümkün değildir çünkü onları sevmek, onları cezalandıran Tanrı’dan nefret etmek olur: şu halde onları ya ıslah etmek ya da onlara eziyet etmek durumundayız. İlâhi müsamahasızlığın kabul gördüğü her yerde, sivil bir etkisinin de olması kaçınılmazdır ve böyle bir etki oluşur oluşmaz, hükümdar, hükümdar olma vasfını fani dünyada kaybeder, gerçek efendiler haline gelen rahiplerin vezirleri katına indirgenirler.

Mademki sadece tek bir millete mahsus bir din yoktur ve olamaz, başkalarına müsamaha gösteren, dogmaları yurttaşlık görevleriyle çelişmeyen tüm dinlere müsamaha gösterilmelidir. Ancak, “Kilisenin dışında kurtuluş yoktur,” demeye cüret eden -meğerki, Kilise’nin kendisi devlet, piskoposlar da prens olsunlar- Devlet’ten sürülmelidir. Böyle bir dogma, sadece bir din hükümeti için iyidir; diğerleri için öldürücü olur. IV. Henry’nin Romalılara ait dini kabul etme nedeni, her dürüst insanın, özellikle de aklı başında prenslerin bu dini terk etmelerini sağlamalıdır.
 
* Jean Jacques Rousseau’ya ait The Social Contract & Discourses eserinden alınmıştır, çeviren G. D. H. Cole, yayınlayan E. P. Dutton & Co., Inc., New York. s.3-5, 7-8, 10-16, 26, 110-15.
 

Samed Behrengi - Küçük Kara Balık


Denizin derinliklerinde yaşlı balık oniki bin çocuğu ve torununu başına toplamış onlara masal anlatıyordu:
     
      Bir zamanlar annesiyle ırmakta yaşayan küçük bir karabalık vardı. Bu ırmak dağdaki bir kayadan doğuyor ve vadinin tabanında akıyordu.
      Küçük balık ile annesinin evi siyah bir taşın arkasıydı; yosunlar da evin çatısını oluşturuyordu. Geceleri yosunların altında uyuyorlardı. Bir defacık olsun evlerinden ay ışığını görmek küçük balığın özlemiydi.
      Anne ile yavrusu sabahtan akşama dek birbirinin peşine düşer, bazen öbür balıklara karışır, hızlı hızlı küçücük bir mekanda dolaşır dururlardı. Annesinin bıraktığı on bin yumurtadan kala kala bir bu yavru balık kalmıştı.
      Küçük balık birkaç gündür düşünceliydi ve çok az konuşuyordu. Tembel tembel, isteksizce o yana bu yana gidiyor, çoğu zaman annesinin peşine takılıyordu. Annesi, yavrusunda bir keyifsizlik olduğunu, yakında iyileşeceğini sanıyordu ama Kara Balığın derdi öyle böyle dert değildi.
      Küçük Balık bir sabah erkenden, daha güneş doğmadan annesini uyandırdı:
      - Anneciğim, seninle biraz konuşmak istiyorum.
      Annesi uykulu uykulu:
      - Yavrucuğum, bula bula bu vakti mi buldun? Daha sonra konuşsak olmaz mı? İstersen gezintiye çıkalım ha, ne dersin?
      - Hayır anneciğim, artık dolaşamıyorum. Buradan gitmeliyim.
      - Mutlaka gitmen mi gerekiyor?
      - Evet anneciğim, gitmeliyim.
      - Ama, sabahın köründe nereye gideceksin?
      - Irmağın nereye kadar gittiğini görmek istiyorum. Biliyor musun anneciğim, aylardır bu ırmağın sonu neresi diye düşünüp duruyorum. Ama hâlâ işin içinden çıkamadım. Dün geceden beri gözüme uyku girmedi. Nihayet, gidip ırmağın sonunu bulmaya karar verdim. Başka yerlerde neler olup bittiğini bilmek istiyorum.
      Annesi gülerek:
      - Ben de çocukken çok düşünürdüm böyle şeyleri. Yavrucuğum, ırmağın başı, sonu olmaz ki. İşte hepsi bu kadar. Irmak hep akar durur ve hiçbir yere de varmaz.
      - Ama anneciğim, her şeyin bir sonu olmaz mı? Gece sona erer, gündüz sona erer, ay öyle, yıl öyle...
      Annesi sözünü kesti:
      - Böyle büyük lafları bırak bir yana; kalk, dolaşmaya çıkalım. Şimdi laf değil, gezinti zamanı!
      - Hayır anneciğim. Ben böyle gezmelerden bıktım artık. Yola düşüp gitmek, başka yerlerde neler olup bittiğini öğrenmek istiyorum. Bu lafları bana birinin öğrettiğini düşünüyorsun ama bilmeni isterim ki çoktandır düşünüyordum ben bunları. Elbette ondan bundan da çok şey öğrendim. Örneğin şunu anladım: Balıkların çoğu yaşlandıkları zaman ömürlerini boşu boşuna geçirdiklerinden yakınırlar. Sürekli sızlanır, lanet okur, her şeyden şikayet ederler. Ben bilmek istiyorum; gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret; yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü?
      Küçük Balığın sözleri bitince annesi:
      - Yavrucuğum, çıldırdın mı sen? Dünya... Dünya da ne demek oluyor? Dünya burası işte; yaşam ise işte yaşıyoruz, varız...
      Bu sırada evlerine büyük bir balık yaklaştı:
      - Komşu, ne diye çocuğunla tartışıyorsun? Bugün dolaşmaya çıkmayacak mısınız yoksa?
      Anne balık komşunun sesiyle evden çıktı:
      - Ne günlere geldik bak! Artık çocuklar annelerine akıl öğretiyorlar!
      Komşu:
      - Ne oldu ki?
      Anne balık:
      - Bak şu bücüre, nerelere gitmek istiyor! Dünyada neler olup bitiyor, gidip göreceğim diye tutturdu da tutturdu. Boyundan büyük laflar işte!
      Komşu:
      - Küçüğüm, sen ne zaman bilgin, filozof oldun da bizim haberimiz olmadı?
      Küçük Balık:
      - Hanımefendi, kime bilgin, filozof diyorsunuz bilmem ama, bu dolaşmalardan sıkıldım artık. Bu yorucu gezmeleri sürdürmek istemiyorum. Göz açıp kapayana kadar sizler gibi yaşlanmış olacağım ve eskisi gibi gözü, kulağı kapalı kalacağım. İstemiyorum, anlıyor musunuz?
      Komşu:
      - Vay vay vay!... Ne biçim laf bunlar!
      Annesi:
      - Biricik çocuğumun böyle olacağını hiç düşünmezdim. Hangi soysuz, güzel yavrumun aklına girdi, bilmem!
      Küçük Balık:
      - Hiç kimse aklıma filan girmedi. Benim aklım, fikrim var; anlıyorum; gözüm var, görüyorum.
      Komşu Küçük Balığın annesine:
      - Kardeş, hani dedikoducu salyangoz vardı....
      Annesi:
      - İyi dedin valla; çocuğumla pek uğraşıyordu. Allah'ın belası!
      Küçük Balık:
      - Yeter anne! Benim arkadaşımdı o.
      Annesi:
      - Balıkla salyangozun arkadaşlığı; pöh, hiç duymamıştım!
      Küçük Balık:
      - Balık ile salyangozun düşman olduklarını duymamıştım; ama günahına girdiniz onun.
      Komşu:
      - Martaval bunlar.
      Küçük Balık:
      - Siz martaval okuyorsunuz.
      Annesi:
      - Ölümü hak etmişti o. Şurada burada otururken ne laflar ettiğini unuttun galiba.
      Küçük Balık:
      - Öyleyse beni de öldürün. Ben de aynı lafları ediyorum çünkü.
      Başınızı ağrıtmayım. Tartışma sesine diğer balıklar da geldi. Küçük balığın sözleri herkesi sinirlendirmişti.
      Yaşlı balıklardan biri:
      - Sana acıyacağımızı mı sandın?
      Öbürü:
      - Ufaklık kaşınıyor iyice.
      Kara Balığın annesi:
      - Çekilin kenara! İlişmeyin çocuğuma!
      Bir başkası:
      - Hanım, hanım, madem çocuğunu gerektiği gibi terbiye etmiyorsun, cezasını da çekeceksin.
      Komşu:
      - Sizinle komşu olmaktan utanıyorum.
      Bir başkası:
      - İşi daha ileri götürmeden, gönderelim şunu yaşlı salyangozun yanına.
      Balıklar Küçük Kara Balığı yakalamaya geldiklerinde dostları etrafını çevirip tehlikeden kurtardılar. Kara Balığın annesi hem dövünüp hem ağlıyor "Vah vah vah! Yavrum elden gidiyor! Ne yapayım? Ne edeyim? Başımı hangi taşlara çalayım?" diyordu.
      Küçük Balık:
      - Anneciğim, benim için ağlama. Şu aciz, ihtiyar balıkların haline ağla.
      Balıklardan biri uzaktan bağırdı:
      - Bızdık, ağzını bozma!
      İkincisi:
      - Gittikten sonra pişman olursan, bir daha aramıza almayız seni.
      Üçüncüsü:
      - Bunlar gençlik hevesidir; gitme.
      Dördüncüsü:
      - Buranın suyu mu çıktı?
      Beşincisi:
      - Başka dünya münya yok. Dünya burası işte; geri dön.
      Altıncısı:
      - Aklını başına toplar da dönersen, o zaman senin akıllı bir balık olduğuna inanırız.
      Yedincisi:
      - Ama sana alışmıştık biz...
      Annesi:
      - Acı bana; gitme! Gitme!
      Artık Küçük Balığın onlara diyecek sözü kalmamıştı. Kendisiyle yaşıt olan arkadaşlarından birkaçı onu çağlayana kadar uğurlayıp geri döndü. Küçük Balık onlardan ayrılırken:
      - Dostlarım, görüşmek üzere! Unutmayın beni.
      Arkadaşları:
      - Nasıl unuturuz seni? Bizi sen uyandırdın; önceden hiç düşünmediğimiz şeyleri öğrettin bize. Görüşmek üzere bilgili ve yürekli dostumuz.
      Küçük Balık çağlayandan atlayıp bir su birikintisine düştü. İlkin telaşlanır gibi oldu ama sonra yüzüp su birikintisinde dolaşmaya başladı. O zamana kadar böylesi büyük bir su birikintisi görmemişti.
      Yumurtadan çıkmış binlerce kurbağa yavrusu kaynaşıyordu. Küçük balığı görünce başladılar alay etmeye:
      - Aaaa, şunun kılığına bakın! Sen ne biçim yaratıksın böyle?
      Balık tepeden aşağı süzdü onları:
      - Lütfen terbiyenizi bozmayın. Benim adım "Küçük Kara Balık". Siz de adınızı söyleyin; tanışalım.
      Bir kurbağa yavrusu:
      - Biz birbirimize Yavru Kurbağa deriz.
      Öbürü:
      - Soylu sopluyuz.
      Diğeri:
      - Dünyada bizden güzeli yoktur.
      Bir başkası:
      - Senin gibi kılıksız ve rüküş değiliz.
      Balık:
      - Sizin bu denli kendini beğenmiş olduğunuzu tahmin etmezdim. Yine de affediyorum sizi. Çünkü cahilliğinizden böyle konuşuyorsunuz.
      Yavru kurbağalar bir ağızdan:
      - Biz cahil miyiz yani?
      Balık:
      - Cahil olmasaydınız, dünyada birçoklarının kendilerine göre bir güzellikleri olduğunu bilirdiniz. Adınız bile size ait değil!
      Yavru kurbağalar çok kızdılar ama Küçük Balığın doğru söylediğini görünce manevra yaptılar:
      - Boşuna uğraşıyorsun sen. Biz her gün sabahtan akşama kadar dünyayı dolaşırız; ama kendimizden, annemizden, babamızdan başka kimse görmeyiz. kurtçukları hesaba katmıyoruz tabii.
      Balık:
      - Şu su birikintisinden dışarı çıkamayan sizler nasıl dem vurursunuz dünyayı dolaşmaktan?
      Yavru kurbağalar:
      - Bunun dışında başka bir dünya daha mı var?
      Balık:
      - Var ya. Düşünün bakalım, bu su nerelerden geliyor buraya ve neler var suyun dışında?
      Yavru kurbağalar:
      - Suyun dışı da ne demek? Biz suyun dışını hiç görmedik. Ha ha ha! Sen aklını oynatmışsın!
      Küçük Kara Balık da gülmeye başladı. Yavru kurbağaları kendi hallerine bırakıp yoluna devam etmenin daha iyi olacağını düşündü. Sonra anneleriyle iki laf etmek geldi aklına:
      - Anneniz nerede şimdi?
      Ansızın bir kurbağanın tiz sesiyle irkildi:
      Su kenarında bir taşta oturan kurbağa suya atlayıp balığın yanına geldi:
      - İşte geldim, buyur.
      Balık:
      - Selam büyük hanım.
      Kurbağa:
      - Soysuz yaratık! Ne poz atıp duruyorsun? Bulmuşsun çocukları; sallıyor da sallıyorsun! Ben, dünyanın bu su birikintisi olduğunu anlayacak kadar çok yaşadım. Haydi, git işine; çocuklarımın da aklını karıştırma!
      Küçük Balık:
      - Yaşadığının yüz mislini yaşasan da yine aynı cahil ve aciz kurbağa olarak kalacaksın.
      Kurbağa sinirlenip Küçük Kara Balığın üstüne atıldı. Balık savrularak dibe vurdu ve dipteki çamurları, kurtçukları birbirine karıştırdı.
      Kıvrım kıvrım bir dereydi. Irmağın suyu da birkaç kat artmıştı ama dağlardan dereye bakılsa ırmak, beyaz bir iplik gibi görünürdü. Dağdan büyük bir kaya ayrılıp dereye yuvarlanmış, suyu ikiye ayırmıştı.
      El kadar iri bir kertenkele karnını taşa dayamış, sığ sularda yakaladığı kurbağayı kumların üstünde yiyen iri bir yengece bakıyordu. Küçük Balık ansızın yengeci görünce korktu; uzaktan selam verdi. Yengeç ters ters bakarak:
      - Ne terbiyeli balıksın sen! Yaklaş küçüğüm, yaklaş!
      Küçük Balık:
      - Dünyayı dolaşmaya gidiyorum ve sizin avınız olmayı hiç mi hiç düşünmüyorum.
      Yengeç:
      - Neden bu kadar kötümser ve korkaksın Küçük Balık?
      Balık:
      - Ben ne kötümserim, ne korkak. Gözümün gördüğünü, aklımın söylediğini dile getiririm.
      Yengeç:
      - Pekala, de bakalım, gözün ne gördü, aklın ne söyledi de seni avlamak istediğimi düşündün?
      Balık:
      - Lafı dolaştırıp durma.
      Yengeç:
      - Kurbağayı mı söylemek istiyorsun? Sen de çok safmışsın canım! Kurbağalarla aram iyi değil; bu yüzden avlıyorum onları. Akılları sıra dünyadaki tek varlığın kendileri olduğunu ve mutlu olduklarını sanıyorlar. Ben de onlara gerçekten dünyanın kimin elinde olduğunu anlatmak istiyorum. Artık korkmana gerek yok canım, yaklaş, yaklaş!
      Yengeç sözlerini bitirdikten sonra Küçük Balığa doğru yampiri yampiri yürümeye başladı. Yürümesi o denli gülünçtü ki balığın gülmesi tuttu elinde olmadan.
      - Zavallı! Daha sen yürümeyi öğrenmemişsin, dünyanın kimin elinde olduğunu nereden bileceksin?
      Balık yengeçten ayrıldı. Derken suya bir gölge düştü ve kuvvetli bir darbe yengeci kumlara gömdü. Kertenkele yengecin haline gülerken durduğu yerden kaydı ve az daha suya düşecekti. Yengeç bir daha çıkamadı. Küçük Balık bir çocuk çobanın su kenarında durmuş ona ve yengece baktığını gördü. Suya koyun ve keçi sürüsü yaklaşıyordu. Ağızlarını suya daldırıp meleşiyorlardı. Sesleri vadide yankılanıyordu.
      Küçük Kara Balık keçilerle koyunlar sularını içip gidene kadar bekledi. Sonra kertenkeleye seslendi:
      - Kertenkeleciğim, Ben Küçük Kara Balığım. Nehrin sonunu bulmaya gidiyorum. Senin akıllı ve bilgili bir varlık olduğunu düşünüyorum. Bir şey sorabilir miyim?
      Kertenkele:
      - İstediğini sor.
      Balık:
      -Pelikanlar, testere balıkları ve balıkçıllar yolda çok korkuttular beni. Onlar hakkında bir şeyler biliyorsan, anlat bana.
      Kertenkele:
      - Testere balığı ile balıkçıl buralarda bulunmaz. Testere balığı aslında denizde yaşar. Pelikana gelince buralarda olabilir. Sakın aldanıp da torbasına girerim deme!
      Balık:
      -Ne torbası?
      Kertenkele:
      - Pelikanın boynunun altında çok su alan bir torbası var. Suda yüzerken bazen balıklar bilmeden torbasına girer ve dosdoğru midesine giderler. Tabii pelikan aç değilse, balıkları bu torbada sonra yemek için depolar.
      Balık:
      - Balık bir kere torbaya girerse, bir daha çıkamaz mı?
      Kertenkele:
      - Torbayı parçalamaktan başka çare yok. Ben sana bir hançer vereyim. Pelikana yakalanırsan, dediğimi yaparsın.
      Kertenkele bir taşın aralığına girdi ve çok küçük bir hançerle geri döndü. Balık hançeri alarak:
      - Kertenkeleciğim, çok şefkatlisin. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
      Kertenkele:
      - Bir şey değil canım. Bende bu hançerlerden çok var. Boş kaldığım zamanlar oturup bitki dikenlerinden hançer yapar, senin gibi akıllı balıklara veririm.
      Balık:
      - Benden önce de buradan geçen balık oldu mu?
      Kertenkele:
      - Çok geçtiler. Onlar şimdi bir grup oluşturdular ve balıkçı adamı basbayağı bunalttılar.
      Kara Balık:
      - Afedersin; laf lafı açıyor işte. Lütfen gevezeliğime verme. Balıkçıyı nasıl bunalttıklarını anlatır mısın?
      Kertenkele:
      - Her zaman bir arada değiller. Balıkçı ağ attığı zaman, ağın içine girip denizin dibine kadar çekerler ağı.
      Kertenkele kulağını taşın aralığına koydu ve kulak kabartarak:
      - Ben gideyim artık. Çocuklarım uyanmış.
      Kertenkele taşın aralığına girdi. Balık tekrar düştü yola. Soruların biri geliyor, biri geçiyordu aklından. “Irmak denize dökülüyor mu acaba? Pelikan benimle uğraşmasa bari! Testere balığı hemcinslerini de öldürüp yer mi acaba? Balıkçılın bizimle ne düşmanlığı olabilir ki?”
      Küçük Balık hem yüzüyor hem düşünüyordu. Her karış yolda yeni bir şey görüyor, yeni bir şey öğreniyordu. Taklalar atarak çağlayanlardan düşmek ve yüzmeye devam etmekten hoşlanıyordu artık. Güneşin sıcaklığını sırtında hissettikçe kuvvet alıyordu. Bir yerde ceylanın biri acele acele su içiyordu. Küçük Balık selam verdi:
      - Güzel ceylan, neden acele ediyorsun?
      Ceylan:
      - Avcı peşime düştü; üstelik vurdu beni, bak işte.
      Küçük balık kurşunun isabet ettiği yeri göremedi ama ceylanın aksayarak koşmasından doğru söylediğini anladı.
      Bir başka yerde kaplumbağalar güneşin sıcağı altında kestiriyorlar, öbür tarafta keklik kahkahaları vadide yankılanıyordu. Dağ bitkilerinin kokusu havada dalga dalga yayılıp suya karışıyordu.
      Öğleden sonra vadinin genişleyip suyun ormanın ortasından geçtiği bir yere geldi. Su o kadar çoğalmıştı ki Kara Balık iyiden iyiye keyiflendi. Sonra birçok balığa rastladı. Annesinden ayrıldığından beri balık görmemişti. Birkaç küçük balık başına toplandı. "Yabancısın galiba?"”dediler.
      Kara Balık:
      - Evet, yabancıyım. Uzaklardan geliyorum.
      Küçük balıklar:
      - Nereye gidiyorsun?
      Kara Balık:
      - Irmağın sonunu bulmaya gidiyorum.
      Küçük balıklar:
      - Hangi ırmağın?
      Kara Balık:
      - İçinde yüzdüğümüz ırmağın.
      Küçük balıklar:
      - Biz buna nehir deriz.
      Kara Balık bir şey demedi. Küçük balıklardan biri:
      - Pelikanın yolumuzu tuttuğunu biliyor musun?
      Kara Balık:
      - Evet, biliyorum.
      Bir başkası:
      - Pelikanın ne kadar büyük torbası olduğunu da biliyor musun peki?
      Kara Balık:
      - Bunu da biliyorum.
      Küçük balık:
      - Yine de gitmek istiyorsun, öyle mi?
      Kara Balık:
      - Evet, ne olursa olsun, gideceğim.
      Kısa zamanda balıklar arasında yayıldı haber. “Küçük bir kara balık uzaklardan gelmiş. Irmağın sonunu bulmaya gidiyormuş. Üstelik pelikandan hiç mi hiç korkmuyormuş!” Birkaç küçük balık Kara Balık’la birlikte gitmeyi düşündülerse de büyük balıklardan korktukları için çıtları çıkmadı. Birkaçı da “Pelikan olmasa, seninle gelirdik. Ama pelikanın torbasından korkuyoruz” dediler.
      Irmak kenarında bir köy vardı. Köylü kadınlarla kızlar ırmakta çamaşır ve bulaşık yıkıyorlardı. Küçük Balık bir süre onların konuşmalarını dinledi, biraz da çocukların yüzmelerini seyredip yola koyuldu. Akşam oluncaya kadar gitmeye devam etti. Sonra bir taşın altına girip uyudu. Gece yarısı uyandı. Baktı, ay ışığı suya vurmuş ve her tarafı aydınlatmıştı.
      Küçük Kara Balık ayı çok severdi. Ay ışığının vurduğu geceler Balık yosunların arasından süzülüp ayla birkaç kelime konuşmak isterdi ama her defasında annesi uyanıp onu tekrar yosunlara çeker ve uyuturdu.
      Küçük Balık ay ığışığına çıkıp:
      - Selam güzel ay!
      Ay:
      - Selam Küçük Kara Balık. Sen neredeydin, şimdi burası neresi?
      Balık:
      - Dünya seyahatine çıktım.
      Ay:
      - Dünya çok büyük. Her tarafı dolaşamazsın.
      Balık:
      - Olsun; gidebildiğim kadar gideceğim.
      Ay:
      - Sabaha kadar yanında kalmak isterdim ama büyük bir kara bulut bu yana geliyor; ışığımı kapatacak.
      Balık:
      - Güzel ay; ben senin ışığını çok seviyorum. Işığının hep beni aydınlatmasını isterdim.
      Ay:
      - Balıkçığım, doğrusunu istersen, ışığım yok benim. Güneş bana ışık verir, ben de onu yeryüzüne gönderirim. Hiç duymadın mı insanlar birkaç yıla kadar uçup üstüme konacaklar?
      Balık:
      - Bu imkansız bir şey.
      Ay:
      - Güç bir iş, ama insanlar neyi yapmak isterse...
      Ay sözünü bitiremedi. Kara bir bulut gelip ayı kapadı ve gece tekrar kapkaranlık oldu. Küçük Balık yapayalnız kalmıştı. Şaşkınlık içinde birkaç dakika karanlığa baktı. Sonra taşın altına girip uyudu.
      Sabah erkenden uyandı. Başucunda fısıldaşan birkaç küçük balık gördü. Kara Balığın uyandığını görünce bir ağızdan:
      - Günaydın!
      Kara Balık hemen tanıdı onları:
      - Günaydın! Sonunda peşime düştünüz demek ki.
      Küçük balıklardan biri:
      - Evet; ama hâlâ korkumuz geçmedi.
      Bir başkası:
      - Pelikanı düşünmekten rahatımız, huzurumuz kaçtı.
      Kara balık:
      - Siz çok düşünüyorsunuz. Hep düşünmek, hep düşünmek gerekmez. Yola çıkınca korkunuz mutlaka geçer.
      Ama tam hareket edecekleri sırada çevrelerindeki su kabardı, üstlerine bir kapak geldi ve her taraf karardı. Kaçış yolu kalmamıştı. Kara Balık pelikanın gagasına düştüklerini anladı hemen.
      Küçük Kara Balık:
      -Arkadaşlar, pelikanın gagasına düştük ama kaçış yolu da tümüyle kapalı sayılmaz.
      Küçük balıklar ağlamaya başladılar. İçlerinden biri:
      - Artık kaçacak yolumuz kalmadı. Senin yüzünden bunlar! Yanımıza gelip ayarttın bizi!
      Bir başkası:
      - Şimdi hepimizi yutacak. İşimiz bitik!
      Birden suda korkunç bir kahkaha duyuldu. Pelikanın gülüşüydü bunlar:
      - Ne kadar çok küçük balık yakaladım! Ha ha ha ha...Gerçekten acıyorum size! Yutmaya kıyamıyorum! Ha ha ha...
      Küçük balıklar yalvarıp yakarmaya başladılar:
      - Pelikan beyefendi hazretleri! Ne zamandır sizin hakkınızda övgü dolu sözler duyardık. Lutfedip mübarek gaganızı biraz açın da dışarı çıkalım, bundan böyle hep duacınız olalım.
      Pelikan:
      - Hemen şimdi sizi yutmak istemiyorum. Depolanmış balığım var. Bakın aşağılara...
      Torbanın dibinde irili ufaklı birkaç balık vardı. Küçük balıklar:
      - Pelikan beyefendi hazretleri! Biz bir şey yapmadık; suçsuzuz. Şu Küçük Kara Balık ayarttı bizi...
      Küçük Balık:
      - Korkaklar! Bu hilekar kuşu bağış madeni mi sandınız ki böyle yalvarıyorsunuz?
      Küçük balıklar:
      - Senin ağzından çıkanı kulağın duymuyor. Göreceksin şimdi; Pelikan beyefendi hazretleri bizi affedip seni yutacak!
      Pelikan:
      - Evet, affederim sizi ama bir şartla.
      Küçük balıklar:
      - Şu geveze balığı boğarsanız, özgürlüğünüzü kazanırsınız.
      Küçük Kara Balık kenara çekildi. Küçük balıklara:
      - Kabul etmeyin! Bu hilekar kuş bizi birbirimize düşürmek istiyor. Bir planım var...
      Küçük balıklar sadece kendi kurtuluşlarını düşündükleri için Küçük Kara Balığın üstüne çullandılar. Küçük Balık torbanın gerisine doğru çekildi ve yavaşça:
      - Korkaklar! Öyle de olsa, böyle de olsa, yakalandınız bir kere. Kaçacak yeriniz de yok. Üstelik gücünüz bana yetmez.
      Küçük Balıklar:
      - Seni boğacağız. Biz özgürlüğümüzü istiyoruz.
      Kara Balık:
      - Aklınızı kaybetmişsiniz siz. Beni boğsanız bile kaçış yolu bulamayacaksınız. Kanmayın ona!
      Küçük balıklar:
      - Canını kurtarmak için söylüyorsun bunları. Yoksa bizi düşündüğünden değil.
      Kara Balık:
      - Öyleyse dinleyin beni; size bir yol göstereyim. Cansız balıklar arasında ölmüş gibi yapacağım. Haydi görelim bakalım, pelikan sizi serbest bırakacak mı bırakmayacak mı? Dediğimi kabul etmezseniz şu hançerle hepinizi öldürürüm ya da torbayı parçalayıp kaçarım ve siz...
      Balıklardan biri sözünü kesti:
      - Yeter artık! Bu sözlere dayanamıyorum... Hüngür... hüngür.. hüngür.
      Kara Balık onun ağladığını görünce:
      - Şu hanım çocuğunu niye aldınız yanınıza?
      Sonra hançeri çıkarıp küçük balıkların gözüne tuttu. Balıklar ister istemez onun önerisini kabul etti. Yalancıktan kavga ettiler. Kara Balık da ölmüş gibi yaptı. Küçük balıklar yukarı çıkarak:
      - Pelikan beyefendi hazretleri! Geveze Kara Balığı boğduk...
      Pelikan güldü:
      - İyi ettiniz. Ödül olarak sizi diri diri yutacağım. Böylece midemde gezinmiş olursunuz.
      Küçük balıklar kıpırdayacak fırsat bulamadılar ve yıldırım hızıyla pelikanın boğazından geçtiler. İşleri bitmiş oldu.
      Kara Balık o sırada hançerini çekti. Bir darbede pelikanın torbasını yarıp kaçtı. Pelikan acıdan çığlık atmaya, başını suya vurmaya başladı ama Küçük Balığı takip edemedi.
      Kara Balık öğle olana kadar gitti. Artık dağ ve vadi bitmişti ve ırmak dümdüz bir kırdan geçiyordu. Sağdan soldan birkaç küçük çay da ırmağa katılmış ve su bir o kadar çoğalmıştı. Kara Balık suyun çokluğundan zevk alıyordu. Birden kendine geldi ve suyun dibinin olmadığını gördü. O yana gitti, bu yana gitti, hiçbir kenara ulaşamadı. Küçük Balık suda kaybolmuştu! Yüzdü de yüzdü, yine bir yere varamadı. Ansızın uzun ve büyük bir hayvanın yıldırım hızıyla kendisine saldırmakta olduğunu farketti. Karşısında ağzının önünde iki kenarlı bir testere vardı. Küçük Balık testere balığının onu paramparça edeceğini düşünerek toparlandı, oradan sıvışıp su yüzüne çıktı. Bir süre sonra deniz dibini görmek için dalışa geçti. Yolda bir balık sürüsüne rastladı. Binlerce binlerce balık! Sordu birine:
      - Arkadaş, ben yabancıyım. Uzaklardan geliyorum. Burası neresi?
      Balık arkadaşlarına seslendi:
      - Bakın, bir tane daha...
      Sonra Kara Balığa:
      - Arkadaş, hoş geldin denize.
      Balıklardan bir başkası:
      - Bütün ırmaklar ve nehirler buraya dökülür. Tabii bazıları da bataklığa gider.
      Öbürü:
      - İstediğin zaman bizim grubumuza girebilirsin.
      Denize ulaştığı için Küçük Kara Balık sevinçliydi.
      - İyisi mi şöyle bir dolaşayım. Sonra gelir sizin grubunuza katılırım. Balıkçının ağını kaçırırken ben de sizinle olmak isterim.
      Balıklardan biri:
      - Yakında dileğine kavuşursun. Şimdi gidip dolaş ama su yüzüne çıkarsan balıkçıla dikkat et. Bu günlerde kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Günde dört beş balık avlamadan yakamızı bırakmıyor. Kara Balık deniz balıklarının sürüsünden ayrılıp tek başına yüzmeye başladı. Bir süre sonra su yüzüne çıktı. Güneş ışığı sıcacıktı. Küçük Kara Balık güneşin yakıcı sıcağını sırtında hissediyor, bundan zevk alıyordu. Usul usul ve keyifle deniz yüzeyinde yüzerken “ Her an ölümle yüz yüze kalabilirim. Ama yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmem gerekmez. Bir gün ister istemez ölümle karşılaşacağım; bu önemli değil. Önemli olan benim yaşamamın veya ölümümün başkalarının yaşamını nasıl etkileyeceği....” diye düşünüyordu.
      Küçük Kara Balık daha fazla düşünce ve hayal dünyasında kalamadı. Balıkçıl geldi, onu yakalayıp götürdü. Küçük Balık balıkçılın uzun gagasında çırpınıyor ama kurtaramıyordu kendini. Balıkçıl onu belinden öyle sıkı kavramıştı ki çok canı yanıyordu. Küçük bir balık suyun dışında ne kadar yaşayabilirdi ki! Balık düşünüyordu kendi kendine. Keşke balıkçıl onu hemen yutsaydı! En azından onun midesindeki su ve rutubet birkaç dakika daha ölmesini engelleyebilirdi. Bunları düşünerek balıkçıla:
      - Niçin beni diri diri yutmuyorsun? Ben öldükten sonra vücudu zehirle dolan balıklardanım.
      Balıkçıl bir şey demedi. şöyle düşündü içinden:
      - Uyanık seni! Neler çeviriyorsun aklın sıra? Beni konuşturup ağzımdan kurtulmayı mı düşünüyorsun acaba?
      Uzaktan kara görünmüş, gittikçe yaklaşıyordu. Kara Balık “Karaya varırsak, işim bitti demektir” diye düşündü kendi kendine.
      - Biliyorum, beni çocuklarına götürüyorsun. Ama karaya varana kadar ben ölmüş olurum ve bedenim zehirli bir torbaya dönüşür. Çocuklarına acımıyor musun hiç?
      Bu kez balıkçıl düşünmeye başladı: “İhtiyatlı olmakta yarar var. Seni ben yeyip çocuklarıma başka balık avlayım... Ama işin içinde bir numara olmasın sakın! Hayır, hayır, hiçbir şey yapamazsın sen.”
      Balıkçıl bunları düşünürken Kara Balığın bedeninin gevşeyip hareketsiz kaldığını gördü. Yine düşünceye daldı: “ Öldü mü yani? Şimdi ben de yiyemem artık onu. Böylesi yumuşak ve ince bir balığı yasaklıyorum kendime.”
      “Hey ufaklık! Henüz yarı canlısın. Şimdi seni yiyebilir miyim acaba?” diyecek oldu ama lafını bitiremedi. Gagasını açar açmaz Kara Balık fırlayıp aşağıya düştü. Balıkçıl fena oyuna geldiğini anladı ve Küçük Kara Balığın peşine düştü. Balık yıldırım hızıyla suya doğru ilerliyordu. Suya kavuşma arzusuyla kendinden geçmiş, kuruyan ağzını denizin nemli rüzgarına çevirmişti. Ama suya dalıp da soluklanana kadar balıkçıl yıldırım hızıyla yetişti ve bu kez balığı öyle süratle avlayıp yuttu ki zavallı balık başına nasıl bir bela geldiğini bir süre anlayamadı. Tek hissettiği her tarafın nemli ve karanlık oluşuydu. Hiçbir yol yoktu ve ağlama sesleri geliyordu. Gözleri karanlığa alışınca, bir köşede büzülmüş ağlayan ve sürekli annesini isteyen küçücük bir balık gördü. Kara Balık yaklaştı:
      -Küçüğüm, kalk da bir çare düşünmeye bak. Ağlayıp anneni istemen neye yarar?
      Minik balık:
      -Sen de... kimsin? ... Görmüyor musun?.... Ölü... yorum. Hüngür... hüngür. Anneciğim artık seninle gelip balıkçının ağını dibe çekemeyeceğim... hüngür... hüngür!
      Küçük Kara Balık:
      -Yeter artık, kes! Rezil ettin bütün balıkları!
      Minik balık ağlamayı kesince Küçük Kara Balık:
      - Balıkçılı öldürüp balıkları kurtarmak, huzura kavuşturmak istiyorum. Ama önce seni dışarı göndermeliyim; yoksa bir çuval inciri berbat edersin.
      Minik balık:
      - Sen kendin ölüyorsun, nasıl öldüreceksin balıkçılı?
      Küçük Kara Balık hançerini gösterdi:
      - İçerden karnını parçalayacağım. Şimdi beni dinle. Balıkçılın gıdıklanması için ben oraya buraya koşuşturmaya, dönüp dolanmaya başlayacağım. Ağzını açıp da kah kah gülmeye başlayınca sen fırla dışarı.
      Minik balık:
      - Peki sen ne yapacaksın?
      Küçük Kara Balık:
      - Beni düşünme sen. Bu soysuzu öldürmeden dışarı çıkmayacağım.
      Küçük Kara Balık bunu söyledikten sonra dönüp dolanmaya, o yana bu yana koşuşturmaya ve balıkçılın midesini gıdıklamaya başladı. Minik balık balıkçılın midesinin ağzında hazır bekliyordu. Balıkçıl ağzını açıp da kah kah gülmeye başlayınca minik balık dışarı fırladı ve az sonra da denize düştü. Ne kadar beklediyse de Kara Balık’tan haber yoktu. O sırada balıkçıl kıvranmaya, çığlık atmaya başladı. Sonra çırpınıp süzüldü süzüldü ve şlapp diye suya düştü. Suda da çırpınışını sürdürdü. Yine haber yoktu Küçük Kara Balık’tan...
     
     
      Yaşlı balık masalını bitirdi ve on iki bin yavrusuna ve torununa:
      -Artık yatma vakti çocuklar. Gidip yatın bakalım.
      Çocuklar ve torunlar:
      -Büyükanne, minik balığa ne olduğunu söylemedin.
      Yaşlı balık:
      -O da yarın akşama kaldı. şimdi yatma vakti. İyi geceler.
      On bir bin dokuz yüz doksan dokuz küçük balık “İyi geceler” dileyerek yatmaya gitti. Büyükanne de uykuya daldı. Ama küçük bir kırmızı balık ne yaptı ne ettiyse de uyuyamadı. Sabaha kadar denizi düşündü hep... 
*
   
Samed Behrengi, (1939-1968, çocuk öyküleri ve masalları yazmış, masallar derlemiş, Azerbaycan Türkçesiyle Farsça arasında çeviriler yapmış İranlı yazar. Haziran 1939'da Tebriz'de doğdu. Babasının adı İzzet, annesinin adı Sârâ idi. İran'ın Azerbaycan kesiminde on bir yıl köy köy dolaşarak öğretmenlik yaparken, bir yandan da Tebriz Üniversitesi'nde gece derslerine girerek İngiliz dili ve edebiyatı eğitimi gördü. Halkının toplumsal, ekonomik ve folklorik yapısını halkının içinde yaşayarak inceledi. Bu arada Azerbaycan ve İran halk edebiyatından derlemeler yaptı, masallar yazdı. 1968 yılında Aras Irmağı'nda ölüsü bulununca, yüzerken boğulduğu söylentisi yayıldıysa da, buna pek inanan olmadı. Özellikle Küçük Kara Balık adlı çocuk kitabı, onun yalnızca İran'da değil, dünyanın pek çok ülkesinde tanınıp sevilmesine yol açtı. Bu küçük kitap, İtalya'da ve Çekoslovakya'da ödüller aldı. Samed Behrengi'nin eğitimle ilgili yazılarının dışında, masal derlemeleri ve çocuk kitapları vardır. Ulduz Kızın Kargaları, Ulduz Kızın Konuşan Bebeği, Güvercinci Keloğlan, Telhun Kız, Deli Dumrul, Sevgi Masalı, Bir Şeftali Bin Şeftali, Bu Gelen Köroğlu'dur, Püsküllü Deve, Bir Vardı Bir Yoktu, yazarın tanınmış çocuk kitaplarıdır.