25 Haziran 2019
Michel Foucault " İktidara aşık olmayın! "

Politik eylemi, birlik ve bütünlük paranoyalarından kurtarıp özgürleştirin;
1. Eylem, düşünce ve arzuları, bir tür dallanıp budaklandırarak ve piramit şeklindeki hiyerarşileştirme yoluyla değil;çoğalma, yan yana koyma ve birbirinden ayırarak birbirine bağlama (disjunction) yoluyla arttırın;
2. Batı düşüncesinin, iktidar biçimi ve gerçeğe erişme kipi olarak uzun süre kutsallaştırdığı olumsuzun eski kategorilerinden (yasa, sınır, iğdiş etme, yokluk, boşluk) kendinizi kurtarın. Pozitif ve çoğul olanı tercih edin, farklılığı tekbiçimciliğe, akımları birliklere, hareketli düzenleri sistemlere tercih edin. Üretken olanın yerleşik değil, göçebe olduğunu kabul edin;
3. Dövüşülen şey iğrenç bile olsa, militan olmak için asık suratlı olmak gerekmediğini kabul edin. Devrimci bir güce sahip olan şey, arzunun gerçeklikle bağıdır (yoksa, temsil biçimlerine sığınışı değil);
4. Düşünceyi siyasi bir pratiğe hakikat değeri vermek için kullanmayın; siyasi eylemi bir düşünceyi gözden düşürmek için, bu sanki katışıksız bir spekülasyondan başka bir şey değilmiş gibi kullanmayın. Siyasi pratiği düşüncenin yoğunlaştırıcısı olarak kullanın ve analizi de, siyasi eylemin müdahale biçim ve alanlarının çoğaltıcısı olarak kullanın;
5. Bireyin “haklar”ını, felsefenin tanımladığı şekilde iyileştirilmesini siyasetten talep etmeyin. Birey iktidarın ürünüdür. Aslolan şey çoğalma ve yer değiştirme yoluyla çeşitli düzenlemeleri “bireysizleştirmek”tir. Grup, hiyerarşileştirilmiş bireyleri birleştiren organik bir bağ olmamalı, sürekli bir “bireysizleştirme” kaynağı olmalıdır.
6. İktidara aşık olmayın!
1. Eylem, düşünce ve arzuları, bir tür dallanıp budaklandırarak ve piramit şeklindeki hiyerarşileştirme yoluyla değil;çoğalma, yan yana koyma ve birbirinden ayırarak birbirine bağlama (disjunction) yoluyla arttırın;
2. Batı düşüncesinin, iktidar biçimi ve gerçeğe erişme kipi olarak uzun süre kutsallaştırdığı olumsuzun eski kategorilerinden (yasa, sınır, iğdiş etme, yokluk, boşluk) kendinizi kurtarın. Pozitif ve çoğul olanı tercih edin, farklılığı tekbiçimciliğe, akımları birliklere, hareketli düzenleri sistemlere tercih edin. Üretken olanın yerleşik değil, göçebe olduğunu kabul edin;
3. Dövüşülen şey iğrenç bile olsa, militan olmak için asık suratlı olmak gerekmediğini kabul edin. Devrimci bir güce sahip olan şey, arzunun gerçeklikle bağıdır (yoksa, temsil biçimlerine sığınışı değil);
4. Düşünceyi siyasi bir pratiğe hakikat değeri vermek için kullanmayın; siyasi eylemi bir düşünceyi gözden düşürmek için, bu sanki katışıksız bir spekülasyondan başka bir şey değilmiş gibi kullanmayın. Siyasi pratiği düşüncenin yoğunlaştırıcısı olarak kullanın ve analizi de, siyasi eylemin müdahale biçim ve alanlarının çoğaltıcısı olarak kullanın;
5. Bireyin “haklar”ını, felsefenin tanımladığı şekilde iyileştirilmesini siyasetten talep etmeyin. Birey iktidarın ürünüdür. Aslolan şey çoğalma ve yer değiştirme yoluyla çeşitli düzenlemeleri “bireysizleştirmek”tir. Grup, hiyerarşileştirilmiş bireyleri birleştiren organik bir bağ olmamalı, sürekli bir “bireysizleştirme” kaynağı olmalıdır.
6. İktidara aşık olmayın!
George Orwell - Neden Yazıyorum

en çok yapmak istediğim şey, politik yazarlığı sanata dönüştürmekti.
Başlangıç noktam hep bir partizanlık hissi, bir adaletsizlik duygusu
oldu. Kitap yazmaya koyulduğumda, kendime, ‘bir sanat eseri üreteceğim’
demiyorum. Yazmak istiyorum, çünkü ortaya çıkarmak istediğim bir yalan,
dikkat çekmek istediğim bir olgu var ve başlangıçtaki kaygım, sesimi
duyurmak.
Para kazanmak dışında, bana kalırsa yazmak için dört büyük sebep vardır.
I) Katıksız Egoizm: Zeki görünme, hakkında konuşulma, ölümden sonra hatırlanma, sizi hiçe sayanlardan intikam alma arzusu vesaire. Bunun bir sebep olmadığını söylemek düpedüz riyakârlıktır, hem de en güçlüsünden. Yazarlar bu özelliği bilim insanları, sanatçılar, politikacılar, avukatlar, askerler ve başarılı iş adamlarıyla – kısaca insanlığın en üst tabakasıyla – paylaşırlar. İnsanlığın büyük bir kısmı aslında bencil değildir. Yaklaşık otuz yaşından sonra birey olma duygusunu neredeyse kaybederler ve başkaları için yaşayıp angarya işlerin altında ezilip giderler. Ancak yetenekli ve hayatlarını doyasıya yaşamaya kararlı insanların oluşturduğu bir azınlık vardır ve yazarlar bu gruba dâhildir. Ciddi yazarlar – diyebilirim sanıyorum – gazetecilerden daha boş ve ben -merkezli ancak daha az para düşkünüdür.
II) Estetik Çoşku: Dış dünyaya ait güzellik algısını kelimelere dökme heyecanı. Bir sesin diğeri üzerindeki etkisinden duyulan keyif, iyi yazıların istikrarı ya da iyi bir hikâyenin ritmi. Bir başkasının deneyimini paylaşma arzusu oldukça kıymetlidir ve bu arzu kaybedilmemelidir. Estetik sebep pek çok yazar içinde nadiren ya da güçsüz bir şekilde bulunur; ancak bir broşür yazarı yahut ders kitabı yazarları dahi faydacı olmayarak sözcükleri ya da ifadeleri güzelleştirecektir kendine göre ya da en kötü ihtimalle tipografi ve kenar boşluklarının genişliği konusunda endişelenecektir. Hiçbir kitap estetik değerlendirmeden tam anlamıyla muaf değildir.
III) Tarihsel tepi: Şeyleri olduğu gibi görme, gerçekleri keşfetme ve onları gelecek nesiller için depolama arzusu.
IV) Politik Amaç: Dünyayı belli bir yöne doğru çekme, insanların düşüncelerini değiştirme arzusu. Tekrar edelim, hiçbir kitap politik bir görüşten tam anlamıyla muaf değildir. Sanatın politika ile hiçbir işinin olmaması gerektiğine dair düşünce de politik bir tavırdır.
Şimdi bu çeşitli tepilerin birbirleriyle nasıl bir savaş içinde olduğu ve kişiden kişiye zaman içinde değişim gösterdiği daha net görülebilir.
24 Haziran 2019
Bir Eğitim Ütopyacısı: İsmail Hakkı Tonguç

Henüz gerçekleşmemiş her fikir, bir ütopyayı andırıyor işin tuhafı; zaten varolanın dışında hiçbir şey mümkün değildir, diye düşünecek olsaydı, hiçbir şey yapamazdı insanlık...Simon de Beauvoir
Hiç yürünmemiş yollarda adımlarını, hiç düşünülmemiş düşüncelerde başını tehlikeye at!...(1968 Mayıs’ında, Paris’te Odéon Tiyatrosu’nun duvarındaki yazı).
Tonguç’un Ütopyası
Toprakla insan, vatandaşla iş, servetle vatandaş arasındaki ilişkiler ahenkli bir şekilde kurulmayacak olursa, genel hayatın akışına yol açan bütün kanallar tıkalı kalmaya mahkûmdur… Verimli topraklarımızın çoğu bunları işletemeyen veya bu vasıta ile köylüleri sömürenlerin elindedir. Cumhuriyetin çözmeye zorunlu olduğu en büyük iş toprak sorunudur… Suların sahipliği sorunu da tıpkı toprak işi gibi mutlaka devletin el koyarak çözmesi gereken ulusal davalarımızdandır…
Köylülerimizin genel hayatlarıyla birlikte ülkenin genel hayatına şekil veren bu sorunları oldukları gibi kabul ederek köylüyü sadece okutmaya kalkışmaktan ne kazanılabilir?
Köylü insanı, öylesine canlandırılmalı ve bilinçlendirilmeli ki, onu hiçbir güç yalnız kendi hesabına ve insafsızca sömüremesin, köyde oturanlara köle ve uşak muamelesi yapamasın, köylüler bilinçsiz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelemesinler... Köy sorunu köyde eğitim problemleri de içinde olmak üzere bu demektir...
Geleceğin okulunu çocuklar için bir cennet haline getirmek ülküsü zafer çelenkleriyle süslenebilirse Köy Enstitüleri denemesinin kazandırdığı değerlerden de faydalanılarak, ulusumuzun karakterine en uygun eğitim kurumları yaratılabilir. Bunlara yakışacak adı bulmakta da zorluk çekilmez.
Tonguç’un “Yeni İnsan Tipi”:
“Tabiatı ve mukadderatı yenebilen…”
“Hayata imkânlar yaratabilen…”
“Cemiyete lüzumlu, kendi kendini idareye muktedir, meslekî
hayatta muvaffakiyetle tutunabilecek vatandaşlar…”
“Yaşayış, dil, hayat telakkisi ve zihniyet bakımlarından köylüden ve
halktan kopmamış…”
“Ne ezen ne de ezilen…”
“Ne sömüren ne de sömürülen
Bir cemiyet için en büyük felaketlerden biri, o cemiyetin fertleri arasında müminsiz putların türemesi ve çoğalması; cemiyetin ekseriyetini teşkil eden insanların iş yapma, başarabilme kabiliyetlerini ve şahsiyetlerini kaybederek sürüleşmesidir. Cumhuriyet, bu trajediye asla meydan vermeyen bir hükümet şekli olduğu için mukaddestir. Cumhuriyeti koruyacak nesillerin buna iman etmeleri lazımdır .
Kurtuluş Savaşını verenlerin hakları ödenecekti. Yeteneklilere, çalışanlara hakları verilecekti… Ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen sınıflar bulunmayacaktı. Cumhuriyet bu demekti. Devrim en uygun koşulları bularak yeni insan tipleri yaratmak zorundaydı…
Tonguç’un Demokrasi Anlayışı
“Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olan, öbürü de kolayı, oyun olanı. Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama bağlamadan, halkı esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz birincisi, köklü değişiklik ister. Bu zor ama gerçek demokrasidir. İkincisi kâğıt ve sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin; toprağı, işi olsun olmasın, demagojiyle serseme çevrilen halk, bir sandığa elindeki kağıdı atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır. Bu oyundur, kolaydır. Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte. Biz de demokrasinin kolayını seçtik. Çok şeyler göreceğiz daha...
Tonguç’un Okul-Hayat İlişkisine Dair Görüşü
Hayat, ilkokulun [okulun] çocukları sadece müşahede ettireceği veya temasta bulunmak imkânını verebileceği ve ancak nazarî dersleri müşahhaslandıracak bir vasıta değildir; belki bütün okul faaliyetlerinin dayanacağı bir temel, tutabilmesi ve beslenmesi için derinliklerine doğru kök salacak bir sahadır.
Çünkü o (okul), ne müdavimlerini ne de muhitindeki insanları her zaman ve her yerde en basit tabiat hadiseleri dediğimiz hadiselere hâkim olabilecek vaziyete getirememiştir. Hâlbuki iş ve meslek ocakları denilen müesseseler, en eski zamanlardan beri bunu kısmen yapmağa muvaffak olabilmişlerdir.
En iptidai (ilkel) şekildeki iş hayatından başlanarak, en yüksek kültüre kadar çıkılsa bile yine görülecek manzara şudur: El faaliyeti, zihni faaliyet ve tefekkür [düşünüş] birbirleri ile birleşerek eser yaratmışlardır. Bu eserler yaratılırken insanlara rol verilerek, onlar, terbiye edilmişlerdir. Hâlbuki okul, henüz birçok cemiyetlerde, o cemiyete mensup fertlerin sadece muayyen ve imtiyazlı bir kısmını terbiye etmekten daha ileri geçememiştir. Ailede, iş ocaklarında verilmekte olan terbiye, bu karakterde değildir…
Onlar,[aile ve iş ocakları], okullarda olduğu gibi cemiyet içindeki bir kısım fertlerin kabiliyetlerini sun'i bir şekilde lüzumundan fazla inkişaf ettirerek (geliştirerek), tabakalar yaratma gayesini istihdaf etmezler [amacı gütmezler]. Okullarla aile ve iş ocakları denilen terbiye kurumları arasındaki büyük farkın sebebi, okulun işin terbiyevi rollerini ve kıymetlerini bilmemesinden ve henüz bir cemiyetin bütün fertlerini bağrına alamayışındandır. Asrımızın ve gelecek asırların en mühim vazifelerinden biri hiç şüphesiz bu ayrılığı ortadan kaldırmak olacaktır.
Tonguç bir eğitim ütopyacısı olmakla kalmayıp, eğitime ütopik yaklaşımın adeta bir zorunluluk olduğunu belirtiyor:
Talim ve terbiye, sanat ve ilim işi, birçok cemiyetlerde henüz-sadece mektebin başarabileceği bir iş telakki edilmektedir. Onun içindir ki bu iş bir türlü devletin şümullü ve müspet kültür siyaseti çerçevesine girmemektedir. Milli talim ve terbiye işini aktüel içtimaî ve iktisadî siyasetin ön planına geçirmiş cemiyete pek az tesadüf edilir. Halbuki her şeyden evvel yapılması lazım gelen budur…” “…Zamanın ve hadisatın getireceği fırsatlardan talim ve terbiye için imdat beklemek beyhudedir. Diğer birçok işlerde olduğu gibi talim ve terbiye, ilim ve sanat meseleleri için de planlı bir siyasete, sistemli bir mesaiye ihtiyaç vardır…” “…Görülüyor ki, milli talim ve terbiye işi sadece şu veya bu şekilde bir istek ve arzu meselesi değildir. Bu işte istemek kadar bilmek ve yapabilmek de mühimdir. Talim ve terbiye meselelerini; günün geçici taleplerine, göreneğe, taklitçiliğe feda etmemek -bugün için- maarife yapılabilecek en büyük hizmetlerden biridir.
dergipark.gov.trDr.Seçkin Özsoy‘ ANNE ‘, bizim ‘ AĞRIYAN YERİMİZ ‘ Perran Kutman

Amerika’da böbrek sancım tuttu. Taş düşürüyordum. Ambulans geldi. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum.
İlk defa böyle bir ağrıyla karşılaşıyorum.
Bir yandan da ‘anneciğim..anneciğim..’ diye bağırıyorum.
Bunu Türkçe söylediğim için ağrıyan yerimi söylediğimi sandılar.
Birbirlerine bakıp ‘acaba orası neresi?’ diye soruyorlar. Ben, ‘annemi çağırıyorum’ dedim. ‘Kaç yaşında kadın, bunun bir de annesi mi var, onu niye çağırıyor ki?!’ dediler muhtemelen..
Biz böyle durumlarda ‘anne’ deriz.
Onlarda öyle bir şey yok ki; ‘mamy..mamy..’ diye ağlayan Amerikalı mı var?..
Evet, belki de ‘ ANNE ‘, bizim ‘ AĞRIYAN YERİMİZ ‘
İlk defa böyle bir ağrıyla karşılaşıyorum.
Bir yandan da ‘anneciğim..anneciğim..’ diye bağırıyorum.
Bunu Türkçe söylediğim için ağrıyan yerimi söylediğimi sandılar.
Birbirlerine bakıp ‘acaba orası neresi?’ diye soruyorlar. Ben, ‘annemi çağırıyorum’ dedim. ‘Kaç yaşında kadın, bunun bir de annesi mi var, onu niye çağırıyor ki?!’ dediler muhtemelen..
Biz böyle durumlarda ‘anne’ deriz.
Onlarda öyle bir şey yok ki; ‘mamy..mamy..’ diye ağlayan Amerikalı mı var?..
Evet, belki de ‘ ANNE ‘, bizim ‘ AĞRIYAN YERİMİZ ‘
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)