05 Haziran 2017

Yıldız Kenter - Bir sana tutkunum, bir sana düşman

Denizle tuz gibi karıştı aklım
Bir sana tutkunum, bir sana düşman.
Kalbim avucunda yok gizli saklım,
Bir sana tutkunum, bir sana düşman.
Dalgalara yenik düştü küreğim,
Yelkenler perişan yerde direğim
Gel gitlere boyun eğdi yüreğim
Bir sana tutkunum, bir sana düşman.
Bir sevda zedeyim köhne kayıkta
Gönül anaforda can kayalıkta.
Temmuz güneşisin sen aralıkta
Bir sana tutkunum, bir sana düşman.
 
 

 

Andrey Tarkovski "Anılar bizi saldırılara açık, acı çekmeye hazır kılar."

 
Bizim şu prensiplerimiz amma da gurur ve gözü bağlanmışlıkla dolu! Görüşlerimiz, hiçbir fikrimiz olmayan şeyler, bilgi konusunda en ufak sezgimiz bile yok, inanç konusunda, aşk konusunda umut konusunda… Bu konulardan çok söz ediyoruz, ne var ki boş konuşuyoruz. Yeterince sağlam bir dayanağımız yok, ne bağlamı biliyoruz ne de her şeyin temeli olan sistemi. Bir kavram ya da bağlamından ayrılmış bir sözcük kapıyoruz ya da bir düşünce biçimi sonra onun üzerine ardı arkası kesilmeyen bir şekilde konuşup dururuz.

ZAMAN, İNSANA VERİLMİŞ HEM TATLI HEM DE ACI BİR ARMAĞANDIR

Sanatın amacı, daha çok, insanı ölüme hazırlamak, onu iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır.

Sanat, bir insanın muktedir olduğu en iyi şeyi, yani inancı, aşkı, güzelliği ya da istediği ve umduğu en iyi şeyi güçlendirir. Yüzme bilmeyen bir insan suya atladığında vücudu -kendisi değil-, kendini kurtaracak içgüdüsel hareketler yapmaya başlar. İşte sanat da suya atılmış bir insan bedeni gibidir, insanlığın manen boğulmasını engelleyecek bir içgüdüdür. Sanatçı, insanlığın manevi içgüdüsünün temsilcisidir.

Günümüzün en karmaşık sorunlarını, yüzyıllardır edebiyatın, müziğin ve güzel sanatların tekelinde olan bir düzlemde, bu sefer sinemanın yardımı ile ele almak mümkündür. Yapılacak tek şey, sinema sanatının gitmek zorunda olduğu yolu tekrar tekrar aramaktır. Sinemanın kendine has özelliklerini büyük bir titizlikte ve hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde kavradığımız, kendi içimizde ona ulaşacak anahtarı bulmadığımız takirde sinema alanında attığımız her pratik adımın, tek tek her birimiz açısından verimsiz ve umutsuz bir çaba olarak kalacağından eminim.

Sinemayı çok seviyorum. Henüz çok az şey biliyorum. Örneğin ,kafamdaki tasarıya dayandırdığım çalışmam, bugün beni yönlendiren çalışma varsayımları sistemine uyacak mı ,bilmiyorum. Çevremiz baştan çıkarıcı şeylerle dolu, basmakalıplıklar, önyargılar, genellemeler, bana yabancı, yapay düşünceler. Ne de olsa bir sahneyi izleyicilerin alkışlarını alacak güzellikte ve etkiliyicilikte çekmek çok daha kolay …O yolu bir seçmeyi gör… Anında yok olursun.

Zaman, insana verilmiş hem tatlı hem de acı bir armağandır. Hayat, var olmak için kendine koyduğu hedeflere uygun bir ruh geliştirmesi için insana tanınmış bir süreden başka bir şey değildir ve insan bu gelişimi gerçekleştirmek zorundadır.

Dinleme ve anlama yeteneği çok değerlidir… Bir kez olsun, aynı şeyleri hissetmeyi başarabilen iki insan birbirini hep anlayacaktır. Bunlardan biri buzul, diğeri isterse atom çağında yaşamış olsun fark etmez.

Şiir, insanlara bütün hayatı boyunca eşlik eden bir felsefedir.

Bizim şu prensiplerimiz amma da gurur ve gözü bağlanmışlıkla dolu! Görüşlerimiz, hiçbir fikrimiz olmayan şeyler, bilgi konusunda en ufak sezgimiz bile yok, inanç konusunda, aşk konusunda umut konusunda… Bu konulardan çok söz ediyoruz, ne var ki boş konuşuyoruz. Yeterince sağlam bir dayanağımız yok, ne bağlamı biliyoruz ne de her şeyin temeli olan sistemi. Bir kavram ya da bağlamından ayrılmış bir sözcük kapıyoruz ya da bir düşünce biçimi sonra onun üzerine ardı arkası kesilmeyen bir şekilde konuşup dururuz.

İnsan, öyle bir hatırlama yeteneğiyle donatılmıştır ki, kendi sınırlarının farkına yine kendisi varır. Anılar, bizi saldırılara açık, acı çekmeye hazır kılar.

Acının kaynağı tatminsizliktir, insanın o an içinde bulunduğu durumla ideal arasındaki çatışmadan doğar. İnsanın gerçek bir özgürlük uğruna mücadeleyle ruhunu güçlendirmesi, tatmin duygusundan çok daha önemlidir.                  Mühürlenmiş Zaman

Haydar Ergülen - Zeytin

Sina ile tuz dağında, zeytin hakkında konuşuyorduk: Bir tek olsun zeytin yetiştirseydik bunca söz yerine! Suyun hakkı için ve kara gözlerinin hatırına, dilde çoğalan zeytin, tuza değil, ekmeğe değil söze kardeş duruyordu, rüzgâr bu akşama tuzdan bir sofra kuruyordu, söz ile zeytin arasında: Yoklukta buluşmanın güzelliği gibi duruyordu kardeşlik! Hiç kutsalınız yoksa kardeşlerinize bakın, kardeşlerim! Kardeşlik, yokluk kadar kutsaldır, onların bakışında zeytin, tuz onlar ağlayınca göl, gönül onlarda durduğu için dağ ve uzun çarşılı bir gülüşü var onlarla uzun bahçeli bir geçmişin. Diyebilir miyiz yokluğun çölü zeytinden ve bizden geçilmiyordu varlığımız, kardeşler: Yokluğunu yetiştirebilir miyiz geçip zeytinden? 

Bob Marley " Kendi kendime konuştuğum kadar, kimseyle konuşmuyorum. Sebep delilik değil, sadece bilirim ki insanı sadece en iyi kendi dinler."


Güneşe saygıdandır, Çiçeğin boyun eğmesi. Bütün aşklardan yücedir, İnsanın insan sevmesi...Aşık Mahzuni Şerif

Dünya denilen bu kokuşmuş çöplükte her şeyden şüphe edebiliriz; Bir annenin sevgisi hariç!..James Joyce

Bana satılmış bir medya ver, sana cahil bir toplum sunayım...Joseph Goebbels

Halk, hükümetinden korktuğu zaman tiranlık; hükümet, halkından korktuğu zaman özgürlük vardır...Thomas Jefferson


03 Haziran 2017

Nazım Hikmet ölümsüzlüğünün 54. yılında

Ernesto Gómez Abascal

Tarih 6 Temmuz 1958 Cuma günü, Fidel Castro ve Ernesto Che Guevara, Meksika Şehrinde bir hapishanede mahkumlar. Hükümete karşı gizli fesat ve yasadışı yollardan silah temin etmekle suçlanıyorlar. Gerçekten de; birkaç ay sonra Granma gemisiyle Sierra Maestra’da gerilla mücadelesini başlatmak üzere 82 genç devrimciden oluşan bir grupla bir yolculuk örgütlemekteydiler.

Che, hapisten ailesine yazdığı aynı tarihli mektubunda; halkını ezen, emperyalizm yanlısı diktatörlükten Küba’yı kurtarmak üzere Kübalı devrimcilere katılmaya karar verdiğini anlatmıştır. Bu görev uğruna hayatını kaybetme ihtimali karşısında, Che şöyle yazmıştır: “Şimdiden ölümümü bir başarısızlık olarak görmüyorum, hatta (Nazım) Hikmet’in de dediği gibi: “YALNIZ YARI KALMIŞ BİR ŞARKININ ACISINI TOPRAĞA GÖTÜRECEĞİM”.

Şiire tutkun ve kendisi de bir şair olan, Che, Nazım Hikmet’i okumuştu, hatta hapisteyken ve idam cezasına çarptırılma tehdidiyle karşı karşıyken karısına yazdığı “1. Mektup” başlıklı şiirinde kendisinden bahsetmiştir.

O zamanlar, Nazım Hikmet, zaman içerisinde tüm dünyanın emperyalist hakimiyet ve adaletsizlikle mücadele sembolüne dönüşecek, Latin Amerikalı genç bir devrimcinin, şiirlerini okuduğunu bilemezdi.

1961’in ilkbaharında Havana’da bulunduğu süre içerisinde, ne Che Guevara’yla ne de Fidel Castro’yla buluştuğuna dair hiç bir fikrim yok. Küba’da Nazım’la şahsen ilgilenen, Kübalı büyük şair Pablo Armando Fernandez, kısa bir süre önce Türkiye’ye geldi ve ben de kendisine bunu sordum ve o da devrimci yöneticilerle yaptığı olası görüşmeleri bilmediğini söyledi,  yine kendisinin belirttiği üzere ama kesinlikle olmadığı söylenemez.

Nazım’ın, Haziran 1963’de Moskova’da hayata veda ettiğinde, Küba’ya ikinci bir seyahat hazırlığında olduğunu okudum. İlk ziyaretinde, Adada henüz başlatılmış, özgürlükçü ve devrimci esere hayranlığının gerçek bir türküsü olan “Havana Röportajı” adlı şiirini bıraktı. Şimdi ise; bu tarihi olayın farklı yönlerini bir araya getiren bir de belgesel film hazırlandı.

Moskova’da ve diğer Avrupa Başkentlerinde bulunduğu süre içerisinde “Sürgünün zor zenaatını” paylaştığı, Küba’nın ulusal şairi Nicolas Guillen’in yakın dostu olmuştur, eserleri altmışlı yıllarda Küba’da yayınlanmış ve tanınmıştır ve halkların davasına gönül veren ve yalın diliyle genç yazarlar arasında çok büyük takdirle karşılanmıştır.

Nazım Hikmet’i Küba’yla ilişkilendiren diğer bir tarihi olay daha mevcuttur, ama bu olaydan daha önce bahsedip bahsetmediğimi bilemiyorum.

Kübalı vatanseverler, otuz yıl kadar süren, İspanya’dan bağımsızlıklarını almak üzere başlattıkları savaşın tam sonlarına gelmek üzereyken, Sultan II. Abdülhamit, çok büyük bir ihtimalle aynı dönemde Girit’te karşı karşıya kaldıkları ayaklanmada uygulamak üzere, bu savaşa dair tecrübe edinilmesi amacıyla Küba’ya bir Komisyon gönderir. Osmanlı Ordusundan Enver Paşa’yı , bu görevi yerine getirmesi için Özel Elçi olarak seçer.

Türkiye’ye sığınmış ve Rusya’yla yapılan bir savaşta hayatını kaybeden, Polonyalı bir Kondun oğlu olan, Osmanlı Paşası, Küba’daki görevi esnasında bilinmeyen bir sebepten ötürü yaralanmıştır. Adadaki duruma dair gönderdiği şifreli raporları, İstanbul’daki Osmanlı arşivlerinde muhafaza edilmektedir. Bir raporunda, eğer Amerika Birleşik Devletleri Küba’ya müdahalede bulunursa, İspanyol sömürgeciliğine karşı savaşan Kübalı vatanseverlerin, yeni işgalciden kendilerini savunmak üzere silahlarının yönünü değiştireceklerini bildirmiştir. Gerçekten de; başta Jose Marti olmak üzere, Küba’nın bağımsızlık mücadelesinin en önemli fikir insanları, Kuzeydeki komşumuzun ihtiraslarını anlatan tehlikeleri uyarmıştır.

Daha sonra ise; Enver Paşanın, büyük Türk ozanının büyük babası olduğunu öğreniyoruz. Efsane Nazım ailesinden bir kanının, ülkelerimiz arasındaki tarihi bağların gelişmesi için hizmet ettiği de söylenebilinir.

Ankara
1 Nisan 2008

Bu Enver Paşa, daha sonra Atatürk döneminde bakanlık yapan Enver Paşa değildir.

nazimhikmet.org.tr