13 Şubat 2017

The origins of ballet - Jennifer Tortorello and Adrienne Westwood

 
Balenin kökenleri
En küçük el hareketinden odanın karşı tarafına yürümeye kadar her hareketin ve mobilyanın etek boyuna kadar her görsel detayın, karmaşık bir kurallar dizisine göre düzenlendiği bir parti hayal edebilirmisin?? Yüzyıllarca, Avrupalı soylular için bu adetler sıradan birşeydi.Bunların modası geçse de, bu bileşenleri tanıdık bir ad altında görmeye devam ediyoruz. Bale. Bale İtalyanca "Balletto" yani küçük dans sözcüğünden gelir. Kökleri Rönesans İtalya'sına dayanmaktadır ve aristokratik toplantılarda yapılan sosyal danslarla koreografiye dayalı gösterinin bir bileşimidir. Bale, birçok açıdan saraydaki insanları uygun davranış sergilemeleri için kontrol etmenin bir yoluydu. İnsanların adım atma, baş selamı verme, el ele tutuşması biçimlerini belirliyordu. Bale, ayrıca bir kişinin giyiminden kralla ilişkisine göre nerede yürüyüp oturabileceğine hükmeden kurallar içerir. Zamanla bele, saray yaşamının ana unsurlarından biri haline geldi ve kurallarının doğru kavranması, birinin saraydaki başarısını belirler hale geldi. Saray el kol hareketlerinin çoğu, modern bale tekniklerinden hala görülebilir. Bale Fransa'ya 16.yüzyılda, Kral II.Henry'nin İtalyan karısı, Catherine de' Medici tarafından getirilmiştir. Kutlamalar daha aşırıya kaçtıkça dans da daha ileri gitmiştir. Genç soylulara karmaşık adımlar öğreten dans hocaları ve birleştirici bir tema sağlayan hikaye unsurları ile. Zamanla, odak noktası katılımdan performansa kaydı ve bale türü daha dramatik öğeler kazandı. Profesyonelce tasarlanmış setler ve yerden hafifçe yüksek, perdeleri olan bir platform ya da sahne gibi. Ama balenin bugün bildiğimiz sanat haline gelmesi 17.yüzyılda XIV. Louis'nin sarayında oldu. Louis'nin kendisi de çocukluğundan beri bale eğitimi almaktaydı. On beş yaşında, Güneş Tanrısı Apollo olarak oynadığı ilk rolü, balenin onun hükümdarlığında ana rolde olacağını gösteriyordu. Ayrıca bu rol, ona Güneş Kralı ünvanını kazandırdı. Muhteşem altın kostümü ve kralın ilahi olarak takdir edilmiş bir yönetici olduğu fikrini destekleyen koreografisi nedeniyle.

Louis 40 büyük balede, 80 rol oynayarak baleye devam etti, bazen görkemli başrol olarak, bazen de sonda başrol olarak ortaya çıkmadan önce daha küçük  komik rollerde oynayarak. Günlük bale eğitiminin yanısıra, eskrim ve binicilik eğitimi de alıyordu. Onun örneğiyle, dans etmek, çağın erkekleri için temel bir beceri haline geldi. Ama XIV. Louis'nin baleye ana katkısı icracı olarak değildi. 1661'de Kraliyet Dans Akademisini kurması ile balenin kontrolü yerel loncalardan kraliyet sarayına geçti. Louis, akademinin yöneticisi olarak kendi bale hocası ve sıkça da dans partneri olan Pierre Beauchamp'i görevlendirdi. Beauchamp, bale de bugün de kullanılan beş vücut pozisyonunu sistemleştirmiştir. Kraliyet Müzik akademisi'nin yöneticisi Jean-Baptiste Lullye ve ünlü oyun yazarı Moliere ile işbirliği içinde olan Beauchamp, balenin ihtişamlı bir temsil haline gelmesini sağlamıştır. 1669'da da ayrı bir bale akademisi kurulmuştur. Paris Opera Balesi bugün dünyadaki en eski bale kumpanyası olarak yaşamaktadır. Bale, kraliyet sarayından uzaklaşarak tiyatroda yaşamını sürdürüp sonraki yüzyılda takip eden demokratik devrim ve reformları atlamıştır. Romantik akımla birlikte hayali ve folklorik temalar balede sıradan motifler haline gelmiştir. Fransa'da balenin etkisi azalırken Rusya gibi başka ülkeler balenin gelişiminde büyük rol oynamıştır. Şanslıyız'ki, bugün pek çoğumuz karmaşık bir dizi adım öğrenmek zorunda değiliz, sadece bir düğünde sosyalleşmek için. Onun yerine tiyatroya gidip hayatını titizlikle baleye adamış. XIV. Louis zamanında hayal edilemeyecek beceriler gösteren profesyonelleri izlemeye gidebiliriz.


Charles Bukowski - Kaybedenin Önde Gideni

 

Sadece sıkıcı insanlar sıkılır.
Sadece yanlış bayraklar dalgalanır.
Size Tanrı olmadıklarını söyleyen insanlar
aslında aksini düşünürler.
Tanrı başarısızlıkların bir icadıdır.
Tek cehennem bulunduğun yerdir.

Dallas'tan geçtim ve Pasadena'da aylaklık ettim.
Anam ağlamadı çünkü ağlatacak kimse yoktu.
İki boy aynasını tuzla buz ettim ve beni
hâlâ arıyorlar.
İnsanın asla girmemesi gereken mekânlara girdim.
Acımasızca dövülüp ölü diye bırakıldım.
Kafatasımda cop darbelerinden oluşmuş
bir sürü yumru var.
Melekler korkudan altlarına kaçırdılar.
Harikulade bir insanım.

Siz de öylesiniz.
O da öyle.
Güneşin sarı nabzı ve dünyanın görkemi de.


Murathan Mungan - Bir Yılın Son Günleri

I.
Bir yıl daha bitiyor
İşte bu kadar duru,bu kadar yalın
Bu kadar el değmemiş
Sıradan bir gerçeği daha
kolları bağlı hayatımızın
Bu şiire nasıl dahil edilebilir bir yılın son günleri
Her sonda,her başlangıçta ve her defasında
Alır gibi başkasını karşımıza
Perdeler çekip,ışıklar söndürüp
oturup yatağın içinde bir başımıza
Sorgulamak kendimizi
Öğrenmek ikimizin anadilini,ikinci belleğimizi
Öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini
Bu aynanın dehlizlerinde gezinirken görürüz
Karanlık günlerimizin kenar süslerini
Biterken yılın son günleri
Biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini
Gençlik ikindilerini
Kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri.
II.
Bir yıl daha bitiyor
Düşlerim ,tasalarım,yarım kalmış onca şey
Her yıl biraz daha kısalıyor bir öncekinden
Bana mı öyle geliyor
Yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
İnsan yaşlanırken?
III.
Kırdım mı incittim mi birilerini?
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler.
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi
Dağınık yatağım,mutsuz yatağım
Çoğalttım mı eksiklerimi?
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?
Geri verdim mi aldıklarımı:
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
Hala sevebiliyor muyum insanları?
Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma
Ovmalı umutları
Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan
Hançer kıvamındaki o karamizah tadını
Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz'a
Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım
akşama
Yeni bir yıla
Ama nedense herşeyin tadı dağılıyor ağzımda
Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta
IV.
Ey uzak akrabalarım, üvey aşklarım
Mevsim sonu dostlarım, işporta malı ayrılıklar
Arkadaş ölümleri, dost hançerleri, talan ettiğimiz zulalar
Gece telefonları, ıssız konuşmalar
Mağrur incelikler, vurgun yemiş ilişkiler
Bırakılmış mektuplar
Ve yurdumun her karış toprağında tefrika edilen karanlık
Ey hayatıma girenler ve çıkanlar
Uçurum duygusuyla yaşadığımız hayat ey
O kadar çok anlattım ki
Kendime kaldım anlatmaktan...
Bunaldım kendisiyle boğuşmasını
Başkalarında çözmeye çalışan insanlardan
Usandım sözcük oynamalarından, tılsımlı sıfatlardan,
Ofset duyarlılıklardan
Kaç zamandır bir ermiş dinginliği havalandırıyor dizelerime
açılan pencereleri,
Durup bakıyorum akşam sularında zaman kavramlarına,
Zamanı düşünüyorum;koyuluyorum
Anlamını yitiriyor "şimdiki zaman"ın boşyüceliği,tarihin unutkan
sayfalarındaki mürekkep lekeleri
İşimin başına dönüyorum içimde ıssız bir gönül erinci
Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum
"içtenliğin" yada "dünya görüşünün" kirletmediği
Kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum.

Carl Gustav Jung - Dört Arketip

Arketipler insanlığın gizli hazinesidir. İnsanlık Tanrılarını ve şeytanlarını, öngörülerini ve güçlü düşüncelerini hep bu hazineden çıkarıp almaktadır. Arketipler hazinesi olmadan insan insan değildir.

TIK

Dört Arketip, Carl Gustav Jung, Metis Yayınları - Metis Kitap




Güneşin Yazdığı - Edip Cansever / Bulut - Puşkin


Alıştık bakıvermeye, az şey mi balkondaki deniz
Son gözlerimizi harcadık, en çok da güneşin tuttuğu
Sırası gelmişken söyliyeyim de
Biz onunla güneşi, suyu aşka çeviriyoruz
Bana uzun mu uzun portakal dilimlerini anlatıyor
Duvarları boyatıyor her sonbaharda 
Şimdi ise ne yapalım? bilemiyoruz.
Saçlarla gözleri kesiyoruz makaslar konusunda
Ayağa kalkıyoruz ayağa gece gündüz
Her elde bir gökyüzü var ağlıyacağımız geliyor bir türlü
Çocuklar bekleme yapıları gibi sokaklarda
Biz ki çok alımlı bir balkonu olan
Sarkarak dışarıya
Bunca olanlara bakar gibisine belki 
İnsanda bir türkü var onu çıkarıyoruz.
 
                                                                  Edip Cansever         

 
 
Bulut
Dinmiş tufanın son bulutu!
Bir sen gezinirsin açık mavi gökte.
Senindir, kimsesiz, neşesiz gölge.
Sevinç dolu günü, bir tek sen üzersin.

Az önce çepeçevre sarmıştın gökyüzünü,
Şimşek de seni sarıverdi dehşetle.
Sen ise saçtın gizemli gürlemeni,
Ve açgözlü toprağa yağmur içirdin.

Yeter, defol! İşin bitti artık.
Toprak tazelendi, tufan da kaçtı buralardan.
Ve işte rüzgar da yaprakçıkları okşarken,
Kovuyor seni şu huzurlu göklerden.

Tüm arzularımı yaşadım ben
Hayallerime de soğudum artık
Sadece acılarım kaldı içimde
Meyveleri kalbimdeki boşluğun.

Hayın kaderin fırtınaları altında
Soldu güller açan taç yaprağım da
Yaşıyorum hüzünlü ve yalnız
Ve gelir mi sonum diye bekliyorum.

İşte böyle, sonbahar soğuklarına yenik
Fırtınanın kış ıslığı duyuluyor gibi
Çıplak dalda tek başına
Titremekte geç kalmış bir yaprak!

                                                                              Aleksandr Sergeyeviç Puşkin