Biz ruhun bütün yaratıklara verilmiş olduğuna, her canlının, kendisi bunun bilincinde olmasa bile, bir ruha sahip olduğuna inanırız. Ağaç, şelale, boz ayı, her biri cisimlenmiş bir ruhtur ve her biri saygıya layıktır...Charles Eastman (Ohiyesa)Sioux Kabilesi
Doğanın Öfkesi
Aslı Öksüz
Michael Tobias, Öfke, Çeviri Algan Sezgintüredi
Yaşamın farklılaşmamış, akılcılığın gölgesi
düşmemiş, organik bütünlüğünün korunduğu biçiminin tasavvuru imkânsız
değildir. İlkel topluluklarla –özellikle ritüel ve işbölümü ile
kültürleşmenin başlangıcı sayılabilecek üst paleolitik öncesi
dönemlerde– insan doğanın içinde ve onun bir parçası olarak, doğanın
kendine sunduklarından sadece yaşamının idamesi için gerekli olan
kadarını tüketerek, dolayısıyla üretmeye ihtiyaç duymadan yaşardı.
Böylesi bir yaşam biçiminin varlığı, ilkel insanın muhtemelen düşünerek
icat ettiği değil fakat bundan başka bir işleyişe ihtiyaç duymadığı, her
şeyin olması gereken biçimde oluşundan kaynaklanıyordu. İlkel
topluluklar ne insan olmayan varlıklarla ne de insanlar arası
ilişkilerde tahakkümün üreyebileceği bir kaynak, hiyerarşik bir sistem
yaratmadılar. Her şey sadece etkileşiyor ve yaşam süregidiyordu.
Paleolitik
dönem sonlarında, alet kullanımı, ritüellerin ve sembollerin bulunuşu,
işbölümü gibi insan yaşamına eklemlenen her olgunun bir diğerinin
icadını zaruri kıldığı kümülatif kültürleşme süreci başlamış; dil, zaman
ve nihayet tarım ile birlikte insanın hüküm sürdüğü uygarlık
yaratılmıştır.
Kökeni uygarlık olan insanmerkezcilik hümanist ya da
teolojik düşünce üzerine temellendirilmiş bir algı meselesidir. İnsanın
doğanın bir unsuru olduğunu reddeder. Doğanın onun dışındaki her şey
olduğu yanılgısını doğurur. İnsanmerkezci tasavvur, insanın diğer
türlerden üstün olmanın ötesinde kutsal olduğu varsayımını doğurmuştur.
Türler arası hiyerarşik ilişkileri yaratan ve tüm habitatı insanın
fütursuz kullanımına maruz bırakan da insanın bu ‘biricik tür’ olma
istencidir.
Doğayla aramızdaki her temas noktasını yalıtan bu
ideolojik fanus, bize, gerçek yaşamın bir simülasyonu diyebileceğimiz
uygarlığımızın dışında kalan her şeyle baş etme, kendi yaratılarımızın
ötesini yok sayma eğilimleri kazandırmıştır. Hayatta kalabilmek için bu
ideolojiye olan bağımlılığımızın, uygarlığın olmaksızın karşı karşıya
kalacağımız çıplaklığın insanlığı ne kadar savunmasız kılacağının
bilincindeyiz. Modern insanın diğer türlerle olan hiyerarşik ilişkisi de
kaynağını korkudan alıp zorbalıkla son bulan bir tahakküm trajedisidir
bu yüzden.
Ancak insan türü, modernliğin güvenlik, üstünlük, konfor
gibi getirilerinin yanında kendisinden çaldığı özgürlüğü, doğaya gitgide
yabancılaşmasını uzun süre görmezden gelemeyecekti. Böylece özellikle
1960’ların sonunda ortaya çıkan özgürlükçü akımların kendilerine bir
biçimde ifade alanı yaratmış olmaları, özgürleşmenin yeni modellerinin
tartışılmasına, kısmen de olsa pratiklerinin denenmesine ve alternatif
yöntemlerin üretildiği bir sürece yol açtı.
Bu zeminde, biçimi ve
hedefi önemli olmaksızın her dayatmanın yarattığı bumerang etkisi fark
edildi. Nihai özgürlüğün, yalnızca insanlar arasındaki görülür
hiyerarşinin yok edilmesiyle değil, yaşamın tüm etkileşim biçimlerinde
gizlenen otoritenin ortadan kaldırılmasıyla sağlanabileceği anlaşılmaya
başlandı.
Hayvan özgürlüğü mücadelesi de bu farkedişin önemli bir
boyutunu oluşturuyor. İnsanın doğaya ve diğer türlere uyguladığı,
uygarlığın her evresinde dozu artan ezici tahakküm, endüstrileşme
süreciyle birlikte soykırım boyutlarına ulaştı. Bu soykırımın, artık
sadece “hayvanları sevelim, koruyalım” –kimden?– gibi söylemler ya da
bilinçlendirme etkinlikleriyle durdurulması mümkün görünmüyor. Artık
(çoğunluğun rızası olmasa bile) hayvanların, özerklik kazanmış
endüstriyel sistem için birer hammadde haline geldiği gerçeğini kabul
eden birçok kişi, legal ya da illegal yollardan bir şeyler yapma
zorunluluğunu hissetmeye başladı.
Bu, kendi türüne başkaldırma
anlamını da barındıran, sistem karşıtı hareketin bir parçası olan Hayvan
Özgürlük Cephesi (ALF: Animal Liberation Front), hayvan hakları ve
özgürlüğü mücadelesinde yaklaşık 30 yıldır aktif olan, merkezsiz yapıya
sahip bir örgütlenmedir. Her tür karar ve yetki sadece kendilerine ait
olan birkaç bireysel aktivistin bir araya gelmesiyle oluşan gruplar,
çoğunlukla şiddetten arınmışlığı ve doğrudan eylemi benimsemiş olsa da,
hiyerarşik bir yapı söz konusu olmadığı için, tarzını ya da etiğini yine
sadece kendilerinin belirledikleri eylemler gerçekleştiriyorlar. ALF
bugün ABD’de illegal bir örgüt olarak kabul edilmektedir ve eylemleri
dolayısıyla –şiddet unsuru içermiyor olsalar da– birçok aktivist
yargılanmış ve hüküm giymiştir.
Michael Tobias, Öfke’de, iki ALF
aktivisti üzerinden hayvan haklarının, çoğumuzun yaşamından ötelediği
ayrıntılarını, irdelemeye, hatta modern insan davranışını sorgulamaya
itiyor.
Tobias, romanında retoriğin ya da edebi niteliğin, konunun
çarpıcılığını gölgelemesine izin vermediği yalın ve doğrudan bir anlatım
kullanmış. Ayrıca seçtiği karakterlerin sıradan yaşamları, anlatılan
olayların gündelik yaşamın olağan kesitleri oluşu, romanı trajik ve
ütopik bir öyküyü okuyuşumuzdan ya da bir aksiyon filmini izleyişimizden
çok daha fazla ciddiye almamızı, içselleştirmemizi sağlıyor.
Michael
Tobias’ın dolaysız anlatımıyla romanın ana karakterlerinden Felham’ın
gözleri bizim merceğimiz haline geliyor. Özellikle laboratuvar, mezbaha,
barınak gibi aslında kapalı kapılar ardında olmayan, ancak görmezden
gelerek sorumluluğunu üzerimizden attığımız, hayvanların gördüğü
işkenceyi tüm çıplaklığıyla ve gözkapaklarımız tutturulmuşçasına izlemek
zorunda kalıyoruz bu kez. Böylece masum olduğunu düşünen bizler,
yazarın bizden istediği, ertelenmiş sorgulama sürecine çoktan girmiş
buluyoruz kendimizi…
İnsanın, yaşam süresini uzatmak ya da lüksünü
arttırmak adına öngördüğü en küçük fikirler için bile, laboratuvarlarda
milyonlarca canlıyı katletmesi; evcilleştirmek suretiyle hayvanların
yaşam alanlarının kısıtlanıp üremelerine ve ölümlerine müdahale ederek
onu canlı yapan her şeyi zapt etmesi; şehirlerde kurduğu barınakların
asıl amacının hayvanların barınması değil, şehirlerden hayvanların
“arındırılması” olması; hayvanların kendisine daha “faydalı”
olabilmeleri için, genetik kodlarını değiştirerek, onları mutantlara
dönüştürmesi; kültürünün eğlencelik bir parçası haline gelmiş, av sezonu
adı altında yapılan keyfi hayvan katliamları; “ihtiyacı” olduğu için,
her yıl 50 milyardan fazla hayvanı öldürmesi gibi, kendimizi karşısında
tüm haklı çıkarma çabalarımızın boşuna olduğu gerçekler çarpıyor
yüzümüze romanın sayfaları arasından. Modern insanın şiddeti hor gören
etiği ya da duyguları ve aklı olduğu için üstün olduğu görüşü, hayvanlar
söz konusu olduğunda nasıl böyle içi boşalmış kavramlar haline
gelebiliyor? Yoksa tüm bu ahlaki değerler, insanın kendi türünü eğitmek
için uydurduğu yalanlar mı?
Bu soy eleştiriyi uzun süre önce yapmış
ve hayvanların hak etmedikleri muamelelerden kesinlikle kurtarılması
kararını vermiş olan Felham ve Muppet üzerinden akıyor kitabın kurgusu.
Tüm yaşamlarını hayvan özgürlüğü mücadelesi etrafında örmüş olan iki
aktivistin, eylemlerini gizlilikle planlayıp ve gereğinde şiddeti
çekinmeden uygulaması, federallerin aradığı suçlular haline gelmelerine
sebep oluyor. Böylece Michael Tobias’ın bizden istediği diğer soruyu da
soruyoruz kendimize: Hayvanların özgürlüğü adına illegal eylemlerle,
insanların hayatına kast etmenin etik açıdan doğru kabul edilir yanları
olabilir mi? Yazar bu soruya olumlu ya da olumsuz herhangi bir yanıt
vermeden, kararı inisiyatifimize bırakıyor. Bu noktada Felham’ın,
hayvanları korumak için yasalar olduğunu söyleyen kız arkadaşı Jessie’ye
yaptığı savunma, eylemlerinin altyapısı olan düşünceyi açıkça ortaya
koyuyor: “Bilim adamlarını korumak için yasalar var. Lokanta
zincirlerini korumak için yasalar ve vergi boşlukları var. Hayvanat
bahçelerini, sirkleri, kürk ve kozmetik sanayilerini korumak için
yasalar var. ‘… ‘Haftanın yedi gecesi masaya et veya tavuk koymayı,
şükran günü hindilerini, ev hayvanı edinmeyi garanti eden yasalar…
Hayvanları korumaya yönelik yasa falan yok. Ve hiç olmayacak. ‘…’ Şu
anda, şu dakikada balinalar katledilirken oturup yasaları
tartışamazsın.”
Hayvan hakları konusunda tutumunuz ne olursa olsun,
en azından sadece insan olduğunuz için, deney öncesi kürarla kasları
felç edilmiş veya “uyutulmak” üzere bedenine pentobarbital enjekte
edilmiş, krampların acısıyla ölüme giden bir köpeğin yaşlı gözleri
sizinkilerle buluşursa, size soracağı o soruya vereceğiniz bir cevabınız
olmalı:
“Neden?”