12 Şubat 2013

Tezer Özlü Seçme sözler

 

Yabancısı olmadığım bir tek olgu var. O da kendi varoluşum. Belki tek mutluluğum bu. Tek bağlantım. Kendimi kavrayamazsam tüm varoluşum yitmiş demektir.

Her sözü, insanın kendisi için söylediğine inanıyorsun. Her söylenen söz, bir biçimde insanın kendini onaylaması. Karşısındakine bir şey anlatmak istese de gene kendi gerçeğini, bilmişliğini ya da doğru algılayışını kanıtlamak için söylenen sözler. Bir bedenin üzerinde dolaşan her el, kendi bedenini okşamak istercesine dolaşıyor öteki beden üzerinde.

Her düşünce, her konuşma kendi kendine olmak demektir. Bir şeyi bir insanla bölüşmek gene kendi kendinle bölüşmek demektir. Bir insanla sevişmek, gene kendi kendinle sevişmek demektir. Birisiyle birlikte olmak, yalnız olmak demektir.

Yaşamı gitmek olarak algılıyorum. Sürekli gitmek istemek de, bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi? Olabileceğim bir yer kaldı mı? Hiçbir yerdeyim.

Her zaman yabancı insanlar bize dostlarımızdan daha çok sunan, veren kişiler. Öyleyse yaşamımızı neden yalnız yabancılar arasında geçirmiyoruz? Hiçbir beklenti olmadan, hiçbir yük olmadan ya da insanın kendine mutluluk dediği kısa anlardan yoksun. Tüm duyguların en güzeli duygusuzluk, öyle bir duygusuzluk ki, insanın tüm dünyayı ve tüm insanları kucaklayabileceği duygusuzluğun duygusu.

 Kopukluk. Yaşamdan, insanlardan, geçmişten kopukluk. Gelecekle de hiçbir ilgisizlik. Şimdi burada durgunluktayım. Mutsuz değilim. Mutlu olmak ya da mutsuz olmak bilmiyorum.

Özlediğim tepelere bakıyorum. Her tepe benim değil mi? Her toprak. Her insan. Her insan ben değil miyim? Her insan kendi sevgisini taşımıyor mu? O halde neden ilişkileri bir tek insanda toplamak? Alışılagelmiş ilişkilere karşı çıktığın an, insanı yadırgıyorlar. Toplum dışı bırakmak için tüm çabalarını harcıyorlar. Toplum dedikleri kitlenin bir aradaki dayanılmaz yabancılaşmasını sanki kimse algılamıyor. Aklımı ellerinizden kurtardım. Geçti. Ben gökyüzümün altında, topraklarımın üzerinde olacağım. Toprakların dümdüz ve sonsuz ufku boyunca sürekli gideceğim.

İnsanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki. Bırakıyorsun insan onları kendiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım.

Ahmet Telli - Hüznün İsyan Olur

 
I DELİ KUŞ
Deli kuş bilir misin nedir
türküler kadar sevdalanmak
duyabilmek yüreğinde
bir depremin uğultusunu

Suya düşen bir karanfilse yüreğin
bırak kendini ırmağın türküsüne gülüm
vursun seni o taştan bu taşa
o çağlayandan bu çağlayana sürüklesin

Kavgadan uzak kalmış
sansevdadan da uzaksın demektir
devinmez yüreğinin mağması
çatlamaz sabrın karataşı unutma
II / YAK SEVDANIN ÇIRASINI
Ne hüzünler kurtarır seni,
ne çeyiz sandığının ceviz gölgesi
ve ne de acının ses duvarındaki
yorgun ve bıkkın bekleyişler
Acılar karartmışsa bile günlerin duvağını,
düşürmüşse de ilkyazın tomurcuklarını fırtınalar,
hayat kendini yeniden yaratan bir bahardır,
verecektir en olgun meyvelerini mutlaka,
yeter ki hüzünler sarartmasın yüzünü
Yak sevdanın çırasını türkülerle,
barajını yıkan bir ırmak gibi katıl hayata
Hüznün isyana dönsün artık,
bitsin bezginliğin ölümcül suskunluğu,
evde kalmış bir cinsellik değildir çünkü dünya
III / SEVDALAR DUMAN OLMAYACAK
Acının bağrından
mavi bir çelik gibi fışkıran öfke
dünyayı değiştirecektir mutlaka
Yani hayat
kendini yeniden yaratacaktır
ona sahip çıkan ellerde
ve bu yüzden öfke
sevda gibidir kimilerinde
Yüreğinin pas tutmakta olan kıvrımları
sarsılsın bir an öfkenin gökgürültüsüyle
beyninin her hücresi bir gerilla gibi
kuşansın pusatlarını ve sokağa çıksın
ve bir hançer gibi saplansın
puştlukların ihanetlerin bağrına
Bak o zaman nasıl bitecek yanlışlar
ve cehennemleşen yalnızlığın
Sevdalar duman olmayacak o zaman
Hüznün isyan olmuştur çünkü
Hüznün isyan olmalıdır.
Budayım Sözümde
...Düşüyorum
Karıncanın peşine, minik depremler oluyor,
Yabanıl ot kokuları, sonra düşler, düşüyorum..
Puslu bir görüntü tarih dediğimiz ve kirli
Sular buharlaşıyor buluşalım dediğin denizde.
Burdayım sözümde, yanlışsa da bu istasyon,
Bir ben yitirmedim galiba belleğimi, bir de
Şiir yazanlar, ne kadardılar ve nerdeydiler?
Hatıralar üretiyorum telgraf tellerinden,
Akşamüstleri fesleğenleri suluyorum,
Bekle demiyorum kimseye, unutma demiyorum.
Acı soysuzlaşınca tiranlaşıyor, belleksizlik
İnat ve öfke, kaybediş ve kayboluş oluyoruz.
Komikti dıştan bakınca dünya ama hırçın
Ayışığı, telgraf direkleri ve fesleğenler
Burdayız işte, durgun bir sessizlikteyiz şimdi.
Unutulan bir şey kaldı mı diye soruyor tiran.
Kampana çalarken çöldeyiz, o geniş çevrende
Mısır'ı soyun diyordu Musa, belleksizdir Firavun.
Babil ve burası iki istasyon, iki uzak nokta,
Belki bir imgede düzlem olabilen iki grilik.
Düşler ve tarih inilecek son istasyon.
Burdayım işte, güzel bir yanlıştayım şimdi.
Beklemesini bilmiyor acelesi olan ve nedense
Çekip gidiyorlar, kalanlar o kadar azız ki,
O kadar azız ki, mutluluk bile bizden çok...
 Hayatın Uçurumlarıdır Yalnızlıklar
Gül yaprağı düşer kimi kez
dal uykularının yüzüne gün ışığı
kuş cıvıltıları sarar bütün dünyayı
ve bir sevinç dolar yüreğine apansız
uzanıp bütün pencereleri aşmak
merhaba demek ister güneşe
- merhaba yaşamak
- merhaba dünya
- merhaba ey sevda
ne ki ömürsüzdür gül sevinci
parçalanmış bir gökyüzüdür yaşamak
donup kalır dudaklarında bir hüzün
ve çiy tanelerine döner türküler
türküler hüzne dönmüşse eğer
geriye ne kalmıştır zaten
paramparçadır yaşamak
paramparçadır dünya
paramparçadır sevdalar
II
Paramparça da olsa sevdalar
yine de kalmış olabilir
küçücük bir mavilik gökyüzüne
bir sevda kırıntısı
avuç içi kadar bir umut

Yuvalarından düşmüş kuş yavrularını
alıp ısıtmak ister yüreğinin yangınında
ve yeniden boyamak
kalımlı bir maviye gökyüzünü
sonra usulca azat etmek
kuş cıvıltılarını
ne zaman ki
sıkar acının zembereğini usul usul
sıkar bir kuyudan su çeker gibi sabırla
Bir yanda köpüklü çağlayanlar gibi öfke
bir yanda boğuntunun yılan ıslıkları
ekler birbirine bin bir parçayı
ve yaratır kendi elleriyle gökyüzünü
- günaydın
- günaydın
- günaydın
Gün aydın olmaz yine de
Gün karadır
karanlıktır
Gün yorgun bir dev gibi
boylu boyunca uzanır içinin sokaklarına
ne pencereden bir ışık sızar
ne çocuk sesleri duyulur
herşey biter bekleyişlerden başka
ve sanki bir adım ötede
evde kalmış kızlar için
idam mangaları kurulur
Çığlıklarsa bir çiğ yuvarlanışıdır
kulaklarının karanlık uçurumlarında
uçurumlardır sevda
uçurumlardır umut
uçurumlardır yaşamak

10 Şubat 2013

Kalanlar - Tezer Özlü

 
İçine daldığım en büyük mutluluklar her zaman acılarla, her yaşam da biraz olsun ölümle bezenmişti. Yaşamak, bu güç olguyu karşılamak için, başka bir seçenek bulamadığım için. Ölüm güç olduğu için.Yaşam nötron bombasına benzediği için.

"Sesini duyunca ötüşmeye başlar, göğüs kafesimde ki; o suskun kuşlar." Mina Urgan

   
 

İstanbullular - Buket Uzuner

 

Yaz 2005. Yalnızlıklar ve imkânsız aşklar şehri İstanbul. Atatürk Havalimanı. Belgin, Ayhan ve diğerleri… Sonunda artık hiçbirinin eskisi gibi olmayacağı 4 saatlik serüven.

İstanbullular romanı, Atatürk Havalimanı dış hatlar terminalinde, sevse de sevmese de hepsinin İstanbul’ la gönül, iş, ekmek, yurt ve/veya kimlik bağları olan, 15 kişinin hayatla, kendileriyle, hiç beklenmedik büyük bir tehditle ve İstanbul’ un kendisiyle yüzleşmelerinin hikâyesini anlatıyor.

İstanbul’un kendisinin de bir anlatıcı- karakter olduğu roman, modernitenin ve şehrin sınırında; genetik bilimciden-gurbetçi işçiye, taksi şoförunden-ünlü bir heykeltıraşa, tuvalet temizlikçisinden-mimarlar odası eski başkanına kadar İstanbullu 15 kişinin yollarının kesiştiği bir ortamda, yüzyılımızın göçlerle genişlemiş İstanbul’ undan, dolayısıyla Türkiye’ sinden bir kesit sunuyor. Bir İstanbul romanının en olmazsa olmazı aşksa elbette baş köşede yer alıyor!

13 yıl önce hayatını değiştiren trajik bir olayı İstanbul’la özdeşleştirerek şehri terk edip New York’a yerleşen Bebekli bilim kadını-akademisyen Belgin Gümüş’ün (41), orada bir sergi açılışında tanıştığı ünlü Türk heykeltıraş Ayhan Pozaner’e (38) aşık olur. Birlikte yeni bir hayat kurmak üzere İstanbul’a dönmekte olan Belgin hamiledir ve bebeği doğurma konusunda kararsızdır. İstanbul’a ve Ayhan’a olan aşkı, her türlü ihanetten çok çekmiş biri olarak onu ürkütmektedir.

Aslen Adanalı pamuk işçisi bir çiftin yedinci çocuğu olarak doğan, müstehcen bulunduğu için sürekli parçalanan Maçka Parkı’ndaki heykellerini tekrar tekrar onarmasıyla tanınan heykeltıraş Ayhan Pozaner, kendi ‘İstanbul Rüyası’ nı gerçekleştirebilmiş ender bir ‘İstanbullu’dur. Darüşafaka Lisesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar mezunu, ‘kendi kendini yetiştirmiş’ bir insan olan Ayhan, kendisinden yaşça büyük, kültürel/sınıfsal olarak farklı bir burjuva kızı olan Belgin’e sırılsıklam aşıktır ama tıpkı İstanbul’a duyduğu ürpertili hayranlık gibi bu aşktan da ürkmektedir.

Aynı havalimanı çatısı altında pasaport kontrol çizgisinin iki yanında bekleyen Ayhan ve Belgin, aşktan ve İstanbul’dan korkarak, kararsız, tedirgin; özlemle ve suçlulukla yanarak, her an birbirlerinden, İstanbul’ dan kaçmayı düşünmektedirler.

Bu sırada dış hatlar terminalinde bir dijital arıza nedeniyle bütün uçuşların iptal edildiği ANONS edilir. Herkes bu ANONS’un bir bomba ihbarıyla ilgili olduğundan kuşkulanır ve ölüm endişesiyle iç hesaplaşmaya girer.

Tuvalet temizlik işçisi varoşlu Hasret Sefertaş, pasaport polisi şoven Üzeyir Seferihisar, taksi şoförü İstanbullu Kürt Hamo Türk, Duty Free müdürü İstanbullu laik Yahudi Jak Sarfati, Moskova’dan dönen liberal işadamı Mehmet Emin Entek, onun genç sevgilisi ve asistanı Tijen Derya, türban yasağı nedeniyle Amerika’da üniversite eğitimi almaya giden türbanlı Aleynâ Gülsefer, Cannes’da bir festivale giden ünlü sinema yazarı İstanbullu Levanten Anna Maria Vernier, Fransa’da okuyan kızını ziyaretten dönen Fransızca öğretmeni İstanbullu Ermeni Ayda Seferyan, yurtdışında yaşayan kızı ve torununu ziyaretten yaşadığı Büyükada’ya dönen emekli tarih öğretmeni Kemalist Ulviye Yeniçağ, Barcelona’daki bir mimarlık konferansında Türkiye’yi temsil eden İstanbullu aktivist, ünlü mimar Erol Argunsoy, onun genç sevgilisi havalimanı barmeni İ. Baturcan Uzunçay, Atina’ya göçmüş akrabalarını ziyarete giden Boğaziçi Üniversitesi çevre bilimci İstanbullu Rum Prof. Yannis Seferis, San Francisco’daki ailesini ziyarete giden İstanbullu turizmci Susan Constance Berlin’den tatile gelen Alevî işçi Sabriye Bektaş ve Belgin’i karşılamaya gelen dadısı, dert ortağı, eski besleme İstanbullu Kete…

Bütün bunları seyrederek bizlere aktaransa, imparatorluklar şehri; Pagan, Hıristiyan ve Müslüman kültürüyle yoğrulmuş, görmüş geçirmiş, soylu, dünyanın 2700 yıldır menopoza girmemiş tek dişisi, güzeller güzeli, şehirler ecesi İstanbul’un kendisidir.

***

- İnsan ancak kendine benzeyen bir şehre dönerken kendi hatalarını affetmeye benzer bir acı çeker. Bu 
biraz da vazgeçilememiş eski bir sevgiliye dönüşün kırık ama eşsiz tutkusuyla heyecanlanmak gibidir. 

- İnsan hiç yapmayacağım dediği şeyleri yaparken kendini yakaladığında geçmişteki kendisinin en saf ve katı olduğunu anlıyor.Kaç yaşında olursa olsun,artık genç olmadığını idrak etmesi o yakalanma anına denk düşüyor galiba....
 
- Şartlar ne olursa olsun,gözlerindeki bu ateşi asla kaybetmeyeceksin,hiç ama hiç kimsenin bu nuru kaybettirmesine izin vermeyeceksin! Kaybettiğini hissettiğin anda buna sebep olandan uzaklaşacaksın,zira o kişi senin düşmanındır. Hatta gerekirse kendinle bile mücadele edeceksin! Çünkü gözlerindeki ışık senin fenerindir,en karanlık zamanlarda yolunu bulmana,direnmene ve hayattta kalmana yardım edecek aydınlıktır. Sen o nur ile sensin,o ziya seni biricik yapıyor........Ama yapamadım.Gözlerimdeki ferin sönmesini çaresizce izlemiş,karanlıkta kalmış ve aynada kendimi bu yüzden göremez olmuştum..
 
- Kentler mi kadınlara benzer,yoksa kadınlar mı kentlere?
 
- Kaç erkek kendi değişim ve dönüşümünü yaşarken sevdiği kadına karşı dürüst kalmaya dayanıklı çıkabilir ki?

- Bir aşk ilişkisinin hangi ortaklıklar üzerine kurulduğu bellidir ama asıl hangi zayıflıklar üzerine durduğu daima bir sırdır "diyerek iç geçirdi Belgin..
 
- Çok genç ve safken arzulanan genç kızın,aklı ve düşünceleri olgunlaşıp,kendini dünyayı fark ettikten sonra tehlikeli ve düşman sayılması neden? Neden akıllı kadınların ancak nine olunca saygı görebilmeleri? Nedir kadının yaratıcı ve entellektüel zakasına karşı bu kıyıcı küçümseme? Nedir,nedir dişi cinsiyete bu dayatma,bu hor hörme,bu ille kontrol etme hırsı ve çok derindeki güçlü kadın-sevmezlik? Niçin bütün dinlerde negatif ve şeytan enerjileri dişil özelliklere bağlanıyor da savaşları,soykırımları,silahları ,bombaları kadınlar yaratmıyor? Aslında bir adıda "kadın korkusu" olan bu şiddet hangi yüzyıla dek devam edecek? İnsanlığı daima ikiye ayıran bu zulüm barikatlarını kırmak ve bölücü nefreti yıkmak için kaç yüzyıl daha bekleyeceğiz? Kırılıyoruz, yok oluyoruz,kaybediyoruz.Çünkü aslında kazanan taraf yok! Çünkü ruhun cinsiyeti yoktur ve asıl üzücü olan budur.