30 Eylül 2012

Özdemir Asaf 'Sevmek ya da Sevmemek'

Bazen dayanmaktır Sevmek; hayat nereden vurursa vursun ayakta durabilmek.
Bazen yaşamaktır Sevmek; soluksuz ciğer gibi sevgisiz kalbin duracağını bilmek.
Bazen ağırdır Sevmek; sevdiğine layık olabilmek.
Ve bazen hayattır Sevmek; birini çok uzaktayken bile, yüreğinde taşıyabilmek…Ö. Asaf

Bir kelimeye bin anlam yüklediğim zaman sana sesleneceğim
 
Kapıya Vuruyorum adlı yazımda: "Sevilmek için yaşayanlar kampından değilim," demiştim. Sevilmeyi istemek bir insan için olumsuz bir yönelim değildir. Bu,insanın duygusal yaşantısının akümülatörlerinden biridir,sevilmeyi istemesi insanın. Ama duygusal yaşantı da insan hayatının kaçta kaçıdır, o ayrı konu. Olsun da nasıl olursa olsun! Ben buna karşı olduğumu belirtmek için örneğimi sevgiden almıştım. O doğurgan sevgiden,o öldüren sevgiden. Sevilmek uğruna, her şeyi, ama her şeyi göze alıp didinircesine çabalamak insanı kişilik'inden öteleştirdiğine göre, onun özünü de cılıklaştırır. O kadar ki sevilmede insan, he men hemen, kendini kendine daha da yakınlaştırmaya çaba lamalıdır.. Özüne daha da yönelmeye..
Sevilmede, fazlaca yapılan her davranış, ayrıca katlanılan her yöneliş içdenlikten uzaklaşmak değil de nedir ?
İçtenlik katkısızlıkdır, insanın kendisi olma isteğinin yüce ucudur. Kısacası, insan sevilmek yolunda, öylesine ayrıca hiçbir şey yapmamalıdır.
Şirin görünmeye çalışmak yalınlık adına ilk yanlış adımdır. Yalınlıktan yoksunlukda ilk yoksunluk yalınlık adınadır ki ötesi uçurumudur sevginin ve her şeyin.
Ne kadar hiçbir şey yapmadıkça sevilirse insan, o kadar iyidir onun için ve onu seven için. Seven, yapmacıksız bir kişiyi (ki kişi olmak yapmacıksız olmakla gerçekleşir) seviyor demektir. Kendisine yakıştırma yapmacıklar katmamış birini seviyor olur seven.
Özel olmak, durgunluğunda (statiquc) yatar insanın. Şimdiye değgin insanlardan insanlık'a kalmış olanların bu birikimidir sanatımız, kültürümüz ve ahlakımız.
Burada bir kutu açayım :
Böyle felsefi görünüşlü yazılar yazmak bana yakışmıyor, biliyorum. Çünkü felsefe yapmak benim harcım ve niyetim değildir. Bir şeyler söylemek için, yaşamak denen o büyük olguya taptığım için şairce amacıma doğru yürüyüşümün izleridir bunlar. Sanat dallarını yaşamak ağacında görmek üzere konuya eğilişimin belirtileridir. Bu paralelde bir iki yazı daha yazdıktan sonra ülkemin ve çağımın edebiyat, sanat alanlarındaki olaylarına değgin yazılar yazmaya gidiyorum. Bu yazılarım için beni bağışlamayanları ben bağışlıyorum.
Konuya devam :
Ötelerden berilerden toplanmış derleme düşünce ve davranışları ben yaratım saymıyorum.
Alacalı-bulacalı, yanardöner, parlar-söner, yapıştırma pul-pul kişileri sanatta yorabileceğime inanmaktayım.
Gitgide mutsuz bir azınlık lekesi olmaya dönmüş yalınlık'ı sanatta savunmaya devam edeceğim. Bunun için de ilkin yaşamı savunacağım.. Onun içinde olayları, olayların içinde insanları izlemek ve bunları sevilmek önduyu ve öndüşüncesini taşımadan yapabilmek istiyorum.
Asıl güzeli, kendi dediklerimi kesin ve sert kaleme aldığımı gördüğüm halde, yüzde yüzden çok aşağı ölçülerde ancak yapabildiğimi de bilmemdir, şu ilk adımlarımda.
Eğer bir gerçek bulacaksam, acaba bunun ne kadarını söyleyebileceğim. Onu ben de merak ediyorum. Bunun için, sevmek ya da sevmemek ölçüsünü kendime koydum önceden. Bu ölçünün zor bir ölçü olduğunu bile bile..
Bazı iyiliklerin uyuşturuculuğuna karşı, bazı kötülüklerin yaratıcılığına parmak basa basa..
Sevgisiz beraberliklerin ormanlarında kaybolmuş, sevgi gülümseyişlerinde ışıldayan göz yaşlarını göstere göstere..
Kişiyi (sanatçıyı) toplumda gururlandırmak için.. Toplumu kişide (sanatçıda) aramak adına.. Küçük'e küçüksün derken küçültmeden ve küçülmeden. Büyük'e büyüklüğünü iletirken onun eteklerine ilişmeden., sokak çocuğuna karşı sokak çocuğu gibi.. Yalancıya duvar gibi.. Ben her işi yaparım değil, ben bu işi yapamam efendim demekle, adam gibi.. Her şeye evet değil, olumsuz oluşlara hayır der gibi.. 

29 Eylül 2012

Şiiri Şiirle Ölçmek - Şiir Üzerine Yazılar, Söyleşiler, Soruşturmalar - Edip Cansever

  Şiiri Şiirle Ölçmek, modern şiirimizin en özgün ve üretken şairlerinden biri olan Edip Cansever’in (1928-1986) bütün yazılarını, söyleşilerini ve soruşturma yanıtlarını ilk kez bir araya getiriyor. 

Cansever’in yazılarında, poetikasını belirleyen, yaşama ve şiire bakış açısını ortaya koyan, şiirini anlamamızı sağlayacak pek çok ipucu bulunur. Örneğin, Türk şiirinde az rastlanan “dramatik monolog” türünü neden tercih ettiğini göstermesi bakımından en önemli yazılarından biri olan “Şiiri Bölmek”te, Cansever, hep birilerine ya da bir şeylere uyum göstererek yaşadığımızı, sonuçta kişiliğimizi yitirdiğimizi vurgular. Ona göre, direnmekle çevreye uymak arasında şaşkına dönen ve çeşitli rollere bölünen bireyin şiirde hakkıyla temsili, şiirin de anlatıcılara bölünmesiyle, yani dramatik bir şiirle mümkündür. 

Okuyucu, “Düşüncenin Şiiri”, “Soyut Somut”, “Şiiri Şiirle Ölçmek”, “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire” ve “Tragedya Üzerine Notlar” gibi yazılarda, ayrıca şaire yerinde soruların yöneltildiği söyleşilerde ve Erdal Öz’e yazdığı mektuplarda da Cansever şiirinin düşünsel temellerine açılan pek çok kapıyla karşılaşacaktır.

- - - - - -

"Yalnızlık, Yenilik ve Katılaşanlar Üzerine"   

İnsanın insandan başka dayanağı yok. Yalnızlık bile,başka insanların varlığı bilindikçe bir anlama kavuşuyor. Öyleyse bizim yalnızlık dediğimiz şey, bir kendini ayırmadan (tecrit etmeden) çok, kendine yönelme, kendini daha yakından inceleme yetisi olmalı. Buysa şiire çok yatkın bir durum; olup bitenlerin hesabını kendimizden sormak gibi bir şey...Örneğin biri bir kötülük mü yapıyor, o kötülüğü yapanı sonraya bırakırcasına kendimize kızmak, kendimizi suçlu bulmak erdemi gibi. 
 
Sevindirici bir olay, yaratıcı bir söz, yadsınmayacak bir güzellik için de aynı şey; ne varsa kendimizde oluşturuyoruz ilkin. Güzelin, çirkinin, iyinin, kötünün düşsel kahramanları olmak özümüzde var bizim.
 
Şair kısmı buna katılmadan, bu kahramanlığı sindirmeden edemiyor işte. Övgüye de yönelse yergiye de, karşısına çıkan ilk varlık “ben” oluyor. Böylece her şeyde kendine benzer bir şeyler bulduğu gibi,yazdığı şiirlerde de herkesin kendine benzer bir şeyler bulmasına alan hazırlıyor o. Bence böylesi bir yalnızlık çok doğal ve olumludur, övülmeye değer.  
 
Ama “ben”e sığınmaktan çok daha kolay olan bir durum daha var: Tanrıya sığınmak, her şeyi Tanrıdan bilmek! Oysa bu kısa yoldan erince kavuşmak, sorumluluğu üstümüzden atmak değil de nedir? Bir de din kavramını genişletin; çeşitli öğretilerin de sarsılmaz, değişmez bir dayanak olduğunu düşünün! O zaman insanı öteki yaratıklardan ayırdeden düşüncenin nasıl durduğunu, nasıl katılaşıp kolaylaştığını, yeniliklerin nasıl düşmanca izlendiğini görüp şaşıracaksınız.
 
Şiir yazıyorsanız marazi bir yalnızlıkla, düşünür yanınız ağır basıyorsa güçsüzlükle örneğin yurt yönetimiyle uğraşıyorsanız kötülükçülükle (hainlikle) suçlanacaksınız. Ama bu durumda bile serinkanlılığınız yok olmayacak. Çünkü siz şairseniz onları, onların yaşamlarını, yaşamlarındaki çıkmazları da anlıyor,değerlendiriyorsunuz demektir. 
 
Ne var ki serinkanlı olmak çatışmaktan kaçmak anlamına gelmesin. Neden mi? Düşüncenin durması demiştik. Düşüncenin durması demek,hayatın da durması demektir; yani çatışmanın yok olması...Bakışlarımızı şiire yöneltirsek, insan düşüncesinin durmadığını tanıtlayan belgelerden birinin de şiir olduğunu anlayıveririz hemen. Şairin yeniliksiz edemeyeceğini savunmak da işte bu yargıya bağlı. Öyle ki, başka varlıklarda olduğu gibi, şiirin de kendine özgü bir doğal-değişim kanunu vardır, demek yanlış olmaz.
 
Ayrıca yeniliği ne türlü ele alırsak alalım, bu şairin her zaman için bir çatışma durumunda olduğunu gösterir; yalnızlığı, çok yanlılığı oranında bir çatışma... 
 
Çünkü şiirde yenilik yapmak; bir yanlı kalmaya, bir yanlı düşünmeye, bu durumların da yarattığı bir yanlı saldırganlığa karşı çıkmak özelliğini taşır.
 
Şairi o bir türlü mistikler diyen adlandırabileceğimiz kişilerden ayıran özellik de budur sanırım. Ayrıca kişi karşı koymayı bilmedikçe şiir de bilmez. Ama burada şu da öne sürülebilir: Çeşitli öğretilere bağlı kurullar, o kurulların yönetmenleri de karşı koymuyorlar mı? Elbette!. Doğrusu bu mantık da hiç yanlış değil. Öylesine yanlış değil ki bir yerde onlara bile katılabilirsiniz. Ama katılamadığınız zaman da onlar gibi saldırgan olamazsınız, elinizden gelmez bu. Elinizden gelen doğrularınızı karşılaştırmak, bundan çıkaracağınız sonuca katlanmaktır. 
 
Gelgelelim onları bu us yoluna çekemezsiniz bir türlü. Onlar kendi kalıpları dışındaki her düşünceyi düşmanlık sayarlar; nerde, ne biçimde olursa olsun soysuz eğilimlerinizden, değerlilikten yoksun şiirler yazdığınızdan söz açarlar. 
 
Kısacası size yüklenmeden edemezler. Çünkü yapıtlarıyla onlara ilk ağızda karşı çıkanlar, gene de şairlerdir de ondan. Bu da onları öfkelendirmeye, düşmanlıklarını arttırmaya yeter.
 
Öfkeyse düşünceyi büsbütün durdurur; insanı kin ve tutku makinesi haline getirir. 
 
Anlaşmak, bu yoldan bir sonuca varmak olasılığı (ihtimali) kendiliğinden yok olur. Diyebilirim ki, şairler, o bir çeşit mistiklerden daha az düşsever, bir bakıma daha az coşkundurlar. Çünkü şiirin niteliğine kinle düşmanlık sızamaz; şiirin yapısından insan, ne türlü olursa olsun insan vardır da ondan. Bir de bütün bunların karşıtını, yani şair olarak durmadan övüldüğünüzü düşünün! Bu durumda sevinecek misiniz, yoksa yerinecek misiniz? 
 
Bana kalırsa, güzelliğin tanımını bulmuş gibi kendinizden ürkeceksiniz. 
 
Çünkü durmadan övülmek, çevrenizle, içinde bulunduğunuz toplumla ilişkiler kurmak değildir. Bana kalırsa bu, toplumda erimenin, toplum içinde kaybolmanın ta kendisidir. Üstelik sinmenizden pay çıkaracak olanlara sebepsiz bir rahatlık bağışlamaktır. Kısacası karşı koymayı beceremeyenlerin düştüğü bir çıkmazdır bu. Burada tarihsel bir saptamadan söz açmak istiyorum. 
 
Lessing, Yunanlılarla Troialılar arasındaki savaşta önemli bir nokta yakalamış, anlatıyor: “Birbirlerine düşman olan ordular, silahlarını bırakmışlar,ölülerini yakmakla uğraşıyorlar, ve bu esnada her iki taraf da sıcak gözyaşı döküyor. Yalnız Priamos Troialılarına ağlamayı yasak eder. 
 
Dacier (Fransız hellenist ve latinisti),fazla yumuşayacaklarından ve ertesi sabah savaş için fazla cesaret gösteremeyeceklerinden kaygılanıp ağlamayı yasak ettiğini söyler. Peki, ama soralım: Neden sadece Priamos bundan kaygılansın? Neden Agamemnon da Yunanlılarına aynı yasağı koymasın. Şair daha derin düşünüyor: O, bize sadece yetişmiş olan Yunanlıların hem ağlayıp hem de cesaret gösterebileceklerini, yetişmemiş olan Troialıların ise cesur olabilmek için önceden her türlü beşerî duyguyu içlerinde boğmaları gerektiğini öğretmek istiyor.” Görüldüğü gibi, Troialıların durumu övünülecek bir durum değil. 
 
Yunanlılara gelince, onlar olgunluğun, yetişkinliğin,bilgece davranışın örneğini veriyorlar, Yunan toplumuna özgü bir değerlilik bu. Şairin davranışı da Yunanlıların davranışından farklı değil. O da düşüncelerinin, varmak istediği güzelliğin savaşını yapıyor bir yandan. Yapıyor ama hoşgörüden ayrılmayarak, düşmanlığa boş vererek yapıyor. 
 
Bu arada insanlığından en ufak bir şey olsun yitirmiyor; acılarını, mutsuzluklarını,korkularını, kısacası insansı zayıflıklarını saklamadan yürüyor yolunda. Karşındakini düşman bellemeyerekten savaşmanın erdemini düşünün! Öyle sanıyorum ki, bizi savaşsızlığa, gerçek güzelliğe götürecek olan tek yol da budur.

16.05.1960,Yeditepe

28 Eylül 2012

Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya

Cesuryenidunya.jpg

Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley'in bir romanı, magnum opus'udur. Brave New World romanın özgün adıdır. Sheakespeare'in zamanında "brave" kelimesi "güzel" anlamına geliyordu, yani kitap'ın asıl manası "Güzel Yeni Dünya" dır. Romanın kurgusu Londra'da 26. yüzyılda geçmektedir ve distopik bir atmosfer mevcuttur. 
 
Romanda üreme teknolojisi, öjenik ve hipnopedi (uykuda öğretim) sayesinde toplum değiştirilmiştir. Aslında tanımlanan dünya bir ütopya olarak da gözükebilir, fakat ironik bir ütopya; zira insanlık sağlıklı, teknolojik açıdan gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiştir; tüm ırkların eşit olduğu ve herkesin mutlak olarak mutlu olduğu bir dünya vardır. Fakat, ironik biçimde, tüm bu gelişmeler birey için çok önemli olan birçok değerin yok edilmesi, kaldırılması ile başarılmıştır; aile, kültürel çeşitlilik, sanat, edebiyat ve felsefe artık yoktur. Yeni Dünya'da tanrı Ford'dur. Ayrıca salt zevki önüne gelenle seks yapmada ve vücutta yan etkileri en aza indirilmiş bir uyuşturucu olan soma kullanmada bulan toplum hazcı (hedonistik) bir topluma dönüşmüştür. Romanın ismi, Shakespeare'in Fırtına isimli eserinden, perde V, sahne I'deki Miranda'nın konuşmasından alınmıştır: 
 
“ O wonder! How many goodly creatures are there here! How beauteous mankind is! O brave new world, That has such people in't! „ 
 
Türkçe çevirisi: 
“ Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya 
Ne güzel şeymiş meğer insanlık 
Böyle dünyalıları olan 
Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya „ 
 
Çeviri : Can Yücel


M. Luther King " Yaşamımız önem verdiğimiz olaylara karşı sessiz kaldığımız gün son bulmaya başlar. "




27 Eylül 2012

Jiddu Krishnamurti 'Siz Her Şeysiniz ! Ve anlamak , değişimdir ! '

Burada öğretmen yok, öğrenci yok, lider yok, yol gösterici yok, efendi yok, kurtarıcı yok. Kendiniz için öğretmensiniz ve öğrencisiniz ; efendi, yol gösterici, lider sizsiniz. Siz Her Şeysiniz ! Ve anlamak , değişimdir !