09 Haziran 2021

Charles Dickens

 Charles Dickens | HiLobrow

9 Haziran 1865’de Fransa’dan İngiltere’ye gitmekte olan bir tren Staplehurst Köprüsü’nün üzerinde raydan çıkar. 49 kişinin yaralandığı, 10 kişinin de öldüğü kazada bazı vagonlar karaya devrilir, bazıları suya uçar. Ünlü İngiliz yazar Charles Dickens’ın içinde bulunduğu birinci sınıf vagon ise mucizevi bir şekilde suya düşmekten son anda kurtulur; vagon köprünün kırılan bir parçasına dayanmış, neredeyse havada asılı durmaktadır. Dickens yanındakilere sakin olmalarını tembihleyip vagonun penceresinden dışarı atlar. Bazı yaralı tren görevlileri bir sağa bir sola koşturmaktadırlar. Dickens seslenir: ”Bana bakın, bir dakika durun ve bana bakın, ve beni tanıyıp tanımadığınızı söyleyin!” İçlerinden biri cevap verir: ”Sizi gayet iyi tanıyoruz Bay Dickens.” ”O zaman” der Dickens, ”Güzel arkadaşım, bana anahtarını ver ve çalışanlardan birini de gönder ki bu vagonu boşaltabileyim.” Dickens vagondakileri sağsalim çıkartır, silindir şapkasını ve brendisini alır ve işe koyulur. Şapkasının içine nehirden su doldurur, yaralıların yanına koşarak yaralarını temizler, rahatlamaları için dudaklarına bir yudum su ve brendi değdirir ve saatlerce hiç durmadan bu kurtarma operasyonunda bilfiil çalışır. Bir adam kayıp karısını bulmak için ondan yardım ister, beraber ararlar, fakat maalesef ölüsünü bulurlar. Sonunda görevliler gelip de enkaz alanını boşaltmaya başladıklarında ise son anda vagonda bir şey unuttuğunu hatırlar. Son romanı Our Mutual Friend’in (Müşterek Dostumuz) son bölümleri. Halen havada asılı duran vagona girip romanını alır ve bir daha bu olayı hiç unutamamak üzere oradan ayrılır. O gün hayatta kalan Charles Dickens tam beş yıl sonra aynı günde, yani 9 Haziran’da evinde bir beyin kanaması sonucu ölür.

Bu tren kazası bana göre Charles Dickens’ın bütün karakteristik özelliklerini, bütün hayatını ve edebi eserlerindeki ana temaları gözler önüne sermesi bakımından çok önemlidir. Hatta bütün bunların analizinde tek başına yeterlidir. Ne demek istediğimi nokta nokta açıklamaya çalışacağım:

Dickens deyince aklınıza ilk gelen eserlere bir bakın. Oliver Twist, David Copperfield, Bleak House (Kasvetli Ev), Great Expactations (Büyük Umutlar), The Old Curiosity Shop (Antikacı Dükkanı). Hepsinin ortak özelliği baş kahramanlarının öksüz olması. Dickens kendisi bir öksüz olmamasına rağmen hayatının bir bölümünde kendisini ailesinden dışlanmış ve hatta terkedilmiş hissediyor. On – on iki yaşlarına denk gelen bu dönemde Dickens okuldan alınıp bir ayakkabı cilası fabrikasında çalışmaya veriliyor. İşi kutuların üzerine etiket yapıştırmak. Babası ve annesi kendinden küçük kardeşleri ile beraber borçlular hapishanesinde kalırken kendisi Londra’da ufak, bakımsız bir odada kiracı olarak kendi hayatını idame ettirmek zorunda kalıyor. Tıpkı David Copperfield’in yaptığı gibi o da cebinde sadece bir kaç kuruşla karnını zar zor doyuruyor, çok küçük yaşta büyümek zorunda kalıyor. Aslında kendisini terkedilmiş hissetmesinin sebebi ailesi hapisteyken onlardan ayrı kalması değil. Hapisten kurtulduktan sonra annesinin onu çalışmaya devam etmeye zorlaması. Bu küçük Dickens’ın öyle kalbini kırıyor ki belki de hayatının sonunda kadar bir daha hiç onarılamıyor ve bu kalp kırıklığı bütün hikayelerinde öksüz çocuk varlığında kendini gösteriyor. Bu karakterlerin en önemli özellikleri ise başlarına gelen her türlü zorluk ve kötülüğe rağmen bozulmamışlıkları. Öyle ki bütün bu kitapları okurken bu ufak çocukları hiçbir zaman zihninizde olgunlaştıramıyor, naif seslerini duymaya devam ediyorsunuz. Büyüyüp evlendiklerinde dahi büyük bedenine sıkışmış çocuklar sanki. Bu kadar mezalime karşı yüreklerinin bozulmamışlığı tıpkı Henry James’in hissettiği gibi isyan etmenize yol açıyor. James bir insanın bu kadar bozulamazlığının mümkün olmadığını söyleyerek Dickens’ı gerçek dışı karakterler yaratmakla suçluyor. Dickens ise adeta bu eleştirilere cevap verir gibi kendisi de yaşadığı acılara rağmen hikayelerinde yarattığı karakterler kadar iyi kalmaya ve neredeyse onlar gibi küllerinden doğmaya ant içmiş gibi davranıyor. Son derece vasat bir eğitim almış, okumayı, yazmayı annesinden öğrenmiş olmasına rağmen İngilizce’ye hakimiyeti, ”Saçlarına çok erken aklar düşmüştü, tıpkı başı boş bırakılan ateşin küllenmesi gibi” gibi bir cümleyi yazabilmesi kendisini yetiştirebilmiş olmasının en güzel kanıtı. Normal şartlar altında sokaklarda yitip gidebilecek, belki de aynı koşullardaki yaşıtları gibi hırsız olabilecekken daha on beş yaşında mahkeme muhabiri olarak mesleğine başlaması, bu arada British Museum kütüphanesine giderek ne bulursa okuması, sonra sebat edip gazetelere haber yazmaya başlaması, işini zor koşullara rağmen iyi yapmaya çalışması (yer yer kağıt bulamayıp, avucuna not alması gibi) onun içindeki bu ‘iyi’ olma arzusunun ispatı. Adeta yarattığı karakterlerin gerçek dışı olmadığını gösterebilmek için kendisine kurguyu andıracak bir çizgi çiziyor ve onu takip ediyor. Kazandığı ilk büyük parayla dokuz yaşındayken gördüğü ve bir gün almayı hayal ettiği Gads Hill Place adlı evi alması başka nasıl açıklanabilir? Kendi anlattığına göre Dickens dokuz yaşındayken bu evin önünden hayran hayran bakarak geçmişti ve yanındaki babası ona ”Yeteri kadar çalışırsan bir gün bu evin sahibi olabilirsin” demişti. Tıpkı romanlarındaki kahramanların sonunda zengin bir ailenin çocuğu çıkarak yahut zengin bir akrabasını bularak saadete kavuşması gibi o da hakettiği ödülü kendine vermişti.

Dickens’ın tren kazasında insanların yardımına koşması ise şüphesiz o ‘bozulmamış’lığın bir sonucuydu. O halen ‘iyi’ olmaya inanıyordu.

Dickens henüz 30 yaşına gelmeden İngiltere’nin en iyi satan yazarlarından biri olmuştu. Haber yazmaktan hikayeciliğe atlamış, oradan da romancılığa geçiş yapmıştı. Dickens hiçbir zaman bir oturuştu romanını bitirip, bunu bir yayın evinden bastırmadı. Yazdığı romanı parçalar halinde çeşitli aylık dergilerde her ay yayımlayarak ve daha sonra hikaye sona erdiğinde tekrar kitap olarak halka sunarak yayın hayatına devam etti. Esasen yaptığı bugünkü televizyon dizileri anlayışından farklı bir şey değildi. Fikri geliştiriyor, karakterleri oluşturuyor, yazmaya başlıyor, fakat okurdan gelen tepkiye göre gidişatını kontrol ediyordu. Belki de çok kısa zamanda, o kadar genç yaşta öylesine popüler olmasının sebebi bu formüldü. Bir nevi nabza göre şerbet veriyordu. Elbette halka yakın durmasının, dönemin endüstrileşen İngiltere’sinde sınıflar arasındaki ayrımcılığı işlemesinin, kendisini alt sınıfın yanında göstermesinin, sosyal adalet savaşçısı olmasının ve bütün bunları son derece güzel bir hikayecilik ve dille yapmasının da etkisi büyük olmalı. Herbir karakterinin ince elenip sık dokunmuşluğu da mühim elbette. Onun romanlarına pek çok karakter girip çıkar. O kadar ki takibi zordur; zaman zaman okuyucu dönüp bakmak zorunda kalır. Fakat her bir karakter okuyucuda bir iz bırakır. Ziyareti kısa olsa da bir özelliğiyle hatırlanır. David Copperfield’in onlarca karakteri arasında benim aklımdan çıkmayan dudağının üzerindeki yarası ve aşırı zayıflığı özel olarak vurgulanan Miss Dartle’dır örneğin. Miss Dartle her konuyu en ufak detayına kadar sorar. Ve her seferinde ”İyi ki sordum, sormasaydım asla bilemeyecektim. Her konunun dibine inmek istiyorsan soru sormaktan çekinmeyeceksin” der. Etrafındakileri bunaltacak kadar ileri götürür bu işi. İyi kalpli David’i bile çileden çıkartabilir. Yahut Bleak House’daki John Jarndyce’ın her ruh halini rüzgarla bağlantılandırması bana göre dahiyanedir. Bunların yanı sıra en acıklı hikayeleri mizahi bir dille anlatıyor olması elbette çok sevilmesinde bir etkendir. Bugün İngiltere’nin önemli stand-up komedyenleri halen onun yazdıkları üzerinden çalışmakta. En olmadık yerde, en acıklı anda öyle bir laf eder ki ağlayacağınıza gülersiniz. Martin Chuzzlewit’ten bir örnek: ”He’d make a lovely corpse”, yani ”Ondan çok güzel bir ceset olurdu.” Ya da Büyük Umutlar kitabından ”Bayan Joe çok temiz bir kahyaydı. Fakat temizliğini pislikten daha rahatsız edici ve çekilmez hale getirmeyi de sanat edinmişti.” Dickens’ın mizah anlayışı biraz da doğuştan gelen neşesinden kaynaklanıyor olmalıydı. Çocukluk arkadaşları Dickens biyografisi yazan John Forster’a onun şaka yapmayı çok sevdiğini anlatmışlardı. Ve hatta kendi yaptığı şakaya daha tamamlayamadan en çok kendinin güldüğünü hatırlarlarmış. Bir de daha çocukken bir ‘dil’ oluşturmuş kendine ve arkadaşlarına. Bu dilde kelimelere birkaç harf ekleyerek onları değiştirmiş. Hep beraber en büyük zevkleri başkalarının yanından geçerken kendi ‘lingo’larında konuşup yabancıymış gibi davranmak ve yine gülmekmiş.

Sonuç itibari ile birkaç faktörün bir araya gelmesi ile Charles Dickens zamanının en çok satan yazarı oldu. Sadece zamanının değil; bugüne kadar eserlerinin yayından kalktığı hiç olmadı. İngiltere kadar Amerika’da da meşhur olan yazarın Antikacı Dükkanı adlı eserinin 71. sayısı çıktığında Boston limanında İngiltere’den gelen gemiyi beklemek için 4000 kişi toplanmıştı. Gemi daha demir atmadan bağırarak sordular: ”Nell öldü mü?” Evet cevabını alınca dört bin kişiden ağlamaklı bir uğultu yükseldi. Böyle bir ünden bahsediyoruz, iki kıtaya yayılmış, bugünün pop yıldızlarınınkini andıran bir ünden. İnsanların onun okumalarına gittiklerinde koridorlarda bayıldıklarını biliyoruz. Kadınların saçının bir buklesi için yalvardığı kayıtlarda. Dickens’ın cebinde kendi imzalı resmiyle dolaştığı bilenenler arasında. Dolayısı ile o tren kazasında çıkıp bana bakın, beni tanıyor musunuz diye sorduğunda ”Sizi gayet iyi tanıyoruz Bay Dickens” cevabını alması şaşırtıcı değil.

Dickens edebiyat hayatının büyük bir kısmında kendini iyiliğe adamış, neredeyse erdemli Hrıstiyan yaşamını anlatma misyonunu yüklenmiştir. Hatta A Christmas Carol (Bir Noel Şarkısı) bugün hala pek çok Batı ülkesinde Noel döneminin en çok satan kitabıdır. Ben de A Christmas Carol’ı Amerika’da bulunduğum dönemde, ilk kez bir Noel’de okumuş ve neden bunun bir geleneğe dönüşebileceğini anlamıştım. Yayımlandığı zaman etkisi öyle büyük olmuş ki modası geçmekte olan Noel yeniden dini bir bayram, etrafa iyilik ve yardımseverlik yayan bir anlayış olmaya geri dönmüş. Dickens tek başına o zaman, bu kitabıyla hayır kurumlarına para yağmasına sebep olmuş. Kendisi de çeşitli hayır işlerinde çalışmış. Angela Burdett-Coutts 1846 yılında Dickens’a giderek düşmüş kadınlar için açacağı eve destek olmasını istemiş. Önce çekimser kalan yazar sonrasında bu kadınlara davet mektubunu bizzat kaleme almış. Polise düşen kadınlara verilen bu mektupta kendilerine umut dolu bir gelecek vadediliyor.

Ancak 1857 yılından sonra Dickens’da bir değişim görülüyor. O zamana kadar on çocuğu ve fedakar karısı Catherine ile mutlu aile erkeği portresi çizen Dickens kendinden yimi beş yaş küçük bir tiyatro oyuncusuna aşık oluyor. Ellen Ternan. Dickens kendi yazdığı oyunların rollerini kendi dağıtmayı tercih ediyordu ve Ternan ile de böyle tanışmıştı. Elbette bu ilişki o zamana kadar söylediği her şeye ters düşüyordu. Bu yüzden de uzun süre, hatta aslında ölene kadar bu ilişkiyi gizli tuttu. O kadar ki Ternan’a yazdığı bütün mektupları, ondan gelen her satırı yaktı. Günlüklerini yok etti. Genç kadın ile birlikteliğinin ispatı hemen hemen yoktu. Taa ki New York’ta kaybetmiş olduğu bir günlüğü bulunana kadar. Bu günlükten Amerika’dayken zamanının büyük kısmını Nelly (Ellen) ile geçirdiği anlaşılıyordu. Yani Dickens’ın da her ölümlü gibi uygunsuz bir yanı vardı. 23 yıllık bir evlilikten sonra başka birine aşık olmak ne kadar ‘yanlış’ tartışılır elbet ama zamanına göre günahtı. Dickens karısını boşayamıyordu, ayrılamıyordu da. Böylelikle sorunlarını yine edebiyatına taşımayı tercih etti. Our Mutual Friend adlı romanındaki bütün karakterler sevdikleriyle evlenirler. Sınıf farklarından kaynaklanan sorunlar bile bu romanda kolayca çözülür, sevenler kavuşur. Tıpkı Dickens’ın yapacağı gibi. O da sonunda dayanamayıp 1858 yılında karısını terkeder. Belki de Our Mutual Friend’in bir kısım okuru tarafından bütün eserlerinden daha fazla beğenilmesinin sebebi ondaki bu ‘kötü’ yanın ortaya çıkabilmiş olmasıdır (Kötü derken elbette dönemin koşullarına göre değerlendiriyoruz.) Oysa zaten Dickens yaptığı iyiliklere (Bunlar arasında batmakta olan bir hastaneyi kurtarmak da vardır) rağmen içinde karanlık bir yan olduğunu yer yer itiraf etmiştir. Hatta romanlarındaki kötü karakterlerin kendi içinden bir parça olabilme ihtimalini dillendirmiştir. Zira o her insanın içinde her duygunun varlığından söz eder. Akıl hastanelerine duyduğu müthiş ilginin sebebi de budur. Yürüyüş yapmaktan, bilhassa da akşamları yürümekten hoşlanan yazar bu yürüyüşlerde akıl hastanelerine gidip oradakileri gözlemler, kimileriyle konuşur. Hepimizin geceleri, rüyalarımızda en az o hastanedekiler kadar deli olduğumuzu söyler. Hastalardan birisi kendisine ”Ben uçabiliyorum” dediğinde utanarak ”Ben de. Geceleri” diye cevap verir. Bir başka kadın hasta her gece Kraliçe Victoria’nın kendisini ziyarete geldiğini ve beraber yemek yediklerini söyledinde Dickens da kendi rüyalarında sık sık aristokratlara yemek ziyafetleri verdiğini itiraf eder. David Copperfield’deki Mr. Dick, Mr. Dickens olabilir mi acaba? Çünkü o da yazarın tarif ettiği gibi bir rüyalar aleminde yaşamaktadır.

İşte o tren kazasında, birinci sınıf vagonda Bay Dickens’ın karanlık yanı da onunla birliktedir. Çünkü yanında kendinden yirmi beş yaş genç sevgilisi, tüm dünyadan sakladığı Ellen Ternan vardır. Yani onun ‘günahı.”

Kaza alanı boşaltılırken Dickens’ın vagonuna son bir kez daha girip orada unuttuğu kitabının sayfalarını aldığını söylemiştim. Belli ki o sayfalar onun için çok kıymetli imiş. Charles Dickens belki de gelmiş geçmiş en üretken, ama daha da önemlisi en çalışkan ve disiplinli yazardır. Kariyeri boyunca 15 roman, pek çok öykü, tiyatro oyunları, operalar, gazete makaleleri yazmış, bir yandan da kendi dergilerinde editörlüğü üstlenmiştir. Üstelik romanları hiç de öyle üç yüz, beş yüz sayfalık ‘kısa’ romanlar değildir. Tam 989 karakter yaratmıştır. Bir tek tren kazası geçirdiğinde ve bir de karısının kız kardeşi Mary öldüğünde aylık baskıyı kaçırmış. Bunun dışında yaşadığı süre boyunca hemen hemen her ay bir  romanının bir bölümünü yayımlamış. Her ayın yirmisini teslim günü olarak belirlemiş, fakat buna rağmen iki üç hafta önden gidermiş. Hızlı da yazarmış. Belki de bu sebepten notları bir hayli karışık görünüyor, aldığı notları anlamak güç olabiliyor (Yolu düşenler Londra’daki Victoria & Albert Müzesinde orijinal el yazısını görebilirler.) Kendisi bu disiplinini gazetecilik yıllarına borçlu olduğunu söylermiş. Mahkemelerde hızlı not tutmak gerektiği için bu onda bir alışkanlık haline gelmiş. ‘Teslim günü’nü kendi keyfine kalmış olmasına rağmen bu kadar ciddiye almasını da yine aynı deneyim açıklıyor zannederim. Dickens günde en az otuz kilometre yürür ve bu yürüşleri boyunca bir yandan yaratacaklarını düşünür bir yandan da gördüğü tuhaflıkları not alırmış. Bu yüzden yarattığı her karakterin en ince detayına kadar insanın zihninde resmedilebilmesi mümkün oluyor herhalde. Ve ayrıca Londra’yı sokak sokak, her bir köşesine, kaldırım taşına, dükkan vitrinine, ve hatta dükkanın içindeki kavanoza kadar anlatabiliyor olmasının sırrı da yine burada yatıyor olmalı.

Dickens son yıllarını ise daha ziyade okumalarına ayırmış. Bir yandan yeni romanını yazarken bir yandan İskoçya, İrlanda ve İngiltere’de, çeşitli kentlerde onlarca okuma yapmış. Hatta 1869’da hastalanıp ara vermesine rağmen kendini toparlar toparlamaz tekrar başlamış ve neredeyse ölene kadar da devam etmiş. Dickens’ın ölmeden önce en son İngiltere Krallık Akademisi’nin düzenlediği Daniel Maclise’i anma törenine ktıldığı biliniyor. Bu törende yapmış olduğu konuşmanın kayıtlarını bularak dinledim. Dickens bu konuşmasının büyük bir kısmında kadının toplumdaki öneminden ve bir gün gelip her alanda göstereceği başarıdan emin olduğundan bahsediyor.

Tuhaf bir şekilde o tren kazasından tam beş yıl sonra 9 Haziran’da evinde ölüyor Dickens. Mümkün olsaydı da saatini bilebilsedik keşke. Acaba aynı saatlerde miydi? Neden beş yıl daha yaşadı? Aslında o gün, o kazada ölmesi gerekiyordu da bir şey mi oldu soruları ister istemez benim aklıma geliyor. Lütfen bunu aptalca bulmayın. Konu Charles Dickens olduğunda ve böylesine bir tesadüf ile karşılaştımda bu gerçekten bir ‘tesadüf’ müydü diye sormaktan kendimi alamıyorum. Zira Charles Dickens da hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, herkesin birbirine bir şekilde bağlı olduğunu söylüyordu. Hatta ne diyordu? Hepimizin dirseği birbirine değiyor. Öyle bir şey. Romanlarında da hep bu tatlı ‘tesadüfler’ olayların çözülmesine sebep oluyordu. Yazdığı son eserlerden biri bu tren kazasından esinlenerek yola çıktığı demir yollarında sinyal veren bir görevlinin hikayesiydi. Pek çok tabiat üstü olayın dışında bu adam kendi ölümünü de önceden görüyordu. Kendi fantazi dünyamda adeta Dickens ile tanışmışçasına ben kendisinin bu olaydan çok etkilendiğine ve kurtuluşunu tabiat üstü bir şeye yorduğuna, kimbilir belki de o gün ölmüş olabileceği konusunu çok fazla düşündüğü için yine aynı günde öldüğüne eminim. İleri mi gidiyorum? Ama Charles Dickens’ın bir yazar olarak yapmak istediği tam da buydu. Hayal gücünün sınırlarını zorlamak. Hem sonra kendisi 1862’de Londra’da kurulan Hayalet Kulübünün de ilk üyelerinden biriydi ve pek çok hayalet öyküsü yazmıştı. Milyonlar satan, tiyatro oyunu, film, radyo oyunu, çizgi film haline getirilen A Christmos Carol da yine bir hayalet öyküsü idi.

Charles Dickens yaz aylarında ailesini alıp Kent kazasının ufak bir sahil kasabası olan Broadstairs’e gidiyordu. Ev David Copperfield’de David’in büyük halası olan Betsy’nin yaşadığı eve ilham kaynağı olan ev. Bu evin şimdiki sahipleri, Hilton’lar, evde gündüz vakitlerinde bir kadın sesi duyduklarını söylüyorlar. ”Gene mi?” diyormuş bu ses. Hemen hemen her gün. Bu sesi acaba Dickens da duyuyor muydu? O yüzden mi her yaz oraya gidiyor ve Viking körfezine bakan küçücük odasında yazıyordu? Yoksa o ses Dickens ailesinden mi kalma? Acaba o odada biraz otursak onu duyabilir ve geriye bıraktığı, son hikayesi, bu gizi çözebilir miyiz?

Charles Dickens daha küçük bir çocukken hikayeler anlatır, hatta bunları bazen de besteler, şarkı olarak söylermiş. Babası ofisinde yahut evde arkadaşlarının önünde Dickens’ı bir taburenin ya da masanın üzerine çıkartır ve hikayelerinden birini anlatmasını, şarkılarından birini söylemesini istermiş.

Dickens yazmaya olan merakından çok erken yaşlarda başlayan gözlem merakından bahseder. Kendisini emeklerken hatırladığını, annesi ile evlerinde çalışan bir hizmetkar arasında nasıl gidip geldiğini anlatır. Daha bebekken gördüğü bir süvari geçişini neredeyse yarım asır sonra aynı noktada durduğunda olduğu gibi hatırlamış, askerlerin kıyafetlerine varana kadar bütün ayrıntılarıyla anlatmış, herkesi şaşırtmıştır. O bir yazarın en önemli meziyetinin gözlem olduğuna inanır.

Londra’da adım adım Dickens’a rastlamak mümkün. Romanlarındaki karakterler pek çok sokağa isim babası olmuş. Quilp Street, Copperfield Street, Little Dorrit Court, Cennam Street ve daha pek çoğu. 13 Portsmouth Street adresinde bulunan Antikacı Dükkanının üzerinde ise ”Dickens Tarafından Ölümsüzleştirildi” yazıyor. Birden fazla Dickens müzesi olduğu gibi bir çok müzede de Charles Dickens’a ait el yazmaları, fotoğraflar, kostümler ve çizimler bulunuyor. Bir zamanlar Dickens’ın evi olan 48 Doughty Street’teki müze herhalde en kapsamlısı. İçinde yüz bin adet sergi malzemesi var. Başka yerde bulunamayan kitap orijinalleri, kişisel eşyaları, resimler, portreler. Ayrıca ev aslına sadık kalınarak, Dickens’ın da tercih edeceği şekilde Viktoryen usulde döşenmiş. Müzede zaman zaman değişik konseptlerde sergiler olduğu gibi Dickens oyunlarının ya da kitap uyarlamalarının gösterileri de oluyor. Binada bir de cafe var, bilhassa Noel zamanı menüsü pek güzel. Aslında isterdim ki Catherine Dickens’ın tariflerinden biri de bu menüde olsun, fakat maalesef yok. Zira aslında Catherine Dickens’ın evinde verdiği yemek partileri efsanevi. Büyük gruplara yaptığı yemeklerin tariflerini bir araya getirip ”What Shall We Have For Dinner?” adlı bir kitapta yayımlamış. Charles Dickens’ın ise karısının yemeklerini övdüğünü duyan yok. Bilakis ayrılırken karısının iyi bir ev kadını olmadığını söylemiş. Bazı tarihçiler ise Dickens’ın erken yaşta hastalanamasının sebebinin sağlıksız beslenme olduğunu iddia ediyorlar.

Charles Dickens solak mıydı, sağlak mı?

Çünkü genelde her yerde yayımlanan bir resmi vardır, o resim de bir sağa bir sola döndürüldüğü için Dickens bir sol elini bir sağ elini kullanırken görülür. Bu yüzden solakların onu kendi türlerine mal ettiği duyulmuştur. Gelelim merak edebilecekler için gerçeğe. Bunun için 1870 yılının Ekim ayında Atlantic dergisinde yayımlanan bir makaleye bakmak gerekiyor. G.W. Putnam Boston’da yaşamakta olan bir Dickens hayranı. Dickens 1841 yılında Amerika’yı ziyaret ettiğinde Boston’lı ünlü ressam Francis Alexander tarafından kendisine poz vermesi için davet ediliyor. Dickens da kabul ediyor. Bu Alexandar’ın arkadaşı olan Putnam için kaçırılmaz bir fırsat. Tanışma fırsatı bulduğu gibi olay anında da orada bulunabiliyor. Kendisi pozu şöyle tarif etmiş: Dickens masada oturuyor. Önünde bir kağıt. Sol eli kağıdın üzerinde duruyor, sağ elinde ise kalemi. Düşüncelerini yakalamak için yazmaya ara verdiği bir anın resmi.

Charles Dickens romanlarının ve hikayelerinin hemen hepsi filme uyarlandı. Kimisi birkaç sefer hem de. Ve hatta farklı uyarlamalarını da sayarsak onlarca kez. A Christmas Carol, Bleak House, Great Expactations, Cricket on the Hearth, David Copperfield, The Life and Adventures of Nicholas Nickleby, Little Dorrit, Martin Chuzzlewit, The Mystery of Edwin Drood, The Old Curiosity Shop, Oliver Twist, Our Mutual Friend, The Pickwick Papers, A Tale of Two Cities. Ve bunların hepsinin çeşitli versiyonları. Geçenlerde şans eseri televizyonda bir filme denk geldim. Bir radyo sunucusu genç kadın aklı fikri parada, bir türlü kimseyi gerçekten sevemiyor ve onu seven erkekleri terk ediyordu. Sonra geçmişte beraber çalıştığı ama genç yaşta ölen bir kadının hayaleti geldi ve onu tek tek geçmişte, bugünde ve gelecekteki Sevgililer Günü’ne götürerek nasıl yalnız kalacağını anlatmaya çalıştı. Berbat bir filmdi ne yalan söyleyeyim, ama farkettim ki bu bizim A Christmas Carol’ın başka bir versiyonuydu. Adı A Valentine Carol imiş. Yani hala yaratıcılıkta sıkışan soluğu bir Dickens kitabında alıyor.    Müşterek Dostumuz Charles Dickens

06 Haziran 2021

Din psikolojisi


Freud’un çağdaşı olan Carl Gustav Jung ise kendi çağdaşları arasında dine en çok dikkatini veren psikolog idi. Hem Doğu hem de Batı dinî geleneklerini kendi teori ve kavramlarını destekleyecek deliller olarak kullanmıştır. Dinî hayata yönelik alışık olunmayan sempatik bir tutum sergilemiştir. 1933’te İnsan Ruhuna Yöneliş, 1938’de Psikoloji ve Din, 1954’te Answer to Job eserleri ve din bireyleşme süreci üzerine çalışmalarıyla din psikolojisi alanına katkı sağlayan Jung, Freud’dan oldukça farklı fikirleriyle ortaya çıkmıştır. Kolektif bilinçdışının arketiplerini inceleyen Jung’a göre elde ettiği sonuçlardan en önemlilerinden biri insandaki "doğal dinsel işlev"dir. Ona göre, insanın ruh sağlığı ve kararlılığı içgüdülerin olduğu kadar bu doğal dinsel işlevin de uygun bir biçimde ifade edilmesine bağlıdır. Jung, özellikle anima, animus, persona, gölge ve benlik arketiplerini sıkça tartışmıştır. Ona göre teslis inancı yanlış ve çarpıtılmış şeylere dayanır. Teslis erkeksi bir karakterdedir, anima’sı bastırılmıştır. Oysa hakikat üçlü değil; su, hava, ateş ve topraktan haiz dörtlüdür. Teslis’te dişi ve kadını temsil eden toprak eksiktir. Hindistan ve Orta Afrika’ya seyahatler yapan Jung, özellikle Hint zihniyetinin temsilcileriyle konuşmuş ve bu zihniyeti Avrupa’yla kıyaslamıştır. tr.wikipedia.org

 

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin - O'na

Anımsıyorum o büyülü ânı
Karşımda beliriverdiğin,
Uçup gidici bir hayal gibi,
Dehası gibi saf güzelliğin.

Bunluklarında ümitsiz hüznün,
Telâşın yorucu tasalarında,
Çınlardı o tatlı ses uzun uzun,
O güzelim çizgiler görünürdü bana.

Yıllar geçti. İsyancı dalgalarında fırtınaların
Dağılıp söndü eski hayaller,
Unuttum tatlı sesini senin
Ve silindi Tanrısal çizgiler.

Issızlıkta, karanlığında tutsaklığın
Sessizce uzayıp gidiyordu günlerim
Tanrısız, esinsiz, gözyaşsız,
Yaşamsız ve sevgisizdim.


Ve bir an geldi, uyandı ruhum:
Ve işte sen yeniden belirdin,
Bir hayal gibi, uçup giden,
Dehası gibi saf güzelliğin.

Ve yürek çarpıyor bir esrimeyle,
Ve yeniden canlanıyorlar onda
Tanrısallık da, esin de,
Yaşam da, gözyaşı da, aşk da.

    Çeviri: Ataol Behramoğlu

5 Haziran Dünya Çevre Günü


"Her şeyin prensibi şudur; her şey sudan gelir ve tekrar suya döner." (Milet`li Thales M.Ö. 650-560)

Thales ,640 yıllarında Milette doğdu. Rivayete göre kendisini Mısır ve Babil kaynaklarından eğitti. Bunun yanında iş hayatı ile kendisine iyi bir yaşam düzeyi sağlayabilecek kadar ilgilenmiş görünmektedir. Hatta hakkında Aristo şöyle anlatır:

“Hala kış olmasına rağmen Thales, Astronomi’deki yeteneklerini kullanarak, o yılın zeytin hasatının çok olacağını öngörmüş. Millet ve Kinos’da zeytin ezicilerini çok uzuca kiralamış. Hasat mevsimi geldiğinde birçok zeytin üreticisinin bu ezicilere ihtiyacı doğduğundan Thales, daha yüksek bir fiyata bunları geri kiralamış ve hatırı sayılır miktarda para kazanmış. Bu durum karşısında halk, felsefecilerin eğer isterlerse çok kolay zengin olabileceklerine kanaat getirmiş.”

Geri kalan zamanlarda Thales kendisini çalışmaya vermiş ve şehrin diktatörü olan Thrasybuls’la yakın ilişkileri olmuş ve İyonyalı şehir devletlerin, Lidya ve Perslere karşı birlik içinde bir federe devlet olmasını savunmuş.Thales eski Yunan’ı matematik ve astronomi ile ilgili bilimlerle tanıştıran ilk kişi olarak düşünülmektedir. Antik tarih, Thales’in Mısır’daki piramidlerin yüksekliğini piramidlerin gölgelerin uzunluğunu ölçerek, nasıl hesapladığını anlatır. Thales güneşin konumuna göre bir insanın boyunun kendi gölgesinin uzunluğuna eşit olduğu anda, pramidlerin gölgelerinin uzunluğu ölçülerek piramidlerin yükseklikleri hesaplamıştır. Ayrıca, hayran olunacak derecede mantıksal bir disiplin olan geometrinin tümden gelen bir bilim olduğunu ortaya koymuştur. Thales’in hayatı ve yaptıkları hakkında fazla ve kesin bir bilgiye sahip olmasak da, bazı matematik keşiflerinin atfedildiği ilk bilim adamı olduğunu biliyoruz. Thales’in ispat ettiği düşünülen teoremler şunlardır:

– Çap,bir daireyi iki eşit parçaya böler
– İkiz kenar üçgenin taban açıları eşittir
– İki kesişen doğru tarafından oluşan dikey açı çifti birbirine eşittir
– İki açısı ve bu açıların bir kenarı aynı olan iki üçgen eştir
– Bir yarım daire içindeki açı diktir.

Ayrıca astronomideki çalışmaları sayesinde, batı medeniyetinin astronomide doğuya göre daha bilimsel bir yönde ilerlemesine neden olmuştur. Thales astronomideki yeteneği, İyonyalı’ları şaşırtmıştır. Örneğin, 28 Mayıs 585 (İ.Ö) yılında gerçekleşen güneş tutulmasını öngörmüştür. Bunu büyük olasılıkla Mısır ve Babillilerin hesaplamalarıyla yapmıştı.


Bunlara karşın, dünyayla ilgili düşünceleri doğru çıkmamıştır. Onun düşüncesine göre dünya sonsuz suyun içinde oturan yarı-küreydi, dünya yüzeyi de bu yarı kürenin düz kısmının içinde yüzen düz bir diskti.Thales kendinden önceki matematiksel bilgiye ve materyale önemli katkıları olmuş bir bilim adamıdır. Ölümü, Diogenes Laertius’a göre, bir jimnasyumda yarışmaları seyrederken, sıcaktan, susuzluktan ve zayıflıktan olmuştur.


Babası Examios’la annesi Kleobulunia, hatırlı ve sözü geçen bir ailedendiler. Buna göre Thales soylu daha doğrusu “soylu” sözcüğü o zamanlar geçerli değildi çünkü “varlıklı” bir ailedendi. Gerçi özgeçmişi yazanlar ona zaman zaman tacirliği, mühendisliği, astonomluğu, hatta politikacılığı yakıştıracak kadar kafalarını işletmişlerdi ama, Thales’in hiçbir işi gücü yoktu. Doğrusu şu ki Milas’lı Thales ufak bir servetin kendini yaşamını kazanmaktan bağışık tuttuğu bir burjuvaydı. Bol olan boş zamanlarını, kendisi çok ilgilendiren büyük problemler adıyordu.

FELSEFEDEN MATEMATİK BİLİMİNE

 7 ve 8. yy Yunanlılarına göre Thales düşünen bir adamdır, yani bizim filozof (bu sözcük o zamanlar yoktu henüz) diye adlandırdığımız kişidir. İnsanlığın zihnini boyuna kurcalamaktan geri durmayan ebedi soruyu o da ele alarak kendi kendine şunları sormuştur: Evren nedir, insan nedir, bizi yapılmış olduğumuz, bizi çevreliyen ve sürükleyen tüm bu maddenin ve tüm bu devinimin anlamı nedir?


Eski dinler dünyayı sürü sürü tanrılar ve gizli güçlerle dolu bir yer haline sokmuşlardı. Bunlar birbirlerine karmaşık birtakım karşılıklı etkiler yapmaktadılar.Thales, duyduğu tepki sonucu, yalın bir açıklama biçimi aradı. Böylece birci öğretisini kurdu. Bunun sayesinde evrenin tümünü hem ilk, hem evrensel, hem plastik bir elemanın değişinimleriyle,açıkladı.Bu eleman nedir? Su’dur.Su,yaşamın temelidir.Hayvanların tohumu sıvıdır.Besinler özsu haline indirgenirler. Fakat su yalnız başına yaşamın kaynağı değildir.Maddenin temelidir. Su buharlaşınca havayı üretir, hava ateşi yaşatır. Ateşten oluşan gökcisimleri, buna göre suyun bir yoğunlaşmasından ileri gelmektedir. Gerçekten de yeni oluaşn toprak her gün nehirlerin ağızlarında birikmektedir. Bu gözlemler Thales’i evrenin tutarlı bir kavramına götürür: Evren tümüyle sudan oluşmaktadır. Bizim bildiğimiz dünya muazzam bir hava kabarcığından oluşmakta ve bu su niteliğindeki evrenin içinde yer almış bulunmaktadır.Tüm bu topluluk tanrıların keyiflerine göre değil de değişmez kanunlar uyarınca yönetilir ve Thales bunları, çok güçlü bir zorunluluk diye adlandırır.Thales astronom olarak da kendine düşen rolü oynamıştır.Rivayete göre bir güneş tutulmasını bir yıl önceden bilmiştir(MÖ. 28 Mayıs 585’teki güneş tutulması). Rastlantı sonucu güneş Perslerle Lidyalılar arasındaki bir muharebe sırasında tutulmuş, etrafı öylesine zifiri bir karanlık kaplamıştır ki,savaşçılar durmak zorunda kalmışlardır.Olayın antik dünyada nasıl gürültü kopardığı ve Milas’lı bilgine ne türlü bir ün kazandırdığı kolayca gözönüne getirilerebilir.Şunu da ekleyelim: Tarihçi Aestus’a göre güneş ve ay tutulmalarının nedenini de ilk olarak o göstermiştir.Topraksı nitelikteki ay, doğru çizgi üzerinde güneşin altında yer alınca, tutulma olayı meydana gelmektedir. Thales, ayrıca yılın süresini 365 gün olarak saptamış: güneşin (yaptığı devrin 720’de birine eşit olan)çapını ölçmüş; ekvatorun, dönencelerin) ve kutup dairesinin varolduklarını bilmiştir.Son olarak, ayın ışığının, güneşin aydınlığını yansıtmasından ileri geldiğini de söylemiştir.

 Geometri bilgini olarak Thales’e belirli, somut, kesin bilgiler borçlu bulunuyoruz. O, anahtarı tanıtlamak, genelleştirmek formülünün içinde bulunan bilimsel zihniyet’in ilk ve gerçek öğreticisi sayılabilir.Mısır ve Mezopotomya “bilgin” lerinin çok ilkel bilgileri vardı.Bilgileri, kenarları 3-4-5’lik bir üçgen çizmekten ibaretti. Fakat böyle bir açının niçin hep dik olduğunu kendilerine sormamışlardı. Genelleştiremedikleri için kanıtlamayı bilmiyorlardı.Thales’in değeri de burada açığa çıkar.Eski bilim sistemini yerinden oynatıp olayları yöneten kanunu daha uzakta aramasını bilmişir.
 

Thales kend adını taşıyan teorem dolasıyla, öğrencilerinin belleğinde ezelden beri yaşamaktadır. Söylendiğine göre bunu Mısır’da keşfetmiştir:


Thales, tanrı Amon’un başrahibiyle ve firavun Amasis’le birlikte Büyük Piramid’i seyrediyormuş. Başrahip hükümdarının huzurunda bir yabancıyı güç duruma düşüreceğini düşünerek pek sevinmiş:”Bilin bakalım,bu piramidin yüksekliği ne kadar?” diye sorarak meydan okumuş. Thales asasını alıp tam piramidin gölgesinin bittiği yerde kumun içine dikmiş.Bunu yaptıktan sonra asayı, asanın gölgesinin uzunluğunu ölçmüş. Sonra bir taş parçasının üzerine yaptığı basit bir hesap işlemi, anıtın yüksekliğini meydana çıkarmış,280 dirsek.Firavun bu işe çok şaşırmış.


Böylece Thales kendi adını taşıyan teoremi yani geometrik orantılar ilkesini bulmuş.Bu ilkeye göre Pareleller homolog orantılı doğru parçalarını iki sekant üzerinde keserler . Piramidin durumunda paraleller güneşin ışınlarıydı.Sekantlar ise sırasıyla asadan ve piramidin yüksekliğinden geçen çekül doğrultularıydı. Eldeki dört veriden ilk üçü (asanın gölgesi,piramidin gölgesi, asanın yüksekliği) bilinmekteydi: Orantıların sırrı sayesinde dördüncüsüde kolaylıkla bulunabildi.

 THALES HİKAYELERİ

Bizler, Thales’i”yürürken havaya baktığı için yolunun üzerindeki kuyuya düşen astronom ” diye tanırız. Bu pek olası görünmemektedir, çünkü: Önce kuyunun “bileziği” yüzünden ;Sonra Yunan kuyuları çok dar olduklarından normal boyda bir adamın geçmesine olanak vermemektedir. Ve nihayet ,Thales bu işi yaparken kuşkusuz kolunu,bacağını kırmaktan geri kalmayacak,öykü uydurucular da bunu bize söyleyeceklerdi muhahhak. Diogenes Laertios öyküyü akla daha yakın biçimde anlatarak şöyle diyor: Thales bir çukura düşmüş, Trakyalı kadın hizmetçisi de onunla alay ederek şöyle demiştir.


” Daha sen ayaklarını bile göremezken,nasıl olur da gökyüzünde olup bitenleri görebilirsin?”


Her ne hal ise,Thales bu önemsiz öykünün sandırabileceğinden daha az dalgındır. Gerekince beceri göstermesini de bilir.Günün birinde ,astronomi alanındaki bilgileri sayesinde zeytin ürününün çok bol,olacağı anlar.Hemencecik Milas ve Khios’taki tüm zeytin preselerini tümünü satın alır,ertesi mevsim köylüler gırtlaklarına kadar zeytine gömülü oldukları sırada onlara çok ağır koşullar kabul ettirir ve küçük bir servet kazanır.Aritoteles ciddi bir eda ile diyor:” Thales böyle yaparak şunu kanıtlamıştır:Filozoflar da bir işe el attılar mı,başkaları gibi para kazanmayı bilirler..”


Thales’in ilgili olarak daha da bir sürü öykü anlatılabilir ve bunlardan onun,az-çok alaycı yanı da olan bir sağduyuya sahip oluğu anlaşılır.İşte bunlardan ikiörnek.Günlerden bir gün Thales’e: Gel de bir mucize gösterelim sana, derler.Alıp dağın tepesindeki bir çoban kulubesine götürürler. Orada bir kısrağın doğurduğu aykırı bir yaratığı gösterirler: Başı,boynu ,elleri bir çocuğun ki gibidir,bedeninin geri kalanı ise bir atınki gibidir.Oraya gidenler bu hali görenler başlarını çevirirler:”Böylesi bir mucize büyük felaketlerin habercisidir,tanrıların gazabını hemen yatıştırmak gerek,diye bağırışırlar.Ama Thales hiç istifini bozmaz, kısrağın sahibini bir kenara çeker. Gülümseyerek :

”Vallaha ,der,sen istersen ötekilerin dediklerini yap.. Ama benden sana öğüt:Kısraklarını bundan sonra bu denli genç çobanlara emanet etme.ya da kadın bul onlara!”

 Hiç kuşkusuz uydurma olan bu öykünün,Thales’in Yunan düşüncesindeki rolünü ve yerini bir imge ile çok iyi anlatmak gibi bir yanı vardır:O bu işte tanrıların yaptıkları hiç bir şakayı görecek yerde,sorunun akılcı bir açıklamasını yapmağa çalışmaktadır. Bu açıklamanın yanlış olmasının bir önemi yoktur. Önemli olan bunu araştırmak değil midir?


Öbür öykü daha incedir.Bir tartışma sırasında Thales bir kıyaslama terimi aramaktadır. Bulur ve şöyle der:Ben de o delikanlının söylediklerini söylerdim. Köpeğini dövmek istiyormuş ama elinden kaçırmış,onun yerine kaynanasını dövmüş:”Neyse,dayak boşuna gitmedi!” demiş.Kimi gülmece biçimleri sonsuza dek yaşarlar!


Faka şakacı-hatta sağduyulu- sözlerle dolu bir yaşam,boş oturmayı sevmeyen Thales için yeterli olamazdı. Devler işlerine ilgi duyduğunu söylemiştik bu da onun ara sıra politikacı fiye nitelenmesine neden olmuştu:Doğru değildir bu,Thales hiç bir zaman bir kamu görevi yapmamıştır çünkü.Sadece Milas’a egemen olan tiran Thrasybulos’un dostudur,sırası geldikçe değerli öğütler verir ona.Örneğin,yayılmasının en civcivli döneminde olan Pers İmparatorluğu gelip masal kahramanı kral Krezüs’ün (Karın) Lidya’daki krallığına çarptığı zaman ,kentler bir seçim yapmak zorunda kalırlar. Thales Pers kralı ile antlaşma yapmasını öğütler ve bu ustalıklı bağlaşlıklık sayesinde Milas,Krezüs’ün bozguna uğrayışından sonra bağımlılıktan ,kölelikten kurtulan tek iyonya kenti olur. Daha sonra ,İyonya sitelerinin büyük kurulu olan Paniyonya’da ,tek başkenti olan federe bir İyonya Devleti kurulmasını önerir. Ne yazık ki onun bu çağrısına kulak veren olmaz:Çünkü yiğit ve akıllı olan Yunan halkı iyice bölünmüş olmasaydı dünyanın çehresi,Kleopatra’nın burnu yüzünden değişmezdi de bu birleşme yüzünden daha kesin olarak değişirdi muhakkak!


Thales başka durumlarda da beceri göstermeyi bilmiş bu da onun zaman zaman ve yanlışlıkla,” mühendis” olduğu kanısını uyandırmıştır Ayrıntıları iyice bilinmeyen koşullar yüzünden Krezüs,her zamanki düşmanları olan Medyalılara savaş açmış,Thales de onun genel karargahına gitmiştir. Ordu,suları kabaran Halys nehrini kıyısına gelince durmak zorunda kalmıştır. Ama ne önemi var:Thales bu güçlüğü de yenecektir. Bulduğu yöntem çok ustacadır. Orduya ırmağın kıyısında (bu,belki de,yağmurun kabarttığı bir seldir) kamp kurdurur,sonra nehrin yatağını değiştirmek üzere,kampın ardında bir kanal kazdırır .Son sed de açılınca sular yeni yatağa dolar,solayısıle ordunun gerisinden akıp gider,ordu da ayaklarını bile ıslatmaksızın eski nehir yatağından karşı kıyıya geçer.

 Ama Thales özellikle bir filozof ve bir bilgedi.Özdeyişeleri çok ünlüdür.Bir tartışma sırasında :Ölümün yaşamdan hiçbir farkı yoktur” der.Tartışanlardan biri sorar:Neye yaşamı seçtin öyleyse?Thales’in yanıtı şudur:İkisi arasında hiçbir fark yoktu da ondan.Yine onun bilgece yanıtlarını dinleyelim: En eski olan nedir?
” Tanrı’dır ,başlangıcı yoktur çünkü”
Ya en güzel şey?
” Dünya,Tanrı’nın işidir o çünkü ”
Ya en büyük şey?
” Uzay,herşeyi içerir çünkü”
Ya en hızlı şey?
” Düşünce her yere atılır çünkü”
Ya en güçlü şey?
” Zorunluluk, herşeye boyun eğdirir çünkü”
Ya en bilge şey?
” Zaman, herşeyi öğrenip meydana çıkarı çünkü”
Ya en yaygın şey?
” Umut, hiç bir şeyi olmayan kimselerde bile kalır çünkü”
Ya en yararlı şey?
” Erdem, herşeyi iyi kullandırır çünkü”
Ya en zararlı şey?

 ” Kötülük, herşeyi bozar çünkü”
Ya en kolay şey?
” Doğaya uygun olan şey; herşeyden ,hatta zevkten bile usanılır çünkü”

Ona en güç şey diye sormuşlar.Kendini tanımak demiş.En kolay şey nedir? demişler.Başkasına öğüt vermek, demiş.Az görülen bir şey nedir? Demişler.Zorba bir hükümdarın yaşlanmışı,demiş. Mutszuluğa kolayca katlanmanın çaresini sormuşlar.Daha mutsuz düşmanların hallerine bakarak ,demiş.Erdemle yaşamanın çaresini sormuşlar. Başkalarında görüp ayıpladığımız şeyleri yapmıyarak ,demiş. Mutlu insan kimdir? demişler.Sağlığı yerinde ,zengin,yürekli,bilgili olandır, demiş. Güzellik nereden gelir? demişler.Yüzden değil ,iyi davranışlardan gelir,demiş.Şu öğütleri de vermiş sonra:

“Haksız kazançla zengin olma.Yakınlarına ve dostlarına söylediğin kötü sözler yüzünden mahkemelere düşmemeğe çalış.Ve unutma ki sen anana,babana karşı nasıl davranırsan,çocukların da sana karşı öyle davranırlar.”

THALES’İN BİLİM DÜNYASI

 Açıklayıcı ve öğretici olmaktan çok çekici ve güldürücü olan bu az-çok yüzeysel birkaç öykü,gerçekte ,bu yönlü bhakkında elimizde buluna tek anlatılardır.Fikir yaşamı, incelemeleri, buluşları ya da öğrettikleri hakkında uzun boylu bir şeyler bilmiyoruz.. Bununla birlite,zarif bir kırık vazonun parçaları gibi topraktan çıkardığımız dağınık kalıntılar arasında ,birçok önemli ve şaşırtıcı şey Thales’in o olağanüstü bilgileri nereden edindiğini bilmiyoruz. Tarihçilere göre Babil’e gitmiş,orada astronomi öğrenmiş;Mısır’a gitmiş;orada rahipler ve geometri uzmanlarıyla düşüp kalkmış;Küçük Asya’da da Krezüs’ün ordularını peşine takılarak dolaşmıştır.Fakat bütün bunlar birtakım varsayımlardan ibarettir.
Gündurumu ve gün-tün eşitliği üzerine iki yüz dizelik iki kitap yazdığı söylenir.Her ikisi de kaybolmuştur ve ondan bize tek tümce dahi kalmış değildir:Şu da var ki onun yaşamını anlatan tarihçiler,kişiliği üzerinde bize birçok ayrıntılar vererek bu boşluğu doldurmuşlardır.


Bu Milas’lı bilginin yaptığı işler üzerinde doğru olarak ne biliyoruz ve bu işler bilimi hangi konuda ilgilendirmektedir? Bunu anlamak için birbiri ardınca evrendoğumcu(kozmogonist) Thales’I ,astronom(yürürken havaya bakan? Thales’I ve geometri bilgini Thales’i birbirlerinden ayırmak gerekir.
7 ve 8. yy Yunanlılarına göre Thales düşünen bir adamdır,yani bizim filozof(bu sözcük ozamanlar yoktu henüz) diye adlandırdığımız kişidir. İnsanlığın zihnini boyuna kurcalamaktan geri durmayan ebedi soruyu o da ele alarak kendi kendine şunları sormuştur:Evren nedir,insan nedir, bizi yapılmış olduğumuz,bizi çevreliyen ve sürükleyen tüm bu maddenin ve tüm bu devimin anlamı nedir?


Onun çok büyük değeri şundan ileri gelmektedir:Rahiplerin ,kahinlerin ve gezginci ozanların eski Yunansitan’da kent kent dolaşıp anlattıkları masallarla ,söyledikleri deyişlerle tarih boyunca ilk kez yetinmeyen, o olmuştur.İster Yunanistan’da ,ister Mısır’da ister Babil’de olsun;ister Zeus, ister Amon ,ister Ea tarafından canlandırılmış olsun,o çağda öğretilmekte olan evrendoğum(kozmogoni) bilimleri onun gözüne şöyle görünmektedir: Bunlar dinlerin, evrenin gerçeklerini gizlemek için onun üzerine örttükleri birer örtüdür.Fakat bu renkli örtüde delikler vardır.Thales de bu deliklerden gerçeği hayal-meyal gördüğünü sanmaktadır.Böylece de bize kendi açılamasını yapacaktır:Bu ise insanoğluna açıklanmış olan ilk akılcı Evrendoğumdur.

 Bu açıklamayı okumadan önce sabırlı olmaya hazırlanmamız gerecektir. Çünkü filozofun agorada çoşup uzun ve tumturaklı nutuklar atarak öğrettikleri bizi şaşırtmakta, hemen hemen bir sayıklama gibi görünmektedir gözümüze.Şunu yine söyleyelim:Thales’in değeri yeni bir açıklama bulup getirmesinde değildir.O,düşünceyi kısırlaştıran yanlış bir inancın yapısını temelinden sarsmıştır.Olaylara ,mantığa,akla dayana bir açıklama araştırmıştır.


Eski dinler dünyayı sürü sürü tanrılar ve gizli güçlerle dolu bir yer haline sokmuşlardı. Bunlar birbirlerine karmaşık birtakım karşılıklı etkiler yapmaktadılar. Thales,duyduğu tepki sonucu ,yalın bir izah biçimi aradı.Böylece birci(monist) öğretisini kurdu.Bunun sayesinde evrenin tümünü hem en ilk,hem evrensel,hem plastik tek bir elemanın değişinimleriyle (mutasyon) ,izah etti.Bu eleman nedir? SU’dur.Su,yaşamın temelidir.Hayvanların tohumu sıvıdır.Besinler özsu haline indirgenirler.Fakat su yalnız başına yaşamın kaynağı değildir: Maddenin temelidir.Su buharlaşınca havayı üretir,hava ateşi yaşatır. Ateşten oluşan gökcisimleri,buna göre suyun bir yoğunlaşmasından ileri gelmektedir.Gerçekten de yeni oluaşn toprak her gün nehirlerin ağızlarında birikmektedir.Bu gözlemler Thales’i evrenin tutarlı bir kavramına götürür:Evren tümüyle sudan oluşmaktadır(ama alt tarafı biz kendimiz de onun esirden oluştuğunu kabullenmek için epey zaman harcamadık mı?;bizim bildiğimiz dünya muazzam bir hava kabarcığından oluşmakta ve bu su niteliğindeki evrenin içinde yer almış bulunmaktadır.Yeryüzünün kendisi de yassı bir “kurstur ” ve o hava kabarcığının alt bölümü de yüzer.


Tüm bu topluluk tanrıların keyiflerine göre değil de değişmez kanunlar uyarınca yönetilir ve Thales bunları,çok güçlü bir “Zorunluluk” diye adlandırır.


Bir kez daha söylüyoruz:Bu biraz dar düşünceli kurgu-bilimi okurken gülümsemeğe kalkışmayalım. Düşünelim ki en azından söz konusu olan Olimpos dağındaki tanrıları tahtlarından indirmek,onların evreni düzenleyici rollerini yadsımak,Zeus’la kalabalık ailesini koruyucu tanrılar ,”iyi yürekli azizler” aşamasına indirgemektir.Ayrıca Homeros’la Hesiodos’u da kitaplığın en üst rafına,şiirlerin bulunduğu bölüme kaldırmak gerektir ve onlar oradan hiç ayrılmayacaklardır artık.Böylesine devrimci kavramların tohumlarını ekmiş olan bu MÖ 7. Yy insanının entellektüel cüretini varın hayal edin artık.

 Thales ne tanrıları,ne maddedışı varlıkları ortadan kaldırmamaktadır zaten!Ruhun varlığını kabul etmektedir ama birci öğretici uyarınca ruh,maddenin içinde yuğrulmuştur.Demek oluyor ki hayvanların bitkilerin,madenin ,taşların.herşeyin bir ruhu ,bir canı vardır.Bunun apaçık tanıtlamalarını da yapmaktadır.Sapının doğrultusu değiştirildi mi,bir bitki kendiliğinden önceki yönünü alır.Sonra bir yere sürtülen kehribar ya da (doğal mıknatıs içeren magnezi taşı,can demek olan etkili bir niteliğe sahip olmasalardı küçük cisimleri nasıl çekerlerdi?


Thales astronom olarak da kendine düşen rolü oynamıştır.Rivayete göre bir güneş tutulmasını bir yıl önceden bilmiştir.(Hesaplandığına göre,söz konusu olan MÖ. 28 Mayıs 585’teki güneş tutulmasıdır bu)Rastlantı sonucu güneş Perslerle Lidyalılar arasındaki bir muharebe sırasında tutulmuş,etrafı öylesine zifiri bir karanlık kaplamıştır ki,savaşçılar durmak zorunda kalmışlardır.Olayın antik dünyada nasıl gürültü kopardığı ve Milas’lı bilgine ne türlü bir ün kazandırdığı kolayca gözönüne getirilerebilir!Aslı aranırsa Babillerin Saros çevrimini bildiklerini,güneş ve ay tutulmalarını önceden hesapladıklarını görmüştük:Thales onların gökcisimlerine değgin çizelgelerini ele geçirmişti belki.Şunu da ekleyelim: Tarihçi Aestus’a göre güneş ve ay tutulmalarının nedenini de ilk olarak o göstermiştir.Topraksı nitelikteki ay,doğru çizgi üzerinde güneşin altında yer alınca,tutulma olayı meydana gelmektedir.Thales ,ayrıca yılın süresini 365 gün olarak saptamış:güneşim(yaptığı devrin 720’de birine eşit olan)çapını ölçmüş;ekvatorun,dönencelerin tropikaların) ve kutup dairesinin varolduklarını bilmiştir.Son olarak,ayın ışığının ,güneşin aydınlığını yansıtmasından ileri geldiğini de söylemiştir.


Geometri bilgini olarak Thales’e belirli,somut ,kesin bilgiler borçlu bulunuyoruz.O,anahtarı tanılamak,genelleştirmek formülünün içinde bulunan bilimsel zihniyet’in ilk ve gerçek öğreticisi sayılabilir.

Mısır ve Mezopotomya “bilgin” lerinin çok ilkel bilgileri vardı. Örneğin, kenarları 3-4-5’lik bir üçgen çizmekten ibaret biliyorlardı.Fakat böyle bir açının niçin hep dik olduğunu kendilerine sormamışlardı hiçbir zaman! Genelleştiremedikleri için tanıtlamayı bilmiyorlardı.

Thales’in çok büyük değeri de buradadır.Görgücülüğü yerinden oynatıp olayları yöneten kanunu daha uzakta aramasını bilmişir.Eğer elemanlar hareket halinde bir aritmetik ve bir geometriyi sayılırsa,geometrik kanunları, yan, fizik kanunlarını ilk olarak tanımlamıştır.


Thales kend adını taşıyan teorem dolasıyle,öğrencilerinin belleğinde ezelden beri yaşamaktadır.Söylendiğine göree bunu Mısır’da keşfetmiştir:


Bizim ilgin,tanrı Amon’un başrahibiyle ve -kimbilir neden? -firavun Amasis’le birlikte Büyük Piramid’I seyrediyormuş. Başrahip hükümdarının huzurunda bir yabancıyı güç duruma düşüreceğini düşünerek pek sevinmiş:”Bilin bakalım,bu piramidin yüksekliği ne kadar?” diye sorarak meydan okumuş.


Thales asasını alıp tam piramidin gölgesinin bittiği yerde kumun içine dikmiş.Bunu yaptıktan sonra asayı, asanın gölgesinin uzunluğunu ölçmüş.Sonra bir taş parçasının üzerine yaptığı basir bir hesap işlemi,anıtın yüksekliğini meydan çıkarmış:280 dirsek!Söylendiğine göre de firavun pek şaşmış bu işe.

 Gerçekte ise Thales ,geometrik orantılar ilkesini,daha doğrusu kendi adını taşıyan teoremi bulmuş oluyordu.Unutmuş olan herkese asımsatalım onu:


Paralaller homolog orantılı doğru parçalarını iki sekant üzerinde keserler.


Piramidin durumunda paraleller güneşin ışınlarıydı.Sekantlar ise sırasıyla asadan ve piramidin yüksekliğinden geçen çekül doğrultularıydı. Eldeki dört veriden (asanın gölgesi,piramidin gölgesi,asanın yüksekliği) ilk üçü bilinmekteydi:Orantıların sırrı sayesinde de dördüncüsünü de bulmak kolaydı.


Günümüz geometrisinin başka dört temel teoremi de yine Thales’e malledilmektedir:

Daire ,çapıyla iki eşit parçaya bölünmektedir.
İkizkenar bir üçgenin tabanındaki açılar eşittir.
İki doğru çizgi kesişirse doruktaki ters açılar birbirine eşittir.
Bir yarım daiere içindeki açı,diktir.

Söylendiğine göre Thales bu önermeyi bulunca öyle sevinmiş ki,tanrılara bir öküz kurban etmiş. Yine Thales’in üçgenlerin ilk benzeşinin hali’ni de bildiğini -ya da bulmuş olduğunu- kabul etmek gerekerek: Bütün açıları eşit olan üçgenlerin içinde,eşit açıların çevresindeki kenarlar homologtur.


Gerçekte,denizdeki bir geminin uzaklığını hesaplama olanağını veren yöntem,bu önerme üzerine kurulmuştur ve bunun bulunuşu ona mal edilmektedir. Gözlemci bir kulenin tepesine çıkar,kulete saptanmış bir çeşit sürgülü kompasla gemiyi gezler. Yapılacak bütün iş (aygıtın gönyesinin oluşturduğu ) biri bilinen iki homolog üçgen çizmektedir. Öbürünün bir kenarı (yani kulenin yksekliği ) ise bilinememektedir.


Geometri ve astronomi bilimlerinin dev adamı ,evren-doğumun -dahi olmakla birlikte – mutsuz yenileyicisi ve hepsinin üstünde de bilimsel zihniyet’in yaratıcısı olan Thales ,böyle bir adamdır işte.

 Başardığı işler yanlış olarak- öğrencileri -diye adlandırılan,aslında ise onun devamcıları olan Anaksimandros’la Anaksimenes tarafında sürdülecektir.Bu filozof bilginlerin katkılarını anlatmak,bu incelemenin çerçevesini aşar.Kendilerine ilk bilgiyi veren ustaları gibi onlar da doğa olaylarını mantığa uygun,akılcı biçimde açıklamağa önem vermişlerdir.


Örneğin Anaksimandros,kendi ” bilimsel” yöntemi uyarınca (Homeros ve Hesiodos’la ne çelişki!) gök gürültüsünün ve şimşeğin mekanizmasını şöyle açıklamaktadır:Rüzgar yoğun bir bulutun içinde kapalı kalıp da dışarıya fırlamayı başardı mı,kendisini saran ” zarı” büyük bir gürültüyle yırtar;meydana gelen yırtık,bulutun koyu renk zemini üzerinde(saydam olarak) kısa bir an için şimşek biçiminde görünür.


Anaksimenes ,ise gökkuşağının -bu “iris” atkısının nasıl oluştuğunu,tabii onu örten şiirsel peçeyi çekip alarak ,şöyle anlatır:Olay,güneş ışınlarının delip geçemediği kalın ve yoğun bir bulutun üzerine bu ışınların yansımasıyla meydana gelir.Işınlarla ısınan alt bölümler ise daha az sıcak olduklarından ,koyu renk kalırlar.Açıklama biraz karışık ama içinde prizma kavramı yine de eksik değil.


İlk ‘bilimsel deney ‘ kavramını ,yan, yapay olarak ortaya kona bir olayın gözlemini (MÖ 550’lerde yaşamış olan )Anaksimenes’e borçlu bulunmaktayız. Söylendiğine göre ,elin sırtına yavaşça üflendiğinde soğuk sıcak,kuvvetlice üflendiğinde soğuk gibi görünür.Bununla ilgili olarak yaptığı açıklama yanlıştır ama bir “deneye dayanan denetim” fikri geçerlidir.)


Ve Atina ‘dan geçmek gibi bir ayrıcalığı olan 38. Paralelin dolaylarında bilimsel hareket sürecek,uygarlığın iletken teli rolünü yapacaktır. Anaksimenes gidip Pitagoras’la buluşacak ,onun her yana dağılan öğrencileri de tüm antik dünyaya meyvelerinin eşsiz bir tadı olan bilim ağacının tohumlarını ekeceklerdir.


Işın pratik yönüne önem veren kimseler,yani olayların ancak yararlı yanını görenler,yarım düzine geometri teoremiyle birkaç tane yalan yanlış açıklamanın ün kazanmak için pek az şey olduğunu düşünerek omuzlarını silkecekelerdir.


Fakat bu düşüncenin ne önemi var?Thales bilimin mucidi,bitmiş olmaktan uzak bulunan bir yapının henüz şekillenmemiş temel taşı olarak kalmaktadır.

 Kendi ünü bakımından Thales dünyamıza çok geç gelmiştir.Altı yüzyıl önce;Herakles’in ya da Asklepios’un zamanında ortaya çıkmış olsaydı Yunanlıların işlek muhayyileleri onu bir kahraman yapardı.

 matder.org.tr


Cahit Irgat - Halk

 
Halkın azını aldatırsınız
Her zaman,
Halkın çoğunu aldatırsınız
Zaman zaman,
Ama halkın tümünü?
Hiçbir zaman
Hiçbir zaman.