31 Mart 2020

Octavio Paz - Kartal mı Güneş mi?


Gördüğüm ve söylediğim
söylediğim ve sustuğum
sustuğum ve düşlediğim
düşlediğim ve unuttuğum
arasındadır: Şiir.


Ah Ne Tesadüf

Soner Yalçın: Lanetli aile – Sözcü Gazetesi
Benzer anlayışla…

Koronavirüsü (eski adıyla 2019-nCoV, şimdi COVID-19) hiçbir kulvarda tartıştırmıyorlar…

Küresel medya ne dayatıyorsa, tek şüphe duymadan mutlak inanmanızı istyorlar! Oysa dünyada büyük tartışmalar yapılıyor. Mesela:

5G, yeni nesil kablosuz telefon teknolojisi Çin Mobil Araştırma Enstitüsü (CMRI) tarafından başarıyla tamamlandı. 2020 yılında dünyada faaliyete geçmesi bekleniyordu.

ABD merkezli küresel medya, geçen yıl ısrarla 5G'nin sağlığa kötü etkisi olduğunu ve öldürücü kanser-grip benzeri semptomlara neden olduğunu yazmaya başladı. Şunu da yazdılar: 5G sadece 4G'den sonraki yeni nesil mobil bağlantı değil; özellikle askeri teknoloji; bir biyolojik silahtı bu…

Ki bunlar yazılırken daha ortada koronavirüs yoktu!

Peki. 5G sunumu için seçilen test şehri hangisiydi; koranavirüsün ortaya çıktığı Wuhan!

Wuhan, 18-27 Ekim 2019 tarihleri arasında Military World Games'e ev sahipliği yaptı. Ve etkinlik için 5G'yi ilk kez kullandı.

Aynı gün… 18 Ekim 2019'da New York Johns Hopkins Center, Dünya Ekonomik Forumu ve (aşı imparatoru) Bill ve Melinda Gates Vakfı ile ortaklaşa salgın hastalıklar simülasyonu “Olay 201 – Küresel Bir Salgın Egzersizi”ne ev sahipliği yaptı. Bu simülasyon için hangi virüsü seçtiklerini tahmin edin? Evet, koronavirüs!

5G denemesi mi koranavirüse yol açtı?

Yoksa koranavirüs mü, 5G teknolojisinin önüne geçmek için piyasaya sürüldü?

Zaman sorunun yanıtını ortaya çıkaracak mutlaka. Ama konum şu: Biz bu tür tartışmaları hiç yapmıyoruz. Yaptırmıyorlar!

GERÇEĞİ ARAMAK

Yaptırmıyorlar çünkü:

Dünya Sağlık Örgütü'nün küresel medyaya yaptığı açıklamalara inanıyorlar.

Yukarıda yazdığım Johns Hopkins Center toplantısında (ki uzatmamak için Johnson &Johnson gibi ilaç devlerinin de toplantıya katıldığını yazmadım) şu karar alındı:

-“Salgın hastalıklar konusunda ‘sahte haberlerin' yayılmasını durdurmak zorundayız; bilgiyi kontrol etmenin tek yolu, tek bilgi sağlayıcısının Dünya Sağlık Örgütü olmasıdır!”

Nitekim öyle de oldu… (Bu kurumun Rockefeller ve itibarıyla ABD küresel ilaç şirketlerinin kontrolüne nasıl geçtiğini “Kara Kutu” kitabımda ayrıntılı yazdığım için geçiyorum.)

Şüphe duyulmadan/soru sorulmadan ne bilim, ne de gazetecilik yapılabilir. Kimi gazeteciler tek bilgiye sahip olmadan sosyal medyada neler yazıyor, şaşırıyorum! Bunu halkın beklentilerine uyup popüler olma/tek tık fazla “beğeni” alma adına yapıyorlar herhalde…

Sorsan… Koronavirüs aşısını bulduğunu iddia eden biyoloji ve ilaç şirketi Inovio hakkında tek bilgileri yoktur. Keza derin ilaç şirketi Gilead Sciences ismini bilirler mi? Sanmam.

Bakın:
Koronavirüs kelimesi, sadece COVID-19'u değil, birçok virüs türünü ifade eder. Tahmin edin, aşı geliştirmek için kullanılabilecek koronavirüs için patent sahibi kim; Pirbright Enstitüsü. Ve bilin bakalım sahiplerinden biri kim; Bill ve Melinda Gates!

Şunu söylüyorum:
Bize gerekli olan aşı'dan önce açı'dır:
Israrla, Yeni Soğuk Savaş süreci başladı, diyorum.

 Bize Açı Lazım - Soner Yalçın 
25 Şubat 2020 




29 Mart 2020

Virginia Woolf " Kadının varlığına katlanamayan zihniyet; elbette onun yaratmasına, okumasına, düşünmesine de karşıdır."




Maksim Gorki - Yol Arkadaşım

yol arkadaşım MAKSİM GORKİ - YouTube
1
Ona Odesa limanında rasladım. Tıknaz, sağlam yapılı bedeni, biçimli bir sakalla çevrelenmiş Doğulu yüzüyle üç gün dikkatimi çekip durdu. İkide bir gözüme çarpıyordu. Bastonunun sapını emerek saatlerce rıhtımın granitleri üstünde durduğunu; kara, badem gözleriyle üzgün üzgün limanın kirli sularını seyrettiğini görüyordum. Günde belki on kez salına salına geçip giderdi önümden. Kimdi o? Uzaktan gözetlemeye başladım. O da sanki beni büsbütün ayartmak için, gittikçe daha sık çıkıyordu karşıma. Öyle ki; kareli, parlak bir kumaştan yapılmış şık elbisesini, kara şapkasını, tembel yürüyüşünü, can sıkıcı, alık bakışlarını ne kadar uzaktan olursa olsun bir görüşte tanımaya başlamıştım artık. Vapur ve lokomotif düdüklerinin, zincir şakırtılarının, işçilerin bağırıp çağırmalarının birbirine karıştığı; insanı serseme çeviren, kudurmuşçasına sinirli bir kalabalığın kaynaştığı bu limanda onun varlığına bir anlam veremiyordum. İnsanlar kaygılı ve yorgundu. Kan ter içinde sağa sola koşuyor, bağrışıyor, küfürleşiyorlardı. Bu ölesiye mahzun yüzlü tuhaf adam ise, kendisinden başka hiçbir şey umurunda değilmişçesine, çalışan insanların arasında tembel tembel gezinip duruyordu. Dördüncü gün öğle yemeği sırasında ansızın yine gözüme çarptı. Artık bir yolunu bulup onun kim olduğunu öğrenmeye karar verdim. Yakında bir yere oturup ekmekle karpuz yerken gözlerimi ondan ayırmıyor, laf açmak için uygun bir fırsat kolluyordum. O, çay sandıklarına yaslanmış, kaygısız gözlerle çevreye bakınıyor; parmaklarını flavta çalar gibi bastonunun üzerinde dolaştırıyordu. Benim gibi sırtında bir yük semeri, kömür taşımaktan kapkara kesilmiş, paçavralar içinde bir adamın, bir züppeyle lafa girmesi kolay değildi. Fakat birdenbire, onun da gözlerini hiç ayırmadan bana baktığını fark edip irkildim. Sevimsiz, arsız, hayvanca bir ışıltı vardı bu gözlerde . Günlerdir ilgimi çeken adamın aç olduğunu anladım, dört bir yana şöyle bir baktıktan sonra, usulca: Yemek istermisiniz? diye sordum. Titredi. Sağlam, beyaz dişlerini aç bir kurt gibi göstererek kuşkuyla çevresine bakındı. Kimsenin bizimle ilgilendiği yoktu. O zaman ona bir parça buğday ekmeğiyle karpuzun yarısını uzattım. Onları elimden kaparcasına almasıyla gidip sandık yığınlarının arasına oturması bir oldu. Arada bir başını görüyordum. Şapkası ensesine kaykılmış; esmer, terli alnı ortaya çıkmıştı. Yüzü geniş bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Yiyeceğini hırsla atıştırırken nedense arada bir göz kırpıyordu bana. Biraz beklemesini işaret edip et almaya gittim; getirip verdim; züppeyi yabancı bakışlardan iyice gizleyecek biçimde sandıkla rın yanında durdum. O zamana kadar önünden yiyeceğini kapacaklarmış gibi çevresini yırtıcı bakışlarla süzerek lokmalarını çiğnemeden yutarken, şimdi biraz yatışmıştı. Fakat yine öyle bir hırsla ve çabuklukla at ıştırıyordu ki, bu aç adama bakmayı içim götürmediğinden sırtımı döndüm ona.

Teşekkür! Çok teşekkür! Tutup omuzlarımı sarstı. Elimi yakalayıp sıktı, hızlı hızlı salladı. Beş dakika içinde de hikâyesini anlatıvermişti. Gürcü prensi Şakro Ptadze'ymiş bu. Kutayisli zengin bir derebeyinin tek oğluymuş. Transkafkasya istas yonlarının birinde memur olarak çalışıyor, bir arkadaşıyla oturuyormuş. Bu arkadaş günün birinde Prens Şakro'nun paraları ve değerli eşyalarıyla birlikte gözden kaybolmuş. Prens de onun peşine düşmüş. Nasılsa Batum'a bilet aldığını öğrenip o da doğru oraya gitmiş. Fakat Batum'a varınca arkadaşın Odesa'ya gittiğini anlaşılmış. Prens Şakro burada Vano Svanidze adında, (yine yaşıtı ve arkadaşı olan, fakat kendisine benzemeyen) bir berberin pasaportunu alarak Odesa'nın yolunu tutmuş. Odesa polisine hırsızlığı haber vermiş. Ona hırsızı bulacaklarını söz vermişler. İşte iki haftadır bekliyormuş. Bu arada parası tükenmiş, ağzına da iki gündür bir lokma yiyecek girmemiş. İçine küfürler karıştırdığı hikâyesini dinlerken ona bakıyor, anlattıklarına inanıyordum. Acımıştım bu çocuğa. (Yirmi yaşında gösteriyordu ya, saflığına bakarak insan daha da küçük olduğunu düşünebilirdi.) Hırsız arkadaşa nasıl da inandığı aklına geldikçe öfkeleniyor; çalınan eşyalar bulunmazsa, çok sert bir adam olan babasının onu hiç kuşkusuz "hançeriyle kıtır kıtır keseceğini" söylüyordu. Bu çocuğa yardım etmezsem açgözlü kentin onu yutacağını düşünüyordum. Serseriler sınıfını kalabalıklaştıran olayların kimi zaman ne kadar önemsiz şeyler olduğunu biliyordum çünkü. Prens Şakro'nun, saygıdeğer olduğu halde saygı görmeyen bu toplumsal tabakaya düşmek için bütün şanslara sahip olduğu da açıkça görülüyordu. İçimde ona yardım etmek isteği uyandı. Gidip emniyet amirliğinden bir pasaport çıkarmasını önerdiğimde şaşaladı; gitmeyeceğini söyledi. Neden? Meğer kaldığı odanın parasını ödememiş. Üstelik parayı istemeye geldiklerinde adamın birini yumruklamış. Bu yüzden saklanıyormuş şimdi; ödemediği parayla attığı yumruklar için de polisin kendisine teşekkür etmeyeceğini pekâlâ biliyormuş. Sonra attığı yumrukların sayısı da tam olarak aklında değilmiş doğrusu... Durum gittikçe karışıyordu. Çalışıp onu Batum'a götürecek kadar para kazanmaya karar verdim. Fakat, ne yazık ki uzun süreceğe benziyordu bu iş. Çünkü aç kalan Şakro bir oturuşta üç kişilik, hatta daha çok yemeği silip süpürüyordu. "Açların" akını yüzünden limanda gündelikler çok düşüktü o sırada. Seksen kapiklik kazancımın altmış kapiği ikimizin yiyeceğine ancak yetiyordu. Zaten prensle karşılaşmadan öncede Kırım'a gitmek istediğimden , Odesa'da uzun süre kalmak niyetinde değildim. Bunun için prense, yürüyerek yola çıkmayı önerdim. Yanına bir yol arkadaşı bulamazsam Tiflis'e kadar kendim götürecektim onu. Bulursam ayrılacaktık. Prens ince potinlerine, şapkasına, pantolonuna baktı; ceketiyle oynadı; düşündü, taşındı; birkaç kez içini çekti, sonunda razı oldu. Böylece, Odesa'dan Tiftis'e doğru yola koyulduk.

YOL ARKADAŞIM Maksim GORKI

 

Çukurova Çeşitlemesi - Adnan Yücel

DERSİM COĞRAFYA
Her özlemi yağmurla başlatan bu yerde
Kuş ağzında uçan bir şarkıdır mevsimler
Ey imge pınarı dokun bu yerlere
İşte yağmur öncesi gökte pamuk tarlaları
Yerde bulutlar küme küme gezinirler
Dokun ki dile gelsin
Bir nehrin sesine denk çoğalan renkler
Dokun ki bir yılı çoktan geçti
Koynumda Toros kokuyor artık sevgiler
Bir topak bulutla inmişim yüreğine
Kurumuş dallardan sonra yeşil-yemyeşil
Kar suskunluğundan sonra sıcak-sımsıcak
Duygudan yana çırılçıplak ve ak
Zakkum nehirlerini izleyip koklayarak
Çakılıp kalmışım göğsüne
Renklerinin okyanusunda boğularak