25 Ocak 2019

Onat Kutlar "Çevirmen"

Bu özelliğimi ilk kez, çocukken fark ettim. Evimizin avluya bakan ikinci kat odasının penceresi önünde oturmuş, garip bir olayı izliyordum. Avluda, çiçekten meyveye dönüşmek üzere olan bir zerdali ağacı vardı. Meyveleri serçelerden korumak için dallarına örümcek ağı gibi ince bir iplik ağı geçirilmişti. Ama gene de çok sayıda serçe vardı ağaçta. İçlerinden bir bölüğü, iplere ve dallara çarparak kalkıyor, yüksek avlu duvarının ortasındaki bir deliğe doğru uçuyor, delik çevresinde bir süre çırpındıktan sonra yeniden ağaca konuyordu. Tam o sırada pat diye bir tüfek patlıyordu yanı başımdan  Ağaçtaki serçelerden birinin cansız yere düştüğünü görüyordum.

Ağacın yanında, elinde porselen bir tabakla, Ticaret Mahkemesinin yaşlı odacısı duruyordu. Düşen serçeyi alıp, usulca tabağa koyuyordu. Tabak ölü serçelerle doluydu. Karşıda, kullanılmayan ahırın karanlık kapısı önünde, elleri ceplerinde öylece duran küçük erkek kardeşim dikkatle odacıyı izliyordu. Gökyüzü, ikindi güneşiyle aydınlık, avlu gölgeliydi. Küçük kuşların ölümü için epeyce elverişli bir saat.

Düzenli aralıklarla, serçelere, odacıya ve yanı başımda bir iskemleye ters oturmuş, bir tek tüfeğin gez ve arpacığından dikkatle nişan alan aile dostumuz Ticaret Mahkemesi Yargıcı'na bakıyordum. Namluyu hafifçe oynatıyor, sonra bir noktaya gelince gözlerini kısarak tetiği çekiyordu. Pat!.. Bir serçe daha. Odacı, ölü serçeyi, olgunlaşarak düşmüş bir meyve gibi tabağa koyuyordu.

Anam kahve fincanlarını topluyordu. Sürekli hareket halindeydi. Bir yolculuğa çıkacakmış gibi. Oysa yolculuğa çıkacak olan babamdı. Onu akşam olmadan çiftliğe ulaştıracak olan at, kapıda sabırsız kişniyordu. Babam konuğun gitmesini bekliyordu. Sadece ablam, duygularını saklayamadı. On dört yaşındaydı. Tırnaklarını kemirirken birden bağırdı:

"Vuracaksanız yılanı vurun. Serçeleri niçin vuruyorsunuz?" Yargıç gözlüklerini bir an alnına kaldırdı. Ablama baktı: "Bu yezitler yarın tek çağla bırakmaz ağaçta kızım..." dedi. Serçeleri vurmaya devam etti. Bu tuhaf düğümü çözmesi için babama baktım. O, pencereden kardeşime seslendi, "Oğlum, ahırdan kolanı getir." Kardeşim sızlanarak karşılık verdi: "Ben yılandan korkuyorum. Getiremem." Annem, "Babanı duymadın mı?" diye seslendi kardeşime, "yola çıkacak." Sonra Yargıç'..a döndü. "Yoruldunuz..." "Yok canım" diye karşılık verdi Yargıç, "Kalemi kırdık bir kere..." Yeniden nişan aldı. Pat. Bir serçe daha.

Konuşmaları garip bir tedirginlikle dinliyordum. Bu insanların hepsi aynı dili konuşuyorlar ama birbirlerinin söylediklerini anlamıyorlardı. Sanki odada bir Japon, bir İngiliz, bir Macar, bir İspanyol vardı ve hiç biri ötekinin dilini bilmiyordu. Bir şey yapmalıydım. Çünkü serçeler ölüp duruyordu. Pencereye dayanmaktan uyuşan kolumu sallayarak odanın ortasına yürüdüm. Beni bile şaşırtan yüksek bir sesle konuşmaya başladım:

"Yani ablam diyor ki, serçeler duvardaki yuvalarına gizlenmiş yılandan korktukları için ağaca konuyorlar. Serçeleri vuracağınıza o yılanı vurun. Hem serçeler kurtulsun, hem de ağaç... Babam konuğuna git diyemediği için yola çıkamıyor. Atın kolanını istemesi bu yüzden. Belki konuk anlar diye... Küçük kardeşim kolanla yılanı karıştırıyor. Bu yüzden korkuyor. Hakkı da var. Çünkü geçenlerde babam, karanlıkta kolan sanıp bir yılanı tutan birinden söz etmişti. Şimdi unuttu herhalde bunu anlattığını... Annem konuğun yorulmadığını biliyor. Bunu söylerken, artık gitseniz demek istiyor. Yargıç amca ise serçeler için verdiği idam kararından dönmeyeceğini söylemek istiyor... Odacının da hiç sesi çıkmıyor, çünkü korkuyor..."

Rahatladım ve sustum. Herkesin ne demek istediğini söylemiştim. Ama odadakilerin yüzüne bakınca bir korku doldu içime. Anlaşılan ciddi bir pot kırmıştım. Babamın durumu kurtarmak için söylediği gönül alıcı cümlelere rağmen Yargıç izin isteyip gitti.

O anda, yaptığım işin sadece bir çeviri olduğunu, kimseyi kızdırmak istemediğimi elbette anlatamadım. Çünkü açıkçası, yaptığımın ne olduğunu da iyice bilmiyordum. Özelliğimi kavramam ve adlandırmam için yılların geçmesi gerekti.

Çevirmenlik, bilinen bir iştir. Güçlükleri olduğu doğrudur. Ama, eninde sonunda, yaptığımız iş, bir dilde yazılan ya da söyleneni bir başka dile aktarmaktır. Benimki ise bambaşka bir olaydı. Aynı dili konuşan insanların söylediklerini gene aynı dile çevirmek. Bana öyle geliyordu ki, evde büyüklerle küçüklerin, okulda öğretmenle öğrencilerin, sokakta köylülerle kentlilerin, ülkede yönetenlerle yönetilenlerin birbirlerini anlamaları için birinin çıkıp bir tür çeviri yapması gerekiyordu. Ve başka konularda olduğu gibi, bu konuda da sorumluluk duyuyor, hatta çoğu kez bu sorumluluğun altında eziliyordum. Gene de bir başkası üstlenmediğine göre, bu görevimi yerine getirmeliydim. Yılmak bilmez bir bağlılıkla işimi sürdürdüm.

Çevirmenlik görevim kimi zaman mutlu sonuçlar doğuruyordu. Beyazıt Kitaplığı'nın avlusunda, sevgilisi delikanlıya aşktan söz etmek isterken kimya formülleri anlatan genç kızın sözlerini Türkçe'ye çeviriyordum örneğin. Genç kız, mutluluktan bayılmış gözlerle bakıyordu bana. Ya da bir felsefe kitabını bir türlü anlayamayan arkadaşıma yeniden ve gene Türkçe anlatıyordum Eflatun'un dediklerini. Bu kez anlıyor ve çok sevdiği felsefe konularında ilerliyordu. Ama kimi zaman da kolayca tahmin edebileceğiniz gibi, inanılmaz karışıklıklara, kızgınlıklara neden oluyordum.

İnsanların konuşmalarındaki ikiyüzlülükten mi kaynaklanıyordu acaba benim bu mesleğim diye düşündüğüm çok olmuştur. Bir ölçüde doğrudur bu. Ama tümüyle değil. Söylediğinin tersini düşünen birinin yüzünden maskesini sıyırmak bu anlamda bir çeviridir elbette. Ama iki ayrı insanın, aynı sözcüğü, örneğin özgürlük ya da masa gibi biri soyut, öbürü somut iki sözcüğü tümüyle ayrı ayrı kavradıklarına da tanık oluyordum. Böyle durumlarda, elbette bir ikiyüzlülük söz konusu değildi. Ama gene de bir çeviri gerekiyordu.

Beni en çok şaşırtan olay, günün birinde, iki insanın sözlerini aynı dilde birbirine çevirirken, benim kullandığım sözlerle yeni ve üçüncü bir dil oluştuğunu görmem oldu. çünkü eninde sonunda iki taraf arasında bulunan ben de, bir dille konuşuyordum. Ve bu dil, öbür ikisinden farklıydı. İki insan, iki topluluk ya da yeryüzü ile insan arasında yeniden üretilen bir dil.

Şimdi kimi zaman düşünüyorum: Acaba edebiyat denen şey bu mu? Bu konuda bir yazı yazmayı da bu yüzden düşündüm.................Bahar İsyancıdır
 
 

Jacob'un Odası - Virginia Woolf

Bir ağacın altına fener koyarsanız, ormandaki bütün börtü böcek ona doğru gelir -garip bir topluluktur onlar, orada kaynaşıp, dönenip, başlarını cama vursalar da belli bir amaçları yok gibidir,- anlamsız bir esine uyarak hareket ederler. insan onların fenerin çevresinde dolanıp içeriye girmek ister gibi kör kör camı tıklatışlarını seyretmekten yorulur, içlerinde en esrimişleri iri bir tosbağadır, omuz atıp ötekilerin arasından yol açar kendine. ah, ama o da ne? art arda korkunç silah sesleri yankılanır ormanda -sertçe şaklarlar; halka halka genişler ses- sonra sessizlik yayılır örter üzerini. bir ağaç- bir ağaç devrildi, ormanda bir çeşit ölüm. ardından, ağaçlarda rüzgar hüzünlü hüzünlü uğuldar.

Evet, bacalar ve sahil koruma karakolları ve dalgaları hiç kimse tarafından görülmeksizin çatlayan beyaz kumsallı körfezler insana her şeyi kuşatan bir kederi hatırlatır. ve ne olabilir ki bu keder? o, toprağın kendisinden ürer. sahildeki evlerden gelir. saydam başlar, sonra bulut yoğunlaşır. penceremizin camının arkasındaki tüm bir tarihtir. kaçmak boşunadır.

Hayat onlar olmadan çivisinden çıkar. "çaya gelin, yemeğe gelin, hikayenin aslı nedir? haberleri duydun mu? başkentte hayat şenlikliymiş; rus baletler.." onlar bizim cıvatalarımız, dayanaklarımızdır. günlerimizi birbirine bağlar ve hayatı kusursuz bir yuvarlak haline getirirler.
 

Büyük adamlar gerçeğe aşıktır.

Unutkanlık, kim inkar edebilir, cömertlikle, anne şakacılığı, kocakarı masalları, aklına estiği gibi davranıvermeler, şaşırtıcı gözüpeklik anları, mizah ve duygusallıkla bir araya geldiğinde, bu bakımlardan kadınlar erkeklerden daha hoşturlar.

Yorgunluk en iyi uyku iksiridir.

 hepimizin içinde adının konmasını istemeyen mutlak bir yan var. toplumda alaya alınan, çarpıtılan bu işte. insanlar bir odada bir araya geliyorlar. "sizinle tanıştığıma çok memnun oldum." diyor birisi, oysa yalan. sonra da şöyle diyorlar: "ilkbaharı sonbahardan daha çok sever oldum artık. insan yaşlandıkça ilkbaharı seviyor galiba." çünkü kadınlar hep, hep, hep duygulardan söz ederler ve "insan yaşlandıkça" lafını kullanıyorlarsa sizden tamamıyla konuyla alakasız bir cevap vermenizi istiyorlardır.

Erdemleri bir ya da iki sayfada özetleniveren kitapları severim. üzerlerinden ordular geçse kılı kıpırdamayan cümleleri severim.

Gece, bir yıldız gibi içine batılan ya da üzerinde pupa yelken yol alınan çalkantılı, kara bir okyanus değildir.

Hayatın garip yanı, niteliği yüzlerce yüzlerce yıldır herkesçe malum olmasına rağmen, kimsenin onu yeterince anlatamamış olması. londra sokaklarının haritası var; ama tutkularımızın haritası yok. şu köşeyi dönünce ne çıkacak acaba karşımıza?


Okumuş insan, insanların en saygıdeğeridir.

Mesele çözümsüzdür. beden bir beyne koşulmuştur. güzellik aptallıkla atbaşı gider. felaketler, cinayetler, ölümler, salgınlar değildir bizi yaşlandıran ve öldüren; insanların nasıl baktıkları ve güldükleri, otobüslerin basamaklarını nasıl hızla tırmandıklarıdır.


Neden insanlara bilmeleri gereken hiçbir şey öğretilmez?

İnsanları özetlemeye çalışmanın yararı yok. insan ipuçlarını izlemeli, söylenenleri değil tam olarak, sadece yapılanları da değil. bazıları, evet, anında silinmez karakter izlenimleri edinirler insanlardan. diğerleri ise oyalanır, dolanıp dururlar, bir o yana bir bu yana savrulurlar. sevimli yaşlı hanımlar bize kedilerin çoğu kere insan karakterini en iyi anlayan yaratıklar olduğunu söylerler. kedi her zaman iyi insana gider, derler.

Bir kasırgada dalların çırpınmasından daha şiddet dolu ne olabilir, ağaç dallarının en üstteki noktasına kadar uzanır, rüzgarın estiği yöne göre gerilir, sarsılır, gene de darmadağın olmaz. başak kıvrılır durur, kendi kendini köklerinden çekip sökecekmişçesine döver; ama gene de sıkı sıkıya bağlı kalır toprağa.

Kimse kimseyi olduğu gibi göremez, hele bir tren kompartımanında garip bir delikanlının karşısında oturan orta yaşlı bir hanım, hiç. Bir bütünü görürler -türlü türlü şeyler görürler- kendilerini görürler.

Kadınlar da erkekler de eşit ölçüde kabahatliler. insan kardeşlerimiz hakkında derin, yansız ve adil bir kanıya hiçbir zaman varılamıyor. ya erkeğiz ya kadın. ya soğuğuz ya da duygusal. ya genciz ya da yaşlanmakta. her durumda hayat art arda gölgelerden başka bir şey değil, onlara neden bunca sıkı sıkıya sarıldığımızı ve gölge olduklarına göre, elimizden kaçtıklarında da neden öyle derin bir acı duyduğumuzu tanrı bilir. ayrıca, bu böyleyse ve hatta daha da ötesiyse, neden pencerenin köşesinde koltukta oturan delikanlının dünyanın en sahici, en güvenilir, en iyi tanıdığımız delikanlısı olduğu düşüncesine kapılırız birdenbire- neden, gerçekten? çünkü bir an sonra onun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. böyledir görme biçimimiz. böyle severiz.

Hepimizin içinde adının konmasını istemeyen mutlak bir yan var. toplumda alaya alınan, çarpıtılan bu işte. insanlar bir odada bir araya geliyorlar. "sizinle tanıştığıma çok memnun oldum." diyor birisi, oysa yalan. sonra da şöyle diyorlar: "ilkbaharı sonbahardan daha çok sever oldum artık. insan yaşlandıkça ilkbaharı seviyor galiba." çünkü kadınlar hep, hep, hep duygulardan söz ederler ve "insan yaşlandıkça" lafını kullanıyorlarsa sizden tamamıyla konuyla alakasız bir cevap vermenizi istiyorlardır.

Kadın güzelliği; o, denizin üzerinde oynaşan ışık gibidir, hiçbir zaman tek bir dalgaya sadık değildir. bütün kadınların sahip olduğu, bütün kadınların yitirdiği bir şeydir. kimi yavan ve pastırma dilimi gibi kalın kalındır. kimi duvara asılmış bir ayna gibi saydam. sıkıcı olanlar hazırlanmış yüzlerdir.


İnsan kardeşlerimiz hakkında derin, yansız ve adil bir kanıya hiçbir zaman varılamıyor. Ya erkeğiz ya kadın. Ya soğuğuz ya duygusal. Ya genciz ya da yaşlanmakta. Her durumda hayat art arda gölgelerden başka bir şey değil, onlara neden bunca sıkı sıkıya sarıldığımızı ve gölge olduklarına göre, elimizden kaçtıklarında da neden öyle derin bir acı duyduğumuzu Tanrı bilir. Ayrıca, bu böyleyse ve hatta daha da ötesiyse, neden pencerenin köşesinde koltukta oturan delikanlının dünyanın en sahici, en güvenilir, en iyi tanıdığımız delikanlısı olduğu düşüncesine kapılırız birdenbire -neden, gerçekten? Çünkü bir an sonra onun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.

Böyledir görme biçimimiz. Böyle severiz.


24 Ocak 2019

İsmail Cem - Türkiye'de geri kalmışlığın tarihi


Geri kalmış Türkiye. Tarih biraz incelendikten; kültürüyle, sanatıyla, yapısı ve düzeniyle toplum gözden geçirildikten sonra yan yana koymaya insan elinin varmadığı üç sözcük. Geri kalmış Türkiye. Kuralları, gelenekleri ve düşünceleriyle ortaçağı aydınlatan, yeniçağa ışık tutan bir kültür. Mevlânâlar, Yunus Emreler, Evliya Çelebiler, Mimar Sinanlar. Dayanışmanın, kardeşliğin en güzel örneklerini  veren Fütüvvetnameler.

Toplumun ve ekonominin gerekleri uyarınca dini yorumlayan, ileriye dönük  bir kurum gibi ondan yararlanmasını bilen Osmanlı akılcılığı. Ve geri kalmış bir Türkiye. Her biri  devlet yönetme sanatının belgesi olan Mühimme defterleri. Çağın koşulları çerçevesinde başlı başına bir şaheser olan devlet.

Devlet yönetme ustalığı. Bir belirli çağın en ileri ekonomik ve sosyal yapısı. Osmanlı ordularını bir kurtarıcı gibi karşılayan, eşitliği ve hürriyeti ondan bekleyen Balkan halkları; yıkılmakta olan bir kölelik dünyasının ya da dağılmaya yüz tutmuş derebeyliğin yerinde kurulan ileri ve adil bir toplum düzeni. Ve geri kalmış Türkiye. Başka bir milletin ortak çabayla meydana getirdiği olklor ve sanat özelliğini hemen her köyünde ayrı ayrı ve değişik şekilde yaratabilmiş Türkiye. Sanatının inceliğini ve görülmemiş çeşitliliğini âşıklarının sözünde, halılarının, kilimlerinin ilmiğinde,  çevrelerinin nakısında yaşatan Türkiye. Geri kalmış Türkiye...

Konuya değişik açılardan bakılabilir. Belirli bir kıyaslama nın çerçevesinde haklı gözüken bir teze göre, eşine az rastlanan .n kültür, uygarlık ve tarih hazinesine sahip olan Türkiye, ilkel özellikteki toplumlara uygulanan bir sıfatla belirlenemez. Eğer Afrika geri kalmışsa, Türkiye onunla ölçüye vurulamaz, aynı deyimle tanımlanamaz. Bu görüş kendi çerçevesinde kuşkusuz doğrudur. Türkiye ile öteki geri kalmışlardan herhangi birini yan yana koysak, arada tarihin ve kültürün yarattığı büyük bir farklılık olacaktır.

Ancak, geri kalmışlığın incelenmesinde, toplumun tarihî gelişme sürecinde aldığı yol ve başlangıç noktasıyla vardığı yer önemlidir. Bu açıdan, Türkiye bir Mozambik'ten, Kongo'dan, Guatemala'dan çok daha geri  kalmıştır. Çünkü Mozambik her zaman aynı Mozambik olmuştur. Kongo aynı Kongo, Guatemala aynı Guatemala. Türkiye ise belirli bir dönemde öteki ülkelerle kıyaslandığında en ileri bir noktada   gözükmektedir. Sonra gerilemeye başlamış, gerileye gerileye günümüze, aynı kıyaslama yapılınca çok  arkada gözüken bir yere varmıştır. Yani, kavramın dinamik anlamıyla, tam bir geri kalmış ülkedir. Geri kalmışlığın tarihini izlerken, çoklukla kullanılan bazı yöntem ve ölçülerden kaçınacağız.

Türkiye'de konuyla ilgili çalışmaların çoğunda rastlanan alışkanlık, toplumu belirli bir dönemde donmuş varsaymaya, onun o andaki özelliklerini Batı kaynaklarının esinlediği ölçülere vurmaya dayanıyor. Bu değerlendirme, hele Türkiye gibi çok sayıda ayrıcalığı olan bir ülkeye uygulandığında yanlış sonuçlar verir; ileriye dönük bir yönteme ışık tutmaya değil, geri kalmışlığın belirtilerini çoğu yetersiz  ölçülerle sıralamaya yarar. Meselenin nedenine inmeksizin sonuçları ortaya kor; milli gelir düşük,  beslenme yetersiz, sanayi zayıf, dolayısıyla ülke geri kalmıştır der. Bu durum neden meydana geldi  sorusunu yanıtlayamadığı gibi, nasıl düzelir sorusuna da ışık tutamaz. Ayrıca, geri kalmışlığı belirtilerine dayanarak açıklayan bu ölçüler, Batı kültürünün etkisinde yaratılmıştır.

Oysa geri kalmış ülkelerin yapıları ve özellikleri Batıdan kesinlikle ayrıdır. Kendilerine özgü kurumları, gelenekleri ve değer yargıları olan bu ülkeleri yalnızca Batının değer yargılarını yansıtan ölçülerle sınıflandırmak, incelemeyi kaçınılmaz şekilde yanlışa sürükler. Klasik çerçevedeki araştırmaların yetersizliğinin bir başka sebebi, belirtilere dayanan ölçülerin geri kalmışlığın ancak donuk, statik bir incelemesine imkân vermesidir. Oysa, bütün toplumsal olgular gibi  hareket halinde olan geri kalmışlık sorunu, belirli ve sınırlı bir anda ülkenin sosyal ve iktisadi durumu üzerinde yapılmış gözlemlerle çözümlenemez. Geri kalmışlığın incelenmesi, varoluş nedenlerinin ve çözümlerin aranması ancak  olgunun dinamik özelliğine uygun, tarihten günümüze, hatta yarına kadar uzanan bir yöntemle  mümkün olabilir. Bu noktadan hareket ederek, Türkiye'nin geri kalmışlığını dinamik bir gelişme sürecinin içinde ele alıp  nasıl ve neden oluştuğunu araştırmaya çalışacağız.

Nasıl ve neden sorularının yanıtlanabilmesi, doğal  olarak, geri kalmışlığın hangi yöntemle alt edileceği konusunda bazı ipuçlarına işaret edecektir. Türkiye'nin çok özel geri kalmışlık durumunu izlerken, geri kalmışlığın evrensel mekanizmasını  hareket ve değişim sürecinde açıklayan dinamik bir modeli kullanacağız. Geri kalmışlığı belirtileriyle  değil, oluşumuyla ele alan bu modelin, Fransız bilim adamı Rene Gendarme tarafından sunulan  şeklini, onun yaptığı ayırıma ve sınıflamaya, terminolojiye sadık kalarak vereceğiz. Ancak,  Türkiye'nin çok değişik özelliklerinden ötürü, bu model bir çözümleme aracı değil, yalnızca meseleye  yaklaşım yöntemi olacaktır.

Burada bir daha belirtelim ki, Türkiye'nin geri kalmışlığı bir Afrika ya da Latin Amerika ülkesinin geri  kalmışlığı değildir. Koskoca bir geçmiş ve geleceği olan, uygarlığı olan, sağlam temelleri hâlâ direnen  ve kendini ileriye götürecek birikimi çeşitli alanlarda gerçekleştirmiş bir toplumun, geri bıraktırılmışlığıdır bu.

 

Uğur Mumcu "Bir kişiye yapılan haksızlık tüm topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Susanlar da bu insanlık suçlarına katılmış olur."

"Ben Atatürkçüyüm.... Ben, cumhuriyetçiyim... Ben lâikim... Ben antiemperyalistim... Ben tam bağımsız Türkiye'den yanayım... Ben insan hakları savunucuyum... Ben, terörün karşısındayım... Ben, yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım. Dün sabaha değin, araştırarak yazdığım hiçbir konuyu yalanlayamadınız. Öyleyse vurun, parçalayın, her parçamdan benim gibiler beni aşacaklar doğacaktır."

"İmam-hatip liselerini bitirenler neden ilahiyat fakülteleri ve İslam enstitülerine gitmiyorlar da ille de kaymakam, vali, savcı, yargıç ve subay olmak istiyorlar? Bu uzun vadeli eğitim ve bürokratik yerleşim projesini kimler planlıyor? "

"Cemaatlere, tarikatlara giren çocuklar 30 sene sonra general olacaklar cumhuriyete karşı ayaklanacaklar."

"Gerçekte vicdan özgürlüğü, gerçekte demokrasi laik toplumda meydana gelir.

Çünkü anti-laik toplumda dince kutsal sayılan kavramlar, siyasal amaçlar için her gün sömürülür. ya da Türkiye'de olduğu gibi Arap sermayesi tarafından Türkiye'de kurulan banka sistemlerinde olduğu gibi mali çıkarlar açısından sömürülür. Bu bir sömürüdür. Mustafa Kemal de dinin gerçek yerine oturtulması, Allah ile kul arasında bir kutsal duygu olarak korunması amacıyla laikliği getirmiştir. İngiliz emperyalizminin, Arap kapitülasyonunun aracı olmaması ve siyasi sömürü aracı olmaması için. "

"Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamaz."

"Milliyetçilik, 'vatan, millet, Sakarya, kan, ırk, bayrak' edebiyatı mıdır, yoksa ulusun çıkarlarını, onurunu herkese karşı savunmak; yani tam bağımsızlık mıdır? Ülkenin onuru ayaklar altında çiğnenirken, 'vatan, millet, bayrak' edebiyatını yani milliyetçiliği sadece kitleleri uyutmak, kandırmak için kullanıp aslında bütün bu değerleri salt kendi siyasal ya da bireysel-sınıfsal çıkarları için kullanmak milliyetçilikse, bunun karşıtı nedir?"

"Biz siyaset bakımından karşıtlarımıza özgürlük tanımazsak birer gizli faşistiz demektir."

"Bir kişiye yapılan haksızlık tüm topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Susanlar da bu insanlık suçlarına katılmış olur."

"Bu masum insanlar Yahudi de olur, Arap da, Hristiyan da. Ölenlerde ırk, din ayrımı yapılmaz. Ölen insandır."

"Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım
unutma bizi... Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım unutma bizi..."

Anneler ve babalar, çocuklarını sokak ortalarında eşkiya çetelerince öldürülsünler diye yetiştirmediler. Bir gün bunların hesabı sorulacaktır. Devlet koltuklarına dayanarak kabadayılık yapanları, sanık sandalyesinde göreceğiz bir gün. 

* * * 
 
GÖZLEM | UĞUR MUMCU
İmam-Subay!
TBMM Milli Eğitim Komisyonu, harp okullarına giriş koşullarını düzenleyen yasa tasarısını göruşürken verilen bir değişiklik önergesi ile imam-hatip okullarını bitirenlerin harp okullarına girişlerine engel olan madde değiştirilmiş
Bu değişiklik TBMM tarafından da uygun görülürse, harp okullarına önümüzdeki ders yılından başlayarak imam-hatip lisesi mezunları da girebilecekler.

İmam-hatip liselerini bitirenler neden ilahiyat fakülteleri ve İslam enstitülerine gitmiyorlar da ille de kaymakam, vali, savcı, yargıç ve subay olmak istiyorlar?

Bu uzun vadeli eğitim ve bürokratik yerleşim projesini kimler planlıyor?

1973 yılında çıkarılan Milli Eğitim Temel Yasası’nın 31. maddesi, liseleri bitirenlerin ancak “yetiştirildikleri yönde” yüksek öğrenim yapacakları ilkesini getirmişti.

Bu madde ne zaman değiştirildi biliyor musunuz?

Atatürkçülük adına yasa düzeninin getirildiği 12 Eylül döneminde!

Bu madde, 16 Haziran 1983 günü değiştirilerek maddedeki “yetiştirildikleri yönde” yüksek öğrenim yapmaları koşulu kaldırıldı.

Cumhurbaşkanı Evren ve Milli Güvenlik Konseyi, sabah akşam “Atatürk, Atatürk” diye diye Atatürk’ün “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”nu rafa kaldırarak imam-hatiplilere yüksek öğrenim kapılarını açtılar.

Bugün, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda çalışan toplam personelin ancak yüzde altısı yüksek okul çıkışlı.

Neden, İlahiyat fakülteleri ile yüksek İslam enstitülerini bitirenler din adamı olarak çalışmıyorlar?

Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki toplam personel sayısı bugün 70 bini aştı.

Bu 70 bin 99 personelin ancak 39 bin 907’si imam-hatip liseleri çıkışlıdır.

Demek ki imam-hatip liselerini bitirenler, yetiştirildikleri ve yararlı olacakları alanda çalışmıyorlar.

Peki ne yapıyorlar?

Hukuk fakültelerini bitirip savcı ve yargıç, hukuk ve siyasal bilgiler fakültelerini bitirip polis müdürü ve kaymakam oluyorlar.

Yarın ya da öbürgün vali de olacaklar...

Bugüne kadar imam-hatip liselerini bitiren 433.277 kişi var. Diyanet İşleri’nde çalışan imam-hatipli sayısı 39 bin.

İmam-hatip liselerini bitiren her 10 kişiden bir kişi Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görev alıyor.

Üstelik, mesleki ve teknik öğrenim liselerinde öğrenci sayısı artışı yüzde 374, imam-hatip liselerinde yüzde 1.246 olmuştur.

Genel liselerde öğrenci sayısı son yirmi yılda 3 kat, meslek liselerinde 4.9 kat, imam-hatip liselerinde yüzde 13.4 kat artmıştır!

Bu artışa karşın Diyanet İşleri Başkanlığı’nda ilkokul mezunları imam ve hatiplik yapıyorlar. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda imam-hatip lisesi çıkışlılar yerine çalışan ilkokul çıkışlıların sayısı 18 bin 362’dir.

İmam ve hatip olarak yetiştirilenler emniyet müdürü, savcı, yargıç, kaymakam olacaklar, bu yasa değişikliği TBMM’den de geçerse subay da olacaklar, hiç din eğitimi görmemiş ilkokul mezunları da imam ve hatiplik yapıp camilerde vaaz verecekler!

Bunda bir yanlışlık, bir çarpıklık yok mu?

İmam-hatipliler din adamı olarak çalışmayacaklarsa, neden art arda imam-hatip okulları açılıyor? Neden bu okullardaki öğrenci sayısı her yıl bu kadar artıyor?

İmam-hatip lisesi mezunları neden yetiştirildikleri alanlar dışındaki işlerde görevlendiriliyor?

Eskiler, “Camiye, kışlaya, mektebe siyaset sokulmaz” derlerdi.

Bu yasa tasarısı TBMM’den geçerse camilere ve okullara sokulan dinsel siyaset, kışlalara da sokulmuş olacak.

Türkiye’de son yıllarda siyaset, ticaret İle tarikatlarla iç içe gelişiyor.

Dinsel siyaset, 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra parasal kaynağa da kavuşarak devlet içinde de köşe başlarını tuttu. Ellerinde yayın organları, yayınevleri, televizyon kanalları ve arkalarında da her gün bu gazetelere reklamlar veren Suudi kökenli İslam bankerleri var.

1983 yılında Milli Eğitim Temel Yasası’nı değiştirdiler, bugün Harp Okulu Yasası’nı...

İmam-hatiplilerin harp okullarına girmelerini isteyen” Atatürk’ün partisi CHP’nin Genel Sekreteri başta olmak üzere bu uğurda çaba gösterenler doğrusu büyük başarı elde ettiler.

Yaşa var ol Harbiye/Selamünaleyküm sivil toplum!

Maşallah ikinci cumhuriyet/ Ruhuna el fatiha laiklik...

Suikasttan 2 gün önce yayımlanan yazısı. 22 Ocak 1993

cumhuriyet.com.tr

Gaffar Okkan "3310'' dan tüm birimlere ; Diyarbakır halkına zulüm edeni yakarım."