13 Nisan 2017

İstanbul'da Boğaziçi'nde Bir Fakir Orhan Veliyim


Doğumunun 103.yılında... Savaş Dinçel de Mücap Ofluoğlu’dan duyduğu bir anıyı şöyle aktarmaktadır: Orhan Veli ile Sait Faik’in işi gücü yoktur. Can sıkıntısından Eftalikus kahvesinde oturup her gün birer Cumhuriyet gazetesi alarak bulmacalarını çözerler. Bulmacayı kim önce bitirirse ötekine rakı ısmarlayacaktır. Fakat Orhan Veli her gün Sait Faik’i yenmektedir. Sonunda Sait Faik isyan bayrağını çeker, “Nasıl beceriyorsun lan, her gün rakıyı bana ısmarlatıyorsun?” der demez Orhan Veli sakin bir biçimde yanıtlar: “Çünkü Cumhuriyet’in bulmacalarını ben hazırlıyorum."

Cevat Çapan, Sabahattin Eyuboğlu’nun Ankara’daki evinde yaşanan bir olayı anlatıyor: Eyüboğlu’nun evinin kapısı her zaman açıktır. Dostları eve istediği zaman giriyor, yiyor içiyor, sohbet ediyorlar. Bir gün Orhan Veli de eve geliyor, fakat kapı kilitli... Hemen bir kâğıda şunları yazıyor ve pencereye iliştiriyor: “Kapılar, pencereler salvetime bigane Bu değil sanki her gün geldiğimiz devlethane” Orhan Veli’nin bir özelliği de Eyüboğlu’nun evinde yatacak yer bulamayınca ayakta uyuması... Yaşar Kemal, bir gün Adana’dan gelir ve evde bir yere kıvrılarak yatar. Sabah kalkınca duvara dayanmış birinin uyuduğunu fark eder. Biraz dikkatli bakınca uyuyanın Orhan Veli olduğunu görecektir.


İki aylık edebiyat dergisi “Sözcükler”, 48. sayısında Orhan Veli özelinde Garip şiirinin öteki iki şairi, Oktay Rifat ile Melih Cevdet Anday’ı da anarak yarınlara anlamlı bir armağan hazırlamış bulunuyor. Bakın, yakın arkadaşı Melih Cevdet, Orhan Veli’nin “bellek gücü”nü nasıl anıların kuyusundan çıkarıyor. Bu, aynı zamanda Orhan Veli’nin kişisel özelliklerinin de bir dökümü... Hafızası çok kuvvetli. Arkadaşlarının okul ve telefon numaraları, yolculuk, tanışma eğlence gibi irili ufaklı olayların tarihleri unutmadığı şeyler arasında. İki yüz, üç yüz kadar baharat adını; elli, altmış kadar balık adını sayabiliyor. Hiç ukala değil. Konuşması daha çok nükteli, alaylı. Hacivat ile Karagöz’ün konuşmalarını çok güzel taklit ediyor. Sesi biraz, kırılgan ve çatlakça. Bazı türküleri ve eski türküleri çok içli ve tatlı söylüyor. Herkesle iyi, candan, nazik konuşuyor. Her sınıftan, her meslekten arkadaşı var. “Sözcükler”de Besim Dalgıç’ın Cevat Çapan’dan, Mücap Ofluoğlu’ndan derlediği kimi ilginç anılar da yer almakta, ki bunlar da Melih Cevdet’in Orhan Veli üzerine yazdıklarını destekler nitelikte... Örneğin bir gün, Orhan Veli bir macuncu ile mani yarışmasına girecek ve sonuçta pes eden macuncu “Senin mesleğin ne?” diyecektir. Orhan Veli “Şairim” deyince de macuncu inanmayacak, “Sen ancak macuncu olabilirsin” diye karşı çıkacaktır.


Gelibolu’da Orhan Veli ile askerliğini yapan Mehmed Kemal’in anlattıkları da bu ballı anıların kaymağı olarak okunsun... Salim diye bir meyhaneci vardır. Orhan Veli’ye veresiye veriyordur. Orhan Veli de kaytardığı günler soluğu Salim’de alıyordur. Orhan Veli’den sonra Mehmed Kemal de Salim’in meyhanesine dadanır. Orhan Veli gidiyor diye değil, daha ucuz başka yer olmadığı için... Orhan Veli arada bir talimi asacak ve çadırın kapısına da şöyle bir kâğıt iliştirecektir: Herkes gider talime Orhan gider Salim’e...


10 Nisan 2017

Atatürk'ün Antonesku'ya Verdiği Mülâkat, 17 Mart 1937

 
Atatürk 17 Mart 1937'de,

 Ankara Palas salonlarında, Romanya Dışişleri Bakanı Antonesku ile yaptığı bir sohbette, kendi hayat felsefesini ve ayrıca şeflerin nasıl olması gerektiği hakkındaki düşüncelerini aşağıdaki şekilde anlatmıştır:

Milletler gam ve keder bilmemelidir. Şeflerin vazifesi, hayatı neşe ve şevkle karşılamak hususunda milletlerine yol göstermektir.

Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların dediklerini anlamak istedim. Bir kısmı herşeyi kara görüyordu.

"Mademki hiçiz ve sıfıra varacağız dünyadaki muvakkat (geçici) ömür esnasında neşe ve saadete yer bulunmaz" diyorlardı. Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki: "Mademki sonu nasıl olsa sıfırdır, bari yaşadığımız müddetçe şen ve şâtr olalım."

Ben kendi karakterim itibarıyla ikinci hayat telâkkisini tercih ediyordum, fakat şu kayıtlar içinde:

Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar bedbahttırlar. Besbelli ki o adam fert sıfatıyla mahvolacaktır. Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mes'ut olması için lazım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Makûl bir adam, ancak bu suretle hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve saadet, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, saadeti için çalışmakta bulunabilir.

Bir insan böyle hareket ederken, "benden sonra gelecekler acaba böyle bir ruhla çalıştığımı farkedecekler mi?" diye bile düşünmemelidir. Hattâ en mesut olanlar, hizmetlerinin bütün nesillerce meçhul kalmasını tercih edecek karakterde bulunanlardır.

Herkesin kendine göre bir zevki var. Kimi bahçe ile meşgul olmak, güzel çiçekler yetiştirmek ister. Bazı insanlar da adam yetiştirmekten hoşlanır.

Bahçesinde çiçek yetiştiren adam bir şey bekler mi? Adam yetiştiren adam da çiçek yetiştirendeki hislerle hareket edebilmelidir. Ancak bu tarzda düşünen ve çalışan adamlardır ki memleketlerine ve milletlerine ve bunların istikbaline faydalı olabilirler.

Bir adam ki memleketin ve milletin saadetini düşünür, o adamın kıymeti birinci derecededir. Esas kıymeti kendine veren ve mensup olduğu millet ve memleketi ancak şahsiyeti ile kaim gören adamlar, milletlerinin saadetine hizmet etmiş sayılmaz. Ancak kendilerinden sonrakileri düşünebilenler, milletlerini yaşamak ve ilerlemek imkânlarına nail ederler (kavuştururlar). Kendi gidince terakki (ilerleme) ve hareket durur zannetmek gibi bir gaflettir.

Şimdiye kadar bahsettiğim noktalar ayrı ayrı cemiyetlere aittir. Fakat bugün bütün dünya milletleri aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler. Bu itibarla insan mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar bütün cihan milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli ve kendi milletinin saadetine ne kadar kıymet veriyorsa bütün dünya milletlerinin saadetine hâdim olmağa elinden geldiği kadar çalışmalıdır.

Bütün akıllı adamlar takdir ederler ki bu vadide çalışmakla hiçbir şey kaybedilmez. Çünkü dünya milletlerinin saadetine çalışmak, diğer bir yolda kendi huzur ve saadetini temine çalışmak demektir. Dünyada ve dünya milletleri arasında sükûn ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendisi için ne yaparsa, yapsın huzurdan mahrumdur. Onun için ben sevdiklerime şunu tavsiye ederim:

Milletleri sevk ve idare eden adamlar, tabii evvelâ kendi milletinin mevcudiyet ve saadetinin âmili olmak isterler. Fakat aynı zamanda bütün milletler için aynı şeyi istemek lâzımdır.

Bütün dünya hâdiseleri bize bunu açıktan açığa isabet eder. En uzakta zannettiğimiz bir hâdisenin bize bir gün temas etmeyeceğini bilemeyiz.

Bunun için beşeriyetin hepsini bir vücut ve bir milleti bunun bir uzvu addetmek icabeder. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan bütün âza müteessir olur.

İşte bu sükûnet içinde bütün dünyayı mütalaâ etmek fırsatı bizdedir. Dünyanın filân yerinde bir rahatsızlık varsa bana ne dememeliyiz. Böyle bir rahatsızlık varsa tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla alâkadar olmalıyız. Hâdise ne kadar uzak olursa olsun bu esasdan şaşmamak lâzımdır. İşte bu düşünüş, insanları, milletleri ve hükûmetleri hodbinlikten kurtarır. Hodbinlik şahsî olsun, millî olsun daima fena telâkki edilmelidir.

O halde konuştuklarımızdan şu neticeyi çıkaracağım: Tabiî olarak kendimiz için bütün lâzım gelen şeyleri düşüneceğiz ve icabını yapacağız. Fakat bundan sonra bütün dünya ile alâkadar olacağız.

Kısa bir misal: Ben askerim. Umumî harpte bir ordunun başında idim. Türkiye'de diğer ordular ve onların kumandanları vardı. Ben yalnız kendi ordumla değil, öteki ordularla da meşgul oluyordum. Bir gün Erzurum cephesindeki hareketlere ait bir mesele üzerinde durduğum sırada yaverim dedi ki:

-"Niçin size ait olmayan meselelerle de uğraşıyorsunuz?"

Cevap verdim;

-"Ben bütün orduların vaziyetini iyice bilmezsem kendi ordumu nasıl sevk ve idare edeceğimi tayin edemem. Bir devlet ve milleti idare vaziyetinde bulunanların daima gözönünde tutmaları lâzım gelen mesele budur. Bu münasebetle muhterem misafirimize şunu diyeceğim: ben düşündüklerimi sevdiklerime olduğu gibi söylerim. Aynı zamanda lüzumlu olmayan bir sırrı kalbimde taşımak iktidarında olmayan bir adamım. Çünkü ben bir halk adamıyım. Yanlışım varsa halk tekzip eder. Fakat şimdiye kadar bu açık konuşmada halkın beni tekzip ettiğini görmedim."

Kaynak: Yücel Dergisi, Kasım 1939

 

"Şu göğüs kafesimi genişleten umudum varoldukça, Güzel günlere olan inancım hiç bitmeyecek." Can Yücel

Mutluluk, büyük ölçüde bastırılmış ihtiyaçların tatmininden gelir...Zygmunt Bauman

Asla uğraşma aşkını anlatmaya,
Aşk varolur yalnızca dile gelmeden;
Nasıl hareket ederse soylu rüzgâr
Sessizce, görünmeden...William Blake
 
"Eğer dünya hakkında birazcık bir şey anlamak istiyorsak, hınçtan ve nefretten arınmamız gerekir."Jean Genet

Mutlu olmak için büyük nedenlere gerek yok. Cebimde 75 kuruşum var, havada bahar...Nazım Hikmet