16 Mart 2017

Erich Fromm - Umut Devrimi


Yaşamın yapısında umut ve inanca bağlı olan ve onların bir halkasını oluşturan bir öge daha vardır: cesaret, ya da Spinoza'nın adlandırmasıyla, direnme gücü. Belki de direnme gücü belirgin, daha açık bir anlatım, çünkü günümüzde cesaret daha çok yaşama yürekliliğini değil de ölme yürekliliğini göstermede kullanılıyor. Direnme gücü, umut ve inanç'ı, boş iyimserliğe ya da usdışı inanç'a dönüştürerek — dolayısıyla onları yokederek — bu ikisinden ödün verme yönünde baştan çıkarılmaya karşı koyma yetişidir. Direnme gücü, dünya "evet" sözcüğünü duymak istediğinde "hayır" diyebilme yetişidir.

Ancak direnme gücünün bir diğer yönünü dile getirmezsek, onu tam olarak anlayamayız. Bu, korkusuzluktur. Korkusuz kişi gözdağmdan, hatta ölümden bile korkmaz. Ama çoğu kez olduğu gibi, "korkusuz" sözcüğü, tümüyle farklı birkaç yaklaşımı ve davranışı daha kapsar. Yalnızca en önemli üç tanesini söylüyorum: Birincisi, kişi yaşamayı umursamadığı için korkusuz olabilir; ona göre yaşam pek değerli değildir, dolayısıyla ölme tehlikesi karşısında bile korkusuzdur; ama ölümden korkmamasma karşın yaşamdan korkabilir. Korkusuzluğu, yaşam sevgisinden yoksun oluşundan kaynaklanmaktadır; yaşamını tehlikeye atma konumunda olmadığı zaman, genellikle korkusuz değildir. Hatta, yaşam korkusundan kendisinden korkmaktan, insanlardan korkmaktan kaçınmak için sık sık tehlikeli durumlar arar.

İkinci bir korkusuzluk türü de, ister bir insan olsun ister bir kurum ya da fikir, bir tapıma, onun yaşamını paylaşıyormuşçasına boyuneğmiş bir kişinin korkusuzluğudur; tapımın buyrukları kutsaldır; bedeninin yaşamını sürdürmek için ortaya koyduğu buyruklardan çok daha zorlayıcıdırlar. Bu tapımın buyruklarına uymamayı ya da onları kuşkuyla karşılamayı başarabilse, tapım ile özdeşliğini yitirmek tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır, buysa, kişinin kendisini son derece soyutlanmış bir durumda, dolayısıyla deliliğin eşiğinde görme tehlikesini doğurmak anlamına gelmektedir.

Üçüncü korkusuzluk türüyse, kendi kendisiyle kalan, kendine güvenen ve yaşamı seven, tam anlamıyla gelişmiş insanlarda görülür. Doymakbilmezliği yenmiş kişi, herhangi bir tapıma ya da herhangi bir şeye tutunmaz, dolayısıyla yitirecek hiçbir şeyi yoktur: zengindir çünkü boştur, güçlüdür çünkü arzularının esiri değildir. Tapımlardan, usdışı isteklerden ve düşlemlerden (fantezilerden) kopabilir çünkü kendi içinde ve dışında gerçeklikle tam bir ilişki içindedir. Böyle bir insan tam "aydmlanmışhk"a ulaşmışsa, tümüyle korkusuzdur. Ereğine doğru ilerlemiş, ancak henüz varmamışsa, onun korkusuzluğu da tam olmayacaktır. Ancak, tam anlamıyla kendisi olmaya doğru bir adım atmaya çalışan herkes, korkusuzluk yönünde yeni bir adım atıldığında, çok kesin bir güç ve sevinç duygusunun uyandınldığını bilir. Yeni bir yaşam evresinin başlamış olduğunu duyumsar. Goethe'nin dizelerindeki hakikati hissedebilir: "Evimi bir hiçliğin üzerine kurdum, bu yüzden bütün dünya benimdir."

Umut ve inanç, yaşam 'in temel nitelikleri olduklarından doğaları gereği statükoya bireysel ve toplumsal olarak yüceltme yönünde hareket ederler. Sürekli bir değişme süreci içinde bulunmak ve asla herhangi bir belirli anda aynı kalmamak, yaşamın niteliklerinden biridir.

Gerek organik yaşam ve inorganik madde tanımlamaları, gerek ikisi arasındaki sınırı tartışmanın yeri burası değil. Kuşkusuz, günümüz biyoloji ve genetiği açısından, geleneksel ayrımlar tartışma götürür duruma gelmiştir; ancak bu ayrımların geçerliliğini yitirdiğini kabul etmek yanlış olacaktır; yerlerine yenilerini koymak değil, bunları arındırmak gerekmektedir.

Atıl, hareketsiz duran yaşam ölmeye eğilimlidir; eğer atıllık eksiksizse, ölüm gerçekleşmiş demektir. Buna göre, yaşam, hareket etme niteliğinden ötürü, statüko'dan kurtulup çıkmak ve onu aşmak eğilimindedir. Ya daha güçlü hale geliriz ya daha zayıf, ya daha akıllı ya daha ahmak, ya daha yürekli ya daha korkak. Her saniye, iyi ya da kötüye götürecek bir karar verme anıdır. Tembelliğimizi, doymakbilmezliğimizi ya da nefretimizi ya besleriz, ya da açlıktan öldürürüz. Ne kadar beslersek o kadar güçlenir; ne kadar aç bırakırsak o kadar zayıflar, güçsüzlesin

Birey için geçerli olanlar, toplum için de geçirlidir. Toplum, durağan değildir; gelişmezse, kokuşur; statüko'ya daha iyiye doğru yükseltmezse, kötüye doğru bir değişme gösterir. Çoğu kez toplumu oluşturan bireyler ya da topluluklar olarak hareketsiz durabileceğimiz ve belirli bir durumu şu ya da bu yönde değiştirmeyebileceğimiz yanılsamasına kapılırız. Bu en tehlikeli yanılsamalardan biridir. Hareketsiz durduğumuz an kokuşmaya başlarız.

15 Mart 2017

Yaşar Nabi Nayır - Bir güzel gün, bir sükûn, bir bahar bekliyorum.


Varlık, 15 Temmuz 1933'te Yaşar Nabi Nayır tarafından yayımlanmaya başlanan aylık sanat ve edebiyat dergisidir (İlk sayısında sahibi Sabri Esat Siyavuşgil görünüyordu).

İlk yıllarında yayımladığı Batı edebiyatı çevirileri ve şiirleriyle, öz Türkçe anlayışıyla tanınan Varlık, kesintisiz yayınıyla günümüze kadar gelmiştir. İsmi, "yoktan var etme" çabasından ilham alarak sahibi Yaşar Nabi Nayır tarafından konulan dergide Türk edebiyatının birçok ünlü yazar ve şairinin ilk eserleri yayımlanmıştır.

Dergide ilk imzası çıkmış yazarların bazıları şunlardır: Melih Cevdet Anday, Cahit Sıtkı Tarancı,Orhan Veli, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Necati Cumalı, Tarık Dursun K., Ece Ayhan, Attila İlhan, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Semih Poroy, Tomris Uyar.

Derginin ilk sayılarında Yedi Meşaleciler'in şiirleri yer aldı. Garipçiler'e ilk defa Varlık dergisi sayfalarında yer verildi; Garip manifestosu Varlık'ta yayımlandı. Dergide Köy Enstitüsü yazarlarına, özellikle Mahmut Makal'ın öykülerine yer verdi. Cumhuriyet devri yazarlarının pek çoğu Varlık Dergisi'nde yazarak tanındılar.

Başlangıçta Ankara'da yayımlanan dergi, 1946'dan itibaren İstanbul'da çıkarılmaktadır. Yaşar Nabi'nin ölümünden sonra dergi yönetimini kızı Filiz Nayır Deniztekin üstlenmiştir.

Dergi, Avrupa Kültür Dergileri Ağı olan Eurozine üyesidir.

13 Mart 2017

Erich Maria Remarque - Hayat Kıvılcımı

Korkunç bir gerçekle ilgili bu anlatı, büyük romancının en sarsıcı yapıtlarından biridir; karanlık, çile ve çaresizlikle kuşatılmış yaşamın yenilmezliğini dile getiren bir destandır. Yaşadığımız dönemde meydana gelen tüyler ürpertici olaylardan söz eden bir kitap, dürüstlük ve ortak sorumluluğu üstlenme bilincinden doğan bir kitap. Bir arınma kitabı. 

Hayat Kıvılcımı (roman) - Vikipedi

 
-Bahar ve yeniden başlayan hayat, savaşa, ölüme, yasa veya ümide rağmen, kırlangıçlarıyla, yeşeren çiçek ve tomurcuklarıyla, her yıl gelirdi. Her yıl yeniden gelirdi, işte yine karşısındaydı ve bu kadarı yeter de artardı.
 
-Hayata devam edebilecek kuvveti yeniden toplayabilmek için çabuk unutmayı bilmek gerekirdi.
 
-İnsan hiç ummadığı bir zamanda yolun herhangi bir noktasında tanıdıklara rastlar. 

William Butler Yeats -Yaşlandığın zaman

 
Saçın solduğu için uyku dolduğunda geçen yaşla, 
Ve ocak başında daldığın vakit bu kitaba bak, 
Yavaşça oku ve eskiden sahip olduğu o yumuşak 
Bakışlarını gözlerinin ve derin gölgelerini düşle.

Kaç kişi sevdi senin hoş zarafetinin cevherini, 
Ve sevdi güzelliğini aşkla yalan ya da hakikat, 
Sendeki gezgin ruhu bir tek adam sevdi fakat 
Ve sevdi senin değişen yüzünün kederini;



William Faulkner "İnsan ölümlüdür ve ölümsüz olmanın tek yolu dünyaya ölümsüz bir şey bırakıp gitmektir."




Her insan kendi erdemlerinin yargıcıdır.

Acılı bir hayatla hayatsızlık arasında bir seçim yapmamı söyleseler, hiç duraksamadan acılı hayatı seçerim.
 
İnsanlar hayatın ne kadar kötü olduğunu söylerse söylesinler, ben umudumu asla kaybetmedim. Henüz nasıl umut kaybedileceğini öğrenmedim.

Kimsenin malı değildir para, ne diye biriktirmeye çalışmalı. Para onu kazanabilen ve tutabilenindir.

Zaman; gerilim hattındaki elektrik akımı gibi, hatırladığımız şeylerin içinden geçerek ilerler; gerçek, gerçeğin ancak bildiğimiz kadarıyla ilişkili olarak vardır; bunun dışında zaman diye bir şey yoktur.

Savaş alanı insanların delilikleri ile umutsuzluklarını ortaya çıkarır ve zafer felsefecilerle budalaların hayalidir.

Savunmasız varlıklara iyi davranırsanız düşlerinizin gerçekleşmesi için Dilek Ağacı’na gerek yoktur. 
 
Artık huzur denebilecek bir hissizlik içinde yaşıyorduk, tek bir çiçek sapını tek bir tomurcuğu hayal etmeyen, beslediği yaprakların uçarı nağmeli yalnızlığını kıskanmayan kör hissiz toprağın ta kendisi gibi…

Bir yazarın başarısı, göze aldığı başarısızlıkla ölçülür.

Geçmiş asla sona ermez, hatta geçmez bile.

Bir insan her zaman şimdi çektiği sıkıntılardan çok ileride çekebileceği sıkıntılardan korkar. Bir değişikliği göze alamaz da, alışık olduğu sıkıntılara dört elle sarılır

Yaşayan herhangi bir insan herhangi ölü bir insandan iyidir ama yaşayan ya da ölü hiçbir insan başka bir yaşayan ya da ölü insandan çok daha iyi değildir.

Kadınlar her konuda gurur ve onurlarına düşkündürler; bir tek aşk hariç.

Zeki insanlar her türlü insan adaletsizliğine, budalalığına ya da acısına karamsar ve alaycı bir akli acıma duyarlar.

Az zamanda öğreteceğim sana, en fazla tiksinilecek iki şeyin miskinlik ve boş düşünce, iki erdemin de çalışma ve Tanrı korkusu olduğunu.

Bu günah dolu yeryüzünün hiçbir köşesinde dürüst, çalışkan bir kişi kazanç sağlayamaz.

Bir insan, kendi talihsizliklerinin toplamıdır.

Çok şükür ki hasta bir köpek gibi durmadan beslemek zorunda kalacağım cinsten bir vicdanım yok.

Düşüncelerin en güzelleri, eskimiş ölü tuğlanın üzerine yapışıp kalmış kuru sarmaşık dalları gibidir.

İyi bir kadının duymayacağı bir sürü şey vardır ve bunları bilmese daha iyi olur.

Kimi zaman diyorum ki hiçbirimiz tam deli ya da tam akıllı değiliz, denge bir yana doğru kaymadıkça. 

Hani bir adamın yaptıklarından çok, onları yaptığı zaman çoğunluğun o adama bakışından anlaşılıyor bu galiba.

 En parlak zaferlerin, en acı yenilgilerin, anlık gürültülerden farkı yoktur.

Evet, sevgi ve sadakat hep olacak, olmalı: onları bize gururu ve barış umudunu sancakları gibi şerefin ön saflarında taşıyan babalarımız, kocalarımız, sevgililerimiz, erkek kardeşlerimiz bıraktı; bunlar olmalı, yoksa insan ne uğruna savaşır? başka ne için ölmeye değer? Evet, boş bir şeref, gurur hatta barış uğruna değil, geride bıraktıkları o sevgi ve sadakat uğruna. Çünkü ölecekti; biliyorum, biliyordum, tıpkı gurur ve huzur gibi ölecekti: yoksa aşkın ölümsüzlüğü nasıl kanıtlanabilirdi? Ama sevginin, sadakatin kendisi, kendileri ölmeyecekti.

 Ben hiç bir kadına birşey için söz vermem ya da ona ne vereceğimi söylemem. Kadınları yönetmenin tek yolu bu. Her zaman onları “acaba şöyle mi yapacak böyle mi” diye düşündürmek.