21 Aralık 2015

Paulo Coelho " İyinin ve Kötü'nün Yüzü Aynıdır "

İYİ ve KÖTÜ
Leonardo da Vinci 'Son Akşam Yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı...
İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı...
Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı.
Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.
Aradan 3 yıl geçti. 'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı...
Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.
Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı.
Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.
Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu...
Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.
Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:
'Ben bu resmi daha önce gördüm...'
'Ne zaman?' diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.
'Üç yıl önce' dedi adam..
'Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti...'

İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır...
Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...

Ricky Gervais: Neden Ateistim?

"Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri, başkalarına yapma", gerçekten pratik bir kural. Ben buna göre yaşarım. Bağışlayıcılık, iyi ahlakın belki de en önemli niteliği.“İyi olmak” kimsenin tekelinde değil. Ben de iyiyim. Tek farkım, bu iyiliğimin cennete gitmekle ödüllendirileceğine inanmıyorum. Benim ödülüm burada ve şimdi. Doğruyu yapmak için çabaladığımı bilmek bana yetiyor. Benim iyi hayat anlayışım bu. İşte dinsellik tam da burada, insanları bu amaç uğruna sopa ile dürtmeye başladığında, yolunu kaybediyor. “Bunu yap, yoksa cehennemde yanarsın.” Cehennemde yanmayacaksınız. Ama yine de “iyi” olun.

“Neden Tanrı’ya inanmıyorsun?”

“Neden Tanrı’ya inanmıyorsun?”
Sürekli bu soruyla karşılaşıyorum. Genellikle duyarlı ve akılcı cevaplar vermeye çalışsam da, bu aslında garip, yararsız bir çabadır ve zaman kaybıdır. İnananlar, Tanrı’nın varlığı için kanıta ihtiyaç duymadığı gibi, onun var olmadığına dair kanıtlar öne sürmenizi de kesinlikle istemezler. Onlar, itikatleriyle mutludur. “Bana göre Tanrı var” ya da “bu bir inanç meselesi” gibi sözler sarfederler. Ben yine de kendi akılcı cevaplarımı veririm, çünkü dürüst olmamanın, insanları hor görme ve kabalık olduğuna inanıyorum. İronik olan şu ki, “Tanrı’ya inanmıyorum çünkü buna dair ortada kesinlikle hiçbir bilimsel kanıt yok ve onun varlığına mantıksal bir açıklama getirmek de imkansız” dediğimde, küçümseyici ve kaba olarak kabul ediliyorum.

Bana yöneltilen suçlamalardan bir diğeri de, kibirlilik. Ki bu da hiç adil bir yargı değil. Bilim, gerçeği arar. Bu yolda ayrım gözetmez. İyi ya da kötü sonuçlar doğuracağına bakmadan, yalnızca gerçekleri ortaya koyar. Bilim basittir. Neyi bildiğini ve neyi bilmediğini bilir. Vardığı sonuçları temel alır; bu sonuçlar, her yeni kanıt ile güncellenir ve gelişir. Ortaya çıkan yeni doğruları, gocunmadan paylaşır. Bilgiyi her yönüyle kucaklar. Orta Çağ teamüllerine, gelenek oldukları için hürmet etmez. Öyle olmasaydı, penisilin iğnesi olmak yerine, dua ederdiniz.

“Neye inandığınızın”, ilaç olarak geçerliliği yoktur. Siz hala “bende işe yarıyor” diyebilirsiniz ama, unutmayın, plasebolar da kimi zaman işe yarar. Zaten benim işaret ettiğim nokta, Tanrı’nın var olmaması. İnancın da var olmadığını söylemiyorum. İnancın var olduğunu biliyorum. Ama “inanmak”, bir şeyi gerçek kılmıyor. Aynı şekilde Tanrı’nın var olmasını ummak da, onun var olmasını sağlamıyor. Tanrı’nın varlığı öznel bir konu değildir. O vardır ya da yoktur. Bu bir kişisel görüş meselesi değil. Elbette kendi fikriniz olabilir, ama kendi gerçeğiniz olamaz.

Neden mi Tanrı’ya inanmıyorum? Peki SİZ neden Tanrı’ya inanıyorsunuz? Elbette ki, kanıt sunma sorumluluğu inananlarda olmalı. Bunu en başta siz başlattınız. Karşınıza geçip “Neden uçtuğuma inanmıyorsunuz?” diye sorsam, yanıtınız “Neden inanayım ki?” olur. Hani inanç meselesiydi. Sonra desem ki, “Uçamadığımı ispatlayın. Hadi hadi uçamadığımı ispatlayın?” Ya yanımdan uzaklaşırdınız, ya güvenliği çağırırdınız ya da beni pencereden atardınız.

Elbette ruhani meseleler ve din bundan daha farklı. Aslında bir ateist olarak, Tanrı’ya inanmakta bir sakınca görmüyorum. Bir Tanrı yok evet, ama ona inanmanın da zararı olmaz. Eğer kişiye herhangi bir faydası oluyorsa, bana uyar. Ama bu inanç, diğer insanların haklarını ihlal etmeye başladığında endişeleniyorum. Tanrı’ya inanma hakkınızı asla inkar etmiyorum. Ben sadece, farklı tanrılara inanan insanları öldürmemenizi dilerdim. Ya da içinde “cinsellik ahlaksızlıktır” yazan kural kitaplarınıza dayanarak, kimseyi ölüme mahkum etmemenizi isterdim. Her şeye kadir olduğuna, her şeyi bildiğine, her şeyi yarattığına inanılan bir gücün, aynı zamanda insanları “oldukları kişi” nedeniyle yargılayıp cezalandırmak istemesi ne garip. Onun kurallarına göre, olabileceğiniz en kötü tip insan bir ateisttir. İlk dört emir bunu vurguluyor. “Bir Tanrı var, o benim, başkası değil, sen benim kadar iyi değilsin ve bunu sakın unutayım deme.“

Benim inançsızlığımı beni aşağılamak için kullanan biriyle karşılaşırsam eğer şöyle diyorum: “Tanrı beni böyle yaratmış.”

Ama aslında atesitler ne ile suçlanıyor?

Tanrının sözlük tanımı, “doğa üstü bir yaratıcı ve evrenin denetleyicisi”dir. Tüm güçleriyle semavi, tanrısal ve süper. Kaydedilen yeryüzü tarihe göre tarihçiler (ki yaklaşık 6000 yıl önce Sümerler’le başlar tarih yazıcılığı), 2870’i tanrısal nitelikler taşıyan, toplam 3700 doğaüstü varlığı kayıt altına almış.
Öyleyse bir daha biri bana Tanrı’ya inandığını söylediğinde, ona “Hangisi?” diye soracağım. “Zeus? Hades? Jupiter? Mars? Odin? Thor? Krishna? Vishnu? Ra?…” Eğer bana cevaben, “Tek Tanrı’ya inanıyorum” derse, ona neredeyse benim kadar ateist olduğunu söyleyeceğim. Ben 2,870 tanrının hiçbirine inanmıyorum ve onlar da 2,869’na.

Eskiden Hristiyanlar’ın tanrısına inanırdım. İsa’yla aram iyiydi. Kahramanımdı. Kahramanlarım arasında, pop yıldızlarından ve futbolculardan daha ön sıradaydı. Hatta Tanrı’dan bile. Tanrı, herşeyi gücü yeten ve kusursuzdu. İsa ise sıradan bir adamdı. Amaçları için çalışması gerekiyordu. O mağlup edilmiş günahların cazibesini taşıyordu. Dürüst ve cesurdu. Ama kahramanın olmasının esas sebebi, kibarlığıydı. Herkese karşı kibardı. Baskıya, tiranlığa ve zalimliğe boyun eğmezdi. Herkesi, kim olduklarına aldırmadan severdi. Ne adam ama... Onun gibi olmak isterdim.

8 yaşındayken bir gün, İncil ödevimin bir parçası olarak, çarmıha gerilmiş İsa’yı çiziyordum. Sanatı ve doğayı da severdim. Tanrı’nın bunca kusursuz hayvanı yaratışına hayranlık duyardım. Mutlak güzellik... Bu, harika bir dünyaydı.

Kentleşmenin bozuk olduğu, fakir bir mavi yakalılar kenti olan Reading’de yaşıyordum. Londra’nın batısına 40 mil uzaklıktaydı. Babam işçi, annemse ev kadınıydı. Yoksuluğumuzdan hiçbir zaman utanç duymadım. Neredeyse asil bir yanı bile vardı. Üstelik tanıdığım herkes benimle aynı koşullarda yaşıyordu, bu yüzden ihtiyacım olan herşeye sahiptim. Okul ücretsizdi. Kıyafetlerim ucuzdu, her zaman temiz ve ütülüydü. Annem hep yemek yapardı. Haç çizdiğim gün de yemek yapıyordu.

Ağabeyim eve geldiğinde mutfak masasında oturuyordum. Benden 11 yaş büyüktü, yani o sıralar 19 yaşında olsa gerek. Tanıdığım herkes kadar zekiyken, çok da küstahtı. İnsanlara cevap yetiştirir, kavga ederdi. Bense iyi bir çocuktum. Kiliseye gider, Tanrı’ya inanırdım. Bir işçi sınıfı ailesi annesi için bundan büyük huzur olamaz. Yetiştiğim yerde anneler her zaman çocklarının büyüyünce doktor olmasını istemezdi. Hapse girmeyecek olması bile kimi zaman onlara yeterdi. Tanrı’ya inançlı büyüyen çocukların, ileri iyi ve kanunlara saygılı olacaklarına inanılırdı. Bu kusursuz bir sistemdi. Yani, hemen hemen...

Amerikalılar’ın %75’i içinde tanrı korkusunu hisseden Hristiyan’ken; mahkumların %75’i de yine içinde tanrı korkusunu hisseden Hristiyan’dır. Amerikalılar’ın %10’u ateistken; mahkumların yalnızca yüzde 0.2’si ateisttir.

Her neyse, o gün abim gelip “Tanrı’ya neden inanıyorsun?” diye sorana kadar, mutlu bir şekilde kahramanımı çizmekle meşguldüm. Basit bir soruydu, ama annem paniklemişti. “Kes sesini” anlamına geldiğini bildiğim bir tonda “Bob” dedi.

Bu neden sorulmaması gereken bir soruydu ki? Eğer Tanrı varsa ve benim inancım kuvvetliyse, kimin ne dediğinin ne önemi olabilirdi ki?

Ama…bekleyin biraz. Tanrı yoktur. Ağabeyim bunu biliyordu ve annem ruhunun derinliklerinde bunu hissediyordu. İşte bu kadar basit. O anda düşünmeye ve daha çok soru sormaya başladım. Takip eden bir saat içinde ateist olmuştum.

Eğer Tanrı yoksa ve annem bana bunca zaman yalan söylemişse, acaba Noel Baba konususunda da yalan söylemiş olabilir miydi?... Evet, elbette ama kimin umurunda? Hediyeler gelmeye devam ediyordu. Ve hediyeler benim yeni ateist dünyamı kalıba döküyordu. Gerçeği, bilimi ve doğayı anlatan hediyeler. Dünya’nın gerçek güzellikleri.

Sonra, ancak İngiltere’nin en büyük dehasının öne sürebileceği basitlikteki Evrim Teorisi’ni öğrendim. Bitkilerin, hayvanların ve bizlerin, hayal gücü, hür irade, aşk ve mizahla evrimi... Yaradılışım için bir nedene ihtiyacım yoktu artık, yaşamak içinse nedenlerim vardı. Hayal gücü, özgür irade, aşk, mizah, eğlence, müzik, spor, bira ve pizza... Yaşama sebeplerim için bunlar yeterliydi.
Fakat onurlu bir yaşam için, “gerçeğe” ihtiyaç duyarsınız. O gün öğrendiğim bir başka şey de buydu işte: Gerçek, sarsıcı yahut rahatsız edici de olsa, yolun sonunda sizi özgürlüğe ve huzura kavuştururdu.
Peki öyleyse, “Neden Tanrı’ya inanmıyorsun sorusu?” gerçekte ne anlama gelir.

Sanırım biri başkalarına bu soruyu sormaya başladığında, sanırım içten içe kendi inancını sorgulamaya başlamıştır. Aslında sorduğu şudur: “Seni bu kadar özel yapan ne?” “Nasıl olur da senin de beynin bizimkilerle birlikte yıkanmadı?” “Ne hakla bana aptal olduğumu ve cennete gitmeyeceğini söylersin?”
Haydi dürüst olalım; eğer aramızda bir kişi Tanrı’ya inanıyor olsaydı, onun deli olduğunu düşünürdük. Bugün bunu, yalnızca çok popüler bir bakış açısı olduğu için olağan kabul ediyoruz. Peki neden popüler bir bakış açısı bu?.. Çok açık değil mi, çünkü “bana inan ve sonsuza dek yaşa” gibi çekici bir teklifle sunuluyor.

“Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri, başkalarına yapma”, gerçekten pratik bir kural. Ben buna göre yaşarım. Bağışlayıcılık, iyi ahlakın belki de en önemli niteliği. Ama aslında “iyi ahlak” nedir ki? Sadece Hristiyan iyi ahlakını kastetmiyorum. “İyi olmak” kimsenin tekelinde değil. Ben de iyiyim. Tek farkım, bu iyiliğimin cennete gitmekle ödüllendirileceğine inanmıyorum. Benim ödülüm burada ve şimdi. Doğruyu yapmak için çabaladığımı bilmek bana yetiyor. Benim iyi hayat anlayışım bu. İşte dinsellik tam da burada, insanları bu amaç uğruna sopa ile dürtmeye başladığında, yolunu kaybediyor. “Bunu yap, yoksa cehennemde yanarsın.”

Cehennemde yanmayacaksınız. Ama yine de “iyi” olun.    Ricky Gervais
 

* * *

A Holiday Message from Ricky Gervais: Why I'm An Atheist

Dec. 19, 2010 

Ricky Gervais

Why don't you believe in God? I get that question all the time. I always try to give a sensitive, reasoned answer. This is usually awkward, time consuming and pointless. People who believe in God don't need proof of his existence, and they certainly don't want evidence to the contrary. They are happy with their belief. They even say things like "it's true to me" and "it's faith." I still give my logical answer because I feel that not being honest would be patronizing and impolite. It is ironic therefore that "I don't believe in God because there is absolutely no scientific evidence for his existence and from what I've heard the very definition is a logical impossibility in this known universe," comes across as both patronizing and impolite.

Arrogance is another accusation. Which seems particularly unfair. Science seeks the truth. And it does not discriminate. For better or worse it finds things out. Science is humble. It knows what it knows and it knows what it doesn't know. It bases its conclusions and beliefs on hard evidence - - evidence that is constantly updated and upgraded. It doesn't get offended when new facts come along. It embraces the body of knowledge. It doesn't hold on to medieval practices because they are tradition. If it did, you wouldn't get a shot of penicillin, you'd pop a leach down your trousers and pray. Whatever you "believe," this is not as effective as medicine. Again you can say, "It works for me," but so do placebos. My point being, I'm saying God doesn't exist. I'm not saying faith doesn't exist. I know faith exists. I see it all the time. But believing in something doesn't make it true. Hoping that something is true doesn't make it true. The existence of God is not subjective. He either exists or he doesn't. It's not a matter of opinion. You can have your own opinions. But you can't have your own facts.

Why don't I believe in God? No, no no, why do YOU believe in God? Surely the burden of proof is on the believer. You started all this. If I came up to you and said, "Why don't you believe I can fly?" You'd say, "Why would I?" I'd reply, "Because it's a matter of faith." If I then said, "Prove I can't fly. Prove I can't fly see, see, you can't prove it can you?" You'd probably either walk away, call security or throw me out of the window and shout, ''F---ing fly then you lunatic."

This, is of course a spirituality issue, religion is a different matter. As an atheist, I see nothing "wrong" in believing in a god. I don't think there is a god, but belief in him does no harm. If it helps you in any way, then that's fine with me. It's when belief starts infringing on other people's rights when it worries me. I would never deny your right to believe in a god. I would just rather you didn't kill people who believe in a different god, say. Or stone someone to death because your rulebook says their sexuality is immoral. It's strange that anyone who believes that an all-powerful all-knowing, omniscient power responsible for everything that happens, would also want to judge and punish people for what they are. From what I can gather, pretty much the worst type of person you can be is an atheist. The first four commandments hammer this point home. There is a god, I'm him, no one else is, you're not as good and don't forget it. (Don't murder anyone, doesn't get a mention till number 6.)

When confronted with anyone who holds my lack of religious faith in such contempt, I say, "It's the way God made me."

But what are atheists really being accused of?

The dictionary definition of God is "a supernatural creator and overseer of the universe." Included in this definition are all deities, goddesses and supernatural beings. Since the beginning of recorded history, which is defined by the invention of writing by the Sumerians around 6,000 years ago, historians have cataloged over 3700 supernatural beings, of which 2870 can be considered deities.

So next time someone tells me they believe in God, I'll say "Oh which one? Zeus? Hades? Jupiter? Mars? Odin? Thor? Krishna? Vishnu? Ra?..." If they say "Just God. I only believe in the one God," I'll point out that they are nearly as atheistic as me. I don't believe in 2,870 gods, and they don't believe in 2,869.

I used to believe in God. The Christian one that is.

I loved Jesus. He was my hero. More than pop stars. More than footballers. More than God. God was by definition omnipotent and perfect. Jesus was a man. He had to work at it. He had temptation but defeated sin. He had integrity and courage. But He was my hero because He was kind. And He was kind to everyone. He didn't bow to peer pressure or tyranny or cruelty. He didn't care who you were. He loved you. What a guy. I wanted to be just like Him.

One day when I was about 8 years old, I was drawing the crucifixion as part of my Bible studies homework. I loved art too. And nature. I loved how God made all the animals. They were also perfect. Unconditionally beautiful. It was an amazing world.

I lived in a very poor, working-class estate in an urban sprawl called Reading, about 40 miles west of London. My father was a laborer and my mother was a housewife. I was never ashamed of poverty. It was almost noble. Also, everyone I knew was in the same situation, and I had everything I needed. School was free. My clothes were cheap and always clean and ironed. And mum was always cooking. She was cooking the day I was drawing on the cross.

I was sitting at the kitchen table when my brother came home. He was 11 years older than me, so he would have been 19. He was as smart as anyone I knew, but he was too cheeky. He would answer back and get into trouble. I was a good boy. I went to church and believed in God -– what a relief for a working-class mother. You see, growing up where I did, mums didn't hope as high as their kids growing up to be doctors; they just hoped their kids didn't go to jail. So bring them up believing in God and they'll be good and law abiding. It's a perfect system. Well, nearly. 75 percent of Americans are God- ‐fearing Christians; 75 percent of prisoners are God- ‐fearing Christians. 10 percent of Americans are atheists; 0.2 percent of prisoners are atheists.

But anyway, there I was happily drawing my hero when my big brother Bob asked, "Why do you believe in God?" Just a simple question. But my mum panicked. "Bob," she said in a tone that I knew meant, "Shut up." Why was that a bad thing to ask? If there was a God and my faith was strong it didn't matter what people said.

Oh…hang on. There is no God. He knows it, and she knows it deep down. It was as simple as that. I started thinking about it and asking more questions, and within an hour, I was an atheist.

Wow. No God. If mum had lied to me about God, had she also lied to me about Santa? Yes, of course, but who cares? The gifts kept coming. And so did the gifts of my new found atheism. The gifts of truth, science, nature. The real beauty of this world. I learned of evolution -– a theory so simple that only England's greatest genius could have come up with it. Evolution of plants, animals and us –- with imagination, free will, love, humor. I no longer needed a reason for my existence, just a reason to live. And imagination, free will, love, humor, fun, music, sports, beer and pizza are all good enough reasons for living.

But living an honest life -– for that you need the truth. That's the other thing I learned that day, that the truth, however shocking or uncomfortable, in the end leads to liberation and dignity.

So what does the question "Why don't you believe in God?" really mean. I think when someone asks that they are really questioning their own belief. In a way they are asking "what makes you so special? "How come you weren't brainwashed with the rest of us?" "How dare you say I'm a fool and I'm not going to heaven, f--- you!" Let's be honest, if one person believed in God he would be considered pretty strange. But because it's a very popular view it's accepted. And why is it such a popular view? That's obvious. It's an attractive proposition. Believe in me and live forever. Again if it was just a case of spirituality this would be fine.

"Do unto others…" is a good rule of thumb. I live by that. Forgiveness is probably the greatest virtue there is. But that's exactly what it is - ‐ a virtue. Not just a Christian virtue. No one owns being good. I'm good. I just don't believe I'll be rewarded for it in heaven. My reward is here and now. It's knowing that I try to do the right thing. That I lived a good life. And that's where spirituality really lost its way. When it became a stick to beat people with. "Do this or you'll burn in hell."

You won't burn in hell. But be nice anyway.

Füruğ Ferruhzad - Hediye

ben gecenin sonundan söz ediyorum
ben karanlığın sonundan
ve gecenin sonundan söz ediyorum

evime gelirsen eğer sevgili bana bir ışık getir
ve küçücük bir pencere oradan
mutlu sokağın kalabalığını seyredeyim.

 

20 Aralık 2015

Ayten Mutlu "Sevmek İnsan Olmaktır."

- Sana, "Hayır!" dedim. Duymadın mı, gidemezsin!

İrkildim. Başımı kaldırdım. Merdivenlerden iniyorlardı. İkisi de gençti, güzeldi. Erkek, kadının omuzuna kolunu atmıştı. Kadının başı öne eğikti.
Siyah saçlarının kapattığı yüzü görünmüyordu. Dudaklarının kıpırdadığını
hissettim. Ama sesi duyulmadı. Erkeğin kolu kasıldı. Sıkıyor, acıtmak, ezmek istiyordu sanki.

- Ne demek, işim var. Sana kaç kere söyledim. Senin benden başka işin olamaz! Senin işin ben’im.

Ben bu sesi tanıyordum. Ben bu sesi çok uzaklardan ve çok yakından tanıyordum. Ayni dünyada yaşadığım pek çok kadın gibi, hiç de yabancısı değildim bu hırçın sözlerin.

“Erkek kadını ne çok seviyor (!)” diye düşündüm. “Her an yanında istiyor, demek ki kadın onun kadar aşık değil. Çünkü başka bir şey sokuyor yaşamına. Kendine iki kişilik bir dünyanın dışında açılımlar arıyor. Bu bir arkadaş ziyareti bile olsa...”

Tiyatrodayım. Oyun henüz başlamadı. Önümdeki sırada genç bir çift var. Konuşuyorlar. Kadının tiz bir tonlaması var. Dikkatimi çekiyor. Zaten duyulmayacak gibi de değil.

- Kaç paraymış biletler?... Ha öyle mi. Bak ben sana sinemaya gidelim dedim. Daha ucuza gelecekti. Ama senin umurunda mı? Sen harcamayı bilirsin.
- Yaa, tamam sus.
- Sus demek kolay. Hep öyle dersin zaten. Bak kış geliyor. Üstünde doğru dürüst palton bile yok. Bizimkilerden de almıyorsun.
 
 
             
Ben bu sesi de tanıyorum. Biraz da benim sesime mi benziyor ne...
Erkeği ne çok seviyor kadın. Aslında onu düşünüyor besbelli. Adam biraz vurdum duymaz galiba. Evi mutlaka kadın çeviriyordur. Canı çıkıyordur aybaşını getireceğim diye. Adam gidip kitap falan alıyordur durup dururken. Ya da cebindeki son parayı bir çingeneye verip, bir demet çiçekle ama ekmek almadan geldiği bile olmuştur eve. Belki de o çiçekler vazoya değil, çöpe gidivermiştir...

NE ÇOK SEVİYORUZ BİRBİRİMİZİ
Evet, ne çok seviyoruz birbirimizi. Beğenerek aldığımız bir giysiyi sever gibi. Evimize aldığımız ve terbiye edilmesi gereken, huysuz ama cana yakın bir kedi yavrusunu sever gibi. Çiğnerken bize haz veren bir çikolata parçasını sever gibi... Kaçımız farkında bir insanı, bir kişiyi, bir bireyi sevmenin ne demek olduğunun!

NE İSTİYORUZ?
Hemen hepimiz aşık olmuşuzdur, ya da olduğumuzu sanmışızdır en azından. Sonsuz umutlar ve beklentilerle başlayan çılgın bir akışın içinde buluvermişizdir kendimizi ansızın. Dünya artık daha güzel olacak, yalnızlığımız bitiverecek sanmışızdır. Ama uzun sürmez düş kırıklıklarının başlaması. İnanmak istemesek de, azar azar tüketmeye başlarız aşık olduğumuz kişiyi. Bu tükeniş, ya ayni çatı altında başlar, ya da ayrılıklarda. Ne olduğunu, neden olduğunu anlayamayız çoğu kez. Bir de bakmışız, ne onda kalmış o eski duygular, ne de bizde. İki yabancı, hâttâ bazen iki düşman gibi Artık hayatı değil, yalnızlığı paylaşmaya başlamışızdır farkına bile varamadan. Çünkü aslında aşık olduğumuz, kişinin kendisi değil, nesnesidir çoğu kez. Nesnenin albenisidir. Özne bizizdir çünkü. Bu albeni, nesneden bize akan bedensel arzu, ya da sahip olmayı istediğimiz özellikleridir karşımızdaki insanın. Bu özelliklerin, hiç de vehmettiğimiz gibi olmadığını anladığımızda, ya da bedensel istek, alışkanlığa dönüşerek azalmaya başladığında aşkımız da bitişe doğru hızla yol almaya başlar. “Demek doğru insan değilmiş benim için” deyip aklayıveririz de kendimizi, hiç düşünmeyiz kişinin nesnel görüntüsünü kafamızda önceden çizilmiş sevgili imajıyla karıştırıp, aslında en başından beri, o insana değil, yine o insanın görüngüsüne bürüyüverdiğimiz şablona aşık olduğumuzu bir türlü itiraf edemeyiz kendimize.

İçimizdeki ses, “işte aradığın bu” demiştir. “Bu, senin hayalindeki sevgili” Ne onu gerçekten anlamayı istemişizdir aslında, ne de tanımak için yeterince gayret sarf etmişizdir. Ve yine o sestir her zaman, usta bir avukat gibi, bizi bizde aklamayı üstleniveren.

SEVMEK Mİ, SEVİLMEK Mİ?
Sevgiye dair ne biliyoruz? Sevmenin ne olduğunu düşündük mü hiç? Ne
yapıyoruz sevgiyi hak etmek için? Sevmek, bir insanı koşulsuz sevmek istiyor muyuz acaba? Yoksa, koşullarımız mı var kendimize göre hep? Yoksa, gerçekte istediğimiz şey, koşulsuz sevilmek mi sadece? “Sevmek istiyorum” derken, asıl kastettiğimiz, “sevilmek istiyorum”dur genellikle. Bu istekte, bizi istediğimiz, beklediğimiz anlamda sevecek bir insanı bizim de seveceğimiz varsayımı yatar belki. Bu bir yere kadar doğrudur da. İnsanın, değer verdiği kişinin sevgisine kayıtsız kalabilmesi
güçtür.

Ama sevgi bir mal, bir meta mıdır ki, vermek için önce bir şeyler almayı bekleyelim? Önce kafamızdaki sevgi kavramını netleştirelim. Sevmeyi, sevilmek olarak algıladığımız sürece, varsıl bir sevgiyi üretebilmemiz olası değil. Sevgi, nesneye bağlı olmaksızın, içimizde zaten var olması gereken bir birikim, bir duygu. Kişi bu birikimi edindiği deneyimler sonucu da kazanabilir, varlığının bir parçası olarak da içinde zaten taşıyor olabilir. Çünkü sevgi duygusu, ilkin insan olmak için, kişinin kendisi için taşıması gereken bir duygudur. Ve bencillik duygusuyla bir arada yaşayabilmesi çok güçtür bu duygunun.

NEREDEYİZ?
Doğduğumuz günden bu yana, bize sunulan değer yargılarıyla biçimlendik. Pek azımızın, çarpıklıkların ayrımına varıp, onları yok etme adına kendimizi geliştirebilme şansımız oldu. Davranışlarımızı belirlediler. İsteklerimizi yönlendirdiler. Beynimize genel geçer kavramlar yüklediler. Duygularımızı bile savunamadık çoğu kez. Hep şablonlar vardı çevremizde. Ayıplar, yasaklar, gelenekler ve çıkarlar... Kimin çıkarları? Ailemizin, çevremizdekilerin, toplumun, devletin. Yani, bizi uysal kuzucuklar haline getirmek için kurgulanmış kurulu düzenin. Düzen, bize aykırı olma, ayrı olma şansını hiç vermedi. Farklı olmaya çalıştığımızda dışlandık, yaptırımlara uğradık. Çoğu kez aykırılığımız uyumluluğa, direncimiz kolaycılığa yenildi. Şöyle ya da böyle, kolay olanı seçtik ve benzedik, bizim olmamızı istedikleri kişiye.

TUTUNUYORUZ
Sevgimizde bile hep kolay olana tutunuyoruz. Kimimiz edilgeniz. Kendimizi bir şeyin ya da birisinin aracı haline getirdik. Yaşamdan kaynaklanan Sorunlarımızı üretici edimlerle çözme yürekliliğini gösteremeyip, bir şeye ya da birisine sığındık. Adımıza verilecek kararlara uymaya hazırız. Korunduğumuzu düşünerek yönlendiriliyor, yönetiliyoruz. İçimizde bastırılmış bir çığlığı taşıyarak. “Bu benim yaşamım mı, yoksa başkası mı yaşıyor benim yerime” diyen, o sorgulayan sesi, gündelik telaşların gürültüsüyle boğarak, birey olmayı erteleyerek sürdürüyoruz, özdeki sevgisizliği yapay görüngülerin ardına gizlemeyi. Kimimiz etkeniz ilişkilerimizde. Kendi parçalanmışlığımızı, bir başka kişiyi, kendimizin bir parçası haline getirerek aşmaya çalışıyoruz. Kendimize bir uydu edinerek yalnızlığımızın, hapsolmuşluk duygusunun üstesinden gelebileceğimizi düşünüyoruz. Bir başka kişinin üstünde egemenlik kurarak, onun kişiliğini kendi kişiliğimizin içinde eriterek, yok ederek bütünleşebileceğimizi sanıyoruz. Sonra da küçümsüyoruz o kişiyi. Bütünlüğü kaçamaklarda aramaya başlıyoruz. Ya da iki kişi bir araya gelip, dış dünyaya karşı iki kişilik bir bencilliği üretmeye başlıyoruz. Bunu, sevgiyi elde etmenin kolay yolu sanıyoruz. Ne kolay oluyor toplumun kalıplarına girivermek! Uygun (!) birisiyle evlenip, mutlu bir yuva kurarak can sıkıntısını birlikte üretmek! Ne kolay oluyor, aşkı, hayallerimizde yaşattığımız sanal bir sevgili düşüyle özdeşleştirmek ve onun asla ulaşamayacağımız bir yerlerde olduğunu düşünerek hüzünlenmek...

YABANCIYIZ
Yabancıyız, başta kendimize ve kendi gereksinimlerimize. Vermek, ne güzel edimidir insanın! Kendi zenginliğinden, duygusal, düşünsel, tinsel birikimlerinden bir şeyler vermek, insanın derinlerde yaşayan en büyük tutkusu değil mi aslında? Ne özveri adına, ne de karşılığını bekleyerek, sadece içindeki varsıllığı duyumsayarak vermek. Verebilecek çok şeyi olan, varsıllığı da çok olan değil midir? İnsanın kendi dünyasındaki sevinçlerini, hüzünlerini, bilgisini, anlayışını, ilgi ve becerisini aktardığı kişi de varsıllaşmaz mı? Vermek, insana, yaşama bir şeyler katmak, üremek, üretmek, çoğalmak, çoğaltarak bütünleşmek, sevmek değil midir? Sevmek, nesnelerden soyutlanmış sıcak ve üretken bir ilişki için emek vermek, sevgiyi, vermeyi sevince dönüştürebildiğimiz yerde, sıcacık bir bebek öpücüğü tadında duyumsadığımız şey değil mi, mutluluk duygusu da?

NEDEN?
Bunca kolayken sevmek ve bunca güzelken, neden beceremiyoruz öyleyse? Hiç birimiz yaşadığımız çağın, toplumsal, ekonomik, politik yapılanmanın değer yargılarından bağımsız değiliz. İçinde yaşadığımız dünyada, ne yazık ki, tüm ekonomik ve toplumsal ilişkiler Pazar ekonomisinin kurallarına göre düzenleniyor. Her şeyin bir maliyeti ve bir etiketi var artık, sevginin bile. Değerler hiyerarşisinde emek de, sevgi de giderek daha aşağıya itiliyor. Beğeniler standartlaştırılıyor. Çağımızın insanı, sistemin elinde etkin bir silaha dönüşen iletişim araçlarının etkisine son derece açık. Kolayca etkileniyor ve yönlendiriliyor. İnsan değil, ama bir tüketim birimi olması isteniyor insanın. Toplumsal mekanizma, bireyleri kendisiyle uyumlu hale getirebilmek için her şeyi, acımasızca kullanıyor. Yabancılaşmanın boyutları her alanda, her gün biraz daha büyüyor. Özgüveni sarsılmış, politik ve dinsel yönlendirmelerin de etkisiyle huzursuzluk ve suçluluk duygusuyla sarmalanmış birey, düzenin onayladığı ve kendisine sunduğu, sığ kültürel ürünler ve edimlerle yetinmek zorunda kalıyor. Birey, satın alarak, tüketerek ve her şeyi olabildiğince ucuza maletmeye çalışarak, mutlu olduğunu, eğlendiğini sanarak oyalanıyor. Sevgi de, mutluluk gibi ucuza maledilmesi gereken bir meta konumuna indirgeniyor.

NE YAPIYORUZ?
İnsanın özünde hep bir bütünleşme arzusu yatar. Ayrılığını koruyarak, bir olma, hem içsel dünyası hem de dışsal dünyasıyla bütünleşme. Bunu başaramadığında mutsuz olur. Arayışı sürer. Farkında olsun ya da olmasın. Kapitalist yapı içinde kendi değerlerine yabancılaşan, onları yitiren insan, yabancılaştığı öz değerlerini başka bir insanda var sayarak ilişkiye giriyor. Ama beklentilerin yozluğu, ilişkiyi en başından tüketmeye başlıyor. İnsan, ilişkiye girdiği kişide kendini bulamadığı gibi, giderek kendini, kişiliğini yitirmeye başlıyor. Umutsuzluğa düşüyor. Kişi bu durumda, ya içinde bulunduğu konumu kabulleniyor ve konumunu koruyarak kendi yararına bir takım düzmece tatminler peşine düşüyor. (çapkınlık, yalan, aldatma...vb...) Ya da uydurma aşkların izleyicisi durumuna girerek, kendine gerçek hayatın dışında fantastik bir düş dünyası yaratıp ona sığınıyor. (pembe diziler, paparazziler, televoleler, aşk romanları, aşk filmleri...vb...) 70.li yılların “Love Story’si bu yönelişin tipik bir göstergesi. Böylece yarattığı sanal dünyadaki sanal aşklar, bireyin yalnızlığını uyuşturmaya yarayan soyut ve yabancı bir sevgi düzlemi üreterek, onun oyalanmasına yarıyor.

NASIL SEVMELİ?
Sevgi, duygusal boyuttan yola çıkarak, etkin bir eylemliliğe dönüştüğü oranda sağlıklı ilişkilere temel olabilir. Kişi sevme yetisini geliştirebilir. Sabırla ve adım adım. Dışımızdaki dünya ile gerçekçi bir iletişim içine girmekle başlayabiliriz işe. Bunun için de ilkin, nesnel bir bakışla önce kendimizi, eksiklik ve kusurlarımızı, davranış biçimlerimizi görmeye çalışarak, her şeyi yerli yerine oturtmamız gerek. Nesneleri, bize ne katabileceği duygu ve kaygısından arınarak algılayabilmek, nesnel görüntüyü idealize ettiğimiz görüntüden soyutlayarak, olduğu gibi görmeye ve göstermeye alışmak. Çevreden gelen anlamlı iletişimlere açık ve dengeli bir uyumluluğu kurabilmek. Nesnel olamadığımız hallerde ise, duyarlı olmaya çalışmak. Sonra da dünyaya ve kendimize üretken bir çabayla yönelmek. İnanmak. İlk önce kendimize, kendi değerlerimize. Çünkü bir insana inanmak demek, önce kendimize inanmak demektir. Kişinin kendine olan inancı başkalarında ilgi ve sevgi yaratabilme ve bu sevgiyi geçerli ve süreğen kılabilme yetisini geliştirecektir.

SEVMEYE ALIŞMAK
Küçücük şeylerden başlayarak, bir çiçekten, duyarlı bir yaklaşımdan, ilgi taşıyan bir ses tonundan, anlayış bekleyen bir bakıştan başlayarak.
Önce kendimizi sevmeyi deneyerek.
Sevmeye alışmak.
Sevgi duymak.
Dürüstlük temelinde yükselecek, içinde anlayışı, sezgiyi, duyarlılığı, bilgilenişi, ilgi ve itinayı taşıyan bir yapıyı oluşturabilmek tüm çevremizde. Sevmeliyiz.
Sevmeyi öğrenmeliyiz
Çünkü sevmenin asıl anlamı sistemin dayattığı metalaşmaya karşı durmak, kafa tutmaktır.
Çünkü sevmek çıkar paylaşımı değil, hayatın paylaşımıdır.
Çünkü sevmek insan olmaktır.

Bütün alışkanlıklardan, kolaycı yaklaşımlardan, bencilliklerimizden sıyrılıp sevmek.
Sevgiyi, sevmeyi öğrenmek için çaba sarfetmek.
Emek vermek, üretmek.
Böyle de yaşayıp gidebiliyorken üstelik.

Ama, Stephan Chtinipatchov’un dediği gibi:

"Aşk, insanın iyi bir şarkı, diyeceği geliyor
Ve iyi bir şarkı bestelemek kolay değildir."

16 Aralık 2015

Fazıl Hüsnü Dağlarca - Bir Günlük Tanrının Yaptığı

tanrı olsam bir günlüğüne
toplasam aydınlıkları bir elime 
karanlıkları bir elime
uyanır uyanmaz
sonra üst üste kapasam avuçlarımı
sallasam iyice bir
birbirine katsam
sonra serpsem ormanlara evlere mağaralara
hah desem
yeryüzü kalsın da karanlıklar kalmasın.

tanrı olsam bir günlüğüne
alsam çarşılarda ne varsa ekmek peynir
elma armut ıspanak kereviz
fındık badem ne varsa hepsini alsam avuçlarıma
sallasam karıştırsam birini ötekine besinlerin
sonra serpsem köylere kentlere evlere çadırlara kulübelere
hepsini

en uzağından en küçüğünden
en yakındakinden en büyüğüne dek
kocaman bir kardeşlikle eşit
hah desem yeryüzü kalsın da açlıklar kalmasın

tanrı olsam bir günlüğüne
toplasam ülkelerden insanları avuçlarıma incitmeksizin
güney amerika'dan hint'ten misisipi'den
avusturalya'dan afrika'dan çin'den tek tek.
sol elimi sağ elimin üstüne kapatsam hemen
sallasam sallasam yavaş yavaş
birbirine iyice karıştılar mıydı
yeniden serpsem ovalara, dağlara, kıyılara, adalara
ta içim aydınlı
hah desem,
yeryüzü kalsın da ayrılıklar kalmasın..