22 Ağustos 2013

Beni inkâr edeceksiniz. Hatta bühtanla yad edeceksiniz. Hint'e, Yemen'e, Mısır'a giden fikirlerim, orada filizlenerek gelip sizi boğacaktır...Mustafa Kemal Atatürk




Anayasanın ilk 5 maddesi

 

 

 Anayasanın ilk 5 maddesi

MADDE 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

MADDE 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.

MADDE 4- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

MADDE 5- Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.

 

Prof. Dr. İlber Ortaylı "Kendine özgü dili olanlara millet denir."

 
 

    Sonu …li …lı  ile bitenlerin soyu belirsizdir.

 Amerikalı, Kanadalı, Perulu, Pakistanlı, Avustralyalı Arjantinli, Şilili, Yeni Zellandalı, İsviçreli… diyebilirsiniz.
Çünkü bunların kendine has dilleri yoktur. Millet değiller.

Türk’e Türkiyeli, Alman’a Almanyalı, Fransız’a Fransalı, İtalyan’a İtalyalı, İngiliz’e İngiltereli, Rus’a Rusyalı, Japon’a Japonyalı diyemezsiniz.

 Çünkü bunların kendine has dilleri vardır. Bunlar millettir”

Göğe Bakma Durağı - Turgut Uyar

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım
Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
 
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım...

18 Ağustos 2013

Atatürk'ten Hiç Yayınlanmamış Anılar - Prof. Dr. Yurdakul Yurdakul

 Atatürk"ün Yaveri Muzaffer Kılıç anlatıyor

Bir gün Atatürk"le beraber Abidinpaşa"dan gelip Samanpazarı yoluyla Ulus"a geçiyorduk.
   O zamanlar Samanpazarı"nda bulunan üç beş dükkândan birisi Ali Efendi isimli kitapçıya aitti. Kitapçı dükkânının kepenklerinde, nefis bir halı asılmış duruyordu. Harp yıllarının sonu olduğundan hiçbir yerde, hele Ankara"da böyle güzel bir şey görmek pek şaşırtıcı olduğu için bu halı Atatürk"ün de dikkatini çekti. Hemen arabayı durdurup indik.

   Beraberce dükkâna yürüdük. Kitapçı, Ata"yı görünce, buyurun Paşam diyerek heyecanla bir emri olup olmadığını sordu. Paşa da bu halıyı  çok güzel bulduklarını ifade ettiler.

Kitapçı;
   - "Paşam, bu halı bir müşterimin;  Paraya ihtiyacı olmuş, satılması için bana bıraktılar. Benimle bir ilgisi yok" dedi.

   Atatürk, böyle güzel bir halının çok kıymetli olduğunu, bunu halı sahibinin nereden almış olabileceğini öğrenmek istediler.

Kitapçı ezile büzüle;
   - "Paşam, emanet koyan isminin söylenmemesini özellikle rica ettiler, müsaade ederseniz ismini söylemeyeyim" dedi.

   Bu sefer Atatürk daha çok merak edip;
   - "Çocuk, belki halıyı almak isteyeceğiz. Kimin ve kaça olduğunu öğrenmek isteriz" dediler.

   Kitapçı;
   - "Paşam 40 lira istemişlerdi "  deyip yine halı sahibinin ismini vermedi. Atatürk halı sahibini iyice merak edip ısrar edince de, kitapçı istemeyerek ve sıkılarak;

   - "Abdulhalim Çelebi Hazretlerinin Paşam " dedi.
   Abdulhalim Efendi, Mevlana sülalesinden gelmiş, Konya milletvekili olarak Mecliste görev yapıyordu. Kapısı herkese daima açık, cömert, gayet güzel konuşan, Mevlevi kalpağı ile gezen, akıllı, sevimli, hoş sohbet, özü sözü doğru bir kişiydi.

   Atatürk, bu cevabı alınca çok duygulandı ve bana dönerek dükkana 40 lira bırakmamı emretti.

   Hemen parayı bıraktım. Kitapçı halıyı koşarak indirip paket yapmaya koyuldu.

   Bu arada Atatürk, Abdulhalim Efendi"nin kişiliğinden övgüyle bahsederek;
   - "Abdulhalim Efendi, evde halısını satacak kadar parasız kalıyor ama kapısını kimseye kapamıyor" diyerek onu övdü.

Sonra da kitapçıya dönerek;
   - "Bana bak, halıyı biz alıyoruz. Fakat halıyı Abdulhalim Efendi"nin evine yollayınız, biz oradan aldırırız. Akşamüzeri de kendilerine bir kahve içmek için geleceğimizi söyleyiniz."  dediler. Kitapçı bu davranışa şaşırmış bize bakarken, arabaya binip uzaklaştık.

   Aynı akşam Abdulhalim Efendi"nin evine gittik. Kendisi bizi avlu kapısında karşıladı.
   Eve girince baktım halı, kapı arkasında paketli olarak duruyordu. Mütevazı evinde minderlere oturuldu, kahveler içildi.

   Abdulhalim Efendi;
   - "Paşam halıyı almışsınız. Fakat halı evime geri geldi. Müsaade ederseniz, arabanıza koyduralım." dedi.

   Atatürk de;
   - "Abdulhalim Efendi halı yine bizim olsun. Biz arada sırada sana kahve içmeye geldikçe onun üzerinde kahvemizi içeriz." Diyerek halıyı açtırdılar ve odaya serdirdiler.

   Kahveler içildi ve sohbet edildi. Giderken Abdulhalim Efendi yine bizi kapıya kadar uğurlayarak;

   - "Paşam eğer müsaadeniz olursa halıyı"¦" derken  Atatürk sözünü keserek mütebessim;

   - "Abdulhalim Efendi, onu sana emaneten bırakıyoruz. Her gelmemizde onu burada görmek ve üzerinde oturmak isteriz." diyerek veda edip ayrıldılar.

   Böylece Atatürk, Abdulhalim Çelebi Efendi"ye, kitapçıya bile belli etmemeye çalışarak ihtiyacı olan yardımı yapmış, fakat halıyı almamışlardı.

   Bu ibret verici anı; O büyük asker, devlet adamı ve devrimci liderin, en az bu nitelikleri kadar büyük olan insanlığını anlatmasının yanı sıra, onun, gerçek dindar ve üstelik bir tarikat mensubu olan Çelebiye saygısını göstermesi bakımından da ayrı bir önem taşıyor.

   Abdulhalim Efendi, o halıyı Konya Mevlana Müzesi kurulunca oraya armağan etmiştir. Görülüyor ki, Abdulhalim Efendi de bu asil davranışı kötüye kullanmamış ve halıyı sahiplenmeyip, layık olduğu yere armağan etmiştir. (1922).