22 Eylül 2024

İnanç Sıçraması Nedir?

Yaşamın üç aşamasından birisi olan dindar aşamada, Tanrı’yla kişisel bir ilişki geliştirmeye teşebbüs edersiniz.

“İnsan sadece inançta var olmaya başlar.” demiştir Kierkegaard. Öyleyse, yaşamın estetik ve etik safhaları yetersizdir. Tanrı’yı bilmek için Kierkegaard’ın meşhur sözüne uyarak “inanç sıçraması” yaparsınız. Kierkegaard, İbrahim’le İshak’ın İncil’deki hikayesini gündeme getirir. Tanrı, İbrahim’e oğlu İshak’ı öldürmesini emreder. İbrahim Tanrı’nın buyruğuna itaat etmeyi seçerken öyle bir konumdadır ki buyruğu haklı şekilde gerekçelendirmek şöyle dursun, anlayamaz bile. Eylemin nesnel anlamda doğru olup olmaması İbrahim için ne fark yaratır ki? Seçim yapmalıdır ve bu seçimde değerlerini belli eder. Eylemin haklı şekilde gerekçelendirilmesinin tek yolu, Tanrı’nın iradesine teslimiyettir.

Sonuç olarak İbrahim bir “inanç sıçraması” yapmalıdır. Bu sıçrama akıl ve bilgiden çok, irade ve inanç gerektirmektedir. Bu sıçrama, Kierkegaard’ın “etiğin askıya alınması” dediği şeyi gerektirmektedir. Şayet Tanrı’nın varlığı basitçe bir sağduyu ya da rasyonel düşünce meselesi olsaydı, bu inanç sıçramasına ihtiyaç kalmazdı.

Ara Not: Kierkegaard eserlerinin yarısında takma isimlerin ardına saklanmıştır. Bunu, eserleri daha büyük bir felsefi sistemin birer parçası olarak görülmesin diye yapmıştır. Okuyucuların eserlerini hayatının belli detaylarıyla ilişkilendirmeden, göründüğü gibi okumasını ummuştur.

Kierkegaard’ın geç dönem eserleri sıklıkla Hristiyan Kilisesinin kurumlarına saldırmıştır. O inanmıştır ki Hristiyan hayatın —kiliseye gitmek, duaları ezberlemek, buyrulmuş ahlaki emirlere uymak, Kutsal yazıtları okumak vb.— isteksizce, üstünkörü ve rutine bağlanarak yerine getirilen gerekleri, aslında tam da Hristiyan hayatın antitezi, zıddıdır. “İnanç sıçramasının” önemi insanın ilahi olanla kişisel ve doğrudan bir yüzleşme içinde olması gereğinden ileri gelir. Kierkegaard dindar yaşamda büyük bir teselli bulmuş olmasına rağmen, organize dinin hissiz ve soğuk olduğu-nu, derinlemesine hissedilemediğini ve tatmin edici olmadığını ileri sürmüştür.

Sosyolog Ömer YILDIRIM

*

 Felsefede , inanç sıçraması, bir şeye akıl temelinde olmayan bir şekilde inanma veya onu kabul etme eylemidir. Bu ifade genellikle Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard ile ilişkilendirilir.

TIK

İnanç sıçraması - Vikipedi - Wikipedia 

Zannetme


Zannetme bu dünya seninle döner
Sen yoksan saatler durur zannetme
Zannetme gidersen yıldızlar söner
Gelmezsen denizler kurur zannetme
Bir gün yorulursun "yol" bile olsan
Denize kadarsın " sel" bile olsan
Olmaz ya dikensiz gül bile olsan
Güller hep tomurcuk kalır zannetme...

Mitokondrisi bende kaldı

“Annem vefat etti, onu yıkadık, pakladık, demir tabuta koyup Türkiye’ye uçakla getirdik. Oğlunun üstüne, eşinin yanına, toprağın içine sanki bir tohum eker gibi nazikçe, dualarla bıraktık. Bir ömür bitti, annem gitti...

Ama annemin mitokondrisi bende kaldı. Benim hücremde, benim her hücremde annemin mitokondrisi var. Her nefes alışımda, her kalp atışımda, her elimi uzatışımda, her düşüncemin başlangıcında, ne için enerji harcıyorsa bu vücudum işte orada annemin mitokondrisi var. Annem gitti belki ama mitokondrisi bende kaldı...

Enerji santrali, kaynağı anne…

İnsanın başlangıcı olan o ilk iki hücrenin yumurta olanı büyük ve zengindir. İçinde bir hücrenin yaşaması, çoğalması, değişmesi için gerekli olan her şeye ve bir ömür gerekli olacak enerjiyi üretecek mitokondriye de sahiptir.

Mitokondri, hücreye enerji veren, canlı olmasının temelini sağlayan organeldir ve babadan değil, anneden gelir. Anne her çocuğuna enerjisini verir, enerji üretme mekanizmasını verir. Harcanan her enerji annenin çocuğuna verdiği mitokondriden gelir.

Dolayısıyla anneler vefat edebilir ama anneler ölmez!!! Biz farkında olmadan annelerimizi gizli bir şifre gibi her hücremizin içinde taşırız. Annemiz vefat etse de bize enerji vermeye devam eder. Ben bunu yazarken ve siz bunu okurken annelerimizin bizlere miras bıraktıkları mitokondrinin ürettiği enerjiyi kullandık farkında mısınız?

En karmaşık yapı

Mitokondri hücre içindeki organellerin en karmaşık ve ilginç olanlarından biri. Kendine has DNA’sı var, kendine özgü kişiliği var, kendisine has proteinleri var, çalışma mekanizması ve prensibi var. Hem enerji üretir, hem hücreyi ölümlerden korur, bölünür, çoğalır, hücre içinde dolaşır, nerede enerji lazım oraya gider.

Hücre içinde sanki annemizmiş gibi çalışmaya biz ölünceye kadar devam eder. Ve her kadın mitokondrisini çocuğuna armağan eder, dolayısıyla hayat enerjisi anneden anneye geçer.
Bu yüzdendir ki kim nereden gelmiş, kim kimin atası diye insanlık tarihi araştırması yapıldığında erkeğe değil, kadına bakarlar. Analarımızın mitokondri DNA’sına, o DNA’nın nerelere gittiğine, kimlerden kimlere geçtiğine bakarak yaşam enerjisinin haritasını çıkararak bilirler kimiz ve nereden geldik...

Ben bugün laboratuvarımda mikroskobumun başında annemi düşünüyorum. 15 Ağustos sabahı vefat etti annem, elimden bir su tanesi gibi kayıp gitti...

Annem benim, vefat etti ama ölmesi mümkün değil, çünkü mitokondrisi bende kaldı...”

 Dr. Hande Özdinler

Davud ve Golyat'ın Hikayesi

“David and Goliath” yani “Davud ve Golyat” İngilizce’de önemli bir anlama sahiptir. Örneğin bir spor müsabakasında ya da iki karşıt olgunun karşı karşıya geldiği durumlarda “David can beat Goliath” sözü kullanılır. Bu söz güçsüz olanın güçlü olanı yenebileceğini, her zaman favorilerin kazanmadığını bizlere aktarmaktadır.

Davud'un Golyat ile Mücadelesi

Davud ile Golyat, Eski Ahit’te geçen mitolojik bir efsanenin kahramanlarıdır. Eski Ahit’ten günümüze kadar gelen bu efsaneden sizlere bahsetmek istiyorum. Efsane Filistin’de geçmektedir ve aynı soydan gelen İsrailoğulları ve Filistinlilerin savaşı esnasında yaşandığı bilinmektedir. Kral Talut önderliğindeki İsrailoğulları Elah Vadisi’nde Filistinlilerle karşılaşır.

Guillaume Courtois, Davud ve Golyat, 1650 - 1660, Kapitolin Müzesi, Roma, İtalya

Guillaume Courtois, Davud ve Golyat, 1650 - 1660, Kapitolin Müzesi, Roma, İtalya

Filistinlilerin en güvendikleri, oldukça fazla güce sahip askeri olan Dev Golyat, neredeyse her gün İsrailoğullarına meydan okur ve karşısına çıkabilecek güçlü birisinin olup olmadığını sorar. Kendisine bu kadar güvenmesinin sebebi ise iri ve dev cüsseli, güçlü bir savaşçı olmasından kaynaklanmaktadır. Golyat, günlerce kendisiyle savaşacak bir İsrailliyi savaş meydanına gelmesi için çağırır ve İsraillilere; “Benimle savaşmaya cesaret edebilen bir savaşçı seçin, eğer beni yenerse biz Filistinliler sizin köleniz olacağız. Fakat ben onu öldürürsem siz bizim kölemiz olacaksınız.” diye seslenir. Fakat İsrailliler, Golyat’ın dev cüssesinden korkar ve savaşmaya cesaret edemez. Golyat kırk gün boyunca sabah-akşam bunu tekrarlar. Her şeye ve herkese rağmen cılız bir genç olan ve savaşta getir götür işlerini yapmakla görevli Davud cesaretlenir ve gönüllü olur. Askerlere, bu Filistinli'yi öldürüp İsraillileri bu durumdan kurtaran adama ne verileceğini hakkında bir soru sorar. Askerler, Davud’a “Kral Talut, onu zengin edecek ve kızını ona verecek.” diye cevap verirler. Daha sonra askerler Kral Talut’a gidip Davud’un Golyat’la savaşmak istediğini söylerler. Kral, Davud’un cesaretine hayran kalır fakat bu karardan vazgeçirmek için çok uğraşır.

Kral, Davud’a; “Bu Filistinliyle savaşamazsın, sen çok güçsüz ve acemisin, o ise hayatını savaş meydanlarında geçirmiş güçlü bir devdir.” diye söyler. Davud ise Kral Talut’a; “Daha önce babamın koyunlarına saldıran ayı ve aslanı öldürdüm, bu Filistinli devi öldürebilirim. Yehova bana muhakkak yardım edecektir.” der. Buna cevaba karşı Kral, Davud’a; “Git ve Yehova seninle beraber olsun.” diye cevap verir. Davud’un büyük ısrarları sonucu Kral Talut kabul eder ve Davud’u zırh ve silah ile kuşatır.

Fakat savaş meydanına çıktıktan sonra zayıf ve güçsüz Davud’un işini zırh ve silah dahada zorlaştırır. Üzerinden zırh ve silahı atan Davud bir adet sapan ve birkaç adet taş ile savaşmaya karar verir. Golyat, Davud’u görür ve kahkaha atar, gözlerine inanamaz. Davud’u çok kolay öldürebileceğini düşünür. Tam Davud’a doğru harekete geçmeye hazırlanırken, Davud sapanını sallar ve Golyat’ı hassas noktası olan alnının tam ortasından vurarak etkisiz hale getirir. Ardından yerde hareketsiz olarak yatan Golyat’ın kafasını keser ve mücadeleyi kazanır. En değerli savaşçıları Golyat’ın öldüğünü gören Filistinliler korkudan dağılır ve savaşı kaybederler.

Caravaggio, Golyat'ın Başı ile Davud, 1610, Borghese Galerisi, Roma, İtalya

Caravaggio, Golyat'ın Başı ile Davud, 1610, Borghese Galerisi, Roma, İtalya

Küçük cüssesine ve acemiliğine rağmen, savaşçı bir devi yenen Davud bu olaydan sonra efsaneleşir ve daha sonrasında İsrail Krallığı’nın başına geçer. Aslında bu efsanede bize anlatılmak istenen kazanma arzusunun ne kadar önemli olduğu ve bir taraf her ne kadar güçlü olursa olsun karşısındaki rakibini küçük görmemeli ve önemsemesi gerektiğidir. Hayatınızın her anında kararlı ve kendinden emin bir şekilde Golyat'lara karşı Davud olmanız dileğiyle...

MEHMET EMRE İNAL

30 Ağustos 2024

Atatürk'ün Büyük Zafer Hakkında Söylediği Sözler

 

 

 30 Ağustos Zafer Bayramımızın 102. yıl dönümü kutlu olsun!  

"Bir insan kendini milletiyle beraber hissettiği zaman ne kadar kuvvetli bulur, bilir misiniz? Bunu tarif güçtür."  
M.Kemal Atatürk 30 Ağustos 1928

30 Ağustos Zaferi hakkında beyanat
Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 22. Cilt, s.203


 *
"Düşman ordusunun asli kuvvetleri Seylbayatiye batısından başlayarak Aslı­hanlar'a devam etmek üzere bir cephede ve Dumlupınar güneyinde olmak üzere di­ğer cephede de iki grup halindedir.

Düşmanın her iki grubu önden ve arkadan kıtalarımız arasına alınmıştır.

Muharebeler lehimize kesintisiz devam etmektedir." 
M.Kemal Atatürk 30 Ağustos 1922

Atatürk TBMM Başkanlığı'na iyi haberleri bildiriyor.
Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.225
 

*  
"Elimizdeki savaş uçaklarının bir kısmı Fransız sisteminde olup, bazılarının makineli tüfekleri noksandır. Spat on üç uçaklarına mahsus makineli tüfeklerden on beş kadarına ihtiyacım vardır. Suriye'den veya en yakın bir yerden birkaç gün içinde yetiştirilmesine yol göstermenizi rica ederim. Bu makineli tüfekler şu sırada benim için Fransa'nın en kıymetli hediyesi olacaktır. " 
M.Kemal Atatürk 29 Ağustos 1922

Atatürk'ün Fransız Albay Louis Mougin'e yolladığı telgraf.

Büyük Taarruz öncesinde Türk ordusunda savaş uçağı çok azdı. Bunun üzerine, gizlice gerçekleştirilen bir satın alma operasyonuyla savaştan kalan 20 adet SPAD XIII uçağı, silahsız bir şekilde İtalyan tüccar Parakini aracılığıyla İtalya'dan alınarak Millî Kuvvetler'e katıldı.

Bu uçaklar gemiyle Mersin'e getirildikten sonra Konya'ya nakledildi ve burada detaylı bakımları yapıldı.

Toplam altı uçak, kullanılamaz durumda olan Alman Bölükleri'nden elde edilen Spandau makinalı tüfeklerle donatılarak Büyük Taarruz öncesinde savaşa hazır hale getirildi. Büyük Taarruz sırasında ise bu uçaklardan beşi, 1. ve 2. Tayyare Bölükleri'ne bağlı olarak Batı Cephesi'nde görev yaptı.

Bu uçaklardan biri olan Yüzbaşı Fazıl'ın kullandığı uçak, 29 Ağustos 1922'de bir Yunan Breguet XIV uçağını düşürmüştü. Bu avcı uçakları daha sonraki yıllarda eğitim amaçlı kullanıldı ve 1926 yılına kadar hizmette kaldı.

Türk ordularının I. ve II. İnönü muharebelerindeki başarıları Fransa'yı çok etkilemiş ve bunun sonucunda Fransa tutumunu değiştirmişti.

Fransızlar 1921 Mart ayından itibaren Türkiye ile görüşmelere başladı.

20 Ekim 1921 tarihinde Henri Franklin Bouillon ile Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirsek) Bey arasında Ankara antlaşması imzalandı.

Bu antlaşma ile Fransa, iktisadi ve kültürel imtiyazlardan vazgeçiyor, güney sınırımız tespit ediliyordu.

Bu anlaşma ile I. Dünya Savaşı öncesi kurulmuş bulunan İtilaf Blok'u parçalandı.

Versay'da kendisini desteklemeyen ve Almanya'ya yumuşak davranan İngiltere'ye kızan Fransa, Türkiye konusunda İngiltere'ye oyun oynuyor ve tek başına hareket ediyordu. İngiltere bu anlaşmayı hayret ve dehşetle karşıladığını açıkça belirtti.

Atatürk ise "Türkiye ile Sèvres Antlaşması'nı imzalamış devletlerin en güçlülerinden biri olan Fransa'nın bizimle ayrı bir anlaşmaya vardığı gerçeği, o antlaşmanın (Sevr'in) sadece bir bez parçası olduğunu tüm dünyaya kanıtladı." demişti.

Mösyö Louis Mougin, Mustafa Kemal'in büyük bir hayranı ve de Türkiye'ye yeterli destek ve yardım sağlamayan kendi hükümetini sık sık tenkid edecek dereceye varacak kadar, Türk ulusal hareketinin güçlü bir savunucusu haline gelmiş bir Fransız albaydı ve Ankara Anlaşması görüşmeleri sırasında Franklin Bouillon'la beraber çalışmıştı.
Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.223

* 
"İki gündür kesintisiz devam eden muharebeler neticesinde düşmanın Afyonkarahisar'ı mevzileri düşürülmüş ve Afyonkarahisar'ımız geri alınmıştır. Esirler, ağır ve hafif top ve mühimmat ve her nevi malzemeden ganimetler çoktur.
Hazırlıklarımız her nevi fenni vasıtalar ve daha başka engeller ile donatılan ve takviye edilen düşman mevzilerinin bazen bir saatten az bir zaman zarfında düşürülmesini temin ettiği gibi, asker ve subaylarımızın dünyaca bilinen yiğitlik ve kahramanlık harikaları bu defa dahi tezahür etmiş ve teyit olunmuştur.
Kumandanlarımızın sevk ve idarede düşman kumanda heyetine üstünlüğü bariz bir surette tecelli etmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının müstesna kıymet ve kabiliyeti sebebiyle yüce Meclis'i tebrik ederim." 
M.Kemal Atatürk 27 Ağustos 1922

TBMM başkanlığına gönderilen telgraf
Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.214
 

*
"26 ve 27 Ağustos'ta yarma hareketi ve 28, 29 ve 30 Ağustos meydan muharebesi de içinde olmak üzere ordularımız on beş günde dört yüz kilometre yol aldılar.
Piyade ve süvarilerimiz İzmir'e kavuşmak için birbirleri ile adeta yarıştılar. İzmir rıhtımında süvarilerimizin kılıçları suya aksederken, piyadelerimiz Kadifekale'ye Türk bayrağını çekiyorlardı.
Hatıramda aldanmıyorsam, büyük orduların yürüyüş ölçüsü yirmi, yirmi iki buçuk kilometredir. Askerlerimiz bütün rekorları kırmıştır."
 M.Kemal Atatürk 1922

Atatürk'ün Büyük Taarruz hakkındaki sözleri
Kaynak: Falih Rıfkı Atay, Çankaya s.500

 
*
"Ah zavallıcıklar!
Sizlere kim söyledi buralara gelesiniz diye?
Kim söyledi Anadolu alınırmış diye?
Varın, kanınıza girenlere sorun!
Ben yurdumuzu, haysiyetimizi ve istiklalimizi korudum. Vazifemi yaptım."
M.Kemal Atatürk Ağustos 1922


Atatürk'ün, 30 Ağustos Zaferi'nden hemen sonra hayatını kaybeden genç Yunan askerlerinin naaşları arasında gezerken söyledikleri.
Kaynak: Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk'ü Özleyiş, 2. Cilt s.38
 

*
"Bu büyük muharebede hayatlarını feda eden Türk evlatlarının isimlerini bir levhada göstermek maalesef mümkün olmadı.
Biz harbi sevk ve idare ettik; fakat ölümle pençeleşen onlardı.

Bununla beraber, onların isimlerini ayrı ayrı yazmaya zaten de lüzum yoktur. Çünkü onlar bir isim altında toplanmışlardır ki, Türk'türler."
M.Kemal Atatürk 29 Ağustos 1928


Atatürk'ün 30 Ağustos Zaferi hakkındaki konuşması
Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri 22. Cilt, s.202
*

"Bugün saadetini hissettiğimiz zaferi, yalnız milletimizin azim ve imanı, kudreti ve Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının süngüleri kazanmıştır. 

Üzerinde başka türlü hiçbir kuvvet, hiçbir tazyik yoktur ve olmamıştır.

Milletin ve ordularının kabiliyeti bütün milli emellerimizi elde edecek derecededir."

M.Kemal Atatürk 17 Ekim 1922
 

Atatürk'ün Bursa belediye heyetine yaptığı konuşmadan.

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri 14. Cilt, s.20
 
* 
"Salih, eğer düşündüklerimi tatbik edebilecek zamana sahip olursam, yakında cihanın gözlerini kamaştıracak bir askeri manzara meydana gelecektir."
M.Kemal Atatürk 11 Ağustos 1922
 

Atatürk'ün, Büyük Taarruz'dan 15 gün önce yakın arkadaşı Salih Bozok'a söyledikleri.

Büyük Taarruz çok büyük bir riskti. Öyle ki diğer paşalar, Atatürk'ün böyle bir harekata girişmesine hayret etmiş: "Paşam bu kadar tehlikeli bir manevrayla bu savaşı kaybedersek bize vatan haini derler" demişlerdi.

Çok ilginçtir ki Atatürk, Büyük Taarruz'da eski Yunanlı komutan Epaminondas'ın "çarpık düzen" taktiğinin gelişmiş bir versiyonunu kullanmıştı ve Yunanlıları tuzağa düşürmüştü.

Atatürk Epaminondas'ı tanıyordu ama Yunanlılar tanımıyordu.

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri 28. Cilt, s.182
 
 *
"Bu cennete düşman sokulur mu?"
 M.Kemal Atatürk 10 Eylül 1922

Atatürk, İzmir'in kurtuluşundan bir gün sonra İzmir'e girdi ve Kordonboyu'nda Salih Bozok'u beklemeye başladı.

Orası o anda bir savaş sahasından daha tehlikeliydi çünkü Ermeni fedaileri ortalığı ateşe vermişler, sağa sola rastgele bomba savuruyorlardı.

Salih Bozok anlatıyor:

Etrafımız ateş içinde idi. Ve Atatürk, parkta gezintiye çıkmış kadar sakin, denizi seyrediyordu. Bir aralık bana:

-Güzel memleket! dedi. Ve ilave etti:

-Bu cennete düşman sokulur mu?

Ben, onu bu ölüm yağmurunun altından uzaklaştırmaktan başka bir şey düşünemiyordum. Tehlikeyi anlatabilmek için:

-Paşam, dedim. Şimdi şu sokağın içinde bomba atan iki fedaiyi yakalayıp vurdular.

O gayet sakin eseflenip:

-Yazık, göremedik.

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri 28. Cilt, s.185
 
*
"Yunanlılarla işimiz bitti artık!

Düşmanlığa yer yok!

İki milletin ve dünyanın selameti bakımından Türk-Yunan dostluğu şarttır.

Ben derhal bu maksatla Venizelos'u İzmir'e davet edeceğim."

M.Kemal Atatürk  9 Eylül 1922
 

Atatürk, İzmir ufukta göründüğü an İsmet İnönü'ye dönüp "İzmir'e gelince ilk iş olarak büyükçe bir bina hazırla!" diyor.

İnönü merak ediyor ve soruyor: "Bu bina ne olacaktı?"

Atatürk görseldeki yanıtı veriyor.

Kaynak: Sadi Irmak, "Atatürk'ün Dış Politika ilkeleri", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, III / 9 (Temmuz 1987), s. 492.
 
 * 
"Ordularımız 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'imizi ve yine 9 Eylül 1922 akşamı Bursa'mızı muzafferen kurtardılar.

Akdeniz, askerlerimizin zafer teraneleriyle dalgalanıyor.

Asya imparatorluğuna yeltenen küstah bir düşmanın muharebe meydanlarına gelmek cesaretinde bulunan ordu kumandanları ile kumanda heyetleri, günlerden beri Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin harp esiri bulunuyorlar."

M.Kemal Atatürk 12 Eylül 1922
 

Atatürk'ün, İzmir'in kurtuluşundan 3 gün sonra millete beyannamesi.

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri 13. Cilt, s.274
 
*
"Kıtalarımız İzmir doğu sırtlarında düşmanın son mukavemetini kırdıktan sonra bugün 9 Eylül 1922'de mağlup düşmanla beraber İzmir'imize muzafferen girdi.

Vapurlara binmekten men edilen düşman subayları ve efradı teslim olmaktadırlar.

İzmir'de bol miktarda top, tüfek ve her nevi malzeme bulunmuştur.

Ben yarın öğleden itibaren İzmir'de bulunacağım."  

M.Kemal Atatürk 9 Eylül 1922

9 Eylül 1922 tarihli telgraf. Aşağıdaki kişilere gönderilmiştir:

- TBMM başkan vekili Adnan Adıvar

- İcra Vekilleri Reisi Rauf Orbay

- Müdafaai Milliye vekili Kazım İnanç

- Doğu Cephesi komutanı Kazım Karabekir

- El Cezire cephesi komutanı Cevat Çobanlı

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri 13. Cilt, s.269
 
* 
"Süvari Kolordusu bütün kuvvetiyle İzmir'e yetişmeli ve İzmir'i işgal etmelidir.

1. Ordu takip kolları da şehre ilerlemekle beraber, 1. Kolordu'dan bir tümenin 9 Eylül 1922'de İzmir'e yürütülmesi ve 1. Kolordu'nun takibe devam etmesi lazımdır.

1. Kolordu "İzmir İşgal Kuvveti" olacak ve komutanı askeri valilik görevi yapacaktır.

İzmir'in kayıtsız şartsız teslim alınması mümkün olduğundan, temsilcilerin herhangi bir teklifi kabul olunmayacaktır."

M.Kemal Atatürk 8 Eylül 1922
 

1. Ordu Kumandanlığı'na 8 Eylül tarihli emir.

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri 13. Cilt, s.264
 
 *
Bu büyük zafer, yalnızca senin eserindir...
M.Kemal Atatürk 12 Eylül 1922

Atatürk'ün, İzmir'in kurtuluşundan 3 gün sonra millete beyannamesi.

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri 13. Cilt, s.275
 
* 
"Muharebe meydanında 1. Kolordu Kumandanı ve Güney Ordusu Kumandanı General Trikopis'in eşyası arasında ganimet alınan kılıcını zatıalii biraderanelerine takdim ediyorum, Efendim."
M.Kemal Atatürk 2 Eylül 1922
 

General Trikopis, 26 -30 Ağustos tarihleri arasındaki Türk Taarruzu sırasında İzmir’e doğru çekilirken Murat Dağı yakınlarında Çalköy’de, maiyetiyle birlikte 2 Eylül 1922’de esir düştü.

Batı Cephesi kumandanı İsmet Paşa anılarında şöyle anlatır:

Esirler arasında Yunan Kolordusu kumandanı General Trikopis, 2. Kolordu Kumandanı General Diyenis ile yüksek rütbeli birçok kumandan da vardı. Generalleri bana getirdiler. Gayet yorgun bir haldeydiler. Dudakları şişmiş, çay ikram ettim, beraber çay içelim dedim. Çay içecek halleri yoktu, içemiyorlardı. Kendilerine arkadaşça, iyi muamele ettik. Hep beraber oturduk, muharebeden bahsettik. Kendilerinin iyi muharebe ettiklerini, talihin yaver olmadığını söyledim. Arkadaşça konuşalım dedim. Muharebenin başından beri, buraya gelinceye kadar, düşmanın muhtemel hareketlerine dair zihnimden geçen ve yapmasını tahmin ettiğim teşebbüsleri birer birer Trikopis’e anlattım. Trikopis ve Diyenis ile muharebe safahatını uzun uzadıya konuştuk, münakaşa ettik. …Konuşmalarımız bitince palaskamı, kılıcımı taktım. Kendilerine, sizi resmi vaziyetimle başkumandana takdim edeceğim dedim. Onları aldım, başkumandanın huzuruna götürdüm. Atatürk çok âlicenap davrandı. Onlarla konuştu, teselli etti. Kendileri çok mütehassıs oldular.

Anlatılanlara göre Atatürk, çok üzgün olan ve intihar etme isteğindeki Trikopis'i teselli etmeye çalışır:

Üzülmeyin general, siz görevinizi sonuna kadar yaptınız. Askerlikte mağlup olmak da vardır. Napolyon da vaktiyle esir olmuştu. Size karşı büyük hürmet besliyoruz. Burada misafirimizsiniz. Buyurun istirahat edin, yakında her şey düzelecektir…

İbrahim Çallı, Mustafa Kemal'in Trikopis'in kılıcını teslim aldığı anı bir temsili bir tabloyla ölümsüzleştirir.

Atatürk, kılıcı TBMM Milli Müdafaa vekili Kazım Özalp'a hediye eder. Kazım Özalp ise kılıcı Harbiye'de bulunan Askeri müzeye bağışlar.

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.236
 
 *
"Arkadaşlar, bu Anadolu zaferi, tarih arasında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar kudretli ve ne canlandırıcı bir kuvvet olduğunun en güzel misali olarak kalacaktır."
 
M.Kemal Atatürk 4 Ekim 1922
 

TBMM'de Büyük Zafer hakkında konuşma

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.377
 
 *
"Düşmanın terk ve tahliye ettiği kasaba ve köylerde yaptığı facialar her türlü tasavvurun üstündedir. Köylerin büyük kısmı tamamıyla yakılmıştır. Düşmanın ricat yolu üzerinde kalan zavallı köylülerimiz köylerinin harabeleri üzerinde sefalet ve zaruret içinde inlemektedirler.

Arz olunan ahvalden dolayı hükümetçe derhal gerekli şeffkat ve yardımın yapılması kat-i bir zaruret halini almakta, şimdilik en ziyade himaye ve yardıma muhtaç olanlara hakkaniyet dairesinde dağıtılmak üzere emri alileri­ne verdiğim meblağdan yüz bin liranın acele Batı Cephesi emrine gönderilmesini ve senelerden beri zulüm ve sefaletle inleyegelmiş milletimizin yaralarına çaresaz olacak tedbirlerin hükümetçe alınmasını ve bildirilmesini rica ederim."

M.Kemal Atatürk 5 Eylül 1922
 

Maliye Bakanlığı'na telgraf.

Batı Anadolu'da Yunan zulmü hakkında detaylı bilgi için tıklayın

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.254
 
 *
"Anadolu'daki Yunan ordusu kati surette mağlup edilmiştir. Yunan ordusunun artık yeniden ciddi bir mukavemet göstermesine ihtimal yoktur. Anadolu için herhangi bir müzakereye mahal kalmamıştır. Mütareke ancak Trakya için söz konusu olabilir.

Dolayısıyla Eylül'ün onuna kadar doğrudan doğruya Yunan hükümeti veyahut İngiltere vasıtasıyla hükümetimize resmen müracaat ettiği takdirde aşağıdaki şartlar or­taya koyularak cevap verilmelidir."

M.Kemal Atatürk 5 Eylül 1922
 

4 Eylül 1922 tarihinde Rauf Orbay'a İstanbul'daki İtilaf Devletlerinden bir telgraf gelir. Telgrafta ateşkes istenmektedir.

Atatürk, o telgrafa bu cevabı verir. Şartlar, aşağıdaki gibidir:

- Mütarekenin tarihinden itibaren on beş gün zarfında Trakya 1914 sınırlarına kadar kayıtsız şartsız Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin mülki memurlarına ve askeri kuvvetlerine teslim edilmiş bulunacaktır.

- Yunanistan'daki esirlerimiz on beş gün zarfında İzmir , Bandırma ve İzmit limanlarında teslim olunacaktır.

3. Yunan ordusunun üç buçuk seneden beri Anadolu'da yaptığı ve icra eylemekte bulunduğu tahribatı tamir etmeyi şimdiden taahhüt edecektir.

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.256
 
*
"Ordularımız 26 Ağustos'tan bugüne kadar durmaksızın muharebe ve yürüyüş yapmış ve bu müddet zarfında en kestirme istikamette üç yüz kilometrelik mesafe kat etmiş ve bütün zindeliğiyle İzmir karşısında Saruhanlı-Zencirli-Irlamaz Çayı hattına ulaşmıştır.

Süvarı kolordumuz Manisa üzerinden ve bağımsız 3. Süvari Fırkamız Torbalı üzerinden İzmir istikametinde ilerlemektedir."

M.Kemal Atatürk 8 Eylül 1922
 

Atatürk, TBMM başkanı, icra vekilleri, Doğu Cephesi Kumandanlığı, Mudafaai Milliye vekilliği ve Elcevize Kumandanlığına müjdeli haberi iletiyor.

İzmir, 9 Eylül 1922 günü kurtarıldı.

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.265
 
*
Büyük Türk milleti!

"Ordularımızın kabiliyet ve kudreti düşmanlarımıza dehşet, dostlarımıza emniyet verecek olgunluk ile tezahür etti.

Millet orduları, on dört gün zarfında büyük bir düşman ordusunu imha ettiler. Dört yüz kilometrelik aralıksız bir takip yaptılar.

Anadolu'daki bütün işgal edilmiş memleketlerimizi geri aldılar.

Bu bü­yük zafer yalnızca senin eserindir."

M.Kemal Atatürk 12 Eylül 1922
 

Büyük Zafer sonrası millete beyanname

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.275
 
* 
"Batı fabrikalarının çelik zırhlarıyla kaplanan muazzam Yunan orduları artık Anadolu dağlarında subayları tarafından terk edilmiş zavallı sürüler, cinayetlerinden dehşete düşerek kudurmuş kitleler ve ağaç diplerinde kalmış dermansız yaralılardan ibaret kaldı."
M.Kemal Atatürk 12 Eylül 1922

Büyük Zafer sonrası millete beyanname

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.274
 
 *
"Büyük ve asil Türk milleti!

Anadolu'nun kurtuluşu zaferini tebrik ederken sana İzmir'den, Bursa'dan, Akdeniz ufuklarından ordularının selamını da takdim ediyorum."

M.Kemal Atatürk 12 Eylül 1922

Büyük Zafer sonrası halka beyanname

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.275
 
 *
"Biz İngiltere ile harp etmek istemiyoruz, fakat onlar İstanbul'u Türkiye'ye teslim etmelidir.

İstanbul Türkiye'nin payitahtıdır.

Mümkün mertebe barış yoluyla istiyoruz. Eğer olmazsa onun için harp edeceğiz."

M.Kemal Atatürk 13 Eylül 1922
 

Atatürk'ün Amerikalı Chicago Tribune gazetesi muhabiri John Clayton'a verdiği demeç...

30 Ağustos Zaferi'yle beraber Batı Anadolu kurtarılmıştı. Ama İstanbul hala İngilizlerin elindeydi. Atatürk, İstanbul'u almaya kesin olarak kararlıydı ve gerekirse savaşacağını İngilizlere ifade etti.

İngilizlerse Boğazlar ve İstanbul'a önem veriyordu. Türklerin Çanakkale'ye doğru ilerlemesi onların için tehditti. Başbakan Lloyd George, 7 Eylül tarihindeki kabine toplantısında Gelibolu'yu "dünyanın stratejik olarak en önemli bölgesi" olarak tanımlamıştı. Dışişleri Bakanı Lord Curzon da Gelibolu ve İstanbul'un Türklerin eline geçmesine asla izin verilemeyeceğini söylüyordu.

1922 yılı Eylül ayında Türkiye'nin 250.000 askerine karşılık, İngilizlerin, İstanbul'da 50.000 askeri vardı. İstanbul'un çoğunluğu Türklerden oluşuyordu ve olası bir savaş halinde, bu insanlar da milis olarak kullanılabilirdi.

Aslına bakarsanız, her iki taraf da savaşmak istemiyordu. Çanakkale Savaşı'nın vahşetini, akan kanı, verilen kayıpları Atatürk de, İngizler de iyi biliyordu. İngiltere 1. Dünya Savaşı'nı kazanmıştı ama çok büyük kayıplar vermişti. 1917 yılında az kalsın savaş dışı kalıyorlardı. 1918'de artık 16-17 yaşında gençleri askere almaya başlamışlardı.

İngiliz hükümetinin Boğazlar konusundaki kararlılığı basında büyük tepki gördü. Büyük gazeteler savaş karşıtı manşetler attılar. Sendika Kongresi tüm İngiltere genelinde greve gitme çağrısı yaptı.

Atatürk, İngiltere'nin kendi topraklarından bu kadar uzakta yeni bir kanlı savaşı göze alamayacağını, İngiliz halkının bunun için gücü ve morali kalmadığını çok iyi tahmin etmişti.

23 Eylül'de Türk ordusu Çanakkale'nin güneyindeki tarafsız bölgeye girdi. İngiliz işgal komutanı Harrington'ın Türk ordularının tarafsız bölgeden çekilmesini rica eden telgrafına karşılık, Atatürk, TBMM'nin tarafsız bölge diye bir bölge tanımadığını bildirdi.

Türk ordusu kesin olarak kararlıydı. Kendi kamuoyuyla beraber Fransa, İtalya ve en ömenmlisi Kanada'nın desteğini de kaybeden İngiltere sonuç olarak İstanbul'u ve Boğazları Türkiye'ye geri vermeye razı oldu. Barış yoluyla bölgeyi alabileceğini anlayan Atatürk, orduları durdurdu.

Bu Eylül-Ekim 1922 tarihindeki bu sürece Çanakkale Krizi adı verilir. Çanakkale Krizi sonrasında İngiltere'de Lloyd George hükümeti düştü.

Atatürk'ün amacı misak-ı milli sınırlarını tamamlamaktı. Bundan daha fazlasını istemiyordu. Makedonya veya doğduğu Selanik'e yürümeyi düşünmedi. Atatürk tüm işgal güçlerini Anadolu'dan kovdu. Onun amacı, yabancı toprakları işgal etmek değil, milletinin barış içinde yaşayacağı bir toprak parçasını elde etmekti ve bunu da yapabileceği en muhteşem şekilde yaptı.

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.281 
 
* 
"Biz fetihlere susamış değiliz. Aşırı talepler peşinde de koşmuyoruz ve barış istiyoruz."
M.Kemal Atatürk 15 Eylül 1922

Atatürk'ün 15 Eylül 1922'de, İzmir'de Fransız Amiral Dumesnil'le görüşmesi sırasında, Amiralin kendisine söylediği "Diğer önemli hir nokta, Trakya'da mühim miktarda kuvvet yığmak istemeniz olabilir. Siz orada ordunuzu topladığınız takdirde, bu, büyük bir heyecana sebebiyet verebilir. O zaman sizin yeni fetihler peşinde olduğunuz söylenebilecektir." sözlerine cevabı.

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.290
 
 *
"Milletin mukadderatını doğrudan doğ­ruya üstlenerek yeis yerine ümit, perişanlık yerine intizam, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclis'imizin civanmert ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim."
M.Kemal Atatürk 4 Ekim 1922

TBMM'de konuşma

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.360
 
 *
"Zannettiler ki, ordumuz zayıftır. Zannettiler ki, ordumuz taarruz ve takip etmek değil , yerinden kıpırdayamayacak bir halde bulunuyor. Zannettiler ki, Meclis'imiz ve hükümetimiz zayıftır ve ümitsizdir." 
M.Kemal Atatürk 4 Ekim 1922

TBMM'de konuşma

Kaynak: Atatürk'ün Bütün Eserleri, 13. Cilt, s.362