08 Ağustos 2024

Samuel Butler'in The Way Of All Flesh Adlı Romanında Viktorya Dönemi Toplum Eleştirisi

Giriş

 İngiltere’de yüzyıl dönümü, yani on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla geçiş, Viktorya Çağı’nın sona ermesi ile gerçekleşmiştir. Viktorya Çağı, İngiliz toplumunun, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan radikal değişiklikler geçirdiği bir dönem olmuştur. Genellikle Kraliçe Viktorya’nın tahta çıkışı ve vefatı arasındaki zaman zarfı (1837-1901) olarak sınırlandırılan bu dönemde, insanların hayata bakış açısı ve yaşam tarzı temelde “Viktorya değerleri ve ahlakı” ile belirlenmiştir. Aile bağlarının güçlü olması, Hıristiyan öğretilerine bağlılık, sıkı ve disiplinli çalışma, cinselliğin bastırılması, bireylerin ait oldukları toplumsal sınıfın dışına çıkamaması gibi durumlar Viktorya dönemi toplumunun başlıca özellikleri olmuştur. Geleneksel kurallara ve yaşam şekline bağlılık, toplum içinde saygınlığın kazanılması ve sürdürülmesi için bir zorunluluk olarak görülmüştür. Özellikle orta ve üst sınıflar, toplum içinde iyi bir izlenim bırakmak adına, gerçekte benimsemedikleri şekilde davranmaktan kaçınmamışlardır. Bu nedenledir ki, 

“ Viktorya Dönemi ahlakı ifadesi sıklıkla aşağılama amaçlı kullanılmıştır. Bu ifade, ahlaki açıdan dar görüşlülük, riyakarlık, bastırılmış cinsellik ve katı toplumsal denetim anlamlarına gelmiştir” (Mitchell, 2009:261). Viktorya dönemi toplumunun, tamamında olmasa da önemli bir kesiminde görülen bu ahlaki bozulma, dönem içinde yazılan birçok edebiyat eserinde yansıtılmıştır. Charles Dickens, Charlotte Brontë ve George Eliot gibi yazarlar romanlarında dönemin ahlaki bozukluğunu yansıtan karakterlere yer vermişlerdir. Samuel Butler, Oscar Wilde ve George Bernard Shaw gibi son Viktorya Dönemi yazarları ise, bu dönemde toplumsal ve ahlaki bozuklukları hicveden eserler bırakmışlardır. Her ne kadar yaşadığı dönemde ve sonrasında Wilde ve Shaw kadar üne kavuşmasa da, Samuel Butler, gerek yenilikçi bakış açısı gerekse toplum yapısını çekinmeden hicvetmesi yönüyle Wilde ve Shaw dahil birçok yazara öncülük etmiştir. Daha çok Erewhon adlı ütopya türündeki romanı ile tanınan Butler, 1873-1884 yılları arasında yazdığı, fakat ölümünden sonra, 1903 yılında yayınlanan The Way of All Flesh adlı romanı ile Viktorya Dönemi toplum yapısında gözlemlediği yanlışları ve yetersizlikleri yüzyıl dönümünde etkili şekilde ortaya koymuştur.  

Butler’ın, çoğunlukla din, ahlak, aile, eğitim sistemi, evlilik gibi olgularla ilintili olan yenilikçi görüşleri, onun, Erasmus Darwin, Jean-Baptiste Lamarck ve Georges Louis Leclerc Buffon’dan etkilenerek oluşturduğu ve benimsediği evrim felsefesi ile bağlantılıdır. Butler, Charles Darwin’in evrim teorisinin temelinde bulunan doğal seçilim tezine karşı çıkmış, Darwin’i “hayatı mekanikleştirmekle suçlamıştır” (Margulis, Sagan, 345: 2010). Butler’a göre, yaşam; 

 “bilinç, hafiza, yönlenme, amaç saptama ile donatılmıştır. Butler’m bakış açısında, sadece insan hayatı değil, tüm yaşam teleolojiktir, yani bir amaca ulaşma çabası içindedir. Butler, Darwin’in doğal seçilim görüşünü savunanların teleolojiyi, yani hayatın belirli bir amaç doğrultusunda işleyişini görmediklerini ileri sürmüştür. Butler’a göre hiçbir canlı organizma, sadece dış güçlerle hareket ettirilen bir bilardo topu değildir. Bütün canlılar algılama ve hissetme gücüne sahiptir ve içten gelen, kendini yaşatma gereksinimi duymaktadır. Her bir canlı, değişen ölçülerde, kendi başına hareket etme kapasitesine sahiptir ve  değişen çevresine duyarlı şekilde tepki verip yaşamı süresince kendini değiştirmeye çalışır.” (Margulis, Sagan, 2010:345-346) 

 Anlaşılacağı üzere Butler’ın evrim anlayışı, insanın ve diğer her canlının kendini, içinde bulunduğu ortama göre bilinçli şekilde değiştirme ve geliştirme çabasını esas alır. Bu anlayış, sorgulanmadan doğru kabul edilen ve benimsenen geleneklere ve kurallara dayalı Viktorya dönemi yaşam ve düşünme şekline tamamen zıttır. Bu dönemde insanlar “deha ve doğuştan gelen yetenekler konusunda şüpheci davranmış, başarının daha çok, pratik tecrübe ve azim ile kazanılacağına inanmıştır” (Mitchell, 2009:262); bireylerin, ailenin/toplumun beklentilerine göre davranması ve küçük yaştan itibaren belirli bir kalıba sokulması amaçlanmıştır. Bu durum Butler’ın ailesi için de geçerli olmuştur; yazar, babasının aşın katı ve cezaya dayalı yaklaşımına maruz kalmış, onun isteği doğrultusunda din odaklı bir eğitim alıp rahip olmaya zorlanmıştır. Yazar, Viktorya döneminde, hayatın her alanında karşılaşılabilen bu bağnazlığı The Way ofAll Flesh' te eleştirmiştir.

 TÜM İNSANLAR GİBİ (Kapak değişebilir) : Kolektif: Amazon.com.tr: Kitap

Aile Yapısı, Eğitim Sistemi ve Din Düzlemlerinde The Way of Ali Flesh ve Viktorya Dönemi Toplumu Eleştirisi

 Butler, Viktorya toplumunun baskıcı ve kısıtlayıcı yapısını ele aldığı The Way o f All Flesh' te ana karakter Ernest Pontifex’in hayatını, onun vaftiz babası ve vasisi Edward Overton2’un ağzından anlatır. Roman yarı otobiyografik olarak kabul edilmektedir; çünkü Butler, Emest üzerinden aslında kendi hayatını anlatmaktadır. Emest’in, babasından baskı ve şiddet görmesi, dinle ilgili şüphelere kapılıp din adamlığını bırakması, yirmili yaşlarının sonunda zengin, olması ve daha sonra edebiyata yönelip yazar olması Butler ile Emest’in benzer hayat tecrübelerinden bazılarıdır. Bu durum, The Way of All Flesh' in, bir edebiyat eseri olmasının yanında, aynı zamanda., birtakım toplumsal gerçekleri yansıtan, tarihsel ve sosyolojik bir çalışma olduğunu gösterir. Butler’m romanda dile getirdiği toplum eleştirisi temel olarak aile yapısı, eğitim sistemi ve din / Kilise bağlamında görülür. 

 Kraliçe Viktorya, eşi Prens Albert ile olan yirmi bir yıllık evliliği ve sahip olduğu dokuz çocuk ile İngiliz toplumunda, aile olgusunun güçlenmesinde önemli bir figür olmuştur. Viktorya döneminde, hayatın diğer tüm alanlarında olduğu gibi, aile içinde de bireylerin belirli bir kural ve sorumluluk çizgisinde hareket etmeleri beklenmiştir. Ailenin geçimini sağlamak çoğunlukla erkeğin görevi olmuş, kadından ise eşinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayıp ev işleri ile ilgilenmesi beklenmiştir. Bakıcı ücretini karşılayabilen orta ve üst sınıf ailelerde çocukların bakımı bakıcılara bırakılmıştır. Bu durum ebeveynlerle çocukların birbirinden uzaklaşmasına neden olmuştur. Çocukların özellikle babalan ile olan ilişkileri saygı ve çoğu zaman korku çerçevesinde gelişmiştir. Erkek çocukların okul eğitimi başlayana kadar iyi bir eğitim alması ve disiplinli şekilde yetişmesi babanın sorumluluğunda olmuştur. David Roberts, “The Paterfamilias of the Victorian Governing Classes” (Viktorya Dönemi Yönetici Sınıflarının Aile Reisi) adlı çalışmasında Viktorya dönemi aile yapısında baba-oğul ilişkisini şöyle açıklar: erkek çocukların dokuz yaşma kadar babaları ile samimiyet kurmaları imkânsız olmuştur; genellikle bu yaştan itibaren de yatılı okula gönderilmişlerdir.  Erkek çocukların yatılı okula gönderilmesi babanın fiziksel anlamda yokluğu anlamına gelmiştir; bu yokluk çocuk için bir rahatlama olmuştur  Çocuklar, kötü davrandıkları için, gürültü çıkardıkları için, mantıklı davranmadıkları için ve değerli olan zamanı boşa harcadıkları için ebeveynleri tarafından çoğunlukla bir sorun olarak görülmüşlerdir. Baba figürü, özellikle zenginse ve unvan sahibiyse, çocuklarına, kendisine tapmayı öğreten bir otokrata dönüşmüştür (Roberts, 2016:61-62) 

 Erkek çocuklar ile babaları arasındaki bu uzaklık kız çocuklar için de geçerli olmuştur. Kız çocuklarının belirli bir yaşa geldikten sonra, kendilerine iyi bir toplumsal statü kazandıracak bir evlilik yapmaları annenin temel kaygısı olmuştur. Kısacası ebeveynler, çocukları ile yeterince ilgilenmek ve onlarla zaman geçirmek yerine onların toplum içinde iyi bir konumda olmasını önemsemişler, bu şekilde kendi sosyal arzularını da tatmin etmişlerdir (Nelson, 2007: 66). Butler, Viktorya toplumunda özellikle orta ve üst sınıflarda görülen bu aile yapısını ve ebeveyn-çocuk ilişkisini eleştiren görüşlerine The Way ofAll Flesh' te yer vermiştir. 

 Romanın ilk bölümlerinde Overton, Ernest’in hikâyesine başlamadan önce onun babasının ve dedelerinin kişilikleri hakkında bilgi vererek Pontifex ailesinin tarihçesini sunar. Yazar bu şekilde Viktorya döneminde aile içi ilişkilerin, özellikle de ebeveyn-çocuk ilişkilerinin durumunu özetler. Emest’in dedesi George, çocuklarına karşı samimi sevgiden ve anlayıştan yoksun, kibirli ve gösterişi seven bir babadır. Çocuklarının pahalı bir okul eğitimi almalarını sağlamanın, onun tek sorumluluğu olduğuna inanır ve bunun, onlar için yeterli olacağını düşünür. Butler’m sözcüsü olarak Overton’un bu düşünce şekline yaklaşımı şöyledir: “George, çocuklarına verdiği pahalı eğitim için kendine acıyordu. Bu eğitimin kendisinden çok çocuklarına zarar verdiğini göremiyordu, bu, onları yaşama hazırlamıyor, sadece kolay yaşamalarını sağlıyordu; bu şekilde çocuklar, bağımsız olmaları gereken yaşta tamamen babalarının merhametine kalmış hale geliyorlardı ” (Butler, 1946:22). Overton, Elizabeth dönemindeki, arkadaşlığa ve anlayışa dayalı ebeveyn-çocuk ilişkisinin geçmişte kaldığını, Viktorya döneminde ise babaların çocuklarını kırbaçladığını belirtir. Overton’un şu ifadeleri ile Butler, Viktorya dönemi ebeveynlerinin çocuklarına yaklaşımını sert ve ironik şekilde eleştirir: “Sessiz sakin bir yaşam sürmek isteyen ebeveynlere şunu söyleyebilirim: Çocuklarınıza yaramaz olduklarını, diğer çocuklardan çok daha yaramaz olduklarını söyleyin. Bazı tanıdıklarınızın çocuklarını, kendi çocuklarınıza mükemmellik örneği olarak gösterin ve onları, kendilerinin derin aşağılık duygusu ile etkileyin. Çocuklarınızın sizinle savaşamayacağı kadar fazla silahınız var. Buna ahlaki etki denir, bu şekilde onlara dilediğinizi yaptırabilirsiniz” (Butler, 1946: 24). Anlaşılacağı üzere Butler, ebeveynlerin, çocuklarına karşı düşüncesiz, sevgisiz ve şefkatsiz tavrından rahatsızdır. Yazar, ebeveynlerin yanlış davranışlarını, Emest’in babası Theobald ve annesi Christina karakterinde bir araya getirir ve onların, Emest ile ilişkisini tüm detayları ile anlatarak Viktorya dönemi ebeveynlerinin yanlış tutumlarına dikkat çeker. 

 Emest’in babası Theobald, kendi babası gibi, çocuklarının duygularına ve isteklerine duyarsız bir babadır. Theobald, hayatının önemli bir kısmını babasının hükmü altında yaşamış, babasının baskısı sonucu istemediği halde din adamı olmuştur. Fakat kendi yaşadıklarından ders çıkarıp oğluna daha anlayışlı ve ılımlı şekilde davranmak yerine, babasından gördüğü sertliği ve şiddeti doğru olarak kabul etmiş ve oğlu Emest’e de tüm hayatı boyunca bu şekilde davranmıştır. Theobald, Emest’i bebekliğinden itibaren sıkı, aşın disiplinli ve cezaya dayalı bir eğitime alır: 

 Emest emekleyemeden diz çökmeyi öğrendi; iyi konuşmayı öğrenmeden dua etmeyi ve günah çıkarmayı yanlış telaffuzlarla öğrendi.  Dikkati dağıldığında ya da hafızası kendisini yanılttığında bu kötü bir gidişattı ve hemen çözüm bulunması gerekirdi; tek çözüm onu kırbaçlamak, bir dolaba kilitlemek ya da çocukluğun küçük zevklerinden onu mahrum bırakmaktı. Emest üç yaşma gelmeden okuyup yazabiliyordu. Dört yaşına gelmeden Latince öğreniyordu ve üç işlemi yapıyordu (Butler, 1946: 81). 

 Romanın anlatıcısı Overton’un tanıklık ettiği bir olayda Theobald oğlunu “come” kelimesini söyleyemediği için cezalandırır: “ ağlayan zavallı küçüğü tutup odanın dışına çıkardı. Birkaç dakika sonra yemek odasından gelen çığlıkları duyabiliyorduk” (Butler, 1946: 88). Theobald’ın Emest’e yönelik katı ve şiddete dayalı yaklaşımı Emest’in psikolojisini olumsuz etkiler. Nitekim Overton, Emest’in babası ile ilgili hatırladığı duyguların “korku ve titreme” olduğunu belirtir.

 Emest’in annesi Christina, eşinin kötü davranışlarına karşı çıkıp onun Emest’e zarar vermesini engellemek yerine eşinin tutumunu doğm ve haklı bulur. Christina’ya göre Theobald çocuklarının iyiliği için elinden geleni fazlasıyla yapmaktadır; bu nedenle Emest, babasına karşı itaatkâr, sevgi dolu, dikkatli ve fedakar olmalıdır; babasının isteklerine önem vermelidir; ilk görevi babasını mutlu etmek olmalıdır; babasının ve dedesinin sahip olduğu saygınlığa leke düşürmemelidir. Overton, ve dolayısıyla Butler, Christina’nın bu tavrına tahammül edemez ve şu yorumu yapar: “Bu nasıl bir annelik endişesidir! Bu, oğlunun kendi istekleri ve duyguları olmasından endişe duymaktır. Söylediği dualar ve ilahilerin ardından günlük dayaklarla eğitilen sadece beş yaşında bir çocuğun annesinin sessiz kalması nasıl mümkündür!” (Butler, 1946: 98). Anlaşılacağı üzere Emest’in ebeveynleri çocuklarına karşı tamamen uzak, ilgisiz ve anlayışsız davranmışlardır; doğru olarak gördükleri çocuk yetiştirme ve eğitme şeklini sorgulamadan uygulamışlar, yaptıklarının çocuklarını nasıl etkilediğini düşünmemişlerdir. Tüm çocukluğu babasının gölgesinde geçen ve annesinden de destek göremeyen Emest, kendine güveni olmayan, çekingen bir birey olarak yatılı okula gönderilmiştir. 

 Emest yatılı okuldaki eğitimi sırasında teyzesi Alethea ile vakit geçirme şansı bulur. Babasından kalan mirasla zenginleşen ve Londra’da yalnız yaşayan Alethea, yeğeni ile ilgilenmek için onun okuluna yakın bir yere yerleşir. Alethea, Emest’in ebeveynlerinin tam tersi bir kişiliğe ve dünya görüşüne sahiptir: içi boş geleneklere bağlı kalmayıp aklını ve kalbini dinler; gözü kapalı şekilde başkalarının yaşadığı gibi değil kendi doğrularına göre yaşar. Alethea, Theobald’ın tam tersine, Emest’in içinden gelerek yapacağı bir uğraşa sahip olmasını ister. Onun müziğe olan merakının farkındadır ve onun org çalmasını sağlar. Theobald ve Christina Emest’i tamamen kendi isteklerine göre yetiştirirken Alethea, Emest’in ne istediğini ve düşündüğünü önemser. Yaşadığı toplum düzeninde kendini ve mal varlığını yeğeni Emest’e adaması için hiçbir gerekçe olmamasına rağmen Alethea, Emest’in iyi bir insan olması için elinden geleni yapar ve mirasını da ona bırakır. Emest, ebeveynlerinin kötü davranışlarını unutmayacak, yatılı okuldaki ve üniversitedeki eğitimi süresince ve sonraki hayatı boyunca ebeveynleri ile mümkün olduğunca az iletişime geçecek, onlara karşı hiç bitmeyecek bir nefret duygusuna sahip olacaktır. Butler, Alethea’mn özgürlükçü ve duyarlı tutumu ile Ernest’in ebeveynlerinin sınırlayıcı ve gelenekçi yaklaşımını yan yana getirerek Viktorya aile yapısında gözlemlediği bozuklukları ortaya koyar. Yazar ayrıca, Emest’in çocukluk döneminin anlatısı ile Viktorya çağı çocuklarının ailelerinde gördükleri baskıyı açık şekilde örneklendirir. Bu nedenle The Way o fAll Flesh, Viktorya dönemi ebeveynleri için didaktik bir metin olarak değerlendirilebilir. 

 Butler’ın The Way o f All Flesh ile eleştirdiği bir diğer toplumsal konu eğitim sistemidir. Butler’a göre, Viktorya dönemi eğitim sistemi, bireylere özgün ve bağımsız düşünmeyi, onları entelektüel anlamda donanımlı hale getirmeyi değil, geleneksel davranış ve düşünce sınırları içinde tutmayı amaçlamıştır. Nitekim Butler, Cambridge’de aldığı eğitim ve karşılaştığı eğitimciler üzerine günlüklerinde şunları belirtir: “Özgünlüğün her türlüsünü, diğer herkesten daha çok yasakladığı için değerli görülen bir profesör vardı. “Öğrencilere kendileri için düşünmeleri konusunda yardımcı olmak bizim işimiz değil” derdi, “bu, onlardan yapmaları istenecek en son şeydir. Bizim işimiz, onları, bizim düşündüğümüz gibi düşündürtmektir ” (Butler, 1917:317). 

 Butler’ın okul eğitimi ile ilgili eleştirel bakışı romanda, Emest’in gönderildiği yatılı okul olan Roughborough’daki eğitim sistemi ve bu okulun müdürü Dr. Skinner’ın kişiliği üzerinden görülür. Butler, Dr. Skinner hakkında uzunca bilgi verir ve onun, çevresinde ne kadar başarılı ve takdir edilen bir eğitimci olduğunu abartılı şekilde anlatır. Fakat Butler aslında ironi yapmaktadır: Dr. Skinner, klasik Latince ve Yunanca ağırlıklı ezbere dayalı eğitim ile yıllardan beridir aynı şeyleri öğretmektedir; öğrencilerin ilgi alanlarını, başarılı ve başarısız oldukları noktaları ve özel becerilerini dikkate almadan onları aynı kalıba sokmaya çalışır. Bunun dışında, Dr. Skinner, hem eğitimci olarak hem de okul dışında ikiyüzlü biridir: evindeki odasının duvarlarını kitap dolu raflarla donatarak çok okuyan ve bilgili biri olduğu görüntüsünü vermeye çalışır ama gerçekte öğrencilerinin sorularına cevap veremeyecek kadar cahildir; böyle durumlarda hemen konuyu değiştirir. Öğrencilerinin bazıları ondan hiç hoşlanmaz; hatta bazı öğrenciler ondan ve onu hatırlatan her şeyden nefret eder. En büyük eseri olarak görülen Meditations upon the Epistle and Character o f St Jude (Aziz Jude ’un Risalesi ve Karakteri üzerine Düşünceler) adlı kitap ile ünlenmiş ve zenginleşmiştir; fakat bu kitabı intihal doludur. Bütün bunlara rağmen Dr. Skinner kendisiyle ilgili bir eksik ya da kusur görmez; kendini olabildiğince yüceltir. Dr. Skinner, Overton’un yorumladığı gibi, gerçekte ne kadar bilgisiz biri olduğunun ve etiğe aykırı davrandığının farkında değildir: “Böyle bir adamın, gençleri yozlaştırarak ve cahil bırakarak para kazandığını anlaması beklenir mi; yaptığı işin, kötü olanı iyi göstermek olduğunu ve öğrencilerin bunu anlayamayacak kadar genç ve tecrübesiz olduklarını anlaması beklenir mi ?” (Butler, 1946:105). Butler, Dr. Skinner ve onun gibi eğitimcilere şöyle seslenir: 

 Öğretmenler! Eğer içinizden bu kitabı okuyan varsa şunu aklınızda tutun: burnu akan ürkek bir afacan babası tarafından size getirildiğinde siz onu aşağılar şekilde davranıyorsunuz ve sonraki yıllarda onun hayatını kendisi için bir yüke dönüştürüyorsunuz. Unutmayın ki gelecekte sizin hakkınızda kitap yazacak kişi böyle bir çocuk olabilir. İki ya da üç öğretmen bu dersi alsa ve hatırlasa bu kitabın bundan önceki bölümleri boşuna yazdmamış olacaktı (Butler, 1946:110).

 Anlaşılacağı üzere Butler, okullarda verilen eğitimin içeriğinden ve eğitimcilerin yaklaşımından memnun değildir. Butler’ın okullardaki eğitimcilere inancı ve güveni kalmamıştır; yazar, okul eğitimini gerçek eğitimin önünde bir engel olarak görmüştür. Buna uygun olarak, romanın ilerleyen bölümlerinde Emest kendi çocuklarını okula göndermeyip güvendiği bir ailenin yanına bırakır; çocuklarını ziyarete gittiği zamanlarda onların okuldakinden çok daha mutlu olduğunu, çok daha iyi bir eğitim aldıklarını görür. 

 Butler’ın eğitim sisteminde gördüğü en büyük eksiklerden biri okulların bireyleri hayata hazırlamaması, gerçek hayatta ihtiyaçları olacak tecrübeyi onlara verememesidir. Yazar notlarında “Akademikizm” başlığı altında, resim yapmak, kitap yazmak, müzik icra etmek gibi uğraşların öğrenilmesi sürecinde, bunlarla ilgili kağıt üzerindeki kavramlar, tanımlar ve kurallardan çok uygulamaya zaman ayrılması gerektiğini belirtir (Butler, 1917:140). Butler okullarda ise bunun tam tersinin yapıldığını düşünür. Butler’ın öğrencilere tavsiyesi şu şekildedir: “Yapmayı öğrenmeyin, yaparak öğrenin. Daha çok uygulama yapın, daha az prova yapın” (Butler, 1917:140). Butler’ın bu bakış açısı, The Way ofAll Flesh' te Emest’in teyzesi Alethea’da görülür. Alethea, Emest’in okulda kendi ilgi alanına göre hiç uygulama dersi olmadığını, sadece kitap üzerinde eğitim gördüğünü fark eder. Bunun üzerine Emest’in müzik ve org merakını da göz önüne alarak onun bir atölyede marangozluk işleri yapmasını, org üretimi ile uğraşmasını sağlar. Emest bu şekilde, el becerilerini geliştirmenin yanında gerçekten ilgi duyduğu ve sevdiği bir işle uğraşmış olur. Butler romanda Alethea’mn yenilikçi ve faydacı eğitim anlayışını yüceltir; diğer yandan Dr. Skinner’ın ikiyüzlü, kısıtlayıcı ve gelenekçi tutumunu eleştirir. Bu nedenle roman, başta eğitimciler ve öğrenciler olmak üzere, tüm topluma eğitim sistemi ve eğiticiler hakkında uyarıcı bilgi veren bir sosyal metin niteliği taşımaktadır. 

 Butler’ın tüm roman boyunca saldırdığı bir konu da dinin toplumdaki yeri, din adamlarının davranışları ve halkın dini uygulama şeklidir. Kendi babası da bir din adamı olan Butler, babasının zorlamasıyla çocukluğundan yirmili yaşlarının sonuna kadar din ile iç içe olmuştur. Butler, Cambridge’de din adamlığı eğitimi aldıktan sonra Papazlık eğitimini tamamlamak için Londra’ya gitmiştir. Burada fakir halk arasında kalarak onlara hizmet etmiş, fakat onların içinde bulunduğu kötü yaşam koşulları Butler’ın zaten tam benimsemediği dini görüşlerini daha da sarsmıştır (Robinson, 2008: 65). Butler 1859’da 23 yaşında Yeni Zelanda’ya gidip burada koyun yetiştiriciliği sektöründe zengin olmuştur. Burada ayrıca Darwin’in The Origin o f The Species (Türlerin Kökeni) adlı kitabını okumuş ve “geri kalan inancını da kaybetmiştir: 1862’de bir arkadaşına ‘kendini artık bir Hıristiyan olarak görmediğini’ söylemiştir. Incil’deki Hıristiyanlık öğretilerini tekrar okumuş ve onların tutarsızlığını incelemiştir. İsa’nın çarmıha gerilerek ölmesi ile ilgili hiçbir kanıt bulamamış, yeniden diriliş diye bir şeyin olmadığına karar vermiştir” (Heffer, 2013:3). Incil’deki mucizelerin dışında, Butler’ın din ile ilgili olarak esas karşı çıktığı durum din adamlarının ve halkın çoğunun benimsemiş olduğu dini bağnazlık, önyargılar, hurafeler ve dogmalar olmuştur; Butler bunları gelişimin önünde birer engel olarak görmüştür. Butler’a göre Viktorya halkının çoğu için din, insanların iyi ve doğru yaşamak için takip ettiği bir rehber olmaktan çıkmış, sadece yerine getirilmesi gereken bir geleneğe dönüşmüştü; din adamlarının büyük kısmı ise Hıristiyan öğretilerinin gerçek anlamından bihaberdi. Nitekim Viktorya Döneminde “önde gelen din adamları genellikle bir aristokratın ya da zengin toprak sahiplerinin akrabaları ya da okul arkadaşlarıydı” (Mitchell, 2009: 251).

 Butler’ın dinle ilgili eleştirileri The Way of All Flesh 'te hemen her karakterde görülür. Bunun nedeni Overton, Alethea ve bir noktadan sonra Emest dışında her karakterin kendini dine adamış gibi görünse de aslında din öğretilerinin tam tersi şekilde davranmasıdır. Theobald din adamı olmasına rağmen gösterişten ve ikiyüzlülükten kaçınmaz; kendi çocuğunu suçsuz yere döver ama sonrasında ailesine yemek masasında yemek duası ettirir. Christina din ve tanrı uğruna her şeyini feda etmeye hazır gibi görünür ama aristokratik olmayan kişiler arasında yaşadığı için üzülür ve komşularını küçümser. Emest ise Papaz olmak üzere Londra’da bulunduğu sırada fakir komşularını dine davet ederek onların ruhunu kurtarmaya çalışır. Bu uğraş esnasında komşularından biri Emest’ten İsa’nın yeniden diriliş hikayesini anlatmasını ister; bu noktada, hayatının geri kalanını bir din adamı olarak geçirmek üzere olan Emest’in dinle ilgili konulardaki bilgisizliği açığa çıkar; Emest “dört hikayeyi acınacak şekilde karıştırır, hatta meleği yeryüzüne indirir, taşı yuvarlatır ve onun üzerine oturtur” (Butler, 1946:238-239). Anlaşılacağı üzere Butler, The Way of All Flesh'ie özellikle insanların dini yorumlama ve uygulama şeklini eleştirir. Butler, romandaki karakterlerin dinle ilgili tutumları üzerinden dinin, insanların içinden gelerek inandığı ve bağlandığı bir kavram olmaktan çıktığına, toplum içinde kabul görmenin ve yadırganmamanın bir ön şartına dönüştüğüne işaret eder. Nitekim romanın sonlarında Emest, bir yanlışlık sonucu hapse girdiğinde din adamı olma fikrinden şöyle vazgeçer: “Her ne olursa olsun artık din adamı olmayacaktı. Papazlık okumaya başladığından beri sürdürdüğü hayattan nefret ediyordu; bunun hakkında tartışamazdı, sadece bundan nefret ediyordu ve artık tahammülü kalmamıştı” (Butler, 1946:255). Emest’in din ve din adamlığı konusundaki bu nefretinde şüphesiz onun, bu alana kendi isteği ile değil babasının zoruyla yönelmiş olması da vardır. Bunun dışında, insanların kendi çıkarları için hayatlarını dine göre şekillendirmiş gibi görünmesi Emest’in dinden soğumasının bir başka nedenidir. Fiziksel olarak çok kötü şartlarda yaşamak durumunda olan insanlar için dinden önce, beslenme, barınma vb. temel ihtiyaçlarının olduğunu görmesi Emest’i dinden uzaklaştıran başka bir durumdur. Bunlar aynı zamanda Butler’ın da dine bakışını yansıtan durumlardır.

 Sonuç  

Sonuç olarak, Samuel Butler, The Way o f All Flesh adlı romanında, yüzyıl dönümünde, Viktorya dönemi toplumuna geniş bir perspektiften bakmış, toplumda gözlemlediği önemli bozuklukları ve eksiklikleri eserinde yansıtmıştır. Butler romanında temel olarak aile yapısı, eğitim sistemi ve din konularındaki eleştirel görüşlerini aktarmıştır. Yazar kendi hayat tecrübelerini doğrudan eserine taşımıştır; bu nedenle The Way o f All Flesh hem yarı otobiyografik hem de toplum gerçeklerine ışık tuttuğu için tarihsel/sosyolojik bir metin olarak görülmüştür. Butler bu şekilde edebiyatı toplumun reformu ve gelişimi için kullanmıştır.  

Nusret ERSÖZ 

Karamanoglu Mehmetbey Üniversitesi

04 Ağustos 2024

İkarus sendromu

Yeni yetmelik haller için ibretlik bir öykü…

Her usta, bir zamanlar bir yeni yetme idi..Hiçbir  kimse ustaca yaptığı bir iş konusunda, en başından  beri aynı ustalık seviyesinde bulunuyor olamaz. Yeni yetmelikten ustalığa giden yolda geçilecek olan aşamalardan kimse uzak kalamaz. Ustalığın bir anda değil bir süreç sonucunda elde edileceği gerçeğini unuttuğumuz zaman, bilinçdışında bizi bekleyen İkarus, bir kez daha hazin öyküsünü hatırlatmak amacı ile kendini gösterecektir. İkarus’un kendini gösterme deneyimi, bize bilgimiz ile o bilgiyi uygulama arasındaki uçurumun genişliğini hatırlatacak; bilgiyi uygulamanın bilgi toplamadan bambaşka bir şey olduğunu önceki yeni yetmelerin hayal kırıklığına benzer bir hayal kırıklığı eşliğinde bir kez daha öğretecektir.

Psikomitoloji araştırmaları kapsamında mit ve masalları analiz ederken karşılaştığımız ilk gerçek, söz konusu kolektif öykülerin sadece edebi bir ürün değil, insan ruhsallığının bilinç ile bilinçdışının etkileşiminden meydana gelmiş bir ürün olduğu gerçeğidir.Psiikarus Çıraklıktan ustalığa bitmeyen yolun bahtsız kahramanı:komitoloji, mitolojinin ve masalların insanın bilinçli düzleminde hiçbir zaman tam olarak algılayamayacağı ancak bilincinin an be an etkisi altında olduğu öteki dünyayı, yani bilinçdışı dünyayı betimlediği kabulü üzerine kuruludur. Özetle denebilir ki bir mit ya da masal bilinçdışı dünyada tekrar ve tekrar yaşanan ruhsal durumların betimlenmesi, öykülenmesidir.

Bireyin içinde bulunduğu bilinç seviyesine, yaşadığı deneyime ve deneyimlerine verdiği tepkilerine göre ruhsal durumunu betimleyen, açıklayan ve yol gösteren bir öykü mutlaka vardır. Her birimiz Oz Büyücüsü’ndeki Dorothy gibi yaşadığımız sorunları çözmek konusunda etrafımızdaki kişilerin gücünün yetmediğini gördüğümüzde, büyücünün dünyasına gitmek için bir iç istek duymuşuzdur. Büyücünün dünyası, bireyin kendi asli benliğinin bulunduğu yer olan bilinçdışı dünyadır. Jung’un dediği gibi insan ruhsallığının ve yaşamın asıl kaynağının bulunduğu yer olan bilinçdışı, kişisel olarak da asılkaynakların ve yaşadığımız problemleri çözecek hali bulacağımız tek kaynaktır. Öyküler ideal bir tip olarak bilincin bu asıl kaynak olan bilinçdışı ile nasıl bağlantı kuracağını anlatır.

Öykülerin insana kendi ruhsallığı konusunda yol gösterebileceğini söylerken dikkat çekmek istediğim önemli bir nokta, her öykü kişisel deneyim için “ideal tip” bir öyküdür. Yani mit ve masallar ruhsal halleri betimlemelerine rağmen hiç bir insan bir öyküyü bire bir olarak deneyimlemez. Öykü yalnızca içe dönmek içindir, kişi öykü aracılığı ile kendi deneyimlerine bambaşka bir pencereden bakma fırsatı yakalar. İçe dönüldükten sonra bireyin deneyimi, binlerce yıllık öykülerden daha kıymetli ve o kişi için daha güçlü farkındalıklar sunan bir öykü olur. Aslında her insan hem kendi öyküsünün kahramanı olurken hem de o öykünün yazarı olur. 

Yunan mitolojisi içinde yer alan Daidalos ve oğlu İkarus’un öyküsü bizlere bir konuda yetkinlik kazanma süreci içinde düşebileceğimiz hataları hatırlatma gücüne, içimizdeki usta ile çırağın ebedi döngüsüne bakabilmeye imkan sağlamaktadır. Bu öykü ile kendi bilinçaltı dünyamızdaki hatalarımıza, sınanmamış bilgilerimizin kapsamına, deneyimsiz sözde ustalığımız ile oluşan sıkıntılarımıza bakabiliriz. Ustasının uyarılarına kulak asmayan her çırak yeni bir İkarus adayıdır; gökyüzünün en yüksek noktalarından, denizin en derin noktalarına düşmenin hazin öyküsünü yaşayacak olan.

Psikoloji literatüründe “İkarus sendromu” olarak geçen durum da adını bu öyküdeki İkarus’dan almıştır.Genel olarak motor sporlarında kullanılan bu kavram ile, sürücü adayları hız korkularını ilk aştıklarında gaza daha rahat basar hale gelirler. Ancak nasıl duracakları ile ilgili yeterli bilgiye sahip olmadan hızlandıkları bu sözde yetkinlik sürecinde sürücülerin en çok ölümcül kazaları yaptığı gözlemlenmiştir. Yeteri kadar deneyime sahip olmadan, usta duruşu sergilemenin olumsuz sonucu her ne konuda olursa olsun İkarus sendromu olarak isimlendirilmesi, öykünün mesajına göre oldukça uygundur.

Çıraklıktan ustalığa giden bitmeyen yolda iki temel öykü olan “Daidalos ve İkarus” ile Yunan mitolojisi içinde geçen bir başka öykü olan “İkarios’un Ölümü” bu süreçte defalarca yaşanma olasılığı olan iki temel farkındalığı sunmaktadır. Bu yazıda bu iki öykünün kısa bir çözümlemesini yapacağım. Öykülerin kaynağı olarak ünlü Mesnevihan Şefik Can’ın Klasik Yunan Mitolojisi isimli kitabından alıntılar yaptım. Yazı içerisinde bu alıntıları italik olarak belirttim.

Yunanlılara göre Daidalos kaba şekilde taşları yontarak, yahut ağaç kütüklerini oyarak Tanrıların ilk heykellerini yapan sanatkardır. O Atina’da doğmuştu.

Çok küçük yaşta heykel yapmaya başladı. O yalnız heykel yapmıyor, başka şeylerle de uğraşıyordu. O zamana kadar gemilerini yalnız kürek kuvveti ile yüzdüren Yunanlılara, yelken kullanmayı ve rüzgarlardan faydalanmayı öğretti. Eşsiz ve aklı herşeye eren bir sanatkar olduğundan eski zamanlarda ünü her tarafa yayılmış, sanatla ilgili ne yapılmışsa, ne icad edilmişse ondan bilinmiş, onun olduğu söylenmiştir.

Cetvel, vida, şakul, balta hep onun tarafından icat edilmiştir. Hatta onun kendi kendine hareket eden, canlı gibi görünen heykeller yaptığından da bahsederler. Görenleri şaşırtan eserler meydana koyan, Tanrılara tahtlar yapan Daidalos’un çırakları arasında kendi kızkardeşinin oğlu olan Talos da bulunuyordu. Dayısı gibi zeki ve becerikli olan, sanatta büyük bir kabiliyet gösteren Talos, bir gün kırda gezerken bir yılan çenesi buldu. Onu testere gibi kullanarak bir ağacı kesti. Bu tecrübeyi çok ilerletti. Sonunda demir dişli testereyi icat etti. Yeğeninin sanatında ilerlemesini, etrafa ün salmasını ustası çekemedi. Kıskançlık kalbine kötü niyetler soktu. Bir gün dayı ile yeğen, yalnız başlarına Akropolos’un üstünde bulunurlarken Daidalos, genç rakibinden kurtulmak için onu aşağı fırlattı.Aşağıda yalçın kayalar üstünde, bu değerli çırağın parçalanmış vücudunu bulunca dayısından şüphelendiler ve onu Areopagos mahkemesine verdiler. Daidalos, yeğeninin bir tesadüf eseri olarak, dikkatsizlikle aşağı yuvarlandığını söyleyerek kendini temize çıkarmak istedi. Tanık bulunmadığından, yargıçlar Daidalos’u sadece memleketten uzaklaştırmakla cezalandırdılar.

Bunun üzerine bu dahi fakat haris sanatkar Girit adasına sığındı. Girit kralı Minos onu iyi karşıladı. Daidalos, güzel eserler meydana getirmeye devam etti…

Diadalos’un yapmış olduğu en ünlü eser Kral Minos’un hizmetinde iken Minotharus’un hapsedilmesi için yaptığı labirenttir. Bu labirent Minos’un kral olmak adına Tanrılara verdiği bir sözü tutmamasından dolayı başına bela olan Minos-Tharus olarak isimlendirilen boğa-insan şeklinde tasvir edilen bir canavarın hapsedilmesi için yapılmıştır. İçine giren kişinin bir daha asla çıkışı bulamadığı bu labirentten sağ çıkabilen tek kişi Theseus’tur. Daidalos bu başarıya yardım ettiği gerekçesi ile Kral Minos tarafından kendi yapmış olduğu çıkışı imkansız olan labirente oğlu İkarus ile beraber hapsedilir. Öykünün inceleyeceğimiz kısmı işte burada başlar. Ancak öyküye devam etmeden evvel buraya kadar olan sembolleri kısaca açıklamayı uygun buluyorum.

Diadalos kelime anlamı olarak ustaca işleyen, usta işçi anlamlarına gelir. Mitte anlatıldığı kadarı ile de pek çok icadın sahibi olduğu, bilgiyi kullanma ve faydalı bir araca dönüştürmede yetenekli olduğunu görüyoruz. Daidalos ve oğlu İkarus, bir gerçeğin iki yüzü, her baba oğul düzleminde olduğu gibi aynıgerçekliğin farklı uçlarını temsil ederler. Daidalos içimizdeki ebedi usta iken, İkarus onun ebedi çırağıdır. Bir işi yaparken bilincimiz Daidalos’un etkisinde olabildiği kadar İkarus’un da etkilerini taşır.

Bir diğer sembol, labirent ve içine hapsedilmiş olan Minotarus’dur. Boğa başlı insan olarak tasvir edilen bu lanet hayvan Kral Minos’un gölgesini temsil eder. Burada gölge kavramını Jungian psikolojide geçen kişinin kendisine olan ama görmek istemediği, kötü olarak sınılandırdığı kişilik özellikleri anlamında kullanıyorum.

Kral Minos’ta her insan gibi taşıyamadığı gerçeklerini kendi bilinçaltına bastırmıştır. Bunun içinde öyküde “girenin çıkamayacağı” yer olan bilinçaltını temsil eden bir labirent yaptırmıştır. Ustamızın yaptığı bu yapı bilinçaltının sembolüdür. Yani aslında Daidalos bilinçaltı dünyanın mimarıdır, dolayısıyla oradan çıkışı da en iyi bilendir.

Diadalos oğlu ile beraber hapsolduğu bu labirentten çıkmanın tek yolunun, oradan uçarak çıkmak olduğunu bildiğinden, hem oğluna hem de kendine kuş tüylerini balmumu ile birbirlerine yapıştırarak birer çift kanat yapar. Kanat yapmak ya da labirentin sonsuz döngüleri arasında dolaşmak, insanın kendi iç hapislerinden çıkmasının iki yolunu simgelemektedir. Labirentin sonsuz döngüleri içinde bir özgürlük aramak, beynin kıvrımları arasında hareket eden düşüncenin sonsuz döngülerini simgeleyebilir. Bir insana düşünce üstüne düşünce ne kadar özgürlük verirse, labirentin içinde çıkışı aramakta o kadar çıkışı gösterecektir. Kanat takmak ise alışılagelmiş düşünce biçiminden zeka ile, bilinmeyenin riskini almak ile yeni bir bilinç halinden yaşadıklarımıza bakabilmenin sembolüdür. Daidalos’un kendisine ve oğluna yaptığı budur. Ancak yeni yetme İkarus’un bu tehlikeli yolculuğa çıkmadan evvel babasının ona uyarıları olur.

Daidalus oğlu İkarus’a der ki;
“Oğlum. Bu iğrenç yeri terk etmeden, tehlikesizce denizleri havadan geçmeden ve kendimizi emniyette bulacağımız yerlere varmadan evvel sana söyleyeceklerimi iyi dinle. Havada uçarken şuna dikkat et; Ne çok yüksekte, ne de çok alçakta uç. Havanın ortasında uçmak gerektir. Eğer çok yükseklere çıkarsan güneşin ateşi seni yakar, kanatları birbirine yapıştırmak için kullandığımız balmumu erir. Eğer çok aşağıdan uçarsan denizin rutubeti kanatlarını ıslatır ve ağırlaştırır. En iyisi sen beni izle, uçuşunu benim uçuşuma ayarla.”

Bunları söyleyerek Daidalos, kanatlarını çırpıp havalandı. İkaros, yuvasından yeni uçan ve annesinin peşi sıra giden bir kuş gibi onu takibe başladı. Çobanlar ve çiftçiler, Labyrinthos’dan havalanan bu kanatlı insanları seyrediyorlardı. Şaşırdılar, onları birer tanrı sandılar. Minos’un gemilerinin devriye gezdiği hududu aşınca onlar açık deniz üstüne varmışlardı.

Uçmaktan çok hoşlanan İkarus, babasının öğüdünü unutarak kanatlarını hızla çırptı. Yükseldi, yükseldi, yıldızların dolaştıkları bölgelere vardı. O artık babasını kaybetmiş bulunuyordu. Fakat güneşe fazla yaklaştığı için kanatları birbirine yapıştırmış olan balmumu eridi. Ve kanatlar çözüldüler, birbiri arkasından havaya dağıldılar ve döne döne denize, köpüklü dalgaların üzerine kondular.

İkaros, boş yere kanatsız kollarını havada çırpıyor, sallıyordu. Fakat ağır vücudu boşlukta baş döndürücü bir hızla aşağı doğru düşüyordu. O dalgaların arasına düştü ve denizin derinliklerine dalarak boğuldu. O günden sonra bu denize İkaros denizi dendi. 

Öykünün sembolleştirdiği bilinç haline geri döndüğümüzde, Daidalos ve İkarus’un aynı gerçeğin iki yüzü olduğunu tekrar hatırlamaya ihtiyacımız vardır. Bisiklete binmek gibi çocuksu bir oyundan tutunda cerrahi bir müdahaleye kadar her öğrenim sürecinde bu baba oğulun hikayesini irili ufaklı bir biçimde defalarca deneyimleriz.

İkarus labirentin bulunduğu şehirde dünyaya gelmiş ve labirentte büyümüştür. Dolayısıyla da dışarısı hakkında söylentiler dışında hiçbir bilgisi yoktur. Ama babası Daidalus tüm dünyayı görmüş, yıllarını harcadığı sanatı ile tecrübelerle dolu olan bir adamdır. İkarus için yeni olan pek çok şey onun için eskidir. İkarus uçmak için sadece kanatların yeterli olacağı önyargısına sahiptir, ancak babası için uçmak adına en son kanatlara ihtiyaç vardır. Öncesinde nereye gideceklerinin planı, onun için gerekli olan araçlarıntemini ve tabi ki hangi hesabın bu işi başaracaklarını yapması, kanatlardan hem çok daha önce gelir ve hem de çok daha fazla önemlidir. Öykü bu biçimiyle ibretlik bir halde anlatılmaktadır. Ancak içimizdeki çırak; öğrendiklerini tecrübesiz bir özgüvenle uygulamak isteyen yanımız, ne gereksizdir ne de böyle bir hazin sona mahkum değildir. Kanatlar İkarus için yapılmıştır, hayatının sonuna gelmiş bu yaşlı usta, ömrünün kalanını labirentin içinde de geçirebilir. Zaten onun orada bir hayatı vardır, eşyaları, atölyesi, cariyesi hepsi onunla beraber labirentin içinde hapsolmuştur. Orada bir geleceği olmayan oğludur.

Öyküde deneyim ihtiyacı olan İkarus, öğrenme arzumuzdur. Eğer o olmazsa, hapsolmuş ustalık kendini kurtaracak olan çözümü bulamaz. Bir öykünün psikolojik analizi yapılırken, öyküdeki her kahramanınbir kişi içinde yer alan farklı kişilik unsurları olduğunu unutmamak gerekir. Birey ne sadece İkarus’dur ne de sadece Daidalos’tur. Herkes İkarus gibi hata yapan ve hatasının bedeli ödeyen bir yana sahip olduğu gibi, hatanın babası gibi ünlü bir usta yanı da içinde taşımaktadır.

Çıraklıktan ustalığa giden bitmez yolculukta her kişi deneyime İkarus olarak başlar ve Daidalos olarak devam eder. Bu öykü ile kişi kendi hatalarına yeniden bakma fırsatı bulabilir. İster bir terapist, doktor, marangoz, anne, baba ya da bisiklete binmeyi öğrenen bir çocuk olsun öyküyü dinlerken hissettiğimiz duyguları tekrar ve tekrar hissettiği deneyimleri hem yaşamıştır hem de yenilerini daha farklı bir versiyonda yaşamaya da açıktır. 

Her usta içinde hata yapmaya hazır bir İkarus taşıdığı gibi her çırak da deneyimlerin doğuracağı bir Daidalus’u taşımaktadır. Yaptığımız her işe bakarken, gözümüzün birini İkarus’a diğerini Daidalos’a ayırabilmenin dileğiyle. 

Hüseyin Şimşek

30 Temmuz 2024

"Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkûmdurlar."Atatürk

Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeni ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır...Atatürk

Yönetici uygular, liderse yenilik getirir.
Yönetici süreklilik sağlar, lider ise geliştirir.
Yönetici sisteme, lider insanlara dayanır.
Yönetici denetime, lider insanlara güvenir.
Yönetici işleri doğru yapar, lider ise doğru işi yapar...Anonim

Toplum sevgi ile kaynaşır, adaletle yaşar, dürüst çalışmakla ayakta kalır...Farabi

Cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olur...Charles Darwin

 Vicdanlı ve dürüst olmak “hesaplı” olmaktan iyidir. “Hesap” insanı makam sahibi yapar da “vicdan” daha önemli bir işe yarar: İnsanı “insan” yapar...Nietzsche

Fizik kanunları, enerjinin asla kaybolmadığı ve sadece şekil değiştirdiğini söyler; işte bu nedenle, kömürün enerjisini buhara, buharın enerjisini de türbinleri çalıştıracak güce dönüştürebilirsiniz. Aynı şekilde, insana ait eylemleri yöneten bir başka kanun ise gösterilen dürüst çabaların bir gün mutlaka doğru meyvelerini vereceklerini söyler...Paul Speicher

Yeter ki Kararmasın

 

Onat Kutlar, 1982-84 yıllarında yazdığı bir dizi mektup-denemede dönemin duyarlığını bir ozan edasıyla yansıtmıştı. Dostlukların, acıların, umutların, dahası özgürlüğün ve tutsaklığın usta işi bir biçimde dile geldiği yazılar Yeter ki Kararmasın... adıyla kitaplaştığında Memet Fuat, Ferit Edgü, Erdal Öz, Işıl Özgentürk ayakta alkışlamışlardı.

Şiirin, romanın, resmin, müziğin ve elbette sinemanın bileşiminden çıkan kıvılcımlarla tutuşmuş bu mektupların, yazılışlarından otuz yıl sonra da kimi karanlıklara kibrit çakması niçin yadırgansın ki?

Nasıl bir alacakaranlık... Geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. Geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. Alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. Bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır. Her şeyin. Direnmenin, köşeyi dönmenin, özgürlüğün, tutsaklığın. Çıkmak? Böyle durumlarda herkesten önce birilerinin dönüp kapıya bakmaları gerekir. Oysa Bizans’ın iç içe çemberlerinde, sıkıştırılmış köle sarhoşluğu ile dolanıyoruz.

 * * *

1982 Yazı
15 Haziran ’82

Kötü bir mektup yazarıyım, bilirsin. Seninle birlikte Paris’teyken altı ayda bir anamdan telaşlı telgraflar gelirdi: “Sağlığını telle...” diye. Üstelik şimdi sana mektup iletmek de kolay değil. Avukat falan. Bu yüzden “ben de kendime güvenli bir yol seçtim...” Zaten nasıl olsa edebiyattan söz açacağım. Edebiyat da günümüzde herhangi bir sakınca taşımıyor. Bilmem dergileri görebiliyor musun? Ben, bir okur olarak biraz şaşırıyorum. Kim kimden ne yürütmüş, kim niçin falanca yazar-ozan’ın adını anmamış, Kerime Nadir estetiğinin temel sorunları nelermiş gibi tartışma konuları pek moda. Bu tartışmalara bir ucundan katılıp okurken yazar olmak işten bile değil.

Boğaz’ın kuytu bir ucunda, senin deyiminle “Şile”de oturuyor olmasam, etrafta bu kadar çok erguvan olmasa, sabahları bunca bülbül ve karganın sesi birbirine karışmasa belki başarabilirdim de. İlerdeki söyleşilerde belki denerim. Gelgelelim günlerdir düşlerimin tarlasını hallaç pamuğu gibi atan karabasanlar durmaksızın garip yüzler çıkarıyor karşıma. Haliç’in çevresi kirlenmiş sularından Altan’ın yüzü ya da “denize girmek yasaktır” levhaları ile donatılmış, kaldırımları bir beyaz, bir siyah boyanmış Boğaz’ın kıyılarından bizim Kuzgun... Erguvanlar ve kuzguni kargalar yüzündendir, başka ne olacak, gül gibi geçinip gidiyoruz işte demeye de dilim varmıyor. Ben de oturup, Boğaz’ın kadim dragon’u olduğu halde şimdilerde Dragos’ta mekân tutan Can’ın, bu yıl üst üste yayınlanmış ama modaya uygun olmadığı için kimsenin sözünü etmediği iki kitabını okumaya durdum. Bu şiirler pek edepli olmasa da Akal ve Zeynep ve arkadaşları hoşgörülüdürler, ilgilenirler diye düşündüm. Yazının tarzının da Can’ın şiirleri ile “asorti” –böyle mi denir?– olmasına dikkat ettim.

 - - - - -

Onat Kutlar'ın 'adını bile bilmediği arkadaşları' na yazdığı bir mektup

Düşle gerçek arasında

Nasıl bir alacakaranlık...Geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. Geçmişle geleceğin,
doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. Alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup
götürüyor her şeyi. Bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır. Her şeyin. Direnmenin,
köşeyi dönmenin, özgürlüğün, tutsaklığın.                                                    Onat Kutlar


         15 Aralık'82 Marquez 'in Milliyet Sanat'ta çevirisi yayımlanan güzelim öyküsü Kardaki Kan İzleri 'ni sen, içeri girmeden önce, sanırım geçen şubat ayında Nouvel Obs'ta okuyup bana da salık vermiştin. Sonra da oturup ikimizin de yakından tanıdığı Paris'in hastanelerinden ve mezarlıklarından söz etmiştik. Mezarlıklar güzeldir Paris'te. Hastaneler ise çirkin ve kasvetli. Marquez'in öyküsündeki hastaneyi, o garip soğukluğu, insansızlığı düşün. Malte'nin Notları 'ndan da öyle ıssız bir hastane duvarı hatırlarım. Ölümün sapsarı bir yüzle dibinde sürüklenip durduğu. Bir de Montparnasse Mezarlığı'nı hatırlamaya çalış. Sen anlatmıştın. Bir kez Aiglon otelinde kalmışsın ve Bunuel' le karşılaşmışsın. Bunuel anılarında o oteli, mezarlığın şirin görüntüsüne açılan penceresini, hatta Select'i, Coupole'ü ''gülümseyen bir keşiş'' in (üstelik dinsiz) rahatlığıyla öylesine güzel anlatıyor ki. Günlerdir, Fransa'da yeni yayımlanan iki kitap yüzünden düşle gerçek arasında salınıyorum. Biri Marquez'le söyleşiler. Başlığı ''Une Odeur de Goyave.'' ( Hintarmudu Kokusu diye mi çevirmeli gerçekten?). İkincisi ise Bunuel'in anıları: ''Son İç Çekişim'' . Gerçekle düş. Aynı olayın iki yüzü sanki. Hani o çok bilinen Çin öyküsünde olduğu gibi. Chuang-chu, bir gece düşünde kendini kelebek olarak görmüş. O geceden beri de düşünüyormuş. Acaba Chuang-chu gerçekten o gece, düşünde kendini kelebek olarak mı görmüş, yoksa Chuang-chu aslında bir kelebekmiş de şimdi kendisi düşünde Chuang-chu olarak mı görüyormuş?

''Bir ocak ikindisi, başkanlık balkonunda gurubu gözleyen bir inek görmüştük; düşünün bir, ulusal balkonumuzda bir inek, ne korkunç bir şey, ne boktan ülke, herkes ineklerin merdiven çıkamayacağını bildiğinden, ineğin ne yapıp edip balkona çıktığı uzun uzun tartışıldı ve sonunda, ineği gerçekten gördük mü, yoksa ikindi üstü alanda gezinirken başkanlık balkonunda bir inek gördüğümüzü mü sandık, anlayamadık; o balkonda yıllardır bir şey görmemiştik çünkü ve geçen cuma tan ağırırken gelen ilk akbaba sürüsü de olmasa daha nice yıllar göremeyecektik...''

         Marquez'in Başkan Babamızın Sonbaharı 'nda, aynı sayfada, az yukarıda Ruben Dario' ya da bir selam var. Nikaragua'nun unutulmuş şairi Dario'ya. Geçmiş yıllarda ''Automne du Patriarche'' ı Fransızcasından okumaya çalıştığımda bütün kitabı bir tür retoriğin çalılarına dolanmış bulmuştum. Bu duygumu Tomris Uyar 'ın çok başarılı çevirisi de giderememişti. Şimdi yeniden okuyorum. Gerçekle düş arasında salınarak. Çünkü sık sık soruyor değil miyiz kendimize? Bu gördüklerimiz, görmekte olduklarımız mı düş, yoksa geçmiş yıllarda yaşadıklarımız mı? Biri doğruysa öbürü nasıl doğru olabilir?
         Nasıl bir alacakaranlık... Geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. Geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. Alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. Bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır. Her şeyin. Direnmenin, köşeyi dönmenin, özgürlüğün, tutsaklığın. Çıkmak? Böyle durumlarda herkesten önce birilerinin dönüp kapıya bakmaları gerekir. Oysa Bizans'ın iç içe çemberlerinde, sıkıştırılmış köle sarhoşluğu ile dolanıyoruz.
          ''Zaman zaman, Yok edici Melek 'i (L'ange Exterminateur) Meksika'da çektiğim için hayıflanıyorum. Daha çok Paris ya da Londra'da, giysilerin ve aksesuvarın daha görkemli olabildiği bir yerde çekmek isterdim. Viridiana ' nınki gibi tümüyle özgün olan senaryo, bir akşam, bir tiyatro gösterisinden çıktıktan sonra bir köşkün salonunda geçe yarısı yemeği için bir araya gelen bir grup insanı anlatır. Yemekten sonra daha geniş bir salona geçen konuklar, filmde açıklanmayan bir nedenle bir türlü oradan çıkamazlar... Filmin ilk gösterisinden sonra, yanımda oturan Gustavo Alatriste bana eğilerek, 'Don Luis, esto es un canon. Hiç bir şey anlamadım' dedi. Canon, çok güçlü, çarpıcı, müthiş demek İspanyolcada...''

           Luis Bunuel'in anılarında konusunu yukarıdaki gibi kısaca özetlediği filmi hatırlıyor musun? Bir edilginliği, çürümeyi, donup kalışı anlatır Yokedici Melek. Önce her şey normal gibidir. Konuklar içer, aralarında söyleşir, eğlenirler. Zaman geçer. Arada, birinden zayıf bir ses duyulur: ''Artık çıksak?'' Ama kimse çıkmaz. Gece sürer. Sonra o güçsüz kurtuluş niyetini bir başkasının ağzından duyarız. Sonuç aynı. İlişkiler, bir düşüşün yamaçlarındaki çalılar gibi birbirine dolanırken renkler solar. Öfke, kin, ihanet, acı, güçsüzlük. ''Artık çıksak?..'' Ama herkes gene orada. Genç konuk Letitia'nın olağanüstü güzel konuşmasını hatırlıyorum filmden. Eski bir Avant-Scene'den olduğu gibi alıyorum:

           ''..... LETITIA - Bilmiyorum... Daha doğrusu... Evet. Olağanüstü bir şey bu... Nice zamandan beri buradayız. (Sessizlik) Bilmiyorum. (Oradakilerin her birini ayrı ayrı inandırmak ister gibi) Ama düşünün ne olur, bu korkunç sonsuzluk sonrasında kimler yerlerini değiştirdi? (Israrlı) Binlerce birbirine benzemez durumu bir düşünün. Satranç piyadeleri gibiyiz. Eşyalar bile. Yüz kez değiştirildi belki yerleri. Ama şu anda hepimiz.. eşyalar ve biz.. o gecenin başladığı andaki yerimizdeyiz. Bütün gördüklerimiz bir düş mü acaba? Söyle Alvaro, düş mü? Söyleyin hepiniz...''

           Bir uyurgezerin mırıldanmalarıdır Letitia'nın sözleri. Konuklar, sızlanan, kusan, yerlerde sürüklenen konuklar bu sözler üzerine, ancak salondan çıkıp yandaki küçük kiliseye gidecek kadar bir güç bulabilirler kendilerinde. Sonra da orada kapanıp kalırlar. Aşçılar, uşaklar, hizmetçiler çoktan terk etmiştir onları. Sabaha karşı dışarda büyük gürültüler duyarlar. Derken birden kapı açılır.. ve, içeriye bir koyun sürüsü girer. Filmi gördüğümde, bu koyun sürüsünün ne anlama geldiğini uzun uzun düşünmüştüm. Bir düş mü acaba? Bugünlerde ise sık sık şunu soruyorum: İçerde olan sen misin, yoksa bizler mi? (Yeter ki Kararmasın)
 

Bilmemek

1968. Prag'da Sovyet tankları. Prag Baharı'nın sonu gelmiştir. Yurdundan ayrılan pek çok göçmenden biri de Irena'dır. Kocasıyla birlikte Paris'e yerleşen Irena, onun ölümüyle yalnız kalır. Kendine yurt edindiği bu yerde duygularını, özlemlerini anlayacak, 'bilecek' kimse yoktur. Yıllar sonra, soğuk savaşın bitimiyle birlikte, eski yurdunu sık sık ziyaret etmeye başlar. Bu yolculuklarından birinde havaalanında yine eski bir göçmen olan Josef'le karşılaşır. Josef, onun bir türlü kopamadığı, ama yabancılaştığı geçmişinden bir sayfadır. Bütünüyle farklı nedenlerle çıktıkları Prag yolculuğu, Irena ile Josef'in yurtsuzluklarına, özlemlerine yeni halkalar ekleyecektir. Bilmemek, hatırlama üzerine, yalnızlık, yabancılaşma, yurtsuzluk, bellek ve unutuş üzerine bir roman. Yoğunluk, derinlik, duyarlık ve yorum açısından Milan Kundera'nın en önemli yapıtlarından olduğu kesin. İnsanlığın en güzel sorunlarından biri haline gelen 'göçmen olma' durumunu psikolojik ve siyasal kalıplar içinde tutkuyla inceleyen Milan Kundera, romanına kendi kişisel tarihini de ilk kez bu kadar açıkça katmış. 20'nci yüzyıla damgasını vuran yazarlardan olan Milan Kundera'nın bu son romanı, yaşadığı ve yazdığı ülke olan Fransa'dan önce Türkiye'de ve Türkçe yayınlanıyor.

Bilmemek - Milan Kundera  PDF

Dönüşü seçti. Bilinmeyenin tutkularla dolu keşfine, bilineni yüceltmeyi tercih edecektir (dönüş). Sonsuzluğa (çünkü macera asla bitmeme iddiasını taşır), sonu tercih edecektir (çünkü dönüş hayatın sınırlılığıyla barışmaktır).

Bütün öngörüler yanılır; bu, insana bahşedilmiş çok nadir kesin bilgilerden biridir. Ama öngörüler gelecek hakkında yanılsa da, kendilerini dile getirenler hakkında doğruyu söyler, onların şimdiki zamanlarını nasıl yaşadıklarını anlamak için en iyi anahtardır.

Hayatları felakete dönenler, suçlu avına çıkarlar.

Sen bana, aşkta aslolanın sadece ten olduğunu söyledin. Küçüğüm, eğer bir erkek sana senin sadece tenini istediğini itiraf edecek olsa, koşa koşa kaçardın. Ve yalnızlık denen o korkunç duyguyu anlardın.

Duygulardan uzak cinsellik, insanın kederden öldüğü bir çöl gibi uzar.

Geçmişe karşı hiçbir sevgi hissetmiyor, ona dönmek için hiç arzu duymuyor: Hafif bir çekingenlikten başka hiçbir şey duymuyor; kopukluk. Doktor olsaydım ona şu teşhisi koyardım: "Hasta nostalji yetersizliğinden rahatsız.

Aşk, şimdiki zamanın coşkuyla yüceltilmesidir. Şimdiki zamana bağlılığı anılarını kovdu, onu anılarının müdahalelerine karşı korudu; belleği kötü niyetinden bir şey kaybetmedi, ama ihmal edilip bir köşeye atılınca üzerindeki gücünü kaybetti.

Ardımızda bıraktığımız zaman daha geniştir, bizi geri dönmeye çağıran ses daha karşı konulmazdır. Bu deyişte keskin gibi bir hava var, ama yanlış. İnsan yaşlanır, sonu yaklaşır, her an gitgide kıymetlenir ve anılarla kaybedecek zaman yoktur. Nostaljinin; matematik çelişkisini anlamak gerekir, ilkgençlikte yaşanan hayatın hacmi tamamen anlamsızken nostalji en güçlü noktasındadır.

Kaynağını gerçek bir tutkudan almayan sadakat, ne kadar da bıktırıcı.

Yıllar sonra tekrar görüşen iki insanın heyecanını hayal ediyorum. Bir zamanlar sık sık görüşmüşlerdir ve bu yüzden de, aynı yaşanmışlıklarla, aynı anılarla bağlı olduklarını düşünürler. Aynı anılar mı? Yanlış anlamalar burada başlar: Anıları aynı değildir. İkisi de geçmişten iki ya da üç durum hatırlamaktadır, ama herkesinki kendinedir; anları birbirine benzemez, birbiriyle örtüşmez; hatta nicel olarak bile birbirleriyle kıyaslanamazlar; biri öteki hakkında, onun kendisi hakkında hatırladığından çok daha fazla şey hatırlar.

Hatırlanan geçmiş zamandan yoksundur. Bir aşkı, bir kitabı yeni baştan okur ya da filmi tekrar seyreder gibi yeniden yaşayamazsınız.

Vedalarda başarısız olan kavuşmalardan pek büyük bir şey bekleyemez.

Ruhun yüksek alanlarında yürütülen tartışmalar, ne kadar zekice olsa da, nedensizce ve mantıksızca, aşağılarda olup bitene karşı her zaman miyop bakarlar.

İşte o an, bir hata işledim, tanımlaması zor, anlaşılmaz, ama bütün hayatımın hareket noktası olan ve asla onaramadığım bir hata. Cehalet çağında işlenmiş bir hata. İnsan o çağda evlenir, ilk çocuğuna sahip olur, mesleğini seçer. Bir gün pek çok şey bilecek ve anlayacaktır, ama artık çok geç olacaktır. Çünkü bütün hayatına, insanın hiçbir şey bilmediği bir çağda karar verilmiştir.