03 Şubat 2023

Uzak Dünyanın Şarkıları - Arthur C. Clarke


Birkaç ada dışında tüm yüzeyi okyanuslarla kaplı Thalassa gezegeni, Güneş'in novaya dönüşeceğini öğrendiklerinde galaksiye robot tohumlama gemileri gönderen insan ırkı tarafından kolonileştirilmiş küçük bir cennetti.

Thalassa'nın fiziksel güzelliği ruhlarına yansıyan kolonistler, denizlerinde cereyan eden evrim hadisesinden tamamen habersiz bir şekilde sorunsuz hayatlarını yaşamaktaydılar...

Sonra aniden, Macellan göklerinde belirdi. Arz'da yaşanan son günlerin çılgınlığından kurtarılan bir milyon kişi ve insan ırkının tüm bigisini içeren hafıza bankalarını taşıyan dev gemi kuzenlerini ziyarete gelmişti ve bir istekleri vardı: Sakin Thalassa cennetinde artık bir süre belirsizlik hakim olacaktı.

Tanrılar Her Neyseler

Roman, 2000 yılında ,Güneşin bir novaya dönüşeceğinin anlaşılmasından sonra insanın soyunu sürdürme amacı ile tohumlama gemilerini uygun gördüğü gezegenlere göndermesi ve 3620 yılında dünyanın yok olmadan önce Macellan adlı geminin yapılarak içinde 925,000 seçilmiş insanla birlikte Sagan İki adlı gezegene doğru yol alması sırasında geçer.Sagan İki’ye giderken Macellan, Thalassa gezegenine uğrar, bu gezegen 700 yıl önce dünyadan gönderilen bir tohumlama gemisi sayesinde kolonileştirilmiştir.Ve oradaki insanlar Macellan gemisi gelene kadar hiç dünyalı ‘amca’ları ile karşılaşmamışlardır.Dünyalılar (romanda Arzlılar olarak geçiyor) Thalassa gezegeninden gemiye kalkan olarak kullanılmak üzere buz almak uğramışlar ve bu arada Dünyada o zamana kadar öğrendiklerini Thalassa’lı kuzenlerine anlatmaktadırlar.Aşağıdaki pasaj Dünyalı Kaldor Moses (arabulucu-diplomat) ile Thalassa’nın en zeki insanlarından Mirissa arasında geçiyor.)


“Tanrı nedir?” diye sordu Mirissa.

Kaldor iç çekti ve kafasını incelediği yüzlerce yıllık görüntülerden kaldırdı.

“Neden soruyorsun Mirissa?”

“Çünkü Loren dün, ‘Moses akreplerin Tanrıyı arıyor olabileceklerini düşünüyor’dedi.”

“Bunu gerçekten söyledi mi?Onunla daha sonra bir konuşma yapmam gerekecek.Ve sen küçük hanım, bana insanlığın binlerce yıldır başına dert olmuş bir kavramı böyle paldır küldür açıklamamı istiyorsun.Vaktin var mı?”

Mirissa güldü. “En az bir saat.Bana bir keresinde gerçekten önemli bir şeyin tek bir cümleye sığdırılabileceğini söylememiş miydin?”

“Şeyy..aslına bakarsan benim bile basite indirgeyemeyeceğim konular var.Nereden başlasam bilmiyorum ki…”

Gözleri kütüphanenin pencerelerine ve sonra da dışarıda bekleyen Tohumlama Gemisinin boş gövdesine dalgın bir ifadeyle bakmaya başladı.Thalassa’da – bana sık sık cenneti hatırlatan Thalassa’da – insan hayatı işte tam burada başladı.Ya ben?
Şu anda ben insana cennetin yasaklanmasına neden olan yılan rolünü mü oynuyorum? Bu zeki kıza zaten bilip kavradığımdan emin olmadığım hiç bir şeyden bahsetmeyeceğim.

“Tanrı kelimesini anlatmanın zorluğu,” diye başladı ağır ağır, “herkesin bu kelimeyi farklı anlamasındandır – hele de tarifi yapmaya çalışanlar filozoflarsa.Bu yüzden üçüncü bin yılın sonunda bu kelime dillerden neredeyse tamamen kayboldu.

“Ancak yerine yeni kelimelerin oluşturduğu bir set geçti.Bu şekilde insanların kavramlar üzerinde yapacağı gerekesiz tartışmalar engellendi.

“Bazen ‘Birinci Tanrı’ da denilen kişisel Tanrı için Alpha kelimesi kullanılmaya başlandı.Bu kuramsal varlık insanları, hayvanları hatta varolan herşeyi sürekli olarak izleyen ve yapılan kötülükleri ya da iyilikleri ölümden sonra bizi beklediğine inanılan dünyada cezalandıracağına ya da ödüllendireceğine inanılan bir olguydu. İnsanlar Alpha’ya tapınır, ona dua eder, adına dev tapınaklar inşa eder ve kimi çok saçma ayinler düzenlerdi…

“Başka bir Tanrı tanımı ise evreni yarattığına inanılan, ama sonra hiç bir şeye elini sürmeyen bir varlık olarak görüyordu onu. Adı da Omega idi.Filozoflar Tanrıyı sınıflandırma işini tamamladığında antik Yunan alfabesinde harf kalmamıştı.Ama bu sabah sana Alpha ve Omega yeterli olacaktır.İnsanlık tarihi boyunca Tanrıyı nereye koyacaklarını düşünmüş on milyardan fazla insan yaşamış olmalı.

“Alpha içinden çıkılmaz bir biçimde din kavramıyla karıştırılıyordu. – çöküşünü hazırlayan neden de bu oldu.Binlerce yıl boyunca birbirleriyle savaşıp duran dinler herkesi kendi haline bıraksaydı Alpha kavramı belki Arz’ın son gününe kadar yaşayabilirdi...Ancak böyle birşey olmadı, çünkü her din gerçek ve değiştirilemez doğrunun sadece kendi inandıkları olduğunu savunuyordu.Bu yüzden rakiplerin yok edilmesi gerekiyordu. – ki bu da inançlı insanların büyük çoğunluğunun sunulan dinlerden vazgeçip kendi içlerindeki Tanrıya inanmaya başlamalarına sebep oldu.

“Elbette konuyu mümkün olduğunca sadeleştiriyorum; pek çok iyi insan kendi kavrama derecelerini aşan varlıklara inandılar: Ayrıca ilkel insan toplulukları için din gerekli bir kavramdı.Doğaüstü güçlere karşı duyulan yoğun korkuyla karışık saygı olmasaydı insanoğlu ilkel kabilelerin ötesinde sosyal gruplaşmaları başaramazdı.Güç ve ayrıcalık peşinde koşanlar tarafından keşfedilip kendi çıkarları için kullanılmaya başlayana kadar din toplumlar için bir nevi tutkal görevi görmüştü.Ancak bu noktadan sonra bütün iyi yönlerini gölgeleyen kötülüklerin kaynağı haline geldi.

“Engizisyon Mahkemelerini, yakılan cadıları, kutsal cihatları duyduğunu hiç sanmıyorum.Uzay çağında bile tapındıkları
Alpha’nın öyle istediğini düşündükleri için çocuklarını kurban edebilecek insanların bulunduğuna inanabilir misin?

“Evet şaşırdın…ama atalarımız Güneş Sistemini keşfetmeye başladığında bu tip şeyler hala olmaktaydı. – hatta daha da kötülerinin olduğunu söyleyebilirim.

“Şansımıza Alpha, 2000’li yılların başında insanın hafızasından neredeyse silinmişti.Onun ölümünü sağlayan şey, bugün
“istatistiksel teoloji” adını verdiğimiz bilim dalıydı.Ne kadar vaktimiz kaldı? Bobby sabırsızlanmasın?”

Mirissa pencereden dışarı baktı.Gösterişli at Ana Geminin etrafındaki alana yayılan çimenleri kemiriyor ve halinden oldukça memnun görünüyordu.

“Yiyecek birşeyler bulabildiği sürece huysuzluk çıkarmaz.İstatistiksel teolojiyi açıklayabilir misin?”

“Bu bilim dalı şeytanın varlığı sorunu üzerine yapılan son saldırıydı.Ortaya çıkmasına, 2050’lerde kurulan ve kendilerine Neo-Manichee (NM) diyen hayli eksantrik bir tarikat sebep olmuştu.Aklıma gelmişken, doktrinlerini yaymak için diğer inançlar da iletişim çağının nimetlerinden yararlanmışlardıysa da, ilk gerçek küresel tarikat NM’lerinkiydi.Onlar toplantılarını daima televizyon ekranlarında yaparlardı.

“Teknolojiye böylesine muhtaç olmalarına rağmen, inançları oldukça eski modaydı.Alpha’nın varolduğuna; ancak şeytanın ta kendisi olduğuna inanıyorlardı – insanın nihai yazgısı ise onunla karşılaşmak ve yok etmekti.

“Sözlerine kanıt olarak tarih ve biyoloji bilimine dayalı gerçekleri kasıtlı olarak saptırıyorlardı.Bence onlar gerçekten hasta insanlardı; çünkü bahsettiğim tür malzemeleri bir araya getirmekten sapık bir zevk duyuyorlardı.

“Mesela, Alpha’nın varlığına dair en tutulan kanıt Tasarım Tartışması idi.Şu anda bu kanıtın tamamen mantıksız olduğunu biliyoruz; ama NM tarikatı göz boyama yöntemleri ile insanları kanıtlarının doğruluğuna inandırmayı başarabiliyordu.

“ ‘ Eğer güzel ve yeterli biçimde tasarlanmış bir sistem bulursanız’ diyorlardı, - en sevdikleri örnek bir dijital kol saatiydi – ‘mutlaka onu birinin yaptığını düşünürsünüz.Bir de dünyaya, tabiata bakın…’

“Onlar da dünyaya ve tabiata bakıyorlardı…ama intikam duygularıyla.Uzmanlaştıkları bilim dalı parazitolojiydi; Thalassa’da bu açıdan ne kadar şanslı olduğunuzu bilemezsiniz.İnsanlara anlattıkları dahice – ama bir o kadar da mide bulandırıcı – örnekleri anlatıp da mideni kaldırmak istemiyorum.Ancak hakkında en çok konuştukları canlılardan biri olan ‘ichnemon sineğini’ sanırım anlatabilirim.

“Bu zeki yaratık yumurtalarını salgıladığı bir sıvıyla felç ettiği başka böceklerin gövdesine yumurtlardı:böylece yavru sinekler doğduklarında canlı ve sürekli taze et kaynağına sahip olurlardı.

“NM mensupları bu örneği vererek Alpha’nın ya tamamen kötülük dolu olduğunu, (yani şeytanın ta kendisi olduğunu) ya da insanların ahlak değerleriyle uzaktan yakından alakası olmadığını söylerlerdi.

“En sık öne sürdükleri başka bir kanıt ise ‘Yıkım Tartışması’ idi.Basit bir örnektir:farzet ki salgın bir hastalık var ve insanlar korunmak için bir yandan Tanrıya (Alpha’ya) dua ediyorlar, diğer yandan da sığınaklara sığınıyorlar…sonra salgının sebebi olan virüs ya da bakteri sığınağa giriyor ve hepsini öldürüyor.Bu hastalık olmasaydı ya da insanlar sığınağa gitmeyip evlerinde oturmuş olsalardı ölmeyeceklerdi belki de…mantığı – ya da mantıksızlığı anlıyor musun? Sonuçta suçlu Alpha idi onlara göre.

“Anlattıklarım dışında, NM mensupları başka pek çok felaketi de haklılıklarının kanıtı olarak öne sürüyorlardı; bir hastanede çıkan yangın, yanardağ patlamaları, şehirleri yerle bir eden fırtınalar, depremler…liste sonsuza dek uzanıp gidiyordu.

“Elbette Alpha’ya inananlar da boş durmuyor, onlar da eşit sayıda karşı kanıtlar öne sürüyorlardı.

“Bir çok farklı şekilde bu çekişme binlerce yıl sürdü. Ancak yirmibirinci yüzyılın başında gelişen iletişim teknolojisi ve istatistiksel analizlerdeki mükemmelleşme tartışmayı sonuca vardırdı.

“Tabii nihai cevabın alınması ve tüm zeki insanlar tarafından benimsenmesi birkaç yüzyıl sürdü.Güzel olaylar kadar kötüleri de oldu: ama artık herkes evrenin de matematik kuralları dahilinde hareket ettiğine ikna olmuştu.Elbette iyi ya da kötü; hiçbir çeşt tabiat ötesi varlığa dair kanıt bulunamamıştı.

“Bu yüzden şeytan kavramının yarattığı sorun yüzeye çıkmadı.Çünkü evrende herşeyin iyi gitmesini beklemek kumar oynarken sürekli kazanmayı ummakla aynı anlamı taşıyordu.

“Bazıları ucuz numaralara başvurup Alpha’nın varlığına olan inançlarını sürdürdüler ve taraftar toplamaya çalıştılar.Ancak söylememe bile gerek yok; Tanrı kavramı soyutlaştıkça sıradan insanların ilgisini kaçınılmaz biçimde kaybetmişti.

“Ayrıca konu matematiğe geldiğinde; Alpha en büyük darbeyi yirmi birinci – yoksa yirmi iki miydi? – yüzyılda yedi.Dahi bir Arzlı olan Kurt Gödel evren dahilinde bilginin kesin sınırları olduğunu ispatladı; böylece herşeyi bilebilen bir Tanrı olamayacağı ortaya çıktı.

“Bu olaylar bizim zamanımıza kadar gelebilen ‘Gödel Tanrıyı öldürdü’ diye bilinen bir sözcük oyunu sayesinde toplumların hafızasında taze tutuldu…

“Alpha’ya dönersek, üçüncü bin yılın sonunda insan ırkı onun varlığını hemen hemen unutmuşu.Artık herkes antik çağ filozofu Lucretius’un sert yorumuna katılıyordu.Ona göre bütün dinler köklerinde kötülük barındırırlar; çünkü körükledikleri batıl inançlar insanoğluna yarardan çok zarar getirmiştir..

“Yine de eski inançlardan bazıları yaşamayı sürdürebilmişlerdi.Hatta ‘ Geç Günler Mormonları’ ve ‘Peygamberin Kız Kardeşleri ‘ tarikatları kendi tohumlama gemilerini yapmayı başarmışlardı.Bazen onların akibetlerinin ne olduğunu uzun uzun düşünürüm.

“Her neyse, Alpha’nın kaybolmasından sonra geriye Omega – herşeyin yaratcısı kalıyordu.Göründüğünden daha ince bir mizah içeren evrensel bir fıkra vardır:Adam sorar:Evren neden burada? Diğer cevaplar:Ya nerede olmalıydı?

“Sanırım bu sabah için yeterince konuştuk.”

“Teşekkürler Moses,” diye karşılık verdi Mirissa; biraz şaşkın görünüyordu. “Bunları daha önce de anlattın değil mi?”

“Elbette pek çok kez hem de.Ve bana söz ver”

“Ne konuda?”

“Bu anlattıklarıma sırf ben anlatıyorum diye inanmayacaksın. Felsefi problemlerden hiçbiri henüz nihai çözüme ulaşmamıştır. Omega hala ortalıkta geziniyor – ama ben en çok Alpha hakkında endişeleniyorum…”

 

30 Ocak 2023

Mahatma Gandhi seçme sözler


Basit yaşa ki başkaları da var olabilsin.

Sıkılmış yumruklarla el sıkışamazsınız.

Önce önemsemezler, sonra gülerler, sonra kıskanırlar, en sonunda ise yenilirler.

Adaletsiz rejimi, adaletle yıkınız. Alkışlar önüne kansız elle çıkınız. 

Çılgınca tahribatı totaliterlik nedeniyle ya da özgürlük ve demokrasi adı altında yapmak ölüler, yetimler ve evsizler için ne değiştirir? 

 

27 Ocak 2023

Mozart: Complete Wind Concertos

 

 
🎂

  

 

 Mozart: Complete Wind Concertos - YouTube 

 

Clarinet Concerto in A Major, K. 622 (Oskar Michallik (clarinet), Staatskapelle Dresden & Siegfried Kurz): 0:00:00 I. Allegro 0:13:03 II. Adagio 0:20:24 III. Rondo. Allegro Concerto in C Major for Flute and Harp, K. 299 (Marc Grauwels (flute), Giselle Herbert (harp), Les Violons du Roy & Bernard Labadie): 0:30:20 I. Allegro 0:39:56 II. Andantino 0:48:06 III. Rondeau. Allegro Johannes Walter (flute), Staatskapelle Dresden & Herbert Blomstedt: Flute Concerto No. 1 in G Major, K. 313: 0:57:40 I. Allegro maestoso 1:06:35 II. Adagio non troppo 1:15:31 III. Rondo. Tempo di menuetto Flute Concerto No. 2 in D Major, K. 314: 1:23:19 I. Allegro aperto 1:31:35 II. Andante ma non troppo 1:38:38 III. Allegro 1:44:07 Andante for Flute and Orchestra in C Major, K. 315 Staatkapelle Dresden: Oboe Concerto in C Major, K. 314 (Kurt Manh (oboe) & Herbert Blomstedt): 1:50:34 I. Allegro aperto 1:58:42 II. Andante non troppo 2:05:58 III. Rondo. Allegretto Bassoon Concerto in B-Flat Major, K. 191 (Gunter Klier (bassoon) & Siegfried Kurz): 2:11:58 I. Allegro 2:19:54 II. Andante ma adagio 2:27:21 III. Rondo. Tempo di menuetto Sinfonia Concertante in E-Flat Major, K. 297b (Alfred Tolkdorf (oboe), Karl Schütte (clarinet), Günter Shaffrath (horn), Heinz Wappler (bassoon) & Otman Suitner): 2:31:48 I. Allegro 2:45:36 II. Adagio 2:53:17 III. Andantino con Herman Jeurissen (horn), Netherlands Chamber Orchestra & Roy Goodman: Horn Concerto No. 2 in E-Flat Major, K. 417: 3:03:03 I. Allegro 3:09:32 II. Andante 3:12:52 III. Rondo. Allegro Horn Concerto No. 3 in E-Flat Major, K. 447: 3:16:25 I. Allegro 3:23:05 II. Romance. Larghetto 3:27:02 III. Allegro 3:30:52 Concerto Movement in E Major, K. 494a. Allegro Horn Concerto No. 1 in D Major, K. 412: 3:39:55 I. Allegro 3:44:43 II. Rondo. Allegro Horn Concerto in E-Flat Major, K. 370b: 3:48:48 I. Allegro 3:56:09 II. Rondeau. Allegro Horn Concerto No. 4 in E-Flat Major, K. 495: 4:02:09 I. Allegro 4:09:50 II. Andante 4:14:16 III. Allegro 4:18:21 Horn Concerto No. 1 in D Major, K. 412: II. Rondo. Allegro 

 

25 Ocak 2023

Gündemdeki Sanatçı - Onat Kutlar

 

Onat Kutlar’ın yayın dünyası ile ilk ilişkisi, 1959’da Doğan Kardeş kanalıyla olmuştu.” Gündemdeki Sanatçı” kitabını 1994 Aralık’ında yayınevine getirdiğinde bunun bir “son kitap” olacağı kimsenin aklından geçmiyordu elbette. İshak’ın da kanıtladığı gibi, Türk edebiyatının en iyi hikâyecilerinden biriydi. Yıllardır, kültür etkinlikleri uğruna bir nebze ihmal ettiği yazma eylemine daha fazla vakit ayırmak ister gibi görünmesi, memnuniyet uyandırıcıydı. Sonra her şey birden, anlamsızca ve isyan ettirici bir gaddarlıkla son buldu.

“Gündemdeki Sanatçı”da Onat Kutlar, tanıdığı ve tanıtmak istediği yazarlar, şairler, ressamlar, fotoğrafçılar, kültür insanları üzerine yazıyor, onları, onların başarılı bulduğu çalışmalarını selamlıyor. Hulki Aktunç’un deyişiyle “şiir, öykü, sinema, deneme, çeviri prizmalarından defalarca geçmiş bir yazar”ın katıksız insan sevgisi ve yazın duyarlılığıyla ince ince işlediği portrelerden örülmüş bir panorama sunan “Gündemdeki Sanatçı” kültür-sanat yaşamımızda önemli izler bırakmış Onat Kutlar’a hepimizden bir selam.

 

21 Ocak 2023

Konur Ertop 'Ahmet Oktay'




AHMET OKTAY

Ahmet Oktay uzun yaşamı boyunca gazetecilik yaptı, İsmail Cem yönetimindeki parlak kalkınma döneminde Tv’ye emek verdi. "Sanat ve Siyaset", "Siyasal İslama İtirazlar", "Zamanı Sorgulamak" gibi kitaplarıyla Türkiye’nin sorunlarına toplumcu bir aydın olarak yaklaştı.

"Romanımıza ne oldu?", "Anlatıların Aynası", "Şairin Kanı" kitapları onun edebiyatı toplumcu gerçekçi anlayışla değerlendirmesinin ürünleridir.

Yazık ki yarım kalan edebiyat tarihiyle "Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları" gibi çalışmaları, konunun tarihsel gelişimini aydınlatan kaynaklardandır.

Ancak Ahmet Oktay gerçek kimliğini şair olarak kazandı. Ortaokul 2. Sınıfta, şiir yazmaya başladığını anlatır. Ankara’da arkadaşı Yılmaz Gruda’yla birlikte gidip geldikleri "Onbeşinci Yıl" kıraathanesinde Ahmet Arif, Enver Gökçe, Mehmet Kemal, Arif Damar gibi dönemin toplumcu şairlerini tanımışlar.

Ahmet Oktay 19’undayken Türkiye Sosyalist Partisi’nin organı sayılan "Gerçek" dergisinde şiir yayınlamış, daha sonraları toplumcu gerçekçi sanatı savunan "Mavi" hareketi içinde yer almıştı. Sanat anlayışını açıklarken, "Ben Marksist bir sanata bağlı kalmaya çalıştım ömrüm boyunca," der; "Ama bu sanatı da açık bir propagandist sanat olarak düşünmedim. Daha köklü yerlerden insani tavır alışlardan ve insani durumlardan kaynaklanarak, onları anlatarak şiire siyasi bir işlev kazandırılabileceğine inandım ve onu savundum."

Ahmet Oktay’ın şiir yolculuğunu Memet Fuat, "Toplumsalcı şiirin destan havasıyla yola çıkmış, sonradan İkinci Yeni şiir anlayışıyla bir bireşim aranışına girmişti. Zamanla 1980 sonrası yazınımızın genel eğilimine uyarak biçimi iyice öne aldı," diye özetlemişti.

60 yılı dolduran uzun şiir yolculuğunun son aşamasına ise "Hayalete Övgü" kitabı damgasını vurmuştur. Bu yapıtta yaşadığımız dünyanın siyasal, toplumsal çalkantıları gösterilmiş, ozanın kişisel anılarında derin izleri olan gerçek olaylar, gerçek kişiler canlandırılmıştır.

Bu önemli aşamayı kendisi şöyle özetliyor:

"Hem kendi yaşamımın parçalarına, hem arkadaşlarıma göndermeler vardır hem siyasal düzeyde göndermelere yaslanma eğilimi vardır. Kitabın adını doğrudan doğruya Derrida’nın "Marx’ın hayaletleri" adlı kitabından esinlenerek, borç kavramını yorumlayışından esinlenerek koydum örneğin. Böyle bir şiirle uğraşırken, hiç aklımda yokken Urfa ile ilgili bir şiir yazmaya başladım. Burada hem tematik hem biçim / biçem açısından bir sıçrama var. Böyle bir durumda ister istemez sözlüğünüz, göndermeleriniz değişiyor. Bir kimlik dönüşümünden söz edilebilir bu noktada."

Anlatım artık alabildiğine yalındır. Neredeyse bütün söz oyunlarının bir yana itildiği şiirle anı, öykü türleri birleşmiştir.

Toplumsal sorunlar şiir serüveninde daha öncesinde de olduğu gibi ön sıradadır. "Borç" kavramı ise kolay unutulamayacak "Borçlu Öleceğim Herkese" şiirinin konusudur.

Kitapta 1960’lardan başlayarak Ahmet Oktay’ın çevresinde, giderek Türkiye’mizde sanata, siyasete damgasını vurmuş kişilikler canlandırılır, geniş kamuoyuna öncü düşünceler, güzellikler kazandırmış insan yüzleri birbirini izler:

Kulüp 12’nin Amerikan-bar’ında
'caz müziği dinliyorum'. Keşke
yanımda olsaydı Kâmuran Yüce de
diye geçirirken gözlerimi kapatıyor
biri. Usulca dönüyorum: Çirkin Kral;
kravatsız, beyaz ceketli. Kaç yılındayız
ne zaman geldik Ar Sinemasının fuayesine?
Özlemle sarılırken, kolumda
hissediyorum kabzayı.
‘Sana’ diyorum ‘on lira borcum var,
Pasaj’da almıştım. Karlı
bir geceydi hiç unutmam’.
‘Boşver’ diyor, yağmurun dindiği
göğe benzeyen bir gülümsemeyle.
Şaşmışımdır hep, niye öyle az
güldüğünde filmlerinde
Seçtiği sürgünde öldü Yılmaz
hâlâ bir onluk borçluyum ona

Şiirler boyunca Mehmet Ali Aybar’dan Sevgi Soysal’a, Enver Gökçe’den Hayalet Oğuz’a, Metin Eloğlu’dan Asaf Çiğiltepe’ye türlü kişiliklerin bir araya gelerek Türkiye’nin aydınlık insan dokusunu oluşturdukları gösterilir. O aydınlanmaya katkısı olanların, aydınlıktan paylarını alanların da elbette başkalarına borçları vardır:

Çok şükür borçlu öleceğim herkese.
Sürülecekse bu yüzden sürülecek
izim. Birkaç alacağım da
-bir fikir, bir dize, bir imge
kalacak elbet birilerinde
ve belki onların peşine düşecek
başka birileri de.

Kitabıyla ilgili açıklamalarında Ahmet Oktay özellikle şu noktalar üzerinde duruyordu:

"Hayalet Övgü" benim geçmişimle bir tür hesaplaşmam olarak özetlenebilir. Tabii burada geçmiş derken sadece benim kişisel geçmişim söz konusu değil, Türkiye toplumunun yakın geçmişiyle bağlantılı bir geçmiş buradaki. Türkiye son otuz yıldır bir bunalım döneminden geçiyor. Bunun birçok örneği görüldü. Ekonomik alanda, siyasal alanda. İnsanlar da bu bunalım içinde çeşitli serüvenlerden geçti. Başına birçok şey geldi.

Ben de bu kitabımda kendi çevremdeki insanlardan, sanatçı arkadaşlarımdan, yazar arkadaşlarımdan bazılarına olan borçlarımı ödemek istedim. Çünkü şuna inanıyorum ki, her insanın öteki insanlara şu ya da bu oranda bir borcu var. Ve insan çok unutkan bir mahluk. İnsanlarımızı, yaşadığımız dramları, travmaları çok çabuk unutuyoruz."

"Ada Gezisi" şiirinde, darbe dönemlerinin -daha sonraları da bitip tükenmeyen- insan avına tanıklık edilmektedir:

Atlıyorum Karaköy'de dolmuştan,
çoktan gelmiş Oğuz'la Metin;
iskelede yeni afişler, duyurular.
Bakışıyoruz arananların fotoğraflarıyla:
sanki ben de yeni çıkmışım güne
aylardır saklandığım izbeden;
içimde ölümcül bir kazanın vehmi.
‘Muhbir vatandaşlar’ deniyor
duyurularda. Sözcükler
alçaltıcı. Ve zaman
nasıl da kirletti herkesi.

Toplumcu ozanın gözleri, emekçilerin dünyası üzerinden hiç uzaklaşmaz. Onların çalışma koşullarını. konu edinir. Bir şiirinde,

Madencinin lâmbası
ve kandili Ozan'ın
aydınlat yolu.

dediği için bir okuru ona bir "Madenci Lambası" getirmiştir. Bu armağan belleğin kuyusunda kendi geçmişine de uzanmasına yol açacaktır:

Ben de bir şaire ulaşmak için
yıllar önce bir kar gecesinde
binmedim mi İstanbul otobüsüne?
Çalmadım mı Şişli'de bir bodrum
katının kapısını? Göğsümde
inanılmaz bir panik."

Anlatılanların ardında,1950’lerde "Mavi" dergisi günlerinin olayları yatmaktadır:

Attila İlhan’ın ilk romanı "Sokaktaki Adam" yayınlandığında Ahmet Oktay "Mavi" dergisinde romanın toplumcu gerçekçiliğe aykırı olduğunu öne süren bir eleştiri yayınlamıştı. Paris’ten yeni dönmüş Attila İlhan o günlerde "Bobstiller" diye andığı "Garipçiler"le, "Aktif realistler" dediği Marksist yazarlara sert eleştiriler yöneltiyordu. "Mavi" dergisine Ahmet Oktay’ı aktif realistlerin çizgisinde diye eleştiren bir yanıt gönderdi. Bu yazının ardından genç Ahmet Oktay, Ankara’dan İstanbul’a "Madenci Lambası" şiirinde konu edindiği yolculuğu yaparak "Sokaktaki Adam" yazarıyla tanıştı. Böylece "Mavi" dergisinde Attila İlhan’ı yazmaya başlamadı. 1950’lerin edebiyat dünyasında çok etkili yeni bir dönem açıldı.

"Hayalete Övgü"de ozanın gözleri topluma, tanıdıklarına olduğu kadar kendi varlığına, kendisinin yapıp ettiklerine de çevrilmiştir. Yayınevinde bir büyük levhaya yazar arkadaşlarıyla birlikte ondan da boyalı elini izini basarak anısını bırakması istenmiştir. "Tuhaf Yaratık" şiirinde bu olayın düşündürdüklerini buluruz:

Kâğıda emdirilen acı, uykusuz
geceler, onca yas ve karabasan
yetmiyor demek müşteri-okura

Sadece bu parmak uçlarından
kim sürebilir izimi? Aşklarım nerde,
nerde hastalıklarım? ‘Ya alkol olmasaydı?’
diye soran kederli ses nerde? Kent ve ev
değiştirdim elbet, ama elli yıldır
aynı oyuğu oydum ısrarla.
Büyük bir krater
oldu çoktan. Görünmüyor ama.

"Sayfada Gördümdü Kendimi" şiiri yazıya adanmış, yazıyla içiçe sürüp gitmiş bir yaşamın kendi kendisiyle hesaplaşmasıdır:

Harflerden, sözcüklerden medet
umudum bunca yıl Kerterizlerim
altın ve gümüş kakmalı pusulalarım.
Sandım ki seçersem doğru harfi
açılacak Süleyman'ın kuşlar dili,
sandım ki doğru sözcüğü bulursam
aydınlanacak içinde yittiğim
kristal labirentteki güzergâh.
Var mıydı tutacağım bir yön,
Bulacağım doğru ve düz bir yol?
Bilemedim. Geliyor ve gidiyor insan."

"Envanter" şiirinde ise sanki ozan kaçınılmaz büyük yolculuğun eşiğinde, hesap defterini kapatırken içini dökmektedir:

Kitaplardaki kenar notlarında kalacak
benim ardımda bıraktığım iz,
anonim bir kimlik olacağım;
bir sahaf dükkânında yıllar sonra
satılmış kitaplarımı karıştıran okur
bilemeyecek
satırların altını benim çizdiğimi,
geçmişe ve geleceğe karışa karışa.
İthaf sayfalarını da yırtmalıyım
yavaş yavaş;
yığınla düş kırıklığı, yanılış;
yüzünü görmediklerim var,
yazdıklarını sevmediklerim.
Küskün ölenler oldu bana,
kimlere küskün öleceğim
ben acaba?

Ahmet Oktay’ın geride bıraktıkları onun geniş kültürlü, gerçek bir aydın, çağının ve ülkesinin sorunlarını kavramış, iletisini çok başarılı bir biçimde dile getirmiş bir ozan olduğunu göstermektedir.

KONUR ERTOP
Bütün Dünya, Nisan 2017, S. 62-66