17 Mayıs 2020

Aşık Mahzuni Şerif "Cumhuriyet ve Getirdikleri"



29 Ekim 1923 te Cumhuriyet'in ilanıyla, büyük önder Mustafa Kemal cumhurbaşkanı seçiliyor ve Türkiye devleti hukukta, kültürde ve ekonomide uyguladığı siyasetle dünyada eşi görülmemiş reform ve yeniliklere dönülmez imzalar atılıyordu. O atılan imzalar ki, bugün memleketin bekasını sağlayan devrimlere de temel hazırlamaktaydı. Anadolu topraklarında, halifeler tarafından biçare kılınmış kocaman bir halk, kurtuluş aşkıyla en ağır şerait karşısında dahi bil fiil işgal edilmiş topraklarından düşmanı söküp atmıştır.

Ne için atmıştır, bundan böyle hiçbir manda kabul etmeyecek, özgür, bağımsız, kudretli bir devlet adına söküp atmıştır. 3 Mart 1924 te hilafete son verilip padişah cenderesi ortadan kaldırılmış, buna bağlı olarak da, 2 Eylül 1925 te de tekke, zaviye ve türbeler kapatılmıştır. Kıyafet kanunları tanzim edildi, uluslararası takvim, saat ve ölçü birimleri aynı yıl içerisinde resmi tasnif kazandı. Takip eden yıllarda da, Türk Medeni Kanunu, Harf devrimi, Kadınlara seçme seçilme hürriyeti, soyadı kanunu, dil devrimi gibi bugün hayatımızı ayakta tutan çok önemli Cumhuriyet umdeleri var edildi.

Durum böyleyken, kendi atalarının dedelerinin mirasında yaşayan Büyük Türkiye Cumhuriyeti'nin evlatları, hala bu Uranyum çağında padişahların korkusuyla titreyen şeyhülislamların, kadıların, düşman yardakçısı yobaz softaların kalıntılarıyla yaşamak ve bu bağımsız ülkeyi gelecek tehlikelere hazırlamak istemektedirler. Türkiye Devleti'nin büyük hamisi Mustafa Kemal, o efsanevi söylevinde:

"Memleket bilfiil işgal edilmiş olabilir, iktidarda bulunanlar gaflet ve dalalet, hatta ihanet içinde bulunabilirler." demektedir. Herkesçe bilinmelidir ki, bu unutulmaz sözler yalnız kurtuluş yıllarına ait değildir. Aslında bugün için ve bundan sonra gelecek bütün yıllar için söylenmiştir.

Bir memleketin topraklarında yabancı kültür at oynatıyor, kendi kültürüyle alay ediliyorsa, hazinesi yabancı paralarla, daha doğrusu gırtlağına kadar borç paralarla ayakta kalmaya çalışıyorsa, madenlerinde yabancı patronlar bayrak açmışsa, binlerce yıllık gelenek ve görenekleri batı uygarlığı adına ayaklar altına alınmış, folklorü, türküsü, şarkısı, rak, rok, sirtake gibi batı uygarlıklarının şımarık ve kokuşmuş havasına ramak kalmışsa, para değeri yabancı paralar karşısında durmadan erimekteyse, insan siyasetinin en yakışır en münasip en layik hakkı olan Cumhuriyet yaşamının getirdikleri, ona muhalif olan fanatik, bağnaz, şeriatçı, padişahcı, hünkarcı, ümmetçi illegal gizliliklerle tehdit altındaysa, şeyhler, müritler, muskacılar, falcılar, Ana hatunlar, Şıh babalar ortalığı kasıp kavuruyorsa, bu memleket daha nasıl işgal edilsin, üstelik iktidarlar gaflet içindeyseler.

Aslında demokratik parlâmenter ve özgürlükçü yasaları bünyesinde yaşatan bir devletin, dine yaslanan en ufak bir fısıltısı dahi olmamalı. Hatta din bir kurum değil, bir milli maneviyat imgesi olmalıdır. Devlet dinliye dinsize aynı uzaklıkta kalmalıdır bence. Diyanet İşleri başkanı sayın Mehmet Ali Yılmaz bu konuda muhterem bir açıklama yaptı. İnsanların kimlik belgelerinde, din ve mezhep işlenmemelidir. İnsan tercihi dünya ülkelerinin tümünde uyulması gereken en üst hak olmalıdır. Dinlidir dinsizdir, Alevidir, Sünnidir, Kürttür, Türktür, İslam ya da gayrimüslim ne fark eder ki tanrının kulu için. Örneğin ben yalnız Müslüman değilim. Misyonum ve geldiğim kök kültürüm nedeniyle, ben yeryüzü insanlarının inandığı dört büyük dinin dördüne de saygılıyımdır. Başka bir deyimle, ben dört dinli Mahzuniyim. Bu özgürlük bana aittir, beni sıkarsanız hiç birinden de olmam, sorumlu olduğum tek kaynak beni yaradandır.

Hani bir söz vardır: "Herkes kendi kapısını süpürse bir şehir bir saatte temizlenir." Demokrasiyle yaşayan ülkelerde, insan haklarına yeteri kadar önem verilirse, suçlular müsamaha görmese, mazlum ezilmese, uluslararası insan hakları mahkemesine lüzum kalır mı? Aslında muhterem bir insan suç işlemez. İşlendikten sonra da bu suçun başyargıcı başta suçu işleyen olmalıdır. Kendi kendisini en azından vicdanen yargılamalıdır. Çünkü zaman zaman hakimler de suç işler. Türkiye yazarlarının Abant toplantılarındaki nihai bildiride "Dinler demokrasi önünde engel değildir" ibaresi yer aldı.

Bu ne derece doğrudur? Bilmiyorum. Bir imam bir vaazında, camide cumhuriyeti övsün de görün. Bir imam hatip öğrencisi ramazanda oruç yesin de akıbetini görün. Bir memur cuma namazına gitmiyorum işim var desin de görün. En azından bir insan ben dinlere değil Allah’a ve insanlara inanıyorum desin de görün. Burada hepsine engel olan bir şey var. İşte buna açıklık getirmek istedi sanıyorum Diyanet başkanı. Aslında bunlara mani olan İslam dini değildir, yıllardır sürüp gelen karanlık ve geri geleneklerimizdir. Bu gelenekler, yalnız demokrasiye değil, kendi özelliğini yaratan bütün bir sisteme ters, herkes için engeldir. Anadolu kültürü zaten yoz bir kültür değildir ki gelenekleri de yoz olsun. Bu engeller zinciri içinde bulunan bütün radikal gelenekler, Suudi gelenekler, Acemî geleneklerdir.

Anadolu Bektaşi Kültürü adı geçen demokrasi muhalifleriyle taban tabana çakışır. Çünkü bu kültürde kadın erkek hakları milimi milimine aynıdır, hatta kadın çok kutsaldır.(doğurganlığı nedeniyle) İnsan unsuru, Hakk'ın öz parçasıdır, onun hukukunu istismar eden her zat düşkün edilir. Paylaşım, sevgi, imece, yardımlaşma, muhabbet bu inançta uyulması gereken insani farzlar içindedir. Bu kültürde kayıp bilimciliği, müneccimlik, ilim düşmanlığı, ikilik , bölücülük, adam kayırıcılığı, kusur ayıplama, iftira, irtikap kesin olarak yasaktır. Zaten demokrat bir sıfata da bu tanım yakışır.

Bütün dinlerde insan hakları baş haktır, en büyük haktır. Din adına cürüm işleyenler, dine küfredenlerdir. Kafası bilim, gönlü muhabbet , yüreği dürüstlük, vidanı merhamet dolu bir dinsiz, benim indimde yalancı, sahtekar, zalim ve merhametsiz bir dinliden çok üstündür. Benim anladığım demokrasi benim anladığım cumhuriyet en azından böyle düşünmeyi sundu bana.

Ben bir Cumhuriyet ozanıyım. Ömrüm vefa ettikçe bu anlayışımı ölünceye kadar koruyacağımı sanmaktayım. İnsanı kıble edinmiş, gönlü kabe olmuş, ülkesini ve başka ülke insanlarını seven, bütün halklara saygıyla bakanlara saygım olsun.

Nurullah Ataç "6 ayda bir yıkanırım."



Nurullah Ataç'ın eşi Leman Ataç Uysal'ın karşısına "Vallahi evladım, Nurullah Beyi çekiştireceksem konuşurum" diye geçiyor ve söyleşi boyunca dediğini bol bol yapıyor. İşte ilginç olduğu kadar eğlenceli söyleşiden bazı bölümler: - Hanımefendi sizin tesirinizle eşinizin değişen huyları oldu mu?
- Yok yok, ne oyunundan, ne aşık olmasından vazgeçirebildim.
- Eşiniz en çok neyi sever?
- Kavgayı!
- Eşinizin batıl intikatları var mıdır?
- Ah sadece 'Gavurum', der gezer!..
Nurullah Ataç: Gavur değil dinsizim!..
- Eşinizin hoşlanmadığı şey?
- Temizlik.
Nurullah Ataç: Doğru evlenmeden evvel hiç yıkanmazdım. Şimdi altı ayda bir yıkanıyorum.


Erik Satie - Gymnopédies & Gnossiennes (Full Album)


00:00:00 3 Sarabandes (1887): No. 1 00:05:33 3 Sarabandes (1887): No. 2 00:10:33 3 Sarabandes (1887): No. 3 00:14:47 3 Gymnopédies (1889): No. 1: Lent et douloureux 00:18:27 3 Gymnopédies (1889): No. 2: Lent et triste 00:21:45 3 Gymnopédies (1889): No. 3: Lent et grave 00:24:38 Gnossiennes 1-3 (1890): No. 1 00:28:45 Gnossiennes 1-3 (1890): No. 2 00:30:45 Gnossiennes 1-3 (1890): No. 3 00:34:11 Gnossiennes 4-6 (1889-1897): No. 4 00:37:02 Gnossiennes 4-6 (1889-1897): No. 5 00:39:53 Gnossiennes 4-6 (1889-1897): No. 6 00:41:27 2 Préludes du nazaréen (1892): No. 1, assez lent 00:46:09 2 Préludes du nazaréen (1892): No. 2, assez lent 00:49:15 2 Prélude de la porte Héroique du ciel (1894) 00:53:00 2 Pièces froides (1897), No. 1: Airs a faire fuir: D’une manière très particulaire 00:55:59 2 Pièces froides (1897), No. 1: Airs a faire fuir: Modestemente 00:57:42 2 Pièces froides (1897), No. 1: Airs a faire fuir: S’inviter 01:00:45 No 2: Danses de travers: En y regardent à deux fois 01:01:39 No 2: Danses de travers: Passer 01:02:25 No 2: Danses de travers: Encore 01:03:47 Petite ouverture à danser (1900)

 
 

15 Mayıs 2020

Emily Dickinson'ın bahçıvanlığı, bahçesi, herbaryumu, çiçeklerin dizelerindeki mecazi anlamları

Emily Dickinson’un çocukluk yıllarında beri oluşturduğu herbaryumu, bilim ve şiirin buluştuğu nadir eserlerden biri sayılıyor. Botanikle erken yaşta tanışmış; yaşamı boyunca bahçecilik -bahçıvanlık bilgisini geliştirmekle uğraşmış ve bu, ömür boyu süren ve şiirle iç içe geçen bir bağlılığa dönüşmüş.

Amerikalı şair Emily Dickinson’ın -aynı zamanda “kendi şiir evrenini” oluşturan- kurduğu bahçesini; herbaryumunu, kimi dizelerinde metafor olarak çiçekleri nasıl kullandığını anlatıyoruz. Dickinson şiirlerini de “beyinde açmış çiçekler” diye tarif ediyor. 1800’lerin sonunda, -bugün müzeye dönüşmüş olan, New England Amherst’taki evinde- bir “münzevi” olarak yaşar ömrü boyunca. Elleriyle diktiği, çiçeklerle dolu bahçesi “sığınağı”; sembolik anlamlarla yüklü dizelerini damıttığı bir yerdir onun için…

Şairin yaşadığı dönemi ve içinde bulunduğu sınıfı düşünürseniz, bahçeye olan ilgisi anlaşılabilir bir durum. Bilim kurumlarının kadınlara kapılarını kapattığı bir çağda yaşıyordu Dickinson. Bahçeyle, botanikle ya da bitki çizimiyle ilgilenmek Viktoryen kadınların bilim dünyasına en azından sanat yoluyla girebilmesinin yollarından biridir o zaman. Atlantik’in ötesinde, botanik ve şiiri buluşturan, bu sanat-bilim macerasının en tutkulu uygulayıcılarından biri de Emily Dickinson (1830-1886) olur. İlginç olan şu ki yaşadığı dönemde şair olarak değil, bahçecilikteki ustalığıyla biliniyor. Hayattayken sadece yedi şiiri yayımlanır; onu tüm zamanların en ilham verici şairlerinden biri yapan yüzlerce şiiri ancak o öldükten sonra basılır.
Şiir yazmaya başlamadan çok daha önce bitkileri toplamaya, yetiştirmeye, preslemeye başlayan Dickinson’ın bu merakı, şiire aslında hiç de uzak olmayan bir uğraş. Amherst’teki baba evinin hem vahşi çiçekler hem de egzotik kültür bitkileri, ağaçlar ve çalılarla dolu bahçesi, ilham perisinin gerçek dünyadaki tezahürüdür. İnsanın doğayla kurduğu “ezeli ilişkinin” bahçede ete kemiğe büründüğünü söyler Aristo da. Onun ifadesiyle: “Bahçe, insanın doğayla fiziksel ve zihinsel dayanışmasının sergilendiği yerdir. Bahçe insanlaştırılmış evreni görünür ve anlaşılır kılar; bu görünen, hissedilen ve üzerinde düşünülen bir birlikteliktir.” 
Avustralya’nın genç kuşak felsefecilerinden Damon Young Bahçede Felsefe kitabında, Emily Dickinson’ı ölümsüzlüğü arayan ve her nisanda yeniden açan çiçek soğanlarında umudunu tazeleyen biri olarak tarif ediyor. “Doğa ile insan bilmecesi bahçede bir araya gelir. Bu sebeple bahçenin felsefede bir karşılığı vardır,” diyor yazar, “Bahçe evrene ve varoluşa dair fikirlere esin kaynağı olur; tarihi değerler, politik fikirler ve günlük hayat akışıyla şekillenir. Bahçe, doğanın insanlaştırılmış halidir. Fakat ona baktığımızda kendimizden başka bir şey de görürüz. Onda insan olmayan bir şeyin, bilince sığmayan, düşünmeyen bir evrenin gizli imasını da görürüz. Bu bizim dışımızdadır ve Aristoteles’in de şaşkınlıkla ifade ettiği gibi bitkilerin gizli yaşamında saklıdır.”
Brainpickings.org’da Maria Popova, Emily’nin botanikle ilgilenmeye başladığında sadece dokuz yaşında olduğunu, ona ve kardeşi Lavinia’ya bahçecilik sevgisini aşılayan kişinin -onunla aynı adıyan- anne Emily Dickinson olduğunu yazıyor. Homestead’da, çiftlik evlerinin bahçesinde Emily, Lavinina ve anneleri Bayan Dickinson, çalı türleri, tırmanıcı sarmaşıklar, yıllık bitkiler, çok yıllık olanlar ve soğanlı bitkilerden farklı türlerde birçok bitki yetiştirir. Bahçe, Dickinson’un şiirleri ve mektuplarında da bolca kendini gösteren leylaklar, şakayıklar, hüsnüyusuf çiçekleri, papatyalar, yüksük otları, gelincikler, Latin çiçekleri, zenyalar ve daha birçok çiçekle doludur.
11 yaşındayken bir arkadaşına “Bitkilerim çok güzel büyüyor” diye yazar hem Amherst Akademisi hem de Mount Holyoke’ye devam edip botanik hevesine bilimsel kesinlik kazandırmayı düşündüğünde henüz yirmi yaşında bile değildir. Mount Holyoke Okulu’nun kurucusu ve ilk yöneticisi Mary Lyon da bahçecilik eğitimi almış sıkı bir botanikçidir; okulundaki bütün kız öğrencilerini bulundukları yerde yetişen çiçekleri toplayıp inceleme, araştırma ve kurutup herbaryum yapma konusunda özendirmiş. Emily, kelimenin tam anlamıyla şairane bir duyarlılık ve titizlikle ta o zamanlar başlamış bu albümüne.
Herbaryum bugün Harvard Üniversitesi’nde; Houghton Nadir Eserler Kütüphanesi’nde Emily Dickinson Salonu’nda korunuyor ama çok hassas olduğu için araştırmacıların incelemesine izin verilmiyor. Tıpkı basım kitabın da baskısı tükendiği için ulaşılamayacak kadar pahalı, o yüzden bu nadir eser pek geniş bir kitleye ulaşamamış haliyle.  Ama bütünüyle dijital platforma aktarılmış.
Emily Dickinson’ın Herbaryumu, ilk kez Morgan Library’de düzenlenen bir sergide göz önüne çıktı. Herbaryum sergisi, aynı zamanda bahçıvan olan efsanevi bir şairin özellikle gençlik dönemine ışık tutuyordu. Yaşamı boyunca neredeyse hiç çıkmadığı, Amherst bölgesinden toplanmış -Dickinson’ın “baharın güzel çocukları” dediği- 424 çiçek, 66 sayfalık büyük deri ciltli bir albümde bitkiler, Dickinson’un zarif el yazısıyla -o bitkilerin yerel ya da bilimsel adlarının yazılı olduğu- incecik etiketlerle sayfalara tutturulmuş.
“Benim çiçek demetlerim tutsaklar içindir
Donuk – beklentiyle dolu uzun bakışlar
Çiçek koparması yasaklanmış parmaklar
Sabırla cenneti bekliyor”
Orta yaşa geldiğinde, babasının Homestead’a eklediği serasında çiçeklerle ilgilenme fırsatı bulmuş Emily Dickinson. Dickinson’un sarı ve beyaz Greville gülü dahil- annesinin de çok sevdiği aileye ait gülleri 1828’de Monson’dan Amherst’e getirip Homestead’da yetiştirdiği biliniyor. Pek ziyaretçi kabul etmez; yetişkin hayatının yarısını çiftlikte geçirir. Otuzlu yaşlarının sonunda “Babamın arazisinden çıkıp başka bir eve ya da kasabaya gitmem” diye yazar ve boş zamanlarının çoğunu Main Street’e bakan penceresinin kenarındaki küçük masada yazarak geçirirmiş. Pek çok yazar yazabilmek için belli oranda bir yalnızlığa ihtiyaç duyar ama Emily -insanlarla yakın olmak yerine kendi hapishanesini tercih eden -tam bir ev kuşudur. Üst kattaki odasından düzenli olarak çıkarabilen bir tek şey vardır, o da bahçe… “Ben bahçede yetiştim” dediği söylenir. Profesör Joseph Chickering’e 1885 yılında yazdığı bir mektubunda şöyle yazar: “Çocukluğumda uzun ömürlü olmayan hiçbir tohumu ekmemiştim; Bahçemin uzun ömürlü olması da bundandır.”
New England’ın yerel gazetesi Express’de yayımlanan bir yazıda, Emily Dickinson’un hassas bitkileri yetiştirme konusundaki özel becerisinden; bu bölgenin ikliminde yetiştirmeyi başardığı, o yöre için nadir sayılan “lezzetli olgun incirler”den de bahsedilmiş. “Çiçeklerim hem yakın hem uzak, ama yine de Baharat Adaları standına ulaşmak için mekânın öteki ucuna geçmem gerekiyor” diye yazan Dickinson, serasında sık rastlanan ya da nadir bulunan yabancı tohumlardan eklektik bir koleksiyon da oluşturmuş. Çiçekler özellikle kutsaldır onun için. Burada Asya’dan gelen kamelyalardan sıradan karanfillere kadar her türlü çiçek vardır. Şairin bahçesi üzerine yaptığı ayrıntılı çalışmada Judith Farr, “Dickinson’un kamelya, gardenya ve yaseminlerde elde ettiği başarının, sulama, gübreleme, bitki köklerini korumak için toprağı yaprak tabakasıyla örtme, dikkatlice saksılara yerleştirme ve böceklere karşı koruma gibi evreleri olan karmaşık ve titizlikle sürdürülmesi gereken bir sürecin sonucu olduğuna” işaret ediyor.
Her ne kadar aristokrat eğilimleri olsa da Emily, bahçede ellerini kirletmekten çekinmezmiş. Çiçek tarhlarının tam bulunduğu yer bilinmese de kuzeni Martha, Emily Dickinson International Society Bulletin dergisinde yayımlanan yazısında, kızkardeşi Lavinia’nın “karmakarışık” bahçesinin aksine, Emily’nin bahçesindeki çiçeklerin, çok yıllık bitkilerin ve çiçek soğanlarının belli bir düzen içinde durduğunu yazmış: “… ana bahçeyi dolduran uzun çiçek tarhları vardı; baharda ardı sıra açan sümbüller, çiğdemler, nergisler arasından krizantemlere kadar yürüdüğünde şükran ve neşe koka; onlarla sadece kadife çiçekleri keskin kokularıyla yarışabilirdi.” Ölümünden sadece birkaç gün önce yazdığı bir mektupta Dickinson’un bu büyülü bahçeyi yaşatmak için hep çalışması gerektiğini anımsatıyor: “Gülhatmiler oraya buraya elbiselerini çıkarırken, onların dallarını, tepeciklerini toplayıp durmakla meşguldüm.”
Emily Dickinson’un kendine ait bir sembolizmi vardır ve kendisini ifade etmek için de çoğunlukla bahçeden yararlanıyordu. Bahçede Felsefe kitabından aktarıyorum: Sözgelimi orkide bir katedral kubbesiyken, cırcır böcekleri bir Kelt ayini yapıyordu. Zambak ölümsüzlüğü anlatırdı. “Hafıza, solmasına izin verilmeyen bir şebboydu” diye yazmıştı. Kendisiyse “menekşe, gül ve dalından koparılmış bir papatya”ydı.
“Bir çanak yaprak -taçyaprak -ve bir diken
Sıradan bir yaz sabahında –
Bir matara Çiy -Bir iki Arı-
Bir Meltem -ağaçlarda bir oynaklık
Ve bir Gülüm ben!”
Yasemin çiçeğinin de sembolik bir anlamı vardır; dizelerinde “ulaşılamayan” aşkları bolca dillendiren, püritan disipliniyle büyümüş şair için “tutkunun” çiçeğidir. Belki de o yüzden, herbaryumun ilk sayfasında, yerel floraya ait bir bitkiyi değil de zamanın egzotik bitkisi yasemini seçmiş olmalı… -Harper’s and the Atlantic Monthly dergisinde okuduğu kadarıyla Brezilya, Zanzibar, İtalya gibi subtropik ya da tropik iklimlere özgü- New England’a yeni gelmiş bu egzotik çiçeği ilk gördüğünde çok ilgisini çekmiş. Yaseminin ana vatanından çok uzakta bir yerde, New England’ın soğuk iklimine alışmış olması ilham verici olur onun için. Düğünçiçekleri, yonca, anemonlar ve yılan otları yalınlığı ve aleladeliği dillendirirken, yabancı egzotik çiçekleri bilinmezliğe, eşine az rastlanır ve maceraperest olanı anlatır. Usta bir bahçıvan olarak havayı, değişen mevsimleri, günün döngüsünü ve çiçeklerini mesken tutmuş arıları, böcekleri ve kuşları da gözlemlemiş; bunu şiirlerinden de anlıyoruz.
“Sabahlar eskisinden daha da uysal –
Cevizler daha da kahverengi gittikçe –
Kızılcığın yanağı daha da tombul-
Şehir dışında Güller açmış bile”
***
“Hokkabazın Şapkasıdır Ülkesi-
Katırtırnağıdır -Arınınkisi-”
***
“Neşeli küçük Yürek!
Kahkahaçiçeği gibi!
Rüzgâr ve Güneş -donatır giysin!”
(Çeviri: Selahattin Özpalabıyıklar)
Şiirlerini “beyinde açan çiçekler” olarak tanımlar Emily Dickinson; çiçek soğanıyla ise şiirin özünü ifade etmek istiyordu. Şiirselleştirdiği bir başka şey de çiftliğin kendisiydi; onun güzelliği, ahengi ve sahne olduğu oyunlar; hepsi de babasının arazisinin içine sığan sıkıca örülmüş bir evren olarak tanımlar. Giderek daha münzevi bir hayat yaşamaya başladığında, eve hiç misafir kabul etmemiş ama arkadaşlarına ve yakınlarına doğum günlerinde, yaşlılara ve hastalara, çocuklara ve yeni annelere binlerce “çiçek buketi” göndermiş. Bugün inanması zor ama Emily Dickinson’un çiçekleri, yaşadığı dönemde dizelerinden daha ünlüdür. 1886’da öldüğünde şiirleri değil; çiçekleriyle anılıyormuş. Gözü gibi baktığı bahçe, şairin ölümünden sonraki kuşaklar tarafından gitgide küçültülmüş ve sonunda da tamamen yok olmuş.
Ancak 2003 yılında müze olarak ziyaretçilere açılan Çiftlik Evi’nde bu yıl şairin anısına ailesi tarafından saklanan hatıra tohumları ekilmiş ve küçük bir elma ve armut bahçesi oluşturulmuş. Emily Dickinson’ın şiir ve mektupları kadar o satırları bezeyen bitkiler ve bitkilere olan sevgisi de kuşakları etkilemeye devam ediyor.
acikradyo.com.tr ›

11 Mayıs 2020

Bouquet - Salvador Dali


1924 
Dali, güllerin yaprakları, pencere panjurlarının yönlü düzlemleri ve vazonun sudaki yansımaları arasında resmi bir analoji çiziyor.