10 Eylül 2015

Tezer Özlü "Yaşamın, daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı."

Yaşamın, daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı.

Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu. (...) İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması. (...)

Her anı ölüdür.

Şimdi sen de bir ölüsün. Her zaman benimle birlikte olan, birlikte taşıdığım sözcüklerime dönmem gerek. Sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirim. O caddeye, o geceye, gecelere, uykuyla uyanıklık arasında öylesine yatıp uyuyamadığım için sinirlendiğim ve herşeyi düşünüp, kalkıp düşündüklerimi sözcüklere çeviremediğim gecelere.

Ya da uykunun ölümsü derinliğinde var oluşumuzun küçüklüğünü algıladığım gecelere Bu yaşama ancak beni içimde esen rüzgarları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak istiyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgara, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman doluyor.
Başka hiçbir şey.

Sevgi, istenilen bir olguya aktarılır, aktarılabilir. Çeşitli anlara, çeşitli insanlara, çeşitli kentlere, caddelere, tepelere aktarılabilir. İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi o denli derindir. O denli doyumsuzdur. Ve acısı da o denli büyük. Yaşam acısı.

Sen düşüncelerle yaşıyorsun, diğerleri gerçeklerle.

Öykü ve şiir yaratmak için doğmuş olanlar, aşık olmakla yetinemezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entelektüel örgüsü yoktur. (...)

(...) Ondan, bu duygudan, bu istekten, içimizde yaşatma çabası gösterdiğimiz bu sevgi özleminden, özlemin biçimlendirdiği kişiden, düşüncelerimizin biçimlendirdiği derin bağlarda, bu duygular kendi dünyamızda, yalnızlığımızda kalsa da, bir rahatlık, bir kalıcılık, bir hoşnutluk akıyor. Susarken, yürürken, sigara içerken, bakarken, uyurken, severken, boşalırken.

Bu duyguyu yitirmediği sürece insanın bunalımı bile anlamlı. Duygular bir kişi olarak belirmese de. Ama insan bu duygularını, birinin tenine, bedenine aktarabilirse, bunu başardığı an yaşam inandırıcı oluyor.

İnsan hiç geçmesin istiyor varoluşu. Bu duyguyu yitirmemen gerek. İnsanda biçimlenmese de. Bu duygu beni yenen, içimde yaşayan ve ölen canlıyı yenen tek duygu.

Hiç durmadan dokuz saat araba kullandı. Kendi içine yönelik bir yolculukta. Kendi derinliklerine varmak istediğinde. Üstelik yirmi yaşının verdiği doldurulması olanaksız kaygının baskısı altında. (Ama kırık yaşında olan ben neden bitirmiyorum kendi içime olan yolculuğumu.)

Ama bitirme, bitirme. İnsan yirmi yaşında ya toplumun akılla bağdaşmayan düzenine girer ya da var olur. Uyum istemiyor, var olmak istiyor. Gidiyor. Sınırlarını zorluyor. Ben de gidiyorum. Henüz uyum duyacağım hiçbir şeyle karşılaşmadım.

(...) Oysa sevgiyi genelleştirebilmek için insanın kendisini tümüyle egemenliği altına alabilmesi gerek. Zaman zaman kendi kendimden çıktığımda, başlangıçtaki bir genç gibi bocalıyorum. Oysa ben, hiçbir zaman, hiçbir olgunun başlangıcında olmadım.

Her zaman, her başlangıç ve her son belliydi benim için. Yaşamı tıpkı, aynen Anadolu`nun sıkıcı küçük kentlerinde bulduğum biçimde avucuma ya da düşünceme ya da gözlerimin ufkuna aldım ve sonra kendi beğenime göre istediğim biçimi verdim bu önümden gelip geçen ya da benim önünden geçip gittiğim yaşam denen olguya. O durgun bunalım canlı oldu ve canlı olan durgun, bunalımlı.

Yeterince dolaştım dünyayı ve anladım ki her insan iyi ve herbiri diğeri ile eşdeğerde.

(...) Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, diriltiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz.

Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım.

Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs yada tren istasyonuna, hangi havaalanına yada hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.

(...) rastlantılardan oluşan bir yaşamın yaşam olmadığını düşünüyorum. Ve kendime gerçekten rastlantılardan sıyrılıp sıyrılamadığımı soruyorum. 

Yaşamın Ucuna Yolculuk

09 Eylül 2015

İzmir’in Kurtuluşu ve Atatürk’ten Bir Ders

 
 Tarih 9 Eylül 1922. Kurtuluş Savaşının bitiş tarihi. Türk ordusu İzmir’e giriyor. İzmir’in alınışı ile ilgili olarak “İlk verdiğim Akdeniz hedefine varmakta orduların gösterdiği gayret ve fedakarlığı hürmet ve takdirle anarım. Elde edilen büyük muzafferiyetin yapıcısı olan kıymetli arkadaşlarıma en içten teşekkür ve tebriklerimi bildiririm. Orduların bundan sonra verilecek hedeflerin alınmasında da aynı fedakârlık yarışmasını göstereceklerine inancım tamdır.” mesajından sonra 10 Eylül günü Mustafa Kemal İzmir’e gelir ve hükümet konağında o tarihi kısa konuşmasını yapar.

“Bu başarı milletlindir.”

Gelin gibi kırmızı-beyaz renklerle süslenmiş otomobil ile Konak meydanına girerken ağaçlar arasında gördüğü kuzu için “Aman şu kuzuyu kesmesinler.” diyecek kadar hassastır.

Türk ordusundan kaçan Yunan ordusu geri çekilirken çoğu yeri yıkmakta ve ateşe vermektedir. Yunan ordusunun sivil halka yönelik bu iğrenç davranışına karşı Mustafa Kemal aksine büyük bir milletin büyük bir insanı olmanın tevazusunu göstermiştir.

İzmir halkı gördüğü zulüm ve işgal sonrasında Yunan bayrağını bir atın kuyruğuna bağlarlar. Bayrak yerlerde sürünmektedir. Bunu gören Mustafa Kemal derhal müdahale eder ve tüm dünyaya ders gibi şu sözleri söyler.

“Bayrağı ters taşıyabilirler fakat yerde süründürmesinler. Bu bizim adetlerimize yakışmaz!”

Daha sonra Karşıyaka semtinde konuk olacağı eve doğru yola koyulur. Eve vardığında kapı eşiğine ipekten bir Yunan bayrağı serili olduğunu görür. Yerli halk paşadan bu bayrağı ayaklarıyla çiğnemesini beklemektedir. Paşanın cevabı şu olur;

“Bir milletin istiklalini temsil eden bayrak çiğnenmez!”

Bayrağı yerden kaldırtır ve evden içeriye girer. Ruşen Eşref Ünaydın’ın “İşte sen İzmir’e ilk gün zaferinle böyle girdin” sözü de tarihteki yerini alacaktır.
 

04 Eylül 2015

İçimdeki Tanrı "Başkalarına gerçekleri farklı gösterebilirsiniz ama kendinize bunu yapamazsınız"

Bilgiyi Özümsemek
Kutsal kitaplarda yazanı özümsediğinde, içindeki bilgiyi açığa çıkartmak için gereken bilgi enerjisini beklersin; günlerce, aylarca hatta yıllarca, sonunda mutlaka gelir. Ama bilmediğin birşey var. Önemli olan bu bilginin sana gelmesi değil, onu elinde tutmandır. Gelen bilgiyi özümsemen, içindeki bilgiyle harmanlaman, yoğurman, şekil vermen, pişirmen ve başkalarına sunmandır. Önemli olan budur. Bunu sakın unutma…

Bilgi isteyene, sistem istediği bilgiyi gönderir, ne kadar istiyorsa o kadar gönderir. Kendini bilmek burada çok önemlidir. Kaldırabileceğinden çok bilgiyi, hazır olmadan alırsan, önce bilginin güzelliği, hoşluğu ile kendinden geçersin; sen fark edemezsin bilgiyi dönüştüremediğini. Bu bilgi önce seni dönüştürecekken, bir bakmışsın yanıp kavrulmuş kül olmuşsun.

Kendini tanı, dürüst ol. Küçük emin adımlarla ilerle. Böyle yaparsan temelin sağlam olur. Yapman gerekenleri hiç zorlanmadan yaparsın.

Diğer Seni Tanımak

Kah buradasın, kah orada, ama sen hep burada olduğunu zannediyorsun. Gerçek hayatı burası zannediyorsun. Bir bilsen, bildiğinin aslında kumsaldaki bir kum tanesi kadar olduğunu. Kendini bir tanısan, buradaki seni değil, oradaki senin neler bildiğini. Bir anlasan ne yüce varlık olduğunu, o zaman anlarsın hakikatin kendisi olduğunu…

Uygulama:
Kalbini gözünün önüne getir. Sonra kalbinin uçsuz bucaksız bir enerjiden oluşan bir okyanus olduğunu düşün. İki avucunu birleştir. Bu enerji okyanusundan al ve iç. Enerjinin bütün vücudunda dolaştığını, her hücrene nüfus ettiğini hisset. Bunu aklına geldikçe yap, ta ki bu enerji ile bir bütün olana kadar.

Eksiklikleriniz İle Yüzleşmek

İnsanoğlunun kendi eksikliklerini görmesi için yapması gereken tekniklerden biri.

Yapması gereken kendini izlemektir:

Her insanoğlu kendini mükemmel görür, eksikliklerini görmemezlikten gelir. Bu davranış onun madde alemine tezahüründen kaynaklanmaktadır. Bu özelliği olmasa aynı prototipler gibi olurdu. Bu da ruhun tekamülü prensibine ters düşerdi.

Bu yüzden önce eksiksiz insanoğlu olmadığını kabul etmek gerekir. Bu kabulden sonra kendi eksikliklerimizle karşılaşmamız gerekir. Bu acıtan bir süreçtir. Kendini mükemmel gören bir varlığın kolay kaldırabileceği bir deneyim değildir.

Uygulama:
Sakin, loş, sessiz bir odaya çekilin; gözlerinizi kapatın, gevşemeye çalışın. Daha sonra karanlığa odaklanın. Kendinizi hayal edin. Görmenize gerek yok, düşünmeniz yeterli. Sakın zorlama yapmayın. Odaklanamıyorsanız demek ki ya yöntem size uygun değil ya da siz hazır değilsiniz.

Kendinizi hissedebilirseniz önünüzde bir su birikintisi ya da ayna gibi kendinizi görebileceğiniz bir şey düşünün. Yansımanıza odaklanın, eksik olan tarafınızla karşılaşmayı dileyin, bunu kalpten isteyin ama sakın zorlamayın. Eğer görür ya da hissederseniz bu hem acı hem de mutluluk verici bir deneyim olacaktır. Bu eksikliği tanımlamak için yapılması gerekenleri sizden iyi kimse bilemez. Eksikliklerinizi size gösteren kendinizden başkası değil, sizsiniz.

Başkalarına gerçekleri farklı gösterebilirsiniz ama kendinize bunu yapamazsınız.

03 Eylül 2015

Ataol Behramoğlu - Eylül Sabahının Serinliğini

Eylül sabahının serinliğini 
Yaprakların serinliğini 
Ciğerlerime dolduruyorum 
Sessizlik ve serinlik 
Birleşiyor 
Yıkanmış güvercinler 
Ve çok uzakta bir tren sesi 
Her zaman yeniden başlamak duygusu 
Doğuyor içimde 
Her uyanışımda 
 Düşmanlarımı bağışlıyorum 
Daha çok seviyorum dostlarımı 
Her uyanışımda 
Eylül sabahının serinliğini 
Yaprakların serinliğini 
Yüreğime dolduruyorum

02 Eylül 2015

İçindeki okyanusa ulaşmak istiyorsan, önce yapman gereken kendini sevmek...İçimdeki Tanrı

İnsanoğlunun Uyanışı

Küçük bir taş atsan göle, nasıl yuvarlak, sessiz sakin, küçükten başlayarak büyüyen, büyürken de şekli ve sakinliği hiç bozulmayan dalgalar olur. İşte insanoğlunun uyanışı da böyle olur. Yeter ki o ilk taşı birisi doğru yere, doğru şekilde atsın. Birbirinize yardımınız ancak böyle olabilir. İlk taşı doğru yere doğru şekilde atabilmek…

Doğru yer insanoğlunun kalbidir. Doğru, sizdeki saf sevginin onda tecelli etmesidir. Eğer siz kalbinizdeki okyanusa ulaşabilmişseniz, o zaman saf sevginiz bir başkasında tecelli olur. Uyanışı insanoğlunun daha sonra kendi kendinedir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, insanoğlunun uyandığını zannedip başkalarını da uyandırmaya çalışmasıdır. Bu hem kendi hem de başkaları için son derecede tehlikelidir…

Uyanan insanın bir çaba harcamasına gerek yoktur. Bir çaba, bir zorlama varsa, o uyandığını zanneden ama halen daha kış uykusunda olandır.

Gerçek uyanmış insanın pek birşey yapmasına gerek yoktur. Karşısındakini ondan daha iyi tanır, bilir neyin onun kalbindeki gölde taş etkisi yapacağını, bilir başlangıcını, bilir sonunu da…

Yapması gereken ne ise onu yapar. Belki tek bir kelime, belki susmak sadece dinlemek.

Asla ne yaptığı ile ilgili konuşmaz, bilgi vermez. Sadece sessizce insanoğlunun kalbindeki göle attığı taşın nasıl düzgün dalgalar oluşturduğunu, o dalgaların da o küçük gölü nasıl engin bir okyanusa dönüştürdüğünü seyreder. Tıpkı kendi okyanusunu bulduğu gibi…

Aslında oluşan, bulunan hiçbir şey yok. Okyanus her insanoğlunun kalbinde, yaradılışından beri hep orada duruyor…

Kendinle Karşılaşmak

İçindeki okyanusa ulaşmak istiyorsan, önce yapman gereken kendini sevmek.

Herşeyinle kendini kabul etmen… Kuru kuruya bir sevgi değil bu, gerçek saf sevgiyle sevmek.

Kendinle karşılaşmak; bu çok zordur, acı vericidir. Eğer bu karşılaşmada kalbin sızlıyorsa gerçek duygularındır.

Eksik gördüğün tarafını gördüğünde, onu sevgi ile kabullen, sakın bu eksikliğin için bahane bulma. Bu kendine yapacağın iyilik değil kötülük olur.

Gerçek bir karşılaşma yapabilirsen, eksiklik olarak gördüğün şeyin senin gelişiminde ne kadar önemli olduğunu anlarsın. O zaman, o eksikliği içindeki saf sevgi enerjisi ile tamamlarsın…

Eğer gerçek bir karşılaşma yaşadıysan, zaten o eksiklik senin gelişimin için gerekli olan görevi tamamlamıştır.

İyilik ve kötülük diye birşey yoktur. İnsanoğlunun tekamülü vardır. Bunu sakın unutma…

Sizler Küçük Birer Damlasınız

Sizler küçük birer damlasınız; saf, şeffaf, temiz, bir o kadar da güzel. İster okyanusa düşer, sizin gibilerle bir olur. İster tek kalır yere düşer, yok olup gidersiniz, bir sonraki sürece kadar.

İnsanoğlunun birlik ve beraberlik içinde olması çok önemlidir. Özellikle yaşadığınız şu dönemde hepinizin özünün bir damla olduğunu unutmayın. Sır mı istiyorsunuz? İşte size ilk sır: Önce damla olduğunuzu bilin, onu sevin. Sonra çevrenizdekilerin sizin gibi olduğunu kabul edin ve onları da kendiniz gibi sevin. Onları eksik gördüğünüz yönleri ile sevin…

Önce ilk adımı siz atın, karşılık beklemeyin, yargılamayın. Bir süre sonra bakacaksınız ki iki damla birleşmiş daha büyük tek bir damla olmuş…

Damlalar eklendikçe bir bakmışsınız ki duru, dalgasız, uçsuz bucaksız bir okyanus olmuş.

İnsanoğlunun birlikte hareket etmesi, tek vücut olması önemli; dünya yasası böyle.

Altınçağ, insanoğlu okyanus olduğunda yaşanacak. Önce kendi damlanın nereye düşeceğine karar ver…
TIK

İçimdeki Tanrı