05 Nisan 2014

Bedri Rahmi Eyüpoğlu - İstanbul Destanı

 
İstanbul deyince aklıma bir martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış, bir yokmuş.

İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir
Anadolu'da toprak damlı bir evde
Gülcemal üstüne türküler söylenir
Süt akar cümle musluklarından
Direklerinde güller tomurcuklanır
Anadolu'da toprak damlı bir evde çocukluğum
Gülcemal'le gider İstanbul'a
Gülcemal'le gelir.

İstanbul deyince aklıma
Bir sepet kınalı yapıncak gelir
Şehzadebaşı'nda akşam üstü
Sepetin üstünde üç tane mum
Bir kız yanaşır insafsızca dişi
Boyuna posuna kurban olduğum
Kalın dudaklarında yapıncağın balı
Tepeden tırnağa arzu dolu
Sam yeli söğüt dalı harmandalı
Bir şarap mahzeninde doğmuş olmalı
Şehzadebaşı'nda akşam üstü
Yine zevrak-i derunum
Kırılıp kenare düştü
İstanbul deyince aklıma Kapalıçarşı gelir
Dokuzuncu senfoniyle kolkola
Cezayir marşı gelir
Dört başı mâmur bir gelin odası
Haraç mezat satılmakta
Bir gelinle güvey eksik yatakta
Köşede sedef kakmalı tombul bir ut
Tamburî Cemil Bey çalıyor eski plakta
Sonra ellerinde şamdanlar nargileler
Paslı Acem kılıçları
Amerikan kovboyları
Eller yukarı.

Ne kadar da beyaz elbiseleri
Amerikan deniz erleri
Kocaman bir papatyadan yolunmuşlar gibi
Sütten duru, buluttan beyaz
Beyazın böylesine ölüm yakışır mı dersin
Yakışmaz
Ama harbederken onlara
Bambaşka elbiseler giydirirler
Kan rengi, barut rengi, duman rengi
Kin tutar kir tutmaz.

İstanbul deyince aklıma
Kocaman bir dalyan gelir
Kimi paslı bir örümcek ağı gibi
Gerinir Beykoz'da
Kimi Fenerbahçe'de yan gelir
Dalyanda kırk tane orkinos
Kırk değirmen taşı gibi dönmektedir
Orkinos dediğin balıkların şahı,
Orkinos mavzerle gözünden vurulur
Denizin içinde ağaçlar devrilir
Kan çanağına döner dalyanın yüzü
Camgöbeği yeşili bulanır
Bir çırpıda kırk orkinos
Reisin sevinçten dili dolanır
Bir martı gelir konar direğe
Atılan kolyosu havada yutar
Bir başkasını beklemez gider
Balıkçı gülümser tatlı tatlı
Adı Marika'dır bu martının der
Her zaman böyle gelir böyle gider.

İstanbul deyince aklıma adalar gelir
Dünyanın en kötü Fransızcası orda harcanır
Çalımından geçilmez altmışlık madamların
Ağzı dili olsa da tenhadaki çamların
Görüp göreceği rahmeti anlatsa insanların.

İstanbul deyince aklıma kuleler gelir
Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır
Ama şu Kızkulesinin aklı olsa
Galata Kulesi'ne varır
Bir sürü çocukları olur.

İstanbul deyince aklıma
Tophane'de küçücük bir sokak gelir
Her Allahın günü kahvelerine
Anadolu'dan bir sürü fakir fukara gelir
Kimi dilenecek dilenmesine utanır
Kiminin elinde bir süpürge peydaolur uzun
Dudaklarında kirli paslı bir tebessüm
Çöpçü olmuştur bugüne bugün
Kiminin sırtında perişan bir küfe
Kiminin sırtında nakışlı semer
Şehrin cümbüşüne katılır gider
Kalın yağlı bir kolana koşulur
Piyano taşırlar omuz omuza
Kendinden ağır yükün altında adamlar
Balmumu gibi erir dururlar
Sonra kanter içinde soluk alırlar
Nazik eşya nazik hamallar ister neylersin
Ama onlar kadar piyanoyu ciddiye alırlar mı dersin
Nazdan nazik çiniden bilezik eller
Derken
Karşı radyoda gayetle mülayim bir ses
Evlere şenlik Üstad Sinir Zulmettin
Hacıyağına bulanmış sesiyle esner:
Gamü şadiyi felek
Böyle gelir böyle gider.

İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir
Güne güneşe karşı yirmi beş bin kişi
Hepsinin dudağında İstiklâl Marşı
Bulutlar atılır top top pare pare
Yirmi beş bin kişilik bir aydınlık içinde eririm
Canım ağzıma gelir sevinçten hilâfsız
İsteseler bir gelincik gibi koparır veririm.

İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir
Kanımın karıştığını duyarım ılık ılık
Memleketimin insanlarına
Daha fazla sokulmak isterim yanlarına
Ben de bağırırım birlikte
Avazım çıktığı kadar
Göğsümü gere gere
Ver Lefter'e yaz deftere

İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir
Binlerce insanın aynı anda
Aynı şeyi duymasından doğan sevincin
Heybetini düşünürüm
Birbirine eklenir kafamda
Binler yüz binler milyonlar
Sonra bir mısra havalanır ürkek
Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar.

İstanbul deyince aklıma
Yahya Kemal gelirdi bir eyyam
Şimdi Orhan Veli gelir
Deminden beri dilimin ucundasın Orhan Veli
Deminden beri senin tadın senin tuzun
Senin şiirin senin yüzün
Yaralı bir güvercin misâli
Başımın üstünde dolanır durur
Gelir sessizce konar bu şiirin bir yerine
Neresine mi arayan bulur
Erbabı bilir
Deli eder insanı bu şehir deli
Kadehlerin çınlasın Orhan Veli.

İstanbul deyince aklıma
Sait Faik gelir
Burgaz adasında kıyıda
Bir çakıltaşı seslenir
Mavi gözlü bir çocuk büyür döne döne
Mavi gözlü ihtiyar balıkçı gencelir küçülür
İkisi bir boya geldi mi Sait kesilirler
Bütün İstanbul'u dolaşırlar elele başbaşa
Ana avrat küfrederler uçan kuşa eşe dosta
Sivriada'da da martı yumurtası toplarlar çilli çilli
Ziba mahallesinde gece yarısı
Sabaha Galata'dan geçer yolları
Maytaba alacakları tutar kahvede
Zararsız bir deliyi
Ula Hasan derler gazeteyi ters tutaysun
Çaktırmadan gazetesini tutuştururlar fakirin
Sonra oturup sessizce ağlarlar.

İstanbul deyince aklıma
Sait Faik gelir
Taşında toprağında suyunda
Fakirin fukaranın yanı başında
Bir kalem bir yürek bilendikçe bilenir
Kıldan ince kılıçtan keskin
Hep eyiden güzelden yana
Hep kimsesizlerin.

İstanbul deyince aklıma
Saidin son yılları gelir
Hey Allahım en güzel çağında Saide
Dört beş yıl ömrün kaldı denir
Sait Sait olur da nasıl dayanır
Mavi gözlü çocuk boş verir ölüm haberine
İhtiyar balıkçı pis pis düşünür
Bir zehir yeşilidir açılır
Bir yeşil ki ciğerine işler adamın
Bir yeşil ki kasıp kavurur

Küçük mavi çocuk
İhtiyar balıkçı
Ve dilimize bulaşan zehir yeşili
İstanbul çalkalandıkça bu denizlerde dipdiri
Dilimiz yaşadıkça yaşasın Saidin şiiri.

İstanbul deyince aklıma
Sabiyem gelir
Sabiyem boyundan büyük bir demetle
Sarıyer'den gelir Pendik'ten gelir
Bahar nereden gelirse velhasıl
Sabiyem oradan gelir
Ne delidir ne divane
Aslını ararsan Çingenedir
Tepeden tırnağa güneştir
Topraktır
Anadır
Analar içinde bir tanedir
Biri sırtında biri memesinde biri karnında
Karnı her daim burnundadır
Canını mendil gibi takar dişine
Yürekten birşeyler katar işine
Bir ucundan girer şehrin ötekinden çıkar
Alçak gönüllüdür Sabiyem
Hem maşa satar, hem göbek atar
Ver bir çeyrek güzelim der
Neyse halin o çıksın fâlin
Canı çıkar Sabiyemin falı çıkmaz
Sonra anlatır dün gece başına gelenleri
Görürüm üryamda bir sarı yılan
Cenabet uğraşır durur benimle
Uyanır bakarım benim bebeler
Yatağın ucuna kaymış
Ayağımın parmaklarını emer.

İstanbul deyince aklıma
Bir basma fabrikası gelir
Duvarları uzun masaları uzun sobaları uzun
Dal gibi dalyan gibi kızlar çalışır bütün gün ayakta
Kanter içinde mahzun
Yüzleri uzun elleri uzun günleri uzun
Fabrikada pencereler tavana yakın
Al topuklu beyaz kızlar dalga geçmeyin
Dışarda ağaçlar dizi dizi
Duvarlar duvarlar uzun duvarlar
Niçin ağaçlardan ayırdınız bizi
Dışarda tarlalar turuncu, asfalt mosmor
Dışarda dışarda dışarda
Mevsim gürül gürül akıp gidiyor
Ondokuz yaşında Eyüplü Gülsüm
Dalmış beyaz köpüklü akışına ipeklilerin
Kötü kötü düşünüyor
İpeğin akışına doyum olmaz
Ama gel gör ki ipekli empirmeden oğlana don olmaz
Bir top Amerikan bezi sakız gibi beyaz
Bir top Amerikandan neler çıkmaz
Perdeler yatak çarşafları çoluğa çocuğa çamaşır
Sakız gibi ağarmış bir top Amerikan bezi
Gülsüm'ün gözleri kamaşır
Üçüncü oğlanı doğururken Gülsüm
Bir top Amerikana hasret sizlere ömür
Gülsümlerin sürüsüne bereket
Yerine bir Gülsümcük bulunur elbet
Gider Gülsüm gelir Gülsüm
Azrail ettiğin bulsun.

İstanbul deyince aklıma
Ağzına kadar soğan yüklü bir taka gelir
Sülyen kırmızısı üstüne zehir gibi yeşil
Samsun'dan Sürmene'den Sinop'tan

Yaz demez kış demez mutlaka gelir
Kirli yelkeninde yeni bir yama
Demirinin pası gelir dilime
Nabzımda duyarım motörünün hızını
Canımın içine sokasım gelir
İri kalçaları pullu Denizkızını.

İstanbul deyince aklıma
Takalar gelir
Alçakgönüllü kalender
Ya Peleng-i Derya'dır adları ya Şimşiri Zafer

İstanbul deyince aklıma
Koca Sinan gelir
On parmağı on ulu çınar gibi
Her yandan yükselir
Sonra gecekondular gelir ardısıra
İsli paslı yetim
Eyy benim dev memesinde
cüceler emziren acayip memleketim...

Bulantı - Jean-Paul Sartre

Bulantı, 20. yüzyılın en etkili düşünürlerinden Jean-Paul Sartre’ın ilk romanı. Bireyin kökten özgürlüğünü vurgulayan varoluşçu akımın sözcülüğünü üstlenen Sartre, adını 1938’de yayımlanan bu romanıyla duyurmuştu. Günlük biçiminde yazdığı bu kitabında, romanın kahramanı Roquentin’in dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatıyordu. Bu tiksinti yalnızca dış dünyaya değil, Roquentin’in kendi bedenine de yönelikti. Kimi eleştirmenler romanı hastalıklı bir durumun, bir tür nevrotik kaçışın ifadesi olarak değerlendirdilerse de, Bulantı, yansıttığı güçlü bireyci ve toplum karşıtı düşüncelerle, sonradan Sartre’ın felsefesinin temellerini oluşturacak birçok konuya yer veren özgün bir yapıttı. “Varoluş”la yüz yüze gelen Roquentin’in geçirdiği değişimi anlatan Bulantı, varoluşçuluğun kült kitaplarından biri oldu. 20. yüzyıl roman sanatında da önemli bir yeri olan bu kitabı, Selâhattin Hilâv’ın usta işi çevirisiyle sunuyoruz. 

 * * *
 Neden korktuğumu bilmem bile büyük başarı olurdu.

    Sözgelimi, ellerimde bir değişiklik var. Pipomu ya da çatalımı tutuşum değişti. Belki de çatal elime yeni bir biçimde geliyor; bilmiyorum. Biraz önce odama girmek üzereyken olduğum yerde kaldım; avucumda, kişiliği varmışcasına dikkatimi çeken soğuk bir nesnenin varlığını duydum. Avcumu açıp baktım: kapının tokmağını tutuyordum. Bu sabah kitaplıkta, Autodidacte, günaydın demek için yanıma geldiğinde tanıyabilmem için yüzüne uzun uzun bakmam gerekti. Tanımadık bir yüzdü gördüğüm; bir yüz bile demek zor. Sonra elini, iri beyaz bir solucan gibi duydum avucumda. Hemen bıraktım, kolu külçe gibi düştü.

    Korku, hayatımın serüveni, dolgun ve değerli olduğundan değil. Ortaya çıkacak olandan, beni avucunun içine almasından, sürüklemesinden (kim bilir nereye?) korkuyorum. Araştırmalarımı, kitaplarımı, her şeyi yarıda bırakıp çekip gitmem mi gerekecek yine? Birkaç yıl sonra, ezilmiş, umudu kırılmış olarak başka yıkıntılar içinde mi bulacağım kendimi? İş işten geçmeden anlamalıyım bunu.

    Bir zamanlar (beni bırakıp gittikten nice sonraları bile) Anny'i düşünmüştüm. Şimdi kimseyi düşünmüyorum, sözcükleri bulmak için bile çabalamıyorum. Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş bir şeyler akıyor içimde: Dokunmuyorum, bırakıyorum gitsin. Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde ortaya çıkar, sonra kayboluyorlar, hemen unutuyorum onları.

    Bu bira bardağının nesi var? Ötekilerin aynı. Kesme bir bardak, kulplu, üzerinde bel resmi bulunan markası 'Spatenbrau' da yazılı! Bunları ben de biliyorum. Ama başka bir şey olduğunu da biliyorum. Ufacık bir şey. Açıklayamıyorum onu hiç kimseye. İşte, yavaşça suyun dibine doğru, korkuya doğru kayıyorum.

    Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. Bütün bu adamlar, vakitlerini dertleşmekle, aynı düşüncede olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar da önem veriyorlar. Bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşmadığı adamlardan biri aralarına karışmaya görsün, suratları hemen değişir.

    Tarih attıktan sonra 'yeni bir şey yok' diye yazarken içimden pazarlıklıydım. Ne olağanüstü ne de utanç verici olan bir küçük hikâye, dile gelmemek için direnip duruyordu. 'yeni bir şey yok'. Yedi dereden su getirip yalan söylememize bayılıyorum doğrusu. Aslında yeni bir şey olduğunu da ileri süremem pek. Anlatayım : Bu sabah kitaplığa gitmek için, sekizi çeyrek geçe Printania Otelinden çıkarken yerde sürüklenen bir kâğıdı almak istedim, ama beceremedim. Hepsi bu kadar, bir olay bile sayılmaz.

    Benim bildiğim, nesnelerin insana dokunmaması gerekir. Çünkü canlı değiller. Aralarında yaşar, onları kullanır, sonra yerlerine koruz. Onlar sadece yararlıdırlar. Oysa bana dokunuyorlar. Çekilmez bir durum bu. Onlarla bağlantı kurmak korkutuyor beni. Sanki hepsi birer canlı hayvan.

    Cimrice acı çekiyor. Zevklerinde de böyle olmalı. Bu yeknesak sıkıntıdan, şarkıyı keser kesmez başlayan bu homurdanmalardan sıyrılmayı, doğru dürüst bir acı çektikten sonra, umutsuzluk içine gömülmeyi hiç istemez mi bu kadın? Sanmam, elinden gelmez bu. Kördüğüm olmuş artık.

    Saat üç. Bir şey yapmak isterseniz, bu saat ya çok geç ya çok erkendir. Öğleden sonra acayip bir an.

    ...evet, bütün bunları yapmış olabilir. Ama hiçbiri kanıtlanmış değil. Zaten hiçbir şeyin kanıtlanamayacağını düşünmeye başladım.

    Masanın üzerindeki lambayı yakıyorum, gün ışığını ortadan kaldırır belki ama öyle olmuyor, tam dibinde zavallı bir ışık lekesi beliriyor. Söndürüp ayağa kalkıyorum. Duvarda beyaz bir delik var. Ayna bu. Bir tuzak. Bu tuzağa düşeceğim, biliyorum. Düştüm işte. Aynada gri bir şey beliriyor. yaklaşıp bakıyorum, kurtaramıyorum kendimi. Yüzümün yansısı bu, yapacak işim olmadığı günlerde onu seyreder dururum. Gördüğüm bu yüzden, hiçbir şey anlamıyorum. Başkalarının yüzleri bir anlam taşıyor. Benimki öyle değil. Güzel mi yoksa çirkin mi, bunu bile söyleyemem. Çirkin galiba. Çünkü böyle olduğunu söylediler. Bana dokunan bu değil. Yüzüme böyle nitelikler verilebilmesine şaşıyorum aslında. Bir toprak parçasına ya da bir kayaya güzel ya da çirkin demek gibi bir şey bu.

    Geleceği görüyorum. Şurada, sokakta işte. Şimdiden biraz daha solgun. Gerçekleşecek de ne olacak sanki? Gerçekleşmekten ne kazanacak. İhtiyar kadın, topallayarak uzaklaşıyor, sonra duruyor, atkısından çıkan aklaşmış bir tutam saçı çekiştiriyor. Yürüyor, demin oradaydı, şimdi başka yerde...Anlayamıyorum bunu, hareketlerini görüyor muyum, yoksa önceden kestiriyor muyum? Şimdi'yi gelecekten ayıramıyorum artık, ama sürüp gidiyor bu, yavaşça gerçekleştiriyor kendini; yani ihtiyar ıssız sokak boyunca ilerliyor, ayağındaki koca erkek ayakkabılarını sürüyüp duruyor. Zamanın ta kendisi bu, hem de çırılçıplak zaman. Ağır ağır varoluyor, bekletiyor insanı. Ama ortaya çıktığı zaman canınızı sıkıyor. Çünkü çoktan beri orada bulunduğunu anlıyorsunuz. İhtiyar, sokağın dönemecine yaklaşıyor. Ufacık kara bir kumaş yığınından başka bir şey değil artık. Buna diyeceğim yok doğrusu. Biraz önce ihtiyar orada değildi. Ama bu, insanı şaşırtmayan tatsız ve solgun bir yenilik. Köşeyi dönecek, işte dönüyor; bu dönüş sanki sonsuz bir süre.

    Bir şey sona ermek için başlamıştır. Serüven uzamaya gelmez, ona anlam veren ölümdür yalnız.

    Şunu düşündüm : En bayağı olayın bir serüven haline gelmesi için onu anlatmaya koyulmanız gerekir ve yeter. İnsanları aldatan da bu zaten. Kişioğlu hikâyecilikten kurtulamaz, kendi hikâyeleri ve başkalarının hikâyeleri arasında yaşar. Başına gelen her şeyi hikâyeler içinden görür. Hayatını, sanki anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır. Ama ya yaşamayı ya da anlatmayı seçmek gerek.

    Kimi zaman (pek sık değil), durumu gözden geçirir, bir kadına bağlandığınızı, kötü bir işe girdiğinizi fark edersiniz. Göz açıp kapayıncaya kadar sürer bu. Sonra geçit yeniden başar, saatleri ve günleri birbirine eklemeye koyulursunuz. Pazartesi, salı, çarşamba. 1924, 1925, 1926.

    Kalabalık dağılmaya başladı. Denizin iç çekişleri iyice duyuluyordu. İki eliyle parmaklığa abanmış bir genç kadın, dudak boyasının karasıyla çizgilenmiş mavi yüzünü gökyüzüne çevirdi. Bir aralık, 'insanları sevecek miyim yoksa' diye düşündüm. Ama bu, eninde sonunda onların pazarıydı, benim pazarım değil.

    Bir şeyler olacak; Basse-de Vieille sokağının karanlığında beni bekleyen bir şey var. Hayatım orada, bu sessiz sokağın tam köşesinde başlayacak. Bir alınyazısını gerçekleştiriyor gibi yürüdüğümü görüyorum. Sokağın köşesinde, beyaz bir kilometre taşını andıran bir nesne var. Uzaktan kapkara görünüyordu. Her adım atışımda biraz daha ağarıyor. Yavaş yavaş aydınlanan bu nesne, olağanüstü bir etki bırakıyor bende. Tüm aydınlık ve beyaz olduğu zaman, yanında duracağım onun, o zaman serüven başlayacak. Karanlığın içinden beliren şu beyaz fener, öyle yanımdaki şimdi, korkuyorum. Bir ara geriye dönmeyi düşünüyorum. Ama bu büyüyü bozmak elden gelmiyor. İlerliyor, elimi uzatıyor ve taşı tutuyorum.

    Ardımda, kentin içinde, geniş ve dümdüz yollarda, lambaların soğuk aydınlığında, yaman bir toplumsal olay can çekişiyordu, pazar gününün bitişiydi bu.

    Bir kadın görürüz, ihtiyarlayacağını düşünürüz, ama ihtiyarladığını görmeyiz. Ara sıra kadının ihtiyarladığını görüyoruz gibi gelir bize. İşte serüven duygusu budur.

    Gülmüyorum, gösterdiği yakınlığa karşılık da vermiyorum. O zaman, gülümsemesini kesmeksizin, gözbebeklerinin korkunç ateşini üzerime dikiyor. Birkaç saniye, konuşmadan birbirimizi gözden geçiriyoruz. Gözlerini kısarak süzüyor ben. Sınıflandırdığı belli.

    Doktor görmüş geçirmiş adam. Hayatı bunun üzerine kurulmuş. Doktorlar, papazlar, subaylar böyledir. İnsanı, sanki kendileri yaratmış gibi tanırlar.

    ...Gözlerime kadar karanlık içindeyim, buz gibi bir karanlık. Kaloriferin yanmadığı besbelli.

    'Beni mutlu kıldınız' diyor Autodidacte. Sonra hemen ekliyor: 'İsterseniz, gelip sizi evden alayım'. Birden ortadan kayboluyor. Düşünmek için zaman bırakırsa düşüncemi değiştireceğimden korkuyor herhalde.

    Gördüğü saygı ve sevginin nedenini kavramak için uzun boylu düşünmek gerekmiyordu. Her şeyi anladığı her şey kendisine açıklanabildiği için seviliyordu.

    Saat dördü vuruyor. Bir saattir, kollarım iki yanıma sarkmış, iskemlenin üzerine oturup duruyorum. Karanlık bastırmaya başladı. Bundan başka değişen şey yok ortada: Beyaz kâğıt, yine masanın üzerinde, dolmakalemin ve mürekkep şişesinin yanında duruyor. Ama başladığım bu sayfaya artık bir tek sözcük bile yazmayacağım.

    Masanın üzerinde açılmış elimi görüyorum. Yaşıyor; o da ben. Açılıyor; parmaklar ayrılıp düzeliyorlar. Tersine dönmüş. Tombul karnını gösteriyor bana. Sırt üstü dönmüş bir hayvanı andırıyor.Parmaklar bacakları. Ters dönmüş bir yengecin ayakları gibi onları hızla hareket ettirip eğleniyorum. Yengeç öldü; bacakları çekilip toplanıyor, elimin karnı üzerinde birleşiyorlar. Tırnakları görüyorum. canlı olmayan tek parçam onlar. Bir kere daha. Elim dönüyor, karnı üstü yayılıyor, sırtını gösteriyor şimdi. Gümüşlenmiş biraz parlak bir sırt. Parmak boğumlarında tüyler olamasa bir balık diyeceği geliyor insanın. Elimi hissediyorum. Kollarımın ucunda hareket edip duran bu iki hayvanda benim.

    Saat beş buçuğu çalıyor şimdi. kalkıyorum; buz gibi gömleğim etime yapışıyor. Çıkıyorum. Niçin? Niçin mi? Çıkmamam için sebep yok da ondan. Kalsam da, bir köşede sessizliğe gömülsem de kendimi unutamayacağım. Burada olacağım, ağırlığım döşemenin üzerine çökecek. Varım ben.

    Kitaplıkta başından kötü bir şey geçmiş olduğumu hatırlıyorum şimdi. Kulak kesiliyorum. Bütün istediğim, başkalarının dertlerini dinleyip acınmak. Bu beni değiştirecek. Derdim yok benim, miras yedi gibi param da var. Patronum da, karım da, çocuklarım da yok; sadece varım, hepsi bu. Bu dert öyle belirsiz, öyle metafizik bir şey ki, utanıyorum doğrusu.

    ...sözünü ettiklerimiz en önemli rollerdir. Bunların yanında bir yığın hümanist daha var: İnsan kardeşlerine bir ağabey gibi eğilen ve sorumluluklarını bilen hümanist filozof; insanları oldukları gibi seven hümanist; olmaları gerektiği gibi seven hümanist; insanları, istediklerini göz önünde tutarak kurtarmak isteyen ve tutmayarak kurtarmaya çalışan hümanistler; yeni mitoslar yaratmak isteyen hümanist ve eskileriyle yetinen hümanist; insanın ölümünü ve hayatını seven hümanistler; her zaman güldürücü sözler söyleyen neşe dolu hümanist; ölüm törenlerinde ve bekleyişlerinde rastlanan ağırbaşlı hümanist. Hepsi birbirinden nefret eder bunların, ama birer insan olarak değil, birer birey olarak tabii. Ne var ki Autodidacte bilmiyor bunu: bütün bu hümanistleri, torbaya konmuş kediler gibi içinde taşıyor., onlar birbirlerini paralıyorlar, ama Autodidacte fark edemiyor.

    ...şaşırmış gibi görünmeye çalışarak soruyor: ' Peki...Niçin yazıyorsunuz acaba, sorabilir miyim? '

    ' Doğrusu...ben de bilmiyorum, gelişigüzel bir şey bu, yazmış olmak için yazıyorum '. Beni sıkıştırdığını sanarak gülümsüyor: ' Issız bir adada olsanız yazar mıydınız? Başkaları tarafından okunmak için yazmaz mı insan? '. Sözüne sorgu biçimi vermesi alışkanlıktan. Aslında sormuyor, bir şey ileri sürüyor.

    Salona şöyle bir göz atıyorum ve içimi korkunç bir tiksinti kaplıyor. Ne işim var burada? Ne diye kalkıp hümanizm üzerine konuştum? Bu insanlar niçin burada? Neden yemek yiyorlar? Onların varoldularını bilmedikleri besbelli. Çıkmak, herhangi bir yere gitmek istiyorum. Gerçekten kendi yerimi bulacağım, içine yerleşeceğim bir yere...Ama benim yerim diye bir şey yok; ben fazlalığım.

    ' Biliyorum. Bana tutku verecek herhangi bir şeye ya da kimseye artık rastlamayacağımı biliyorum. Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum.'

    Yanıt vermiyor, söylediklerim onu ilgilendirmedi sanırım. Ama biraz sonra söze başlıyor. 
 
Düşüncelerini mi sürdürüyor, yoksa kendisine söylediğime mi yanıt veriyor anlayamıyorum.

    ' Ben ' deyince bir boşluk duygusuna kapılıyorum. Öyle unutulmuşum ki, kendimi iyice hissetmek elimden gelmiyor. Benden kalan bütün gerçeklik, varolduğunu hisseden varoluş sadece. Yavaş yavaş, uzun uzun esniyorum. Kimse, hiç kimse için! Antonie Roquentin ne ki? Soyut bir şey o. Bilincimde kendimle ilgili ufacık, renksiz bir anı sallanıyor. Antonie Roquentin... Birden 'ben' soluklaşıyor, soluklaşıyor, işte söndü.

    Ara sıra, 'Elimde kalan üç yüz bin frangı bir yılda harcasam daha iyi etmiş olmaz mıyım?' diye düşünüyorum. Sonra ne olacak? Bana ne sağlayabilir bu? Yeni elbiseler mi? Kadınlar mı? Yolculuklar mı? Hepsini gördüm; bunlar bitti artık, sağlayacakları sonuç çekmiyor beni. Bir yıl sonra, kendimi şimdiki kadar bomboş bulacağım; tek bir anım bile olmayacak, ölüm karşısında korkup duracağım.

    Belki bir gün, tam şu anı, trene binme zamanının gelmesini iki büklüm beklediğim şu kasvetli anı düşününce yüreğimin hızla çarptığını duyacak ve ' Her şey o gün, o anda başlamıştı.' diyeceğim. Ve kendimi (geçmişte, yalnızca geçmişte) kabul etmek elimden gelecek belki.Gece bastırıyor. Printania Otelinin birinci katında, iki pencere aydınlandı. Yeni Garın şantiyesi buram buram ıslak tahta kokuyor. Yarın Bouville'e yağmur yağacak.

02 Nisan 2014

Yaşama sanatı konusunda kendimle konuşma - Afşar Timuçin

Yaşam her canlıya verilmiş kendi varlığını ve türünü sürdürme hakkıdır. İnsan için yaşam bu biyolojik tanımı çok aşan bir etkinliktir: duyumdan duyguya ve duygudan düşünceye uzanan bir haz konusudur (bu arada acı konusudur). Her kişi dış koşulların da belirlemesiyle yaşamı kendi bilinç konuşları çerçevesinde anlıyor ve gerçekleştiriyor. Kendine göre biçimliyor onu. Yaşamak insan için bilinçli bir toplumsallıkta başkalarıyla bir araya gelmek ve ortak amaçlar oluşturmaktır. Yaşam yok yaşamlar var. Böylece her kişi kendine göre bir doğruyu ya da doğrular bütününü gerçekleştirerek yaşamak hakkını kullanıyor ve ömrünü bitiriyor. İnsan toplumsal bir varlık olduğuna göre yaşam tüm açılımlarında toplumsal bir olgudur. Bununla birlikte topluma uyarlı yaşamlar var, topluma aykırı yaşamlar var. Topluma uyarlı olmak her zaman olumlu bir anlam taşımıyor. Aykırı olmak da öyle.

Bazen uyarlılıkla olumsuzu gerçekleştiririz, bazen de uyarsızlıkla yaparız bunu. Kişiyi doğrudan doğruya acılı kılan yaşamlar var, onlarda dış nedenler kadar kişinin yanlış ya da bilinçsiz seçimleri belirleyici oluyor.

Ne dersin, bir doğru yaşamdan, hatta hepimiz için ortak ilkeleri ve ortak kuralları olan toplumsal bir yaşam biçiminden sözedebilir miyiz?
Görenekler olarak ilkeler belirliyor, ortak kurallar koyuyor, belli davranış biçimlerinde bizi bir araya getirmeye çalışıyor, bunu yaparken hem bizi sıkıntıya düşürüyor hem de doğrusu pek başarılı olamıyor, insan bir biçim yaşayabilecek bir varlık değildir, o bir bilinç varlığıdır, bu yüzden onu kalıplara soktuğumuzda verimsiz kılarız. Bununla birlikte toplumda olmanın elbette belli vazgeçilmez koşulları da vardır, onlara uymadığımız zaman doğal olarak toplumdışı kalırız. Öte yandan doğru yaşam gibi yanlış yaşam gibi kategoriler belirlemek hiç de kolay değil. Kolay değil ama bir bakıma gerekli de. İsteyen istediği gibi yaşar diyemeyeceğimize göre. Her şeyden önce insan yaşamı bir takım değerler üzerine kuruluyor ya da kurulmak zorunda. İnsan gerçeği olan bir varlık  olmasaydı elbet değer diye bir sorun ortaya çıkmayacaktı. Amaçları olan bir varlık toplumsallıkta anlatımını bulan bir değerler dizgesine göre davranacaktır. Amaçları olan tek varlık insandır. Onun geçmişi ve geleceği vardır. Değer sözkonusu olduğu zaman seçim yapma zorunluluğu ortaya çıkar. Zaten değer ancak seçim yapabilen bir varlık için sözkonusudur. İşte yaşamın anlamı dediğimiz şey bu noktada kendini gösteriyor. Yaşamaktan ne anlıyoruz? Önemli olan budur.

Değerler dediğimizde…
İki çeşit değer vardır: yarar değerleri ve yüce değerler. Bu iki değer birbiriyle çelişerek hatta birbirini yok etmek istercesine yaşamda yan yana duruyor. Keşke yarar değerleriyle yüce değerler ya da kültür değerleri arasında bir uyum olsaydı. Yarar değerleri bizim insan olmamızın koşullarını tek başına sağlayamaz. Yayar değerlerini elde etmek bir ölçüde kolaydır, biraz görü biraz çaba yeter bunun için. Güç olan yüce değerleri varetmektir ya da elde etmektir. Yüce değerlerin dışında salt yarar değerlerine göre yaşayan kişi mal mülk edinmeye bakacaktır, ün peşinde unvan peşinde koşacaktır. Birilerinin hakkını yiyebilecek, birileriyle yarışmak adına birilerini zedeleyebilecektir. Kumarda, eğlencede yaşamını tüketebilecektir. Yüce değerlerin hazzını tadamamış insanlar yarar değerleriyle yetinmek zorundadır.

Pekiyi bu yarar değerlerine saplanıp kalmış insanlar mutlu olabiliyorlar mı?
Mutluluk göreli bir kavramdır, göreli kavramların en görelisidir. (Göreli olmayan kavram var mıdır?) Mutluluktan ne anladığımız önemlidir her şeyden önce. Yüce değerlere ulaşabilecek yetkinlikte olmayan her kişi zorunlu olarak yarar değerleri katında kalacaktır. Yarar değerlerine batmış olanların da kendilerine göre mutlu olduğunu söyleyebiliriz. (Mutlu olmak dediğimiz şey içinde bulunduğu durumdan artık bir başka şey istemeyecek kadar hoşnut olmak demekse.) Eşek ot bulduğu zaman mutlu değil midir? İnsan için önemli olan kendini doğru yerde duymaktır. Buna göre kimi ot bulmaktan hoşnut olur kimi iyilik etmekten hoşnut olur. Bütün bir gece kumar oynayıp sabaha karşı masadan dolu ceple kalktıysanız sizden iyisi yoktur. Bu da kumarcının mutlusu. Yüce değerlerin vereceği hazzı yaşayabilmek için yarar değerlerinden büyük ölçüde sıyrılmış olmak gerekir. Yarar değerleri yaşamı sürdürme koşulları sağladıkları ölçüde önemlidirler. Yarar değerleri belli bir ölçüden sonra zarar değerleri durumuna gelirler. “Ben hem şairim, hem kumarcıyım, hem borsada oynarım, hem yardım derneklerinde çalışırım…” diyen adama “Sen basit bir yararcısın!” dememiz hiç de yanlış olmaz. Yüce değerleri yaşabilmek yarar değerlinden büyük ölçüde sıyrılmış olmayı gerektirir dedik ya, bu tam anlamında bir bilinç işidir. Gündelik yaşamlar kim olurlarsa olsunlar bu bilinci elde edemezler.

Herhangi biri olmakla gerçek anlamda insan olmak arasındaki ayrım diyebilir miyiz buna?
Diyebiliriz. Boş insanlar gündelik yaşamlar ve bu arada bir takım olur olmaz şeylerle ilgilenip ipe sapa gelmez şeylerle övünürler. Paşa dedeleriyle, yazlıklarıyla, otomobilleriyle, cinsel ilişkide bulundukları insanların sayısıyla, birikmiş paralarıyla, kurnazlıklarıyla, buna benzer şeylerle şişinirler. Bu insanlara yakından baktığımızda zavallılık denen şeyin onlara ayrılmaz bir biçimde yapışmış olduğunu görürsünüz. Kendilerine sorarsanız bunlar az adam değillerdir. İsteseler şair bile olabilirlerdi ama şairlik kaç paralık iştir ki! Devlet yönetimi konusunda görüşleri vardır hatta devlet işlerine katkıları vardır ama devletin ne olduğunu söyleyemezler. Bunlar sürü bilinci taşıyan kimselerdir, başlıca özellikleri korkak oluşlarıdır. Her türlü pis ilişkiye girip gene de ellerini kirletmeden ya da daha doğrusu ellerini kirletmemiş gibi yaşamaya çalışırlar. John Osborne’un Öfke’sinde Jimmy Porter, karısının da içinde olduğu bu kesimi şöyle tanımlar: “Yaşamaktan korkuyorlar, en çok da aşktan korkuyorlar. Sevmek ve sevilmek çocuk oyuncağı değildir. Sağlam bilek ister, temiz mide ister. Elini kirletmeden aşkla içli dışlı olamazsın. Ya bu dünya ya öbür düya kızım, ikisi bir arada yürümez.”

Bu insanlar ya da hatta bütün insanlar daha çok özel zamanlarda, özellikle felaketlerde bu yüce değerler denen şeyin azçok sezgisine varmış görünüyorlar.
Yüce değerlerin varlığını bilmek başkadır, onları yaşam koşulu durumuna getirmek başkadır. Ayrıca felaketlerin bile insana insanlığını duyuramadığı ya da geçici olarak duyurur gibi olduğu çok oluyor. “Benden atlasın da nerede patlarsa patlasın” kolaycılığı bazı insanlar için yaşamın özünü oluşturuyor. Dostum dedikleri biri ölüm döşeğine düştü mü toz oluverir bunlar. Haklısın, olağan zamanlarda insan insanlığını daha çabuk unutuveriyor. “Sana ibret gerek ise gel göresin bu sinleri” demiş ya şair, onlara gerçekte ibret de gerekmiyor.

Gerçekten olağan zamanlar pek ilgimizi çekmiyor…
Güneşle pek ilgilenmeyiz. Güneş tutulacak dedikleri zaman, onu görebilmek için, gözümüzü kör etmek pahasına neler neler yaparız. “Güneşin büyüklüğü tutulduğunda anlaşılır” diyor Seneca. İnsanlar her şey olağan çizgisinde akıp gidecek yani hiçbir şey değişmeyecek duygusu içindeler genellikle. Bu arada zaman zaman olumsuz bir durumu düşünüp ürperdiklerinde “Yaradana bin şükür” diye bağırmak kalıyor onlara. Yaşam bir sanattır, onun için ustalaşmak gerekir, özel teknikler, özel sezgiler, özel kavrayışlar edinmek gerekir. Paldır küldür dalarsanız ona, ondan alacağınız şeyleri alamazsınız. Yaşamın her koşulda verim vereceğini düşünmek aldanmaktır. İyi şeyler çaba istiyor yazık ki. Kendi gücüyle ayakta durabilmeyi gerektiriyor. Etkin olarak yaşamda olabilmek gerekir. Latinlerin dediği gibi, burada olmayan payını alamaz.

Özverili olmak gerekiyor belki de…
Sonunda her şey dönüp dolaşıp bencillikle özgecilik arasında bir seçim yapmaya dayanıyor. Gerçek insan olmak her anlamda dünyada olmaktır. Kedimize çekildikçe insan olma koşullarının dışına çıkarız. Filozofların çoğu insanı bencil bir varlık olarak tanımladılar. Kaba koşullarda elbette öyledir. Ancak insan bencilliğini aştıkça insanlaşır. İnsan başkaları için olabilen, başkalarına adanmış olması gereken bir varlıktır. Başkalarına adanmak başkalarının kölesi olmak değildir. Gerçek insan başkalarına kendini adadı ölçüde sevinçlidir. Ne derler? Arı kendine değil de başkalarına çalıştığı için mutludur.

Yaşamın bir sanat olduğu konusunda…
Evet yaşamak bir sanattır, hem de güç bir sanattır. Yaşam her penceresinden başka bir dünya görünen uçsuz bucaksız bir gerçeklikte kendini varedebilme koşuludur. Yaşamı tanımlarken gerçeklikten kopmamaya özen göstermeliyiz. “Yaşam bir düştür” demiş adamın biri. Yaşam bütün düşlerin en gerçeğidir. Yaşamın sayısız güçlükleri vardır, acıları vardır, sıkıntıları vardır. Yaşamak biraz da göze almaktır. Bu güçlükler Kafka’ya “Yaşam rezillik aslında” dedirtmiştir. Kafka onun ardından hemen şunu söyleyecektir: “Ne diye onu daha da bulandırmalı?” Plutarkhos daha o zamanlar “Varolmak yetmez yaşamak da gerekir” diyordu. Gerçekte, tüm yaşam boyunca bir şölendeymişiz gibi duyabilmeliyiz kendimizi. Acıların karşısında çılgınca dans etmek, boğuntunun gözlerine baka baka şarkı söylemek… Sorun acıyı yüceltmek ya da kutsallaştırmak değil acıyı katlanılır kılmak ve erdemli bir yaşam için anlamlandırmaktır. Durduk yerde acı yaratan insanlar tanıdım. Bu insanlar temel gıdalarını acıdan alıyorlardı. Ne olursa olsun, yaşamayı öğrenmek gerek. Yaşamayı yaşayarak öğreniyoruz, değimli? Yaşamın içine bilinçle ve korkusuzca dalabilenler gerçek anlamda yaşayanlardır. Bilinçlenmek yaşamak, yaşayarak bilinçlenmek: bize düşen bu.

Herkes öyle yapmıyor mu?
Herkes öyle yapıyor gibi geliyor mu sana? Pekiyi bu küçüklükler nereden çıktı? Küçücük bilinçlerle, dolayısıyla küçücük yaşamlarla yetinenler var. Çeşmenin başında susuzluktan yanmak gibi. Kalıp bilinçlerle yaşıyor insanların çoğu. Çizilmiş yollar var bizim için. Görenekler bizden bu yolları izlememizi istiyor. Bu yollar bizi çokluk sahip olma deliliğine götürüyor, insan olmaya götüren yollar neredeyse kapalı. Olmak ya da sahip olmak. Doktor olmak, mühendis olmak, evi olmak, arası olmak, profesör olmak gibi. Bunların insan olmakla doğrudan bir ilgisi yok.
 
Çok şey elde etmek istemeden yaşamak erdemli yaşamaktır diyebilir miyiz?
Yalnız yitirmeyi göze alanların hatta yitirenlerin yaşamı kazanabileceği görüşü boş bir görüş değil elbet. Ancak insanların çoğu kazanmaya yani elde etmeye bakıyor, bir şeyleri alıp biriktirmeye bakıyor. Oysa insanın kendini varetmesi yitirmeyle oluyor. Yitirmek yani adanmak. İnsanın kendini varetmesi büyük bir savaşımdan başka nedir? Ne kadar doyarsanız o kadar aç kalkarsınız. İnsan kendi yaşamını özenerek kurmalı, eliyle besleyip büyütmeli. Yazık ki yararsız diyebileceğimiz yaşamlar var, hatta zararlı yaşamlar var. Bozulmuş bilinçler ya da çok kötü koşullarda oluşmuş bilinçler tehlikeli bilinçlerdir. Bu bilinçler kendilerini kurtarmadan dünyayı kurtarmaya kalkarlar. Bunlar gerçekte tek kişilik yaşamlardır, kendine kapalı yaşamlardır. Kimseye yaramayan yaşam sahibine de yararlı olmaz. Boşa yaşamış insanlar vardır, bunlar taş üstüne taş koymamışlardır, bunlar ya bir şey elde edememekten yakınırlar ya da hak etmedikleri bir şeyleri elde edebilmek için çırpınır dururlar. Gerçek yaşam başkalarına adanmış yaşamdır; iyiyi, doğruyu, güzeli amaçlayan yaşamdır. Bu güzelim dünyada her şeyi en uygun koşullarda yaşayabilirdik oysa. “Bu dünya bir gelindir yeşil kızıl donanmış / Kişi yeni geline bakıbanı doyamaz” der Yunus Emre. Her şey sonunda dönüp dolaşıp yarar değerleriyle yüce değerler ayrımına dayanıyor, bir başka deyişle bilinçli olmakla yarı bilinçli olmak ayrımına.
 
İnsanlar yaşamayı nasıl öğrenecekler? Bunu onlara kim öğretecek?
Kimse kimseye bir şey öğretmez. Yaşamayı hele hiç. Her sanat gibi yaşam sanatı da binbir deneyimi gerektirir, bireyin binbir deneyimle elde ettiği ustalıkları gerektirir. Ancak insanların doğru bilinç edinmelerine yani gerçekliğe uyarı bilinç koşullarını kendileri için oluşturmalarına şu ya da bu biçimde katkıda bulunabiliriz. Bu da onların yaşam sanatında gelişmelerini sağlar. Ve bu da, açıkçası, döner dolaşır iyi eğitim sorununa bağlanır. Eğitmek öğretmek değildir, öğrenmesine yardımcı olmaktır. Zaten insanlarımız iyi bilinçlenmiş, insan bilgisiyle iyi donanmış olsalardı yaşamlarını böylesine kargaşık ve verimsiz bir biçimde sürdürmeyeceklerdir. Bir kere her şeyden önce yaşam için gerekli somut koşulları bütün bir toplum için oluşturmuş olacaklardı. Sorun gene yaşam sorunudur: yaşam onlara kendilerini geliştirebilmeleri için çok az şey verdi. Doğa zenginlikleri yanında akıl kıtlığı verdi. Bu toprağın insanları zeki insanlar mı geri zekalı insanlar mı diye tartışanların da insan bilgisiyle yeterince donanmış olmadığı bellidir. Salt zekayla adam olunsaydı! Evet, bu toplumun hatta bu dünyanın insanı canını dişine takıp kendini yetiştirmeye koyulmadıkça hiçbir şey elde edemeyecektir.

Pekiyi, ben gene başta sorduğum soruya dönüyorum. Bir doğru yaşam’dan sözedebilir miyiz?
Doğru yaşam her şeyden önce düşünsel hazlarla dolu bir yaşamdır. Yaşamak bir sevinç olmalıdır. Doğru yaşam, öte yandan, paylaşmayı bilen gerçek insanın yaşamıdır, yüce değerlere ulaşabilmiş yetkin kişinin yaşamıdır, bu da üst düzeyde bir bilinç etkinliğini gerektirir. Ancak özgeci bir ruh yapısına ulaşmış olan insanlar gerçek insan olmanın sevincini yaşayabilirler. Yalanlarla, kafakol oyunlarıyla, eskilerin diliyle konuşursak riyayla ve tabasbusla sürdürülen bir yaşam düş kırıklıklarıyla dolu olacaktır. Aşkı bile üçkağıda getirmiş olan bu garip toplumda gerçek yaşam koşulları oldukça sınırlıdır, kişi bu sınırları kendince geliştirmeyi beceremezse, bunun için kavgaya girmezse ot gibi yaşar gider. Temel sorun insanlığın bir parçası olabilmek, kendini öyle duyup öyle düzenleyebilmek sorunudur. Gündelik yaşayanlara ne için yaşadıklarını pek bilmezler, sorduğunuzda mutlu olmak diye bir amaçları olduğunu anlarsınız. Mutluluk bir amaca giderken zaman zaman duyulan bir duygudur. Mutluluk başlıbaşına bir amaç durumuna getirildi mi varılmaz bir amaç olur çıkar. Basit amaçlar ya da bayağı amaçlar insanı mutlu kılmayacaktır. İnsan amaçlarının yüceliği ölçüsünde insandır. Bencilliklere göre düzenlenmiş bir yaşam önünde sonunda çirkinleşecektir. Ancak bütün bunları gündelik bilinçle yaşamaya alışmış insanlara anlatmak çok zordur.

29 Mart 2014

Jiddu Krishnamurti "Zekasız sevgi olamaz köleliği yaratır; Sevgisiz zeka olamaz diktatörlüğü yaratır."

Sular hep aktı geçti, kurudu vakti geçti,
Nice han nice sultan, tahtı bıraktı geçti,
Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti...
Yunus Emre

Celladına aşık olmuşsa bir millet,
İster ezan ister çan dinlet.
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,
Müstehaktır ona her türlü zillet...Hayyam

09 Mart 2014

Bir Demet Şiir

 Yaşamak Telaşı
Hiç böyle ısınmamıştım;
Daldaki vişneye,
Vitrindeki aydınlığa,
Salça kokusuna mutfağımın,
Akan dereye, uçan buluta,
Hiç böyle ısınmamıştım yaşamaya...Edip Cansever

Herşey Şiirdir
Her şey şiirdir, uğultusu rüzgarın
Bir ırmağa usulcacık yağan kar
Her gece okunan bir dua çocuklukta
Gökyüzünde bölük bölük turnalar

Her şey şiirdir, sevinç ve kader
Dünyada olmak duygusu...
Kıyıda, ıssız kayalarda
Kendi başına ışıldayan su

Her şey şiirdir, şimdi, şu anda
Ak kağıt üstünde dolanan elim
Karşıki avluda salınan söğüt
Yandaki odada uyuyan bebeğim

Her şey şiirdir, çağrısı aşkın
Bahar toprağından yükselen tütsü
Umut ve acı, başlayan ve biten,
Yağmurun ve akıp giden hayatın türküsü

Her şey şiirdir ve bir gün belki
İlk aşkım, ilk göz ağrım şiir
Koynunda ona yazdığım mektuplar
Bir yerlerden çıkıp gelecektir...Ataol Behramoğlu

Mekik
Şimdi aşk kaçmış bir ilmektir gövdenin örgüsünde
Uykusuz bir gecenin çitlerine takılan.
Sökülür durmadan uzayan ipliğiyle,
Sarılır mekiğine sabahın
Ürkek bir güvercin halinde.
Ve sen eksildikçe o güvercin tamlanır,
Kanatlanır böylece köpüren özlemiyle.
Uçar gider geçmiş bir günün ardından,
Bir tüy kalır geriye senin bittiğin yerde...Metin Altıok

Bir Halin Var Özlüyorum
Bir halin var seviyorum
Küçük ellerinden daha çok
Bir halin var özlüyorum
Sıcak dudaklarında yok

Yıldızlı gözlerinde ayrı ufuk
Bir halin var düşünüyorum
Bir halin var gülüyorum
Arsız burnunda çocuk
Bir halin var özlüyorum...Cahit Külebi


Karşılama
Anılardan yontulmuş yüze değil
bir felakete adadım kendimi
deneyerek sesimi yeni bir ölüde, her gün
sabahla, baharın geldiğini
resimlerde yaşayan ikindileri
akşamın yalnızlığa düşürdüğü kafiyeyi
kılıçla kesilen yatsıları
mavi kuş zındanlarını
ve sıkıntıyı adlandıran geceleri müjdeledim.
o, yüreğinde uzun hüzünler besledi.
Oysa acılar çoğalmış, dağlar uyumuştu
karanlığın kollarında şehir uyumuştu
denizin derinliğinde söken şafak
yüzündeki dalgınlık
ağzındaki ince harfler uyumuştu
Fala mı inanırdım artık, kelimelere mi
su terazilerine ölü tüccarlarına
geceye ve gündüze mi?
O gitti.Bir sevdaya yasladı kendini
Ben kaldım.Yalnızlıkla karşıladım her şeyi....Refik Durbaş

Gülerken yüzün
Dem çeken bir güvercinin sesini
İçin için büyüyen çimenleri
Baharda lunaparkı, bayramyerini
Ve alışkanlıklar dışında her şeyi

Gülerken yüzün
Aşıyor geçmişin acılarını
Kendini yarına değiştiriyor

Gülerken yüzün
Sanki çarmıhını kırmışsın
Senin ve ardından geleceklerin
Aylası alnına düşmüş gecenin
Oturmuş ağlıyor kendisi

Bunu öyle candan öyle yürekten
Öyle bir tutkuyla istiyorum ki
Aklımda hep öyle kalmalısın...Gülten Akın

Yaşamak Nedir
Yaşamak bir denizdi önceleri
Şimdi olsa olsa yalnız sevinçtir
Ne acılar ne gözyaşları
Onun güzelliğini silebilir
Kayaları ellerimizde ufalayarak
Kurduğumuz küçük evlerde
Küçücük devler gibi ölesiye seviştik.
Ağaçlar diktik çocuklar büyüttük
Savaşmayı ve paylaşmayı bildik
Doğrudur her zaman bir şey eksik
Doğmadan ölmeye benzer
Bir şey var içimizde
İnancı ve sevdası bize yeter
Ürkek bir gidiş gelişte
Benim sende aralıksız yaşadığım
Bilgelerin kitaplarda tanımladığı
Sonsuzluk budur işte...Afşar Timuçin

Öfkenin Adını Koy
Devrilen bir çınar
nasıl uzanırsa boylu boyunca
öylece düştü kollarına
kan-revan içinde dostun
donup kaldı soluk bir gülümseyiş
çocuksu kıvrımında dudaklarının

Kaşın seyirmeye başladı birden
yüreğin körüğü üflüyor
içindeki cehennemi
ve bir boşluğa nasıl çarparsa deli su
öyle uğuldamakta kulakların
bir bora patlıyor göğsünün okyanusunda

Ne ki tutulmuş nalçalı seslerle
umudun köşebaşları
korsanlar dalgalandırıyor
senin deli rüzgarlarınla bayraklarını
ve yitiriyorsun yolunu
balta kesmez ormanında öfkenin

Bil ki dostunda değil çekilen tetik
senin umuduna, unutma bunu
kör bir öfke delirtmesin
yıkmasın yaşamın direncini
unutma ki her köşebaşında
bunca dostun kurumadı hâlâ kanları

Hele dik tut başını önce
haykır yıkılmadığını, tükenmediğini
yüreğindeki yalım nasıl olsa
korlaştırır zamanın çeliğini
sen önce öfkenin adını koy
yanıltmasın yüreğini...Ahmet Telli

Sen ve Gökyüzü
Bir güzelim sensin, bir de gökyüzü,
Gerisi denizler ötesi, hepsi.
Gökyüzüyüm gündüzüyle, gecesiyle,
Sen güzelim aşkıyla, neşesiyle
Uyumlu, esgin, el ele, ikiniz,
Mutlarla bezer, gönendirirsiniz
Ömrümü, kıyısında bir akşamın.

Bu kutlu anlarında yaşamamın
Solumayı bile unutuyorum;
Sanki ölümsüzlüğü tutuyorum!
Ya o gökyüzü; öylesine mavi
Üstümüzde, öylesine ebedi
O gökyüzü ve öylesine gerçek;
Büyük, büyük, büyük, kocaman çiçek...A. Muhip Dıranas

Sevgi Üstüne
Bütün kitapları yakmalı
Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır
Kitaplara göre insan
Karanlıkta yüzüne bin mumluk lâmba tutulmuş
Gözleri, yüreği kamaşmış insandır
Aptaldır, hastadır, kahramandır
Bütün kitapları yakmalı
Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır.
İçinde bir tek suret yaşayan yüreğe yürek mi derler
Bir tek yaprak veren dalın boynun burarlar
Bir tek meyve veren dalı keserler
İnsan dediğin bir buğday tarlası gibi olmalı
Esti mi rüzgâr bir değil milyonlar için esmeli
Bir tek meyve veren dalı kesmeli
İnsan dediğin derya misali
Üstünde milyonlarca dalga
İçinde kıyametler kopmalı
İnsan dediğin derya misali
Uçsuz bucaksız olmalı...Bedri Rahmi Eyüboğlu

 Donmuş Dallarda Çiçek
İyidir beraber olmamız
Yaklaşmış, değişik.
Duyulur çevrenin gürültüsünde
Issız
Bizde bir şey eksik.

Belki de bir şey fazla, yıllarca bilmedik
Çökmüş birdenbire ağır:
Bir kırık gülüşte
Yitik
Ümitsiz hatırlanır.

Bulmak gibi tıpkı
Karlar altında kayıp uzanırken ova
Yolu kendiliğinden,
Donmuş dallar esen ılık rüzgâra
Çiçek açar çekingen.

Aldanarak, unutulmuş
Senin yolun ayrı, benimki ayrı
Az sonra ikimiz de yalnız
Kısa bir zaman için, saat beş suları
İyidir beraber olmamız....Behçet Necatigil