26 Nisan 2013

Düşüngü - Özdemir Asaf

hepsinin gelmesini bekleme
bir kişi gelmeyecek

sen alışmayasın diye
korkmayasın diye
düşünesin diye

kendine yetmen için
herkesin kendinden kaçacağı yerlerde
sen kaçmayasın diye

gelenler gitmeyecekmiş gibi
doğumlarda ölümlerde
duyasın diye

bildiğini bildirmek için
bilmemeyi öğrenmelisin
tam kalasın diye

hepsinin gelmesini bekleme
sen varolasın diye
bir kişi gelmeyecek
sen bir olasın diye

Yavaş Yavaş Ölürler - Martha Medeiros

Alışkanlıklarının esiri haline gelenler,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ritmini, hızını hiç değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
Tanımadıkları kişilerle konuşmayanlar
Yavaş yavaş ölürler.
Televizyonu gurusu yapanlar
Yavaş yavaş ölürler.
Tutkudan kaçınanlar,
Siyahı beyaza tercih edenler,
“Ben”i, duygular demetine ağar basanlar,
- ki o duygulardır gözlere ışığını yeniden kazandıran

Ve kırık kalpleri onaran -
Yavaş yavaş ölürler.

Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Belirsizlik için bilineni riske atmayanlar,
Rüyalarının peşinden gitmeyenler,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar
Yavaş yavaş ölürler.
Seyahat etmeyenler,
Okumayanlar,
Müzik dinleyemeyenler,
İçlerinde lütuf bulunmayanlar
Yavaş yavaş ölürler.
Kendilerine olan sevgilerini yıkanlar,
Hiçbir zaman yardım istemeyenler
Yavaş yavaş ölürler.
Günlerini kötü talihinden
Veya dinmeyen yağmurdan yakınmakla geçirenler
Yavaş yavaş ölürler.
Bir projeden başlamadan vazgeçenler,
Bilmedikleri konularda soru sormayanlar,
Ve bildikleri konuda soru sorulduğunda cevap vermeyenler
Yavaş yavaş ölürler.

23 Nisan 2013

23 Nisan 1920

Türk Milleti, 23 Nisan 1920'de, Mustafa Kemal ATATÜRK'ün önderliğinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni kurarak, yeni bir devletin temelini atmış oldu. Bu tarih, egemenliğin hanedandan alınıp Millete devredilişinin resmen başlangıcını oluşturan bir devrimin tarihidir. Böyle bir devrimin, yüzyıllar boyu, değil gerçekleştirilmesi, hayâl edilmesi bile mümkün değildi. 23 Nisan 1920, sadece TBMM'nin kuruluş günü değildir. Bu gün, aynı zamanda demokratik parlamenter rejimin temelinin de atıldığı gündür.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Mondros silah bırakışması imzalanmış, savaşı kazanan emperyalist ve sömürgeci güçler Anadolu'yu aralarında paylaşmış; Padişah ve Osmanlı Meclisi ve uydu hükümeti bu durum karşısında, sadece kendilerini kurtarma çabası içine girmişti.

Mustafa Kemal, Türk Milleti ile birlikte, Kurtuluş Savaşı'nı başlatmak üzere 19 Mayıs 1919'da Samsun'dan yola çıkmıştı. O'nun birincil amacı ulusal egemenlik ve her bakımdan tam bağımsızlık üzerine yükselen yeni bir Türk Devleti kurmaktı.

Bir ulusal uyanışın belgesi olan Amasya Genelgesi'ndeki şu cümle, Mustafa Kemal'in bu konudaki kararlılığını ve Millete verdiği olağanüstü değer ve önemi ortaya koymaktadır:

"Milletin bağımsızlığını yine Milletin azim ve kararı kurtaracaktır".

Hem Saltanata hem de işgal güçlerine karşı Milli Mücadeleyi başlatan Mustafa Kemal, parlamenter rejimi ve hukuk devleti ilkelerini bu tarihten itibaren resmen yürürlüğe koymuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni, Milletin temsilcileriyle kurmuştur. Bu nedenle, 23 Nisan Türk Milleti için olağanüstü önemde bir dönüm noktası olmuştur.

23 Nisan, artık her yıl Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanmaktadır.

- Ulusal egemenlik günü olarak kutlanmaktadır, çünkü artık kişi değil millet söz sahibidir

- Çocuk Bayramı olarak kutlanmaktadır, çünkü her Milletin geleceği çocuklarıdır ve ilk önce onların parlamenter demokrasinin anlamını kavramaları gerekir.

Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın, uluslararası eğitim, bilim ve kültür konularının çatı organizasyonu olan UNESCO, Türkiye'nin önerisi üzerine, bunu dikkate alarak,her yılın 23 Nisan gününü "Dünya Çocuk Günü" olarak ilan etmiştir.

İşte, uluslararası anlam ve önem kazanan bu tarih, 1979'dan beri, Türkiye'de "Uluslararası Çocuk Şenliği" olarak, ülkemizin geleceği olan çocuklarımız tarafından, dünyanın çok sayıda ülkesini temsilen gelen çocuklarla birlikte, coşkuyla kutlanmaktadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılış ve Türk Milleti'ne egemenliğin devrediliş tarihi olan 23 NİSAN'ın, tüm dünyada resmen "Dünya Çocuk Günü" olarak ilan edilmesi, dünya tarihinin gösterebilecek emsal bulamadığı bir Türk Devlet Adamının, Mustafa Kemal ATATÜRK'ün, O'nun öncülüğünde gerçekleştirilen Türk Devrimi'nin ve Atatürk İlkelerinin evrenselliğini ortaya koyması bakımından da büyük önem taşır. 

 Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu Olsun🌼


21 Nisan 2013

Doğan Cüceloğlu "Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur." _ Jorge Amado


 
 “Bir İnsanın Anavatanı, Çocukluğudur.”
Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum,
dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle
bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O
seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum;
onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle
beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı
çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması
çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu
doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu
doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime
düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor
muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye
düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben
işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor
musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf
bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu.
Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar,
sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye
çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime
sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm;
otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar
alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti.
Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar
yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona
ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim
oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu
yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi
eğiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok
bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek
ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece
yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten
dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı
ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim.
Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları
bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa
kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla
kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her
gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu
kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam
nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç
söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu
söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin
farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında
olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya
devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki
veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor,
dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun.
Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti.
O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi
okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız
gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim
ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha
kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra
bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap
vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye
sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri
iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden,
vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim
ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap
veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür
ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu.
Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her
şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak
büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU
 
 
 
 
 
 
 
"Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur."  
 

Yağmur ve Ben - Cahit Sıtkı Tarancı

Bir bahar güneşini içinde saklayana,
Bu yağmur manzarası nihayetsiz bir huzur,
Benimse içerimden akseden âlem yağmur;
Sanırım derinlerden biri seslenir bana.