Giriş
Sonun,
başın, ortanın biribirine karıştığını, anlamını yitirdiğini, tersinmez
zamanın boyunduruğundan kurtulduğunuzu duyduğunuz bir gün gelir.
Bir
kitabınızdan aldığınız parçayı bir başka kitapta kullanabileceğinize
karar verdiğiniz bir gün, örneğin. Günü gelince, bu kitabın tümünü öbür
ki-taba aktarabileceğinizi de düşünürsünüz. Gereç kıtlığında kitap
üretmek için değil, yaşamın benzeri olabilecek bir iş yaptığınızı, neden
sonra, kavrayabildiğiniz için...
Yaşlanmışsınızdır, yaşamınız
artık sizin malınızdır. Malınızı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz.
Yeterince güçlü, yerini bulan bir fiskenin —ister içinizden gelsin,
ister dışarıdan— sizi nasıl dağıtabileceğini, elinizden her şeyi —bir
kırıntısını bile bırakmamacasına— bir anda nasıl alabileceğini öğrenmiş
olduğunuz ölçüde yaşamınıza egemensinizdir artık. Ölümünüz,
çalamayacağınız ilk fotoğraf olacaktır.
Bir ömür boyu, göğsünüze
asılı bir fotoğraf makinesi gibi kullanmağı öğrendiğiniz, ilginç (yok
yok, "ilginç" de değil, "güzel" de değil, açık sözlü olmalı), gövdenizi
tepeden tırnağa ürperten, ürpertebilen birtakım bireşimleri ossaat seçip
donduran gözlerinizle çekip, bencilce, başka hiç kimsenin göremeyeceği,
sizin de eski bir kutuya atar gibi, üzerinde bir daha
durmayacakmışçasına içinizin bir gözüne atıp unuttuğunuz, yıllar sonra
bir anda bulup çıkarabildiğiniz, o günkü gibi pırıl pırıl, ama kim bilir
ne kadar değişik, çalıntı fotoğraflar...
Sevdiğinizin, özellikle
uyurken, ama düşünür, yürür, okur, denize bakarken de, bol bol
çaldığınız fotoğrafları öğretir bunu size.
Fotoğraflar biriktikçe,
öncelik-sonralık dediğimiz bir bağıntının, önemini yitirdiğini, zamanla
yok olduğunu görürüz. Anlatmağa değer gördüklerimizin kavranabilmesi,
niye bir sıraya uyulmasına bağlıymışçasına düşünüp eyleriz ki?
Seni,
lavanta kokulu bir sabunda; bir kavun diliminde, açık, uçuk gümüş rengi
bir çorapta; bir yasemin dalında; adını bilmediğim, bilmemekten utanç
duyduğum halde öğrenmek istemediğim
tek bildiğim, görünüşüne bakılırsa tatulayla bir hısımlığı olması gerektiği
sabun
kokulu, el büyüklüğünde, fildişi rengi bir çiçeğin açışında; yıkık
kemerlerde uyuklayan kedilerde; gecenin soğumuş kumunu döven, patlayan
dalgaların sesinde; günün ilk ağartısında —karanlık saatler boyunca
dağıtıp durduğun yatağında sabahın serinliği çıplaklığına işlemeğe
başlarken— uyanmaksızın, omuzlarına doğru çektiğin, örtündüğün bir
çarşafın ılık, ak mutluluğunda bulacağım; dirim içimden çekilesiye...
Kokularım,
seslerim, görüntülerim, anılarımsın sen benim. Dokunduğum, okşadığım,
en gizli tadını tattığımsın. Kahvaltının üçüncü çayı bittiğinde
"Uyanamadın mı daha?" dediğim zaman "Ne gereği var?" diyen ilk insansın
bana.
Yıllardır, yaz gelince bir denize, belli bir denizin belli
bir noktacığına gitmekten, orada birkaç gün geçirmekten umduğumuz, bu
birkaç günde bulduğumuz nedir? Ödünç bir genlik mi? Bir bolartı tansığı
mı? Bir çocukluk uçmağına uğramanın vazgeçilemez olmazlığı mı? Yoksa,
bir özgürlük düşü ardında gizlenmiş mutluluk, sürünün içinde kalıp kurda
nanik demenin çocuksu böbürtüsü mü?
Nar kentinde bir incir
buldum. Narı da inciri de, övmek isterim. Anam her kışın en karanlık
noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp
iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine... Ardından hızla
süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok
uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar
dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. Topladıktan sonra söylerdim
anneme, sevinsin diye.
Dişi narla erkek incir. İncirin dişiyle
ilişkili resmî söylencesi, erkekliğe ilişkin gizli edebiyatı, Akdeniz'in
her yerine dağılmış, ayıplık bir sözcük olmağa varmış. Erzurumlu manav
bile, benim "incir" diye sormam karşısında, bastıra bastıra "yemiş"in
fiyatını söylediydi... İyidir öyle oluşu. Her serüven düşü, incirin
altında başlar, incirin altında biter. Deniz, incir, güneş, kumsal,
yaşamak istediğimiz, yaşayalım yaşamayalım gönlümüzden geçirdiğimiz her
birolumun, her hazzın bir imi değil midir? En azından, "yaşamak
sevişmektir" diyenler, diyebilenler için?...