29 Mart 2015 Pazar

Kalanlar


CÜMLELER
Bir şeyin değişeceği beni ürkütüyor, bir şeyin değişmeyeceği de.
Hiç kimseyle birlikte yaşlanmak istemiyorum. Kendimle bile.
Sağlıklı kalmak için koşamam. Soluk alayım yeter.
Olaylar ve düşünceler, kafamın içinde sürekli acılar olarak birikti.
Özlemin içindeyim şimdi. Ama özlemeye genede devam ; ediyorum.
Çocukluğumuz üzerine kâbus gibi çöken eski kuşaklar, bi­linçli yıllarımızı da elimizden almayı başaramayacak. Biz mutlu isek, mutlu olmayı istediğimiz ve bunun için çaba harcadığımız için mutluyuz.
Yaşadığım anların, onları yaşarken anıya dönüştüğünü al­gılar, onları yaşarken anılaştırırdım. Sonra bunu en güzel biçim­ de Savinio'da okudum: "Yaşanan an da anı olacak."
Şunu öğrenmelisin: Sen hiçbir işe yaramaz değilsin. Seni senden çalan toplumdur.
Kültür bir şeye cesaret edebilme sorunudur. Okumaya cesa­ret edebilme, bir görüşe inanmaya cesaret edebilme, görüşlerini açıklayabilme cesaretidir.
Güç ve korku her zaman yanyanadır.
Ben, belli bir ülkesi olmayan insanlardanım.
İnsanın ana dilini yitirmesi, öz kişiliğinin yıkılması demek­tir.
Son bireye kadar savaşmak, kendini feda etmek, yanlış bir kahramanlıktır.
Özlem duygusu bende giderek ölüyor. Ancak çok sık gör­düğümü ya da ölenleri özlüyorum.
Kültür, insanlık uğraşısının üst yapısı değil, temelidir.
Gene bırakıyoruz gece bizi baştan çıkarsın. Çatılar gerisinde­ ki gölgelerin ardında açık renk bir gölge gibi duruyordu gece.
Aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her za­man güçlüydü.
Dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı.
Uzandığımda her şey üzerime yığıldı. Tavana kadar uzanan çini soba, duvar kâğıtları, kentler. Yorgunum.
Gece, gündüzün devamı değildir.
Asalet ve rütbe ile ilgili kavramları hiçbir dilde öğrenmeyi başaramadım.
İnsanın kendi dünyası dışında yaşayacağı bir dünya yok­tur.
İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleri­dir. Yazdıkları, okumak istedikleridir. Sevmesi, sevilmeyi iste­diği biçimdedir.

İşte "beğendiğim" insanlar:
— lodosta başı ağrımayanlar, 
— insan dramının bilincinde olmayanlar, 
— her sanat yapıtını aynı biçim ve aynı ölçü ile algılayanlar, 
— uçakta iştahla yemek yiyenler, 
— karı veya kocasına hayranlık duyanlar,
— kendilerine hakim olmaları gerektiğini sananlar, 
— görgüden söz edenler, 
— herhangi bir gemide, herhangi bir yabancının ayakkabılarını modaya uygun bulup bu konuda konuşanlar, 
— biriyle yatıp, ona iyilik ettiklerini sananlar, 
— sabahlan genel konular üzerine konuşabilenler, . 
— özel yaşamlarını gizli tutmaları gerektiğini sanıp, bu ko­nuda hiç söz etmeyenler, 
— yemekler ve mutfak üzerine konuşurken, sanki bir askeri darbeden söz eder gibi heyecanlananlar, 
— âşık olunca, ömür boyu sürecek eşlerini bulduklarını sa­nanlar.

SARI ve PUSLU
Yaşamın kendisinin yazı yazmaktan çok daha gerçek, çok daha derin olduğunu da biliyorum. Sözcüklerle yaşamın derinliğini vermeye hiç olanak yok. Çünkü sözcüklerde rüzgârlar ne kadar esebilir? Sözcüklerden nasıl bir güneş doğabilir? Sözcükler açık bir pencere önüne bü­yük yağmur taneleri olarak yağıp, bir insanı derin uykusundan uyandırıp mutlu kılabilir mi? Sözcüklerde yağmur ıslaklığı var mı? Sözcükler insanın yanında yatan diğer bir insanın yürek çarpışlarını duyurabilir mi?