24 Ekim 2018

Mahmut Makal - Bizim Köy


Kışın Hesabı
 
Doğu'nun adı çıkmış. Burası Anadolu'nun göbeği sayılır. Çektiklerimize bakıyorum da, acaba Doğu'dakilerin durumu daha kötü olabilir mi, diye tüylerim ürperiyor. Oturulur bir ev, soğuktan korur bir giyecek, karın doyurur yiyecek, az buçuk yakacak olmayınca, nasıl karşı konulur kışa?

Bizde, bu sayılanların hiçbirisinden eser yok. Elbise, beş on yılda bir ya dikilir, ya dikilmez. Dikileni de sıcaklarda bile işe yaramaz türdendir. Cekete pek alışılmamıştır. Yelekle pantolon giyilir. Bazı yaşlılar, eski bir asker ceketi uydurmuşlardır bir yandan, boyayıp geçirirler sırtlarına. Bu ceketin altındakiler, en aşağı on yaşında bir pantolonla, bir içlik ya da sadece don gömlek. Çoğunun ayaklarında nalın vardır. Ayakkabı giyen çok azdır. Erkekler yazın çarık; kışın ise çoğu na-lın, azı ayakkabı giyerler. Çorap giyen az bulunur. Zaten kış günü, evden köy odasına, odadan eve gitmekten başka bir iş olmadığından, ayakkabı sürüklemektense, nalın sürüklemek daha iyi. Kadınlar yalınkat giyindikleri halde soğuğa alışık. Hayvana bakmak, sulamak, eve su getirmek gibi işler genelde onlardadır. Erkeklerse, boş oturmaktan titrerler hep kış boyu. Çoğunun bacağında tek kat yamalı bir dondan başka bir şey
yoktur.

Tezeği yakan köylüye, "Gübreyi yakmak deliliktir, tarlaya dök!" derler. Bu konu üzerine bilimsel(!) yazılar çırpıştıranları da görürsünüz. A efendim, yakmaya tezek bulsak öpüp başımıza koyacağız! Hem köylü tezek yakmasın da ne yaksın, günahını mı? Odun, kömür yüzü görmüşlüğü var mıdır nice köylerin, bir sorsanıza!...

Çok kere tezek, saman ve kesmik de tükeniverir kış ortasında. İşte o zaman köylünün hali dumandır. Bu yıl öyle oldu.

Bir kış bastırdı, düşman başına... Havalar ha açtı, ha açıyor, bahar yaklaştı, bir şey kalmadı, dedikçe büsbütün azıttı. Tipi halinde uğuldayarak esen zehir gibi bir yel hiç kesilmedi. Soba ve bu bölgenin bazı köylerinde olduğu gibi, tandır yok. Yalnız ocak; toplan başına, islen de islen. Önün kavurga kavursun, arkan harman savursun. Kısaca, "Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır" atasözü tam yerini buldu.

Saçları, korcalak denen yanmış saman parçalarıyla donanmış küçük bir kız, soğuktan titreyerek ve kardan karıkan, sulanan gözlerini elleriyle ovalayarak ive ive gidiyordu. Saman yakılan ocağın başından kalktığı belliydi. Remzi Onbaşı'ya, "Nasıl" der gibi baktım. "Bu nedir?" diye soruyorum sanarak, "Efendi" dedi, "buna ireçber altını derler. Gözünü seveyim, keşke olsa da bol bol yaksak..."

Doğru söylüyordu. Olsa da!... Samanlar suyunu çekti. Tezek tükendi. Birçok evde un çuvallarının da dibi çırpıldı. Hayvanlar nasıl, nice zorluklarla yaşatılıyor bir bilseniz! Ama bir deri, bir kemik kaldılar. Tezeği tükenen ocak yakamıyor. Çocuklar şiltenin altından çıkamıyorlar.

Devam edebilen 50-60 öğrencimiz var. Şubatın başına kadar kimi zaman titreyerek, kimi zaman ısınarak ıkına sıkına geçinebildik. Gelgelelim, şubat, olanca şirretliğiyle saldırınca dizlerimizin bağı çözülü çözülüverdi. Bu kadar öğrenci içerisinde, yalnız bir ikisinin azıcık tezekleri kalmış. (Öküzü ikiden fazla olan ağaların.) Bunlara da her gün birer tane getirin desek, bakalım ana babaları heye diyecekler mi? Hem, iki gün sonra onlar da çekecek iflas bayrağını.

Onun için, "Yarın ölüyoruz, ne yapacağız?" gibilerden bir söz edecek olsam, çıt çıkmıyor. Sadece büküyorlar boyunlarını, "Ne gelir elimizden!" dercesine. Olsa canlarını esirgemezler, ama vermeyince mabut... Evet ne yapsınlar... Ama tek başına, amansız kışla savaşmak zorunda olan ben, ne yapayım? Siz olsanız ne yapardınız bilmem, ama ben şöyle yaptım:

"Bu da bir savaş sayılır, ölürsem şehit, kalırsam gazi" diye düşünerek bir neşe, bir ümit, bir gayret geldi bana. Bazan başım daralınca köy odasına gider; anca beraber, kanca beraber başlarız titreme oyununa. Elim yüzüm mosmor, tüylerim diken diken, biraz ayakta dursam dizlerimin bağı çözülü çözülüveriyor. Her akşam yatarken iyice sarınıp sarmalanırım, ama üstümdekiler bu soğuğa dayanır şeyler mi? Gündüz yine neyse ne, insan gezinirken, bir işle uğraşırken üşümeye fazla vakit bulamıyor. Ama gece oldu mu hiç sormayın! İliklerine işliyor soğuk adamın... Daralınca kendi kendime bir felsefe kurarım: "Ben artık çile çekmeye alıştım" derim. "Benim gözümü hiçbir sıkıntı yıldıramaz." Bu düşünceyle içim ısındı mı, dışım için de fazla korkum kalmaz.

Bu arada nezle hiç eksik olmadı. Anamdan nezleli doğmuşum gibi geldi bana. Soğuk algınlığı da, bir iki kere yere vurdu. İçimi yıpratmamak için dişimi sıktım. Ümidin işe yaradığını anladım. Ümit ateşiyle içimi ısıtmasam, bir gün bile ayakta duramazdım o soğuklarda. Karakışın en acı günlerini yaşadığımız şubat ve mart boyunca, bizim sobada yanan tezek yirmiyi geçmedi. Onu da ağalardan getirttik, yemek pişirmek için. Tezeği tutuşturmak için defter, kitap komadık evde... Köylü, ocakta gömülü ateşi üfleyerek tutuşturur. Biz de kibrit bulamadığımız zaman aynı yola başvurduk ya, gazetenin çabuk parlatmak için yine yararı dokunuyor. Ama sobanın böyle bir iki saat yandığı zamanlarda bile, içerinin dışarıdan ayrımı olmadığını söylemeye gerek var mı? Hayır, çok kere dışarısı içeriden sıcaktı. Çocuklar dayanabilip de, paydos etmediğimiz günler, soluklanma zamanı gelsin de dışarı çıkalım diye can atardık. Ağzımız, yüzümüz söz söyleyemeyecek kadar donmuşken, dışarı çıkınca gezindik mi ısınırdık.

Topraktan yeni çıkmış bir kertenkele gibi ölü müyüz, diri miyiz, ayırdında olmadan nisanı getirdik. Gelelim ötekilere; Allah kışı vermiş, kış için gerekli olanları da kendiniz bulun demiş. Bulunmazsa başa gelen çekilir. Gemisini kurtarabilen çıkar karaya, kurtaramayan gider araya! Öyle oldu, yaşlılar pek az fire ile çıktılar kıştan. Ama çocuklar! Çocuklara oldu olanlar! Yeni doğanlardan tutun da, bir yaşındakilere kadar hiç kalmadı. Soğuğu fırsat bilen amansız çocuk hastalıkları, silip süpürdü yavrucukları. Ama bir de köylüye sorun; soğuk mu aldı, yoksa Allah'ın emriyle mi gittiler, diye! Bizim köyden olan ve bu bölgede on üç köyün sağlık koru-yuculuğunu yapan bir arkadaş var. Geniş düşünür, denebilir.

 Arada bir uğrar, konuşuruz. Birleşip hükümet doktorluğuna bir rapor yazdık. "Köylerde bir hastalık olursa bildir" derlermiş. Biz de bildirdik. Bizim rapor vardığı gün, doktor yerinde yokmuş. Kapıcı, "Yarın uğra!" demiş. Ama giden köylü orada bekçilik edecek değil a, işini bitirip köye döndü. Zaten ayda yılda bir çıkar ilçeye giden. Tam otuz beş gün sonra yeniden yazdık  ve ilk raporumuza ilgi gösterilmediğinden üzüntümüzü de belirttik. Bu kez yanıt geldi: "Kış çok fazladır. Yollar kapalı olduğundan, bir kamyon bulsak bile yola çıkamaz. Gelsek de yapılacak bir şey yoktur. Ana babaları, çocukları sıcak tutsunlar, yatakta istirahat ettirsinler, öksürüğü kesici ilaç kullansınlar. Terletsinler. Göğüslerine sıcak havlular koysunlar. İyi gıdalarla, sütle beslesinler; iki tane broşür gönderiyoruz. Halka okuyun. Oradaki rejimlere göre hareket ederlerse, kısmen azalır ölüm..."

Mavi renkli bir kâğıtta aynen bunlar yazılıydı ve "Su Hijyeni", "Kızamık" başlıklarını taşıyan Sağlık Bakanlığı'nca yayımlanmış iki broşür de eklenmişti mektuba. Broşürleri çocuklara  verdim, okudular. Ben de açıkladım. "Suyun litresine 6 santigram hesabıyla permanganat, hiposülfit konur. Mangal kömürü..." Belki pahalı şeyler değil bunlar kentler için, ama biz burada nereden bulalım? Ders zamanı ben açıkladım. Bizim sağlık koruyucusu arkadaş, köy odasında halka okumuş da ters laf-larla karşılanmış:

"Akıl dail eğlence. Sanki toktor Allah'ın hikmetine karşı gelecek..."

"Veren Allah, alan Allah. Çok şükür bugünkü günümüze. Biz kaldık da neye yaradı. Ağşamlaradan işimiz gücümüz sövüp sayıp günaha girmek. Hiç olmazsa bunlar sabi sabi gidiyorlar, huri analarının yanına..." Sağlık koruyucusu arkadaşla ölenlerin listesini "ölüm kâğıdı"na yazıp gönderdik. Bizim köy yüz otuz evlidir. Ocak ve martta ölenlere göre, şubattaki kırım daha kabarık. Yalnız bu ay içinde, hiçbirisi yaşını doldurmamış olmak koşuluyla, otuz dört çocuk yazdık listeye. (Temmuzda ishalden gidenler ayrı hesap.) Bunların dört tanesi aynı gün ve aynı saatte ölüp, birden gömüldüler.

Arkadaşın bölgesine giren köylerin en büyüğü bizim köydür. On beş, yirmi, otuz evli olanlar var. Bu on üç köyden, şubat ayı için arkadaşın "ölüm kâğıdı"na yazdığı çocukların sayısı yüz yirmidir.