Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Atatürk ve Müzik

Hayatta müzik lazım değildir. Çünkü hayat müziktir. Müzik ile ilgisi olmayan varlıklar insan değildirler. Eğer söz konusu olan hayat, insan hayatı ise müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat zaten mevcut olamaz. Müzik hayatın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeyidir.




21 Mayıs 2017 Pazar

Onur Yemeği


 Onur Yemeği

Bu haftaki tarifim onur yemeği...
Malzemeler:
su
tuz
şeker
b vitamini
Tarifi uygulamak zor ama uygulayanlar var: Nuriye ve Semih
KHK ile işlerine son verildiğinde önce itiraz ettiler. Karşılarında bir muhatap bulunamayınca da uzun soluklu seslerini duyurma çabası başladı. Tam 120 gün boyunca aklınıza yasal protesto çevresinde ne geliyorsa yaptılar. Meydanda oturdular, imza topladılar, haykırdılar. Buna rağmen "yasa" koruyucuları onları 27 kere göz altına aldı şiddet uyguladı. En sonunda son çare olarak "bizi açlığa mahkum eden bu kararnameye karşı halkımıza ve kamuoyunun vicdanına güveniyoruz" deyip eyleme başladılar.
Bak ne diyor Nuriye Gülmen:
“Ne ölmek, ne sakat kalmak, ne de bir saniye daha aç kalmak istiyoruz. Bu konuda çok netiz. tek isteğimiz işimiz! İşimizi geri istiyoruz ve bizim için mesele bu kadar basit. Bize artık, ‘açlık grevi yapmayın, bırakın’ diyenler lütfen açlık greviyle ilgili taleplerini muhataplara iletsinler. 'Bu insanlar bu kadar gündür açlık grevinde, biz artık onların aç kalmalarını, vücutlarına zarar gelmesini istemiyoruz.’ desinler. Muhataplar bir duymazdan ve görmezden gelme tavrı içerisindeler. Bu tavırla 180 gündür karşılaşıyoruz ama gördüklerini, duyduklarını çok iyi biliyoruz. Bu bir irade savaşıdır. Halkın sahiplenmesi ile, desteği ile biz kazanacağımıza inanıyoruz ve bundan eminiz. Eninde sonunda kazanırız, ama vücudumuza bir zarar gelmeden, ölüm sınırına gelmeden kazanmamız gerçekten anlamlı olur. Kimse ‘ben şunu yaparsam ne olur ki, ne kıymeti olur ki’ diye düşünmesin. Herkesin yapacağı bir şey var ve bu yapılacaklar bizim için çok kıymetli. bir kişiye bile direnişimizi ve grevimizi anlatmanın çok büyük önemi var. Son olarak açlık greviyle ilgili söylemek istediğim şey şudur: Biz açlık grevi yapmayı tercih etmezdik, istemezdik, kimse kendi bedenine zulmetmek istemez. Ama bugün bu açlık grevini görenler şunu anlasın istiyoruz; burada bir ekmek kavgası var. Bu ekmek kavgasının ne olduğunu hatırlatmak, anlatmak istiyoruz. Tarihi tarih yapan ekmek kavgasıdır, onur mücadelesidir. 150 bin kamu emekçisi işinden atılmış, insanlar intihar ediyor ve ortada kimse yok! Son iki ayda 37 insan intihar etti. İşte biz bu tabloyu yıkmak istiyoruz, açlık grevi böyle bir tabloyu yıkacak olan çığlıktır. Teslimiyet karşısında direniş bayrağının yükseltilmesidir.”
Sizinle açlık grevi nedir ne değildir gerekli bir eylem mi gereksiz bir eylem mi diye tartışmayacağım.  Zaten bu ülke de en kolay yapılan ilk 3 şey;
KHK ile kararname çıkarmak
Bekara karı boşamak
Klavye başında ahkam kesmek...
Ama benim bu  konuda söylemek istediklerim var:
Bu insanlara bir şey olursa Hükümet kadar hatta hükümetten daha çok muhalefeti suçlarım. Biz hükümetin ne olduğunu bildik de, hükümetin istediği gibi muhalif olmayı bu devirde öğrendik. Yoksa "olabilir mi böyle bir şey" cümlesi Kemal bey'e değil normal halka yakışır. Ben sormalıyım; "olabilir mi böyle bir şey" diye sen de "olamaz" deyip gereken ne ise onu yapmalısın! Yapmalısın, çünkü AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNİN adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesinde belirtildiği gibi, "bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır." ve "bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
a) Kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede, anladığı bir dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek;
b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmak..." OHAL ile KHK'nın normalleştirilmesine izin vermek  yasal değildir, çünkü anayasının 15. maddesine göre OHAL, sıkıyönetim ve seferberlik durumlarında bile asla dokunulamayan temel haklarımız var bizim. Ve en temel haklarımıza saldırılırken gıkımız çıkmıyor.  Evet  anayasanın 15. maddesine göre "birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz."
Binlerce insan işinden edildi bakın bin iki bin değil binlerce. aksi bir şey söyleyen herkes FETÖ'cü ya da terörist. Ya hu senelerdir neredeydiniz. Bu ülkeyi ben mi yönetiyordum da bu kadar yayıldılar diye sormazlar mı insana? Önceden biz Fetullah denen pisliğe söylenirken de suçluyduk şimdi de suçluyuz! Bir haklı iktidar!
Kimsenin ölmesini istemiyorum kimsenin ölümünü seyretmek istemiyorum. Bu ülke benim çarmıhım ve ben bu çarmıhtan sadece adalet istiyorum.
reportare.com

19 Mayıs 2017 Cuma

FERDA - Bugünün gençlerine



Atatürk Sanat ve Edebiyat
FERDA
- Bugünün gençlerine -

Ferda senin; senin bu teceddüd, bu inkılâb...
Her şey senin değil mi ki zâten?.. Sen, ey şebâb,
Ey çehre-i behîc-i ümîd, işte ma'kesin
Karşında: Bir semâ-yi seher, sâf ü bî-sehâb,
Âğuş-i lerzedârı açık, bekliyor., şitâb!
Ey fecr-i hande-zâd-ı hayât, işte herkesin
Enzârı sende; sen ki hayâtın ümidisin,
Alnında bir sitâre-i nev, yok, bir âftâb,
Sönsün mûebbeden.
Sönsün müebbeden o cehennem; senin bugün
Cennet kadar güzel vatanın var, şu gördüğün
Zümrüt bakışlı, inci şetaretli kızcağız
Kimdir bilir misin? Vatanın... Şimdi saygısız
Bir göz bu nazlı çehreye - Allah esirgesin –
Kem bir nazarla baksa tahammül eder misin?
İster misin, şu ak sakalın pâk ü muhteşem
Pîşâni-i vakaarına, bir kirli el demem,
Hattâ yabancı bir el uzansın? Şu makberi,
Razı olur musun, taşa tutsun şu serseri?
Elbet hayır; o makber, o pîşâni-i vakur
Kudsî birer misâl-i vatandır... Vatan gayur
İnsanların omuzları üstünde yükselir.
Gençler, bütün ümmid-i vatan şimdi sizdedir:
Her şey sizin, vatan da sizin, her şeref sizin;
Lâkin unutmayın ki zaman tünd-ü mutmain
Bir hatve-i samût ile ta'kîb eder bizi.
Önden koşan, fakat yine dikkatle her izi
Ta'mika yol bulan bu yanılmaz muâkıbin
Şermende-i itabı kalırsak, yazık!.. Demin
"Ferda senin!" dedim, beni alkışladın; hayır,
Bir şey senin değil, sana ferda vediadır;
Her şey vediadır sana, ey genç, unutma ki
Senden de bir hisâb arar âtî-i müştekî.
Mâzîye şimdi sen bakıyorsun pür-intibah,
Âtî de senden eyleyecek böyle iştibâh.
Her uzvu girdibâd-ı havâyicle sarsılan
Bir neslin oğlusun; bunu yâd et zaman zaman.
Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir,
Bir ufk-ı i'tilâ açılır, yükselir hayât;
Yükselmeyen düşer: ya terakkî, ya inhitat!
Yükselmeli, dokunmalı alnın semâlara;
Doymaz beşer dedikleri kuş i'tilâlara...
Uğraş, didin, düşün, ara. bul, koş, atıl, bağır;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!

Tevfik Fikret
( 1867 - 1915 )
Tevfik Fikret, Yaşamı, sanatı,  şiirleri,
Varlık Yayınları, 1995

YARIN
- Bugünün gençlerine  -

   Yarınlar senin; senin bu devrim, bu yenilik..
Her şey senin değil mi zaten?.. Sen, ey gençlik,
Ey umudun güzel yüzü, işte karşında aynan:
Temiz ve bulutsuz, ağaran bir gök,
Titreyen kucağını açmış, bekliyor.. Koş, çabuk!
Ey hayatın gülerek doğan sabahı, işte herkesin
Gözleri sende; sen ki hayatın umudusun,
Alnında yeni bir yıldız, hayır, bir güneş.
Doğ ufuklara, önünde şu sıkıntılı geçmiş
Sönsün sonsuza değin.
Bir daha yaşanmasın o cehennem; senin bugün
Cennet kadar güzel yurdun var; şu gördüğün
Zümrüt bakışlı; inci gülüşlü kızcağız
Kimdir, bilir misin? Yurdun.. Şimdi saygısız
Bir göz bu nazlı yüze -Tanrı esirgesin-
Kötü bir gözle baksa, katlanabilir misin?
İster misin, şu ak sakalın temiz, görkemli,
Onurlu alnına, bir kirli el şöyle dursun,
Hatta yabancı bir el uzansın? Şu mezarı
Bırakır mısın, taşa tutsun bir serseri?
Elbette hayır; o mezar, o onurlu alın
Kutsal birer örneğidir yurdun.. Yurt çalışkan
İnsanların omuzları üstünde yükselir.
Gençler, yurdun bütün umudu şimdi sizdedir.
Her şey sizin, yurt da sizin, şeref de sizin;
Ama unutmayın ki zaman ağır, güvenli,
Sessiz adımlarla arkamızdan gelir.
Önden koşan, ama dikkatle her izi
İncelemeye yol bulan bu şaşmaz izleyici
Paylayıp utandırırsa bizi, yazık! Demin
’’Yarınlar senin’’, dedim, beni alkışladın; hayır,
Bir şey senin değil, sana yarın emanettir;
Her şey emanettir sana, ey genç, unutma:
Senden de hesap sorar, yakınır gelecek.
Geçmişe şimdi sen ibretle bakıyorsun,
Gelecek de senden böyle kuşkulanacak.
Her organı ihtiyaç kasırgasıyla sarsılan
Bir kuşağın oğlusun; bunu arasıra anımsa.
Unutma; çağın şimşeklerin bollaştığı çağdır:
Her yıldırımda bir gece, bir gölge yıkılır,
Bir yükseliş ufku açılır, yükselir yaşamak;
Yükselmeyen düşer: ya ilerlemek, ya yıkılmak!
Yükselmeli, dokunmalı alnın göklere;
Doymaz insan denilen kuş yükselmelere...
Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!

Sadeleştiren:
Asım Bezirci

Tevfik Fikret, Bütün Şiirleri, Can yayınları, 1984
 şiirparkı.com

 



Türk Gençliği

Ümit kaynağı gençlik 

Gençler! Vatanın bütün ümidi ve geleceği size, genç kuşakların anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.

1919 (Mazhar Müfit Kansu, E.Ö.K. Atatürk’le beraber, Cilt: I, s. 248)

Başımıza neler örülmek istenildiği ve nasıl karşı koyduğumuz ve daha doğrusu milletin arzu ve emellerine uyarak ve onun yardımıyla nasıl çalıştığımız görülmeli ve gelecek kuşaklar için ibret ve uyanıklığı gerektirmelidir. Zaten her-şey unutulur. Fakat biz her şeyi gençliğe bırakacağız. O gençlik ki hiçbir şeyi unutmayacaktır; geleceğin ışık saçan çiçekleri onlardır. Bütün umudum gençliktedir!

1919 (Mazhar Müfit Kansu, E.Ö.K. Atatürk’le beraber,Cilt: II, s. 471-472)

Her şeye rağmen kesinlikle bir aydınlığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imam yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve gerçek aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdür.

1918 (Ruşen Eşref Onaydın, Atatürk’ü Özleyiş, s.17)

Gençler için vatanî işlerde ölmek söz konusu olabilir;fakat korkmak, asla!

1919 (Reşit Paşa’nın Hatıraları, s. 127)

Gençler! Cesaretimizi kuvvetlendiren ve devam ettiren sizsiniz. Siz, almakta olduğunuz eğitim ve kültür ile insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir özgürlüğünün en değerli simgesi olacaksınız. Ey yükselen yeni kuşak! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz!

1924 (Atatürk’ün S.D.II, s.182)

Bu memleketin gençliği, hakkımda pek büyük sevgi gösterdi. Bu kadar lâyık olduğumu bilmiyordum. Arkadaşlar! Bu memleketi ve bu milleti yüzyıllardan beri berbat edenler çoktan ölmüştür. Bütün gençlik, buna iman etmelidir. Bizim kanımız akmadıkça bunlar bir daha geri gelmeyecektir. 1924 (1933 "Cumhuriyetin Onuncu Yıldönümü",Giresun Halkevi Neşriyatı, 1933)

Bu kadar kuvvetli ve zinde bir gençlik içinde kendimi gördüğümden dolayı mutluyum.

1924 (1933 "Cumhuriyetin Onuncu Yıldönümü", Giresun Halkevi Neşriyatı, 1933)

Milletin değerli ve seçkin gençleriyle konuşmak benim İçin mutluluktur.

1930 (Vakit gazetesi, 11. 11. 1930)

Milletin bağrından temiz bir kuşak yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkamda kalmayacak!

1923 (Ercüment Ekrem Talû Tasvir gazetesi 10. 11. 1946)

Asla şüphe yoktur ki cumhuriyetin gelecek evlâtları, bizden daha çok bolluğa ve rahata kavuşmuş ve mutlu olacaklardır.

1927 (Atatürk’ün TTB.IV, s. 535)

Türk gençliğinin birinci görevi

Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen millî felâketlerin doğurduğu uyanıklığın ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.

Ey Türk gençliği! Birinci görevin, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni, sonsuza dek korumak ve savunmaktır. Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli hazinendir. Gelecekte de, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, iç ve dış, düşmanların olacaktır. Bir gün, bağımsızlık ve cumhuriyeti savunma zorunluğuna düşersen, göreve atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şartlarını düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şartlar, çok elverişsiz bir nitelikte belirebilir. Bağımsızlık ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmemiş bir galibiyetin temsilcisi olabilirler. Zorla ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şartlardan daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, memleketin içinde, iktidara sahip olanlar dalgınlık ve doğru yoldan ayrılma ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri kişisel çıkarlarını, memleketi ele geçirenlerin siyasî emelleriyle birleştirebilirler. Millet, fakirlik ve yoksulluk içinde harap ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk geleceğinin evlâdı! İşte, bu durum ve şartlar içinde de görevin; Türk bağımsızlık ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki soylu kanda, mevcuttur!


1927 (Nutuk II, s.897-898)

Gençler ve yüksek ülkü

Siz, genç arkadaşlar, yorulmadan beni izlemeye söz vermişsiniz. İşte ben, özellikle bu sözden çok duygulandım. Yorulmadan beni izleyeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman da durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni izlemektir. Yorgunluk her insan, her yaratık için doğal bir haldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevî bir kuvvet vardır ki işte bu kuvvet, yorulanları dinlendirmeden yürütür.

Sizler, yeni Türkiye’nin geç evlâtları, yorulsanız da beni izleyeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği amaca, bizim yüksek ülkümüze durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

1937 (Cumhuriyet gazetesi 1.4.1937)

Yeni Türkiye Devleti bütün Türklük karakterlerini, yani onun dinç, kararlı, erdemli etkinliklerini kendisinde toplamıştır. Gençler! Biz size geçmişten, geçmişin hurafelerinden, geçmişin olaylarından uzak bir yeni doğmuş çocuk çıkardık. Olaylardan, olayların zorunluğundan çıkan bu çocuk, sizin pek değerli katılımınızla, aydın yardımınızla çıktı. Bu çocuğu büyütüp yükseltmek bizlerden sizlere yönelir. Bu görevde başarılı olacağınıza, gördüğüm kanıtlar sayesinde pek çok kuvvetlerle iman edenlerdenim.

1923 (Atatürk’ün S.D.II, s.133)

Gençler! Benim gelecekteki emellerimi gerçekleştirmeyi üstlenen gençler! Bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnun ve mesudum. Buna gerçekten sevinmekteyim. Fakat beraber yaşadığımız sürece benim hedefime yürümenizi hepinizden istemek, geçerli bir hakkım olarak tanınmalıdır.

1937 (Babalık gazetesi, 6.4.1937; Trakya Dergisi, Sayı: 9, 1937, s. 6)

Gençler ve milletin yükselmesi  
Sayın gençler, yaşam mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı yaşamda yalnız iki şey vardır. Galip olmak, mağlup olmak. Size, Türk gençliğine terk edip bıraktığımız vicdanî

emanet, yalnız ve daima galip olmaktır ve eminim daima galip olacaksınız. Milletin yükselme gerek ve şartları için yapılacak şeylerde, atılacak adımlarda kesinlikle tereddüt etmeyin. Milleti,o yükselme aşamasına götürmek için, dikilecek engelleri hep birlikte önleyeceğiz. Bunun için beyinlerinize, sezişlerinize, bilginize, gerekirse bileklerinize,pazılarınıza, bacaklarınıza başvuracak, fakat sonuçta ne olursa olsun kesinlikle o amaca varacağız. Bu millet, sizin

gibi evlâtlarıyla lâyık olduğu olgunluk derecesini bulacaktır.

1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 133)

Şeyh Sait isyanından sonra bir "Aydınlatma Kurulu" oluşturarak Anadolu’yu dolaşmaya karar veren İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği’nin telgrafına cevabı :

Kurulunuzun oluşmasını memnuniyetle karşıladım. Memleketin aydın gençliğinin bağnazlık ve gericiliğe karşı mücadelesindeki yüksek görevini idrak ile girişim alanına geçmesi, takdire değerdir. Düzenleyeceğiniz kurulların memleket içinde seyahati, en büyük bilim ocağına, memleketimizi yakından inceleme fırsatını da vereceğinden ayrıca faydalıdır.

1925 (Atatürk’ün S.D.V..S.154)

Benim anladığım gençlik, bu devrimin fikirlerini ve ideolojisini benimseyip gelecek kuşaklara götürecek kimselerdir. Benim gözümde yirmi yaşında bir yobaz ihtiyardır, yetmiş yaşında bir idealist de güçlü bir gençtir.

(Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk’ün İdeolojisi, Bayram gazetesi, 14. 11. 1978)

Gençliğin yetiştirilmesi 

Gençliği yetiştiriniz. Onlara bilim ve kültürün olumlu fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Özgür fikirler uygulamaya geçtiği zaman, Türk milleti yükselecektir. (Afetinan, Atatürk’ün B.N.M., s.37)

Gençliği kesinlikle ülkü sahibi ve memleketle ilgili olarak yetiştirmek, herkesin, hepimizin, her devlet adamının başta gelen görevidir.

(Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, s. 62)

Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz: 1- Milliyetine, 2- Türkiye Devleti’ne, 3- Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düşman olanlarla mücadele gereği. Bireyleri bu mücadele gerekleri ve araçlarıyla donanmayan milletler için yaşama hakkı yoktur. Mücadele, mücadele gerekir.

1922 (M.E.İ.S.D.1, s. 9)

Gelecek için hazırlanan vatan evlâdına, hiçbir güçlük karşısında baş eğmeyerek tam sabır ve dayanma ile çalışmalarını ve öğrenimdeki çocuklarımızın anne ve babalarına da yavrularının öğrenimlerinin tamamlanması için her özveriyi göze almaktan çekinmemelerini tavsiye ederim. Büyük tehlikeler önünde uyanan milletlerin, ne kadar kararlı olduklarını tarih doğrulamaktadır. Silahıyla olduğu gibi kafasıyla da mücadele zorunluğunda olan milletimizin, birincisinde gösterdiği gücü ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur.

1921 (Atatürk’ün M.A.D., s. 4-5)

Yabancı unsurlarla mücadele gereği

1933 Razgrad olayını protesto amacıyla yapılan gençlik gösterisinin izin alınmadan yapılması sebebiyle kovuşturmaya geçilmesi üzerine, izinsiz gösteriyle ilgileri olmadığını bildiren Türk Talebe Birliği Kongresi daimî delegelerine cevap telgrafı :

Gençliğin çalışkan, duyarlı ve milliyetçi yetişmesi esas dileklerimizdendir. Gençlik, her türlü faaliyetlerinde cumhuriyet yasalarına ve cumhuriyet kuvvetlerinin usul ve kurallarına uymaya da dikkatli olmalıdır. Cumhuriyet Hükûmeti’nin millî sorunlarda görevini bilir olduğuna ve yasaların ve adlî kuvvetlerin adaletine inanınız.

1933 (Cumhuriyet gazetesi, 28. 4. 1933)

Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara özellikle varlığı ile, hakkı ile, birliği ile çelişen bütün yabancı unsurlarla mücadele gereği ve millî düşünceleri tam bir imanla her karşı fikre karşılık olarak şiddetle ve özverili olarak savunma zorunluğu aşılanmalıdır. Yeni kuşağın bütün ruhsal kuvvetlerine bu özellik ve yeteneğin verilmesi önemlidir. Sürekli ve müthiş bir savaş şeklinde beliren milletler yaşamının felsefesi, bağımsız ve mutlu kalmak isteyen her millet için bu yüksek özellikleri şiddetle istemektedir.

Yeni kuşağın taşıyacağı manevî özellikler yanında kuvvetli bir erdem aşkı ve kuvvetli bir düzen ve disiplin fikrinden de söz etmek zorunluğundayım.

1921 (Atatürk’ün MA.D., s. 4)


16 Mayıs 2017 Salı

Cumhuriyet ve Gençlik

Türkiye, bir geçiş ülkesidir. Bu geçişte pusula ise Atatürk’ün düşünceleridir. Atatürk’ün gençlere öğütleri arasında yer alan “benim yapmak istediklerimi tamamlayınız” sözü onun için özel bir yere sahip olmuştur...Cavit Orhan Tütengil
"Cumhuriyet" ve "Gençlik" 
"Bugün vâsıl olduğumuz netice, asırlardan beri çekilen milli musibetlerin intibahı ve bu aziz vatanın, her köşesini sulayan kanların bedelidir.
Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum.
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir."
Zihinlere yer eden bir uğursuz tabloyu çizdikten sonra da sözlerini şöyle bağlayacaktır:
"Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır."
"Onuncu Yıl Söylevi"

14 Mayıs 2017 Pazar

Annelerin annesi Zübeyde Hanım


O sadece vatan için yıllarını cephelerde geçiren Mustafa Kemal'in değil, Türk milletinin de annesiydi 
15 Ocak 2003 günü yitirdiğimiz Zübeyde Hanım'ın ailesi Anadolu'dan Rumeli'ye göç eden Türkmenler'dendi. Babası Sofuzade Sadullah Ağa, annesi ise Ayşe Hanım'dı. Selanik yakınlarındaki Langaza'da toprak işleri ile uğraşan bir ailenin kızı olarak 1857 yılında dünyaya gelmiş ve gençliği çiftlikte geçmişti. Annesi Molla Hanım, kendisi ise Zübeyde Molla olarak anılırdı. Ali Rıza Efendi ile evlendikten sonra ilk yıllarını Olimpos Dağı eteklerindeki Papazköprüsü denilen mevkide geçiren Zübeyde Hanım ve ailesi Selanik'teki pembe boyalı eve taşınacaklardı.

Ali Rıza Efendi'nin Zineti Bostan denilen bir arsanın üzerine yaptırdığı bu evde Atatürk'ü dünyaya getirmişti. O günleri şöyle anlatıyordu: "Bahçe duvarları yüksek ve alt pencereleri de demir parmaklıklıydı. Mustafam bu evin ikinci katında sol tarafa düşen ocaklı odada doğmuştu. O zamanlar Ali Rıza Efendi'nin memuriyeti Çayağzı denilen yerdeydi. Bazı geceler eve gelemiyordu. Bu sebeple bana Uftade isimli bir yardımcı tutmuştu. Bu evde ana-oğul ıssız bir hayat geçirdik."

YENİDEN ÇİFTLİK HAYATI
Eşi Ali Rıza Efendi'nin vefatı ile 27 yaşında dul kalan ve çocukları ile yeniden çiftliğe dönen Zübeyde Hanım, bu tarihten sonra oğlunun iyi bir tahsil görmesi için çabaladığı dönemler başlayacaktı. Sadece tahsil hayatında değil, arkadaşları ile birlikte kurduğu "Vatan ve Hürriyet" isimli derneğin çalışmaları sırasında da oğlunun yanındaydı. Kimi zaman onları uyarıyordu ve diyordu ki: "Evladım siz acemisiniz. Madem ki böyle şeylerle uğraşıyorsunuz. Beni yaptığınız işlerden haberdar ediniz. Çok dikkat etmelisiniz. Gizli şeylerinizi bana veriniz. Yegane erkek evladım sensin."

Balkan Savaşı sırasında Selanik'in sınırlarımız dışında kalması üzerine Zübeyde Hanım İstanbul'a gelmişti. Ancak işgal kuvvetleri tarafından yapılan baskınlardan çok etkilenmiş ve hastalığı bu dönemlerde nüksetmişti. Atatürk'ün Milli Mücadele için Samsun'a çıkması ile aralarındaki özlem uzun süre devam edecek ve annesi ile bu özlem 14 Haziran 1922 günü Adapazarı'nda son bulacaktı. Buluşma sahnesi herkesi duygulandırmıştı ve bu kavuşmaya tanık olanlardan Ahmet Emin Yalman şunları söyleyecekti: "Bu yüksek ruhlu kadın, küçük yaşta babasız kalan evladını yetiştirmek için büyük azimle çalışmış ve her türlü zorluğa göğüs germişti. Yıllardan beri görmediği oğluyla üzerinde sade bir basma entari olduğu halde buluşmaya giderken yanındakiler kalbinden rahatsız olduğunu bildiklerinden onu hazırlamak kaygısına düşmüşlerdi. Bu endişeyi sezmesi, bize sakin olduğunu söylemesi onun ne asil ruhlu olduğunu gösteriyordu."

HASTALIĞI ARTIYOR
Ankara'nın sert ikliminin kendisine iyi gelmediğini ifade eden doktorları kendisine İzmir'i tavsiye etmişlerdi. Salih Bozok refakatinde annesini İzmir'e uğurlayan Atatürk, istasyonda demişti ki: "Salih, annemin hastalığı çok vahimleşti. Korkarım ki yolda kendisine bir hal olmasın. Son isteğini yerine getirmek için engel olmak istemedim. Bu korktuğum şey vaki olursa yapacağın şey şudur. Ankara'ya yakınsanız Ankara'ya dönesiniz. İzmir'e yakınsanız oraya gidersiniz. Annemin cenazesi benim her zaman ziyaret edebileceğim bir yere defnedilmelidir."

Zaman zaman fotoğraf subayı Esat Bey'i İzmir'e gönderen Atatürk: "Git benim için annemin elini öp, emirlerini sor" diyordu. Zübeyde Hanım ise her seferinde diyecekti ki: "Mustafam'a selam söyle." Tek özlemi oğluydu. Türk milletinin umudunu bağladığı bir kumandandı, bir kahramandı ama onun için sadece "Mustafa"sıydı. Atatürk 15 Ocak 1923 günü Eskişehir'e gelmiş, Hükümet konağında bir konuşma yaptıktan sonra İzmir'e yola çıkmıştı. Gün ağarmak üzereydi ve Emir Çavuşu Ali'yi çağırarak soracaktı: "Bir haber var mı?" Emir subayı şifre geldiğini ancak çözülmediğini belirttiğinde hüzünle şu sözleri söyleyecekti. "Annemin öldüğünü biliyorum. Bir rüya gördüm. Yeşil tarlalarda annemle dolaşıyordum. Birden bir fırtına çıktı ve annemi götürdü."

Telgraf Salih Bozok'tan gelmişti ve annesinin vefat ettiğini bildiriyordu. Ardından defin işlemlerini takip eden Hasan Soyak, mezarının Atatürk'ün istediği biçimde hazırlanmasına da değinirdi: "Atatürk annesi için kesin olarak bilmiyorum ama tahminime göre Latife Hanım tarafından yaptırılan sandukalı ve uzun kitabeli mezarı beğenmemiş ve kitabede 'Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nin saygıdeğer anneleri Zübeyde Hanımefendi'nin...' diye başlayan uzun cümleden hiç hoşlanmamıştı. Bana dedi ki 'İlk fırsatta İzmir'e gidersin. Bu sandukayı ve kitabeyi kaldırırsın. Dağdan iki büyük ve uzun taş getirirsin. Birini olduğu gibi temel üzerine tespit ettirir diğerini de baş tarafa diktirirsin. Ve yerini biraz düzelterek: 'Atatürk'ün anası Zübeyde Hanım burada gömülüdür' diye yazdırırsın. Altına da ölüm tarihini koydurursun.

 Ergun Hiçyılmaz(2004)
Ergun Hicyilmaz @ SABAH

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Köpeğin Mirası


Çobanın birisi, kurtlara karşı kahramanlık gösteren köpeğine bir koyun bağışlamış. Olacak ya, o günlerde köpek ölmüş, fakat çoban sözünden dönmemiş. Köpeğe adanan koyun ise habire doğurmuş da doğurmuş, olmuş ayrı bir sürü. Çoban bunları ne yapacağını bilememiş. En sonunda mahallin hakimine gitmiş, bu köpeğin mîrasının kime kalacağını sormuş.

O da allem etmiş, kallem etmiş, kitabları karıştırmış; sonra da mîrasın kendisine kalacağını söylemiş. Büyük bir yükten kurtulan çoban derin bir nefes alıp ferahlamış, “hemen sabahleyin köpeğin koyunlarını sizin eve getireceğim” demiş.

Adam tam kapıdan çıkacağı zaman aklına bir şey takılmış,geriye dönerek sormuş:

“Hakim bey, Ben bu sürüyü size getireceğim getirmesine de, aklıma takıldı; sen bizim köpeğin nesi oluyorsun?” :) 


8 Mayıs 2017 Pazartesi

Hepsini anneme borçluyum!

Bir matematik profesörü Nobel ödülü almıştı. Ödül töreninden sonraki ilk dersinde, öğrencilerinden biri kendisine şöyle bir soru sordu: 
“Efendim! Dünyada yüzlerce Matematik profesörü var. Ancak bu kadar bilim adamı arasında, ödülü size lâyık gördüler. Sizi diğerlerinden ayıran özellik neydi?” 
Profesör, bu farklı soruya önce bir tebessümle cevap verdi. Ardından da, kendisinden merakla cevap bekleyen öğrencisine şunları söyledi: 
“Doğrusunu söylemek gerekirse, hepsini anneme borçluyum! Çünkü ben küçük bir öğrenciyken, diğer çocukların anneleri, onlar okuldan evlerine döndüklerinde kendilerine: ‘Söyle bakalım, öğretmeninin sorduğu sorulara iyi cevaplar verebildin mi?’ diye sorarlardı. Benim annem ise bana: ‘Söyle bakalım’ derdi. ‘Bugün öğretmenine iyi bir soru sordun mu?’ İşte beni farklı yapan bu oldu. Her zaman diğerlerinin sormadığı soruları sordum ve hayatım boyunca da, sormaya devam ettim!”

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Denizlerin Dalgasıyım

 

Bu ülkenin esprisi koca koca adamlar 3 genç fidana kıydığında bitti...Nejat Uygur

1 Mayıs 2017 Pazartesi

1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı, işçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü.


İlk kez 1856'da Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi'nden Parlamento Evi'ne kadar bir yürüyüş düzenlediler.

1 Mayıs 1886'da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktılar. Luizvil'de 6 binden fazla siyah ve beyaz işçi, birlikte yürüdü.

Bu gösteriler 1 Mayıs'ı izleyen günlerde tüm harareti ile devam etti ve 4 Mayıs'ta kanlı Haymarket Olayı'na yol açtı.

İşçilerin bu top yekün isyanı, işverenlerin tepkisini çekti. Chicago'da greve çıkan 40 bin işçinin eylemini bastırmak için, saldırılar düzenlendi. İşverenler grevi kırmak için sokak çeteleriyle anlaştı. Sokak çeteleri bir taraftan işçilere saldırıyor, bir taraftan da grev kırıcılığı yapıyordu. Grevci işçilerle sokak çeteleri arasında çıkan kavga sırasında, polisin işçilerin üzerine ateş açması sonucu 4 işçi yaşamını yitirdi.

Hükümet ve işverenler, işçi eylemini kolay kolay içlerine sindiremiyordu. 1 Mayıs sonrası işten atmalar, baskılar yoğunlaştı. Olaylara neden oldukları gerekçesiyle 8 işçi hakkında idam istemiyle dava açıldı. İşçiler idam cezasına çarptırıldı.

Dört yiğit işçi önderi Albert PERSONS, Adolph FISCHER, George ENGEL ve August SPIES, 1 Mayıs 1886 yılında 8 saatlik iş günü mücadelesinde önderlik yaptıkları için idam edildi. Albert PERSONS isimli işçi, özür dileme şartıyla affedileceğinin söylenmesi üzerine, mahkeme heyetine: "Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan asılacağım." der.

Bu olaylardan sonra bir çok ülkede her 1 mayıs işçi bayramı olarak kutlanmaya başlandı.Bu kutlamalar gün geçtikçe bütün dünya ülkelerine yayılmaya başladı ve günümüzde 1 Mayıs emek, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele bayramı olarak kutlanmaktadır.
* * *
1 mayıs,ilk kez Osmanlı döneminde, 1905 yılında İzmir'de kutlandı.

İstanbul'da ilk kez 1 Mayıs kutlaması 1910'da yapıldı.

En kitlesel 1 Mayıs, 1976'da Taksim Meydanı' nda yapıldı. 1977 yılındaki 1 mayıs kutlamalarında, çevredeki binalardan halkın üzerine ateş açıldı. Yaşanan paniğin ardından 37 kişi yaşamını yitirdi ve 200'den fazla kişi yaralandı. Bundan dolayıdır ki taksim 1 mayısın sembolü olmuştur.Bu nedenle her 1 mayıs kutlaması Taksim'de yapılmak istenmektedir.Ama günümüz siyasal iktidarınca buna son zamanlarda izin verilmemektedir.

 Türkiye'de ilk kez 1923'te resmî olarak kutlanmıştır. 2008 Nisan'ında,"Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edilmiştir. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM'de kabul edilen yasa ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmiştir.

29 Nisan 2017 Cumartesi

Gerçek medeniyet, edebiyat ve sanattan doğar.

Anısına
Bence Muhsin Ertuğrul hiçbir zaman suyun akarına gitmedi ama; suyun dikine de gitmedi; kimi zaman akarına, kimi zaman dikine giderek böylece yolunu aça aça Türkiye’de tiyatroyu kurdu...Aziz Nesin

“Hem sevdiğim bir işte, bir sanat kolunda çalışmak için, hem de bu sanat dalının toplumun yüreğinde çiçekler açtıracağına inandığım için. Bu inanç o kadar derine kök saldı ki, yarın kıyamet kopacağını bilsem bugün 'bir tiyatro daha açarım' diyecek ölçüde bir saplantı gibi. Saplantı sözcüğü abartılmış sayılmasın; tam anlamıyla yerinde. Çünkü, yeryüzünde tiyatronun bin bir derde deva olduğuna inandım bir kez. Bütün kötülüklerin, insanın insandan kopmasından, uzaklaşmasından; birbirlerinin sıcaklığını, sevgisini duyamadıklarından doğduğuna inanç getirdim bir kez. Artık, beni bu inançtan, bu kanıdan kurtaramazdı kimse. Onun için, bu yolu doğru yol belledim. İyiliğe, güzele, gerçeğe çıkaran yol.”

27 Nisan 2017 Perşembe

Demirciler demir döğer tunç olur


Atatürk, bir gün Antalya’ya giderken yolda mola verilir ve kulağına bir türkü sesi gelir. ”Ben bu türküyü çok sevdim, bulun getirin bu türküyü söyleyeni” der. Küçük bir çoban gelir, Atatürk ”Sesin çok güzel, bana da bir türkü okur musun?” der. Çoban ”Demirciler demir döğer tunç olur” türküsünü söyler. Atatürk dalmıştır. ”bis bis” der, çoban şaşkınlıkla bakar ”Oğlum bis” der, çoban nazlanmadan gene aynı türküyü okumaya başlar. Atatürk türkü bitince cebinden harçlık çıkarır, uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır. Atatürk’e ”bis bis” der. Bu espri Atatürk’ün çok hoşuna gitmiştir.
(İçimizden Biri Atatürk, Prof. İlknur Güntürkünkalıpçı )



 Bis demek;beğendik, bir daha söyle, tekrarla demektir.

23 Nisan 2017 Pazar

Hürriyetin de, Eşitliğin de, Adaletin de Dayanak noktası, Ulusal Egemenliktir



23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun!
Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar.
    Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti bir halk hükûmetidir. Memleket menfaatlerine ait hususlarda millet fertleriyle hükûmet arasında vazife itibariyle iştirak vardır. ( 1921 )
    Egemenlik, hiçbir mâna, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve işarette ortaklık kabul etmez. ( 1922 )
    Milli irade ve isteğine uymayanların sonu yokluktur, yok olmaktır. ( 1923 )
    Milli egemenlik düşmanlığı, üstün bir yeri değeri ve şerefi olan bir milletin her şeyini bir anda yok etmeyi amaçlayan suçtan başka birşey değildir. ( 1923 )
    Milli emeller, milli irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil bütün millet fertlerinin arzularının, emellerinin bileşkesinden ibarettir. ( 1923 )
    Dünyanın belli başlı milletlerini esaretten kurtarmak için egemenliklerine kavuşturan büyük fikir akımları, köhne müesseselere ümit bağlayanların, çürümüş idare usullerinde kurtuluş kuvveti arayanların amansız düşmanıdır. ( 1923 )
    Millet önünde, onun bağımsızlığının temini önünde onun liyakat, ilerleme ve yenileşmesi önünde her kuvvet, ancak milletin irade ve emeline uymayanların talihi acıdır, yok olmaktır. ( 1923 )
    Arkadaşlar! Türkiye Devleti’nde ve Türkiye Devleti’ni kuran Türkiye Halkı’nda tacidar yoktur, diktatör yoktur! Tacidar yoktur ve olmayacaktır. Çünkü olamaz. Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da milli egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir. ( 1923 )
    Egemenliğine doğrudan doğruya sahip olmanın kıymetini pek iyi anlayan ve pek iyi bilen millet, bu mukaddes egemenliğine karşı başgösterecek her tehlikeyi kahredecektir. ( 1923 )
    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bütün programlarının temel ilkesi şu iki esastır. Tam bağımsızlık, kayıtsız şartsız milli egemenlik. ( 1923 )
    Halk, milli egemenliği benimsemeli ve memlekette tek egemen ve etkenin kendisinden ibaret olduğununu unutmamalıdır. ( 1923 )
    Biz bu kadar engin, kıymetli ve sonsuz çeşitli hazineleri olan bu memleketin sahibi oldukça ve milletimiz gayet kıskanç bir şekilde milli egemenliğini elinde tutarak, geleceğini bizzat iradeye devam ettikçe sermaye de, müesseler de bulur, uzmanlaşır da! Herşey bulur… ( 1923 )
    Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin sağlanması istikrarı ve korunması, ancak ve ancak tam ve kesin anlamı ile milli egemenliği sağlamış bulunması ile devamlılık kazanır. Bundan dolayı; hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir. ( 1923 )
    Türk milleti yeni bir iman ve kesin bir milli azim ile yeni bir devlet kurmuştur. Bu devletin dayandığı esaslar “Tam Bağımsızlık” ve “Kayıtsız şartsız Milli Egemenlik”ten ibarettir. Millet bu egemenlikten en küçük bir parçasını bile feda edemeyecektir; gözünü açmıştır. ( 1923 )
    Kayıtsız şartsız tabiriyle açıkça ifade edilen egemenliği, milletin sorumluluğunda tutmak demek, bu egemenliğin en küçük bir parçasını; sıfatı, ismi ne olursa olsun, hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir. ( 1923 )
    Bütün dünya bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da milli egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve varlığıdır. ( 1923 )
    Yeni Türkiye Devleti’nin yapısının ruhu milli egemenliktir. Milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir. ( 1923 )
    Egemenlik hiçbir sebep ve şekilde terk ve iade edilemez, emanet edilemez! (bırakılamaz)
    Bu egemenliği tekrar geri alabilmek için, almak için kullanılmış olan araçları kullanmak gereklidir. ( 1923 )
    Kurtuluş kuralımız olan Misak-ı Millî’yi tarih sayfasına yazan, milletin demir elidir. Elde edilecek neticeye de milletin kendisi gözcü olacaktır.
    Millet yalnız kendi kolları ve kendi kanıyla değil, aynı zamanda kendi başı ve kendi dimağıyla kazandığı egemenlik ve bağımsızlık cevherini, son felâkete kadar büyük bir saflık ve dalgınlıkla kendisine rehber tanıdığı ve derin bir teslimiyetle hayatını koruyucu saydığı şahıs ve şekillere artık emniyet edemez. Millet, bundan sonra, hayatına, bağımsızlığına ve bütün varlığına bizzat kendisi gözcü olcak ve vatanın her tarafında yine yalnız kendisi ve kendi iradesi egemen olacaktır. ( 1923 )
    Bence, kamuoyunu aydınlatmada ve doğru yolu göstermede bir program yapmak lazımdır. Meselâ egemenlik nedir? Ve bu millet egemenliğini kendisinde mi tutmalı, yoksa başka birine verip, onun yol göstermesi ile mi hareket etmeli? Bunu tarihin yardımı ile çok kuvvetli ifade edebilirsiniz. Geçirdiğiniz felaketleri birer birer saymalı. Milletin geleceğinin sorumluluğunu üzerinde bulunduran insanların bu millete yaptığı her çeşit kötülüğü saymalı. Sonra hükümet şeklinin niteliğini anlatmak lazımdır…
    Kuvvetlerin ayrımı düşüncesi, esastan yoksundur. Kuvvetler ayrımı esasını ortaya koymuş olan isanlar bile aslında kuvvetler birliğine inanmaktadırlar. Fakat kuvvetler birliğini sağlamaktan aciz oldukları için mevcut şekilleri esas kabul ederek, zorbalarla zulüm altındaki milletlerin yaptıkları pazarlık sonucunda ortaya atılmış bir görüştür. Gerçekte kuvvetler birliği vardır ve bu kuvvetin asıl kaynağı millettir. Bu nedenle bunun asıl sahibi de millettir.
    Millet bu kuvvetini en iyi, en zararsız nasıl kullanabilir? Gerçekte kuvvet sahibi olan bütün kişilerin bir araya gelip, o kuvveti kullanması gerekir. Ancak bu maddeten mümkün değildir. O halde en az ve çok da fazla olmayan Meclis aracılığıyla bunu uygulamaktan daha pratik bir çare yoktur. ( 1923 )
    Milli egemenliği kayıtsız şartsız elinde tutmayı kendi vicdanına karşı söz verip yemin ettikten sonra, şunun ve bunun gereğidir diye şuna veya buna verilebilecek en basit bir hak bulunuz, vazife bulunuz ve yetki bulunuz. Kimse bulamaz!…
    Ondan sonrası idare usulü, halkın geleceğini şahsen ve fiili olarak idare etmesi esasına dayanır. Bildiğiniz gibi bir idare ve bir de egemenlik vardır. İdare, kalp ve vicdanın eğili mi ve isteğidir. Bir insanda olduğu gibi, insanlardan oluşan sosyal toplumda da irade mevcuttur. İrade alınamaz ve irade verilemez. Fakat iradenin uygulama vasıtası olan egemenliği verebilen bir insan veyahut egemenliğini kaybeden bir insan veyahutbir toplum egemenlikten yoksun olunca ( ki egemenlik iradenin göründüğü ve belirdiği yerdir ) o halde iradesi felç olur. Bundan dolayı egemenliğini verebilmek için iradesinin felç olmasına razı olmak gerekir.
    Bundan dolayı veremez. Egemenliğini verebilmek için, iradesinin, arzusunun, eğilimlerinin felçli kalmasını kabul etmek lazımdır. Ölmeyi kabul etmek demektir. Bundan dolayı bir millet egemenliğini veremez. Yalnız alınır ve zorla alınır. Millet egemenliğini elinde tutuyor ve ancak egemenliğinden gerektiği kadarını uygulamak üzere Millet Meclisi’nin tümünü görevlendiriyor. Fakat bir tek adama bu yetki verilemez. ( 1923 )
    Devletin sahip olduğu kuvveti ifade ederken, bu kuvveti kendine özgü diye niteliyoruz. Gerçekten de, devleti oluşturan milletin üzerinde etkisini sürdüren kuvvet, kişi olarak hiç kimse tarafından verilmiş değildir. O, bir siyasi nüfuzdur ki devlet kavramının özünde vardır ve devlet onu halk üzerinde uygulamak ve milleti dışa ve diğer milletlere karşı savunmak yetkisine sahiptir. Bu siyasi nüfuz ve kudrete “İrade veya Egemenlik” denir. ( 1929 )
    Korku üzerine egemenlik kurulamaz. ( 1930 )
    Benim gayem Türkiye’de, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde millet egemenliğini güçlendirmek ve ebedileştirmektir. ( 1930 )
    Büyük Millet Meclisi, Türk Milleti’nin asırlar süren aramalarının özeti ve onun bizzat kendisini idare etmek şuurunun canlı bir timsalidir. Türk Milleti mukadderatını Büyük Millet Meclisi’nin kifayetli ve vatanperver eline tevdi ettiği günden itibaren karanlıkları sıyırıp kaldırmış ve ümitleri boğan felaketlerden milletin gözlerini kamaştıran güneşler ve zaferler çıkarmıştır. ( 1938 )
    Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun, bağımsızlıktan mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık olamaz. ( 1919 )
    Esas Türk Milleti’nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir. ( 1919 )
    Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temel ruhudur. ( 1921 )
    Türkiye Halkı, asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı bir yaşama gereği saymış bir kavmin kahraman evlatlarıdır. Bu millet, bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır. Yaşayamaz ve yaşamayacaktır. ( 1922 )
    Bağımsızlığı için ölümü göze alan millet, insanlık haysiyet ve şerefinin icabı olan bütün fedakârlığı yapmakla teselli bulur ve elbette esaret zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete nazaran dost ve düşman nazarındaki mevkii farklı olur. ( 1927 )

... Huzurlu toplum, güvenli toplum, insan kişiliğine saygılı toplum, tam ulusal egemenlikle sağlanır. Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması, ancak ve ancak tam ve kesin anlamı ile ulusal egemenliğin sağlanması ile devamlılık kazanır. Bundan dolayı, hürriyetin de eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası ulusal egemenliktir. (1922 M.K. Atatürk, TBMM açılış konuşmasından)

22 Nisan 2017 Cumartesi

Şiir yaşam üstüne ve her şey üstüne en özlü ve en güzel şeyleri söylemektir


öylesine geçip gitti işte gizem bize değmeden
bir ara-zamanda duyar gibi olduk bir şeyleri
dökülen inci seslerini belki de
yitikgillerden bir şey, ele geçirilen ve hemen kaybolan
bir öte-zaman sesi aralık bir kapıdan
yanıp sönen bir şey iç denizlerimizde
göksel bir şey sıyırıp geçen bizi
ondan kalan incinmiş kanatlarla uçmaya çalışıyoruz şimdi...Lale Müldür

sözcükleri hep karıştırdım. hep kendini anlatır sözcükler. gök, geç kaldığından söz açar. su, yataylığından. sözcüklerin dünyayı yansıttığı çok su götürür. ağaçlara baktımdı seni öpmeden. gördün mü gördüğünü ağaçların? böyle konuşuruz konuşunca. bahçeden bahçeye geçer çocukluk. ölüdür anlatının alanına giren. geçelim onu. dünya döndüğünü bilmez. tin habersiz dolaşır. güneş, adını unutur batarken...İlhan Berk

insanın, kendi varlığından hoşnut olarak yaşadığı, kendi varlığını haklı kıldığı ve kuşku yok ki, yeryüzü ile barışık yaşadığı ve mutlu olduğu bir zaman vardı. yoksa bizler bugün bu mutluluğun imgesi için bile bunca telef olmazdık...Birhan Keskin

düşüncenin her korkudan azat olduğu bir ülke
bir ülke ki insanları dimdik
dünya duvarlarla bölünmemiş
kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır
emek kemale uzatır kollarını
aklın ırmağı alışkanlıkların karanlık çölünde kuruyup gitmemiş
ne olurdu tanrım, benim yurdum da böyle bir ülke olsa...Rabindranath Tagore

zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
çünkü acıların, çığlıkların, kargışların sesi
iğne deliğinden geçeğen olur
dokuna dokuna kıyıcıya cellada
varır, sebebin kapısında durur...Gülten Akın

kendimizle oynayan güçsüz mahluklarız biz, yaptırımla ödülü gönlümüzde barışık tutan. mesafemiz kuyruğumuzla başımız arasında gider gelir, dehşetli sevincimiz bulunca ayrılmazlığını yengimizle yenilgimizin...Nilgün Marmara

biliyorum var olmaz bir daha yok olan şeyler umurumda değil biçim değiştirişi maddenin ruh diye bir şey de yok ama gizli sevgiler bulunup çıkarılırsa yüreklerinden insanların çıkarılırsa karanlığından unutuşun yaşanmış olan şeyler ve tek bir insan yüreği gibi çarparsa bir gün insanlık hiçbir şey yok olmamış olacaktır, dönüşerek sonsuz, büyük ve bütün zamanları birleştiren bir sevgiye...Ataol Behramoğlu

Doğumunun 90.yaşında

Deli kadınlar iyidir. Çünkü ne kahkahaları tutsak, ne gözyaşları sınırlı, ne arzuları mahpus, ne öfkeleri prangalıdır.


16 Nisan 2017 Pazar

Ne sağdan ne soldan senin çizdiğin yoldan emanetine sahip çıkıyoruz!

Yüreğinde Atatürk sevgisi olan herkese HAYIR lı pazarlar... 


Atatürk, başkanlık sistemine ne cevap vermişti...Amerika sistemini memleketimizde tatbik etmeyi hiç aklıma getirmedim. Sistemsiz ve kanunsuz tarzda Reisicumhurlukla başvekâleti birleştirmeyi asla düşünmedim. Ve düşünecek adam olmadığım bütün milletçe malumdur zannederim...............Gazeteci-yazar Sadi Borak, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev Demeç Yazışma ve Söyleşileri kitabından

14 Nisan 2017 Cuma

Hayat hem kendini geliştirmek, hem de aşmaktır. Eğer bir şey sürekli aynı durumda kalıyorsa, o zaman yaşamak sadece ölmemektir.

Anısına...
sartre 
…en azından mutluluk benim açımdan dünyayı kavrayabilmek için ayrıcalıklı bir durum. Tıpkı çok iyi bir orkestra tarafından çalınan bir senfoni gibi.

 

En çok yaşayan insan: En çok yıl geçirmiş olan değil, yaşamı en çok hissetmiş olandır.


- Hayat geriye doğru anlaşılabilir. Fakat ileriye doğru yaşanmalıdır...Soren Kierkegaard
- Her zaman yaptığın şeyleri yapmaya devam ettiğin sürece, her zaman elde ettiğin şeyleri elde edersin...H. J. Brown
- Yanlış trene binmişseniz, koridorda ters yöne yürümenizin yararı yoktur...Dietrich Bonhoeffer
- Üstün insan kendinden verir. Sıradan insan başkalarından alır...Konfüçyüs
- Gerçeği her zaman her yerde savun.
Anlayan olmasa bile vicdanına karşı hesap vermekten kurtulursun...Herbert George Wells
- Doğada insan kadar kötü, vahşi ve zalim bir başka yaratık yoktur...Hermann Hesse
- Toplumda doğru ya da aptalca, kötü bir işin yapılıp yapılmaması sistemden değil, bireylerin durumundan kaynaklanır.
- Trajediler asla önlenemez, çünkü bunlar gerçek felaketler değildir, karşıt dünyaların birbirine toslamalarıdır.
- Yazarın Görevi: izlenecek yolları göstermek değil, o yolların izlenmesine özlem duyulmasını sağlamaktır.
- Birbirlerine ne kadar yakın bulunurlarsa bulunsunlar, insanlar arasında yine de her zaman bir uçurum ağzını açmış bekler, bu uçurumun iki yakasını geçici köprüyle de olsa, yalnızca sevgi bağlayabilir.
- İnsanlar güven ve sevgiyle ödemede bulunmak yerine, bunu para ve mülkle yapmayı tercih ederler.
- İyi insanlar, güven içinde yaşayan, yaşama inanan ve yarın ya da öbür gün onaylamayacakları hiçbir adımı atmayan insanlardır ki, duygularıyla davranışlarının kapsam ve sonuçlarını açık net kestirebilirler...Hermann Hesse
- İnsan, Evrenin en güzel nesnesi olduğu için ; dışarıda aradığı güzelliğin örneğini kendi içinde bulması gerekir. Bu itibarla insan ancak kendisine benzeyeni ve olabildiği kadar kendisine yaklaşanı sever. Sevmeye başlayınca eskisinden bambaşka bir insan olduğunu anlar...Pascal
- Her şey insanın kafasında biter...Arnold Palmer
- İnsan; hayatında bir an gelir, kapı ve pencereler kapalıysa, duvarı delip geçmek zorunda kalır...Bernard Malamud
- İnsanlar yalnızca görmeye hazır oldukları şeyleri görürler...R .Waldo Emerson



13 Nisan 2017 Perşembe

İstanbul'da Boğaziçi'nde Bir Fakir Orhan Veliyim


Doğumunun 103.yılında...
Savaş Dinçel de Mücap Ofluoğlu’dan duyduğu bir anıyı şöyle aktarmaktadır:
Orhan Veli ile Sait Faik’in işi gücü yoktur. Can sıkıntısından Eftalikus kahvesinde oturup her gün birer Cumhuriyet gazetesi alarak bulmacalarını çözerler. Bulmacayı kim önce bitirirse ötekine rakı ısmarlayacaktır. Fakat Orhan Veli her gün Sait Faik’i yenmektedir.
Sonunda Sait Faik isyan bayrağını çeker, “Nasıl beceriyorsun lan, her gün rakıyı bana ısmarlatıyorsun?” der demez Orhan Veli sakin bir biçimde yanıtlar:
“Çünkü Cumhuriyet’in bulmacalarını ben hazırlıyorum."
*** 
Cevat Çapan, Sabahattin Eyuboğlu’nun Ankara’daki evinde yaşanan bir olayı anlatıyor:
Eyüboğlu’nun evinin kapısı her zaman açıktır. Dostları eve istediği zaman giriyor, yiyor içiyor, sohbet ediyorlar.
Bir gün Orhan Veli de eve geliyor, fakat kapı kilitli...
Hemen bir kâğıda şunları yazıyor ve pencereye iliştiriyor:
“Kapılar, pencereler salvetime bigane
Bu değil sanki her gün geldiğimiz devlethane”
Orhan Veli’nin bir özelliği de Eyüboğlu’nun evinde yatacak yer bulamayınca ayakta uyuması...
Yaşar Kemal, bir gün Adana’dan gelir ve evde bir yere kıvrılarak yatar.
Sabah kalkınca duvara dayanmış birinin uyuduğunu fark eder. Biraz dikkatli bakınca uyuyanın Orhan Veli olduğunu görecektir.
***
İki aylık edebiyat dergisi “Sözcükler”, 48. sayısında Orhan Veli özelinde Garip şiirinin öteki iki şairi, Oktay Rifat ile Melih Cevdet Anday’ı da anarak yarınlara anlamlı bir armağan hazırlamış bulunuyor.
Bakın, yakın arkadaşı Melih Cevdet, Orhan Veli’nin “bellek gücü”nü nasıl anıların kuyusundan çıkarıyor.
Bu, aynı zamanda Orhan Veli’nin kişisel özelliklerinin de bir dökümü...
Hafızası çok kuvvetli. Arkadaşlarının okul ve telefon numaraları, yolculuk, tanışma eğlence gibi irili ufaklı olayların tarihleri unutmadığı şeyler arasında. İki yüz, üç yüz kadar baharat adını; elli, altmış kadar balık adını sayabiliyor. Hiç ukala değil. Konuşması daha çok nükteli, alaylı. Hacivat ile Karagöz’ün konuşmalarını çok güzel taklit ediyor. Sesi biraz, kırılgan ve çatlakça. Bazı türküleri ve eski türküleri çok içli ve tatlı söylüyor. Herkesle iyi, candan, nazik konuşuyor. Her sınıftan, her meslekten arkadaşı var.
“Sözcükler”de Besim Dalgıç’ın Cevat Çapan’dan, Mücap Ofluoğlu’ndan derlediği kimi ilginç anılar da yer almakta, ki bunlar da Melih Cevdet’in Orhan Veli üzerine yazdıklarını destekler nitelikte...
Örneğin bir gün, Orhan Veli bir macuncu ile mani yarışmasına girecek ve sonuçta pes eden macuncu “Senin mesleğin ne?” diyecektir. Orhan Veli “Şairim” deyince de macuncu inanmayacak, “Sen ancak macuncu olabilirsin” diye karşı çıkacaktır.
***
Gelibolu’da Orhan Veli ile askerliğini yapan Mehmed Kemal’in anlattıkları da bu ballı anıların kaymağı olarak okunsun...
Salim diye bir meyhaneci vardır. Orhan Veli’ye veresiye veriyordur. Orhan Veli de kaytardığı günler soluğu Salim’de alıyordur.
Orhan Veli’den sonra Mehmed Kemal de Salim’in meyhanesine dadanır. Orhan Veli gidiyor diye değil, daha ucuz başka yer olmadığı için...
Orhan Veli arada bir talimi asacak ve çadırın kapısına da şöyle bir kâğıt iliştirecektir:
Herkes gider talime
Orhan gider Salim’e...


10 Nisan 2017 Pazartesi

Atatürk diyor ki...


Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar mutsuzdurlar. Besbelli ki o adam kişi sıfatıyla mahvolacaktır. Herhangi bir şahsın, yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Makul bir adam, ancak bu şekilde hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve saadet, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir. Bir insan böyle hareket ederken, “Benden sonra gelecekler acaba böyle bir ruhla çalıştığımı fark edecekler mi?“ diye bile düşünmemelidir.

O ölmedi...


Tanrı ölmez, O dilerse görünür bir müddet,
Kaybolunca O’nu kalbinde bulur her millet.
Biliyormuş kaderin cilvesini evvelce,
Bütün ecrâm-ı semâ yasla büründü o gece.
Yaklaşan bir acı önce güneşi korkuttu,
Ay tutuldu diyemem gökyüzü mâtem tuttu.
Ata geçtin ebedin mevki-i müstahkemine
Bir direktif veriyor arza, beşer âlemine!
Bize ilhâm ile isâl ediyor her haberi,
Ki O’nun kudret-i külliye, emirber neferi.
Bağladı dâr-ı fenânın ebede telsizini,
Güdelim açtığı yollardan mübârek izini.
Atatürk’ ün beşere sunduğu peymânı budur:
Atatürk’ e inananlar er olur, sulhu korur!





Eğer dünya hakkında birazcık bir şey anlamak istiyorsak, hınçtan ve nefretten arınmamız gerekir.


Mutluluk, büyük ölçüde bastırılmış ihtiyaçların tatmininden gelir...Zygmunt Bauman

… Güneş bütün gücüyle ışıldıyordu. Eve dönerken birden kendi gölgemi fark ettiğim gibi şimdiki savaşın ardında önceki savaşın gölgesini gördüm…Sonuç olarak her gölge, ışığın bir çocuğudur ve sadece aydınlığı ve karanlığı, savaşı ve barışı, yükseliş ve çöküşü gören kişi hayatı gerçekten yaşamış sayılır...Stefan Zweig

Asla uğraşma aşkını anlatmaya,
Aşk varolur yalnızca dile gelmeden;
Nasıl hareket ederse soylu rüzgâr
Sessizce, görünmeden...William Blake

Neden kelimelerim böyle kanatlı gibi, sanki onlarla ne istersem yapabilecekmişim gibi özgür hissediyorum kendimi...Virginia Woolf

Ne Mutlu Bana,Ne Mutlu,Işıklı Rüyalarla Dolu Bir Bahar Uykusu Gibiyim, Akarsu Gibi Umutlu Ve Bir Buğday Tanesi Gibi Cesurum...Nazım Hikmet

Şu göğüs kafesimi genişleten umudum varoldukça, Güzel günlere olan inancım hiç bitmeyecek...Can Yücel
 

Arkadaşlık


Anısına...
Ve bir genç, şöyle dedi: 'Bize arkadaşlıktan bahset.'
Ve o cevap verdi:

'Arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir.
O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.

O sizin sofranız ve ocak başınızdır.
Çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.

Arkadaşınız sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda,
ne 'hayır' demek zor gelir, ne de 'evet' demekten çekinirsiniz.

Ve o sessiz kaldığında, kalbiniz onun kalbini dinlemek için sessizleşir.
Çünkü arkadaşlıkta, kelimeler susunca, tüm düşünceler, tüm arzular
ve beklentiler, gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.

Arkadaşınızdan ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız;
Çünkü onun en sevdiğiniz yanı, yokluğunda
daha bir berraklık kazanır, tıpkı bir dağın,
dağcıya, ovadan daha net görünmesi gibi...

Ve arkadaşlığınızda, ruhsal derinlik
kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin.

Çünkü, salt kendi gizemini açığa vurmak peşinde
olan sevgi, sevgi değil, savrulmuş bir ağdır
ve sadece yararsız olan yakalanır.

Ve arkadaşınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun.
Eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse,
meddini de bilmesine izin verin.

Çünkü salt zaman öldürmek için bir arkadaş
aramanızın anlamı olabilir mı?
Onu, zamanı yaşatmak için arayın.

Çünkü o gereksiniminizi karşılamak içindir,
boşluğunuzu doldurmak için değil.

Ve arkadaşlığın hoşluğunda,
kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun.
Çünkü küçük şeylerin şebneminde,
yürek sabahını bulur ve tazelenir.'

Dost


Değil kardeşim, değil Gök mavi değil, dal yeşil değil...C.Sıtkı Tarancı

İnan kardeşim inan
Gök mavidir, dal yeşil
Omuzun omuzumda
Nefesin nefesimde
Gökyüzünü yıldız yıldız
Dilim dilim bölüşürüz yeryüzünü,
Payına düşen dertler
Payıma düşer
Sen benim günümdesin
Ben senin gecende,
Bir ucu sende denizin
Bir ucu bende
İnan kardeşim inan
Aynı suda yüzer bindiğimiz gemiler...

İki alem...







İki alem vardır: İlki varlık alemi, ikincisi mana alemi. Varlık alemi gündüz gibidir, olanı biteni açıkça görürsün, kendini kolayca ele verir. Mana alemi ise gece gibidir, onu bulmak için mutlaka gönül ışığını yakman gerekir.

Meral Okay’ın eşini anlattığı mektub...


İlgili resim
 İşte O Yazı:
“Yaman benim eski arkadaşımdı… O, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda oyuncuydu, ben de Ankara’da yaşayan bir öğrenciydim.

O zamanların Ankara’sı, herkesin birbirini tanıdığı ve belirli yerlerde toplandığı bir yerdi. 70’li yıllardı ve kültür tüketicileri birbirlerini bir şekilde sıkça görürlerdi.

Bizim müşterek arkadaşlarımız vardı, bunların başında Rutkay Aziz gelir. Rutkay’la siyaseten de bir aradaydım, Türkiye İşçi Partili’ydim ben.

O yılların derli toplu Ankara’sında sık sık görüşme şansımız olurdu. Yaman’la tanışmamız o yıllardır; fakat aşık olmamız daha sonraya rastlar.

O sinemaya “Sürü” filmi ile geçince İstanbul’a gelmişti, ben de daha sonra İstanbul’a geldim. O eski bir Ankaralı olarak bana sahip çıkmaya kalktı; Ankaralıların böyle bir derdi de vardır.

Biz, başımıza aşkın taşının düştüğünü bir mevsim geçtikten sonra fark ettik. Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman’ın eşyaları var. Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma hâlidir.

Ben Ankara’dan örselenmiş ve kırılmış bir kalple gelmiştim. Yaman çok tutkulu ve sabırlı bir adamdı, bir de baktım kalp ağrımdan eser kalmamış. Yani taş düşmüştü ama adını koymamız için bir mevsim geçmesi gerekti

Yaman, o kadar temiz bir adamdı ki, ona kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben Yaman’ı hep bir lunaparka benzetirim. Onunla yaşamak bir lunaparkta yaşamak gibiydi. Bir yandan bütün cümbüşü, pırıltısı, eğlencesi ve sürprizleri, öte yandan yüreğinizin ağzınıza geldiği anlarıyla tam bir lunapark gibiydi.

Üstelik ben bir Ankaralı olduğum, üstüne üstlük bir subay kızı olduğum için, bir yanımla derli toplu, diğer yanımla despot falan bir kızdım. Yaman bir gün bana, benim taklidimi yaptı; her şeyi net olarak alt alta sıralamamı, emir kipiyle konuşmamı, ’canımın içi’ derken bile bazen tonlamamdan dolayı ’Hadi canım!’ anlamı çıkabileceğini falan gördüm.

Bu, bir oyuncuyla birlikte olmanın hem avantajı, hem dezavantajıydı. Bunu Yaman’ın aynasında görünce, ’Aaa çok fena bir şeymişim!’ dedim. Ee bu aynayı tutan eğer pırıltılı ve doğru bir adamsa, dönüştürücü de oluyor. ’Benimle o garnizon sesiyle konuşma’ derdi.

Yaman, çok renkli ve heyecanlı bir adamdı. Ben derdim ki; ’Tanrım, bu adam ne zaman yorulacak!’ diye. Meğer acelesi varmış… Her şeyi o kadar yoğun, hızlı ve çoşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu.

Her şeyi hızlı yaşardı, hızlı yemek yerdi, hızlı içki içerdi, bir proje söz konusu olduğunda hızına yetişemezdiniz. Bir gece arkadaşlarla yemekteyken sabah kahvaltısını Bodrum Türkbükü’ndeki evimizde yapmaya karar vermesiyle kendimizi yollarda bulmamız bir olurdu. Bazen düşününce dehşete kapılıyorum, demek ki acelesi varmış diyorum. Kısa bir ömre, birkaç kişilik bir hayat sığdırdı.

Bizim Yaman’la tarihe kayıt olarak düşeceğim hiçbir kavgamız olmadı. O, kalbini insanlara açarken de, onlara güvenirken de çok hızlıydı ve kırılması da doğal olarak aynı hızla olabiliyordu. Aktörlerin kalbi camdandır. Çok çocuk, çok bebektirler. Belki de bunu çok yakından gördüğüm için ben daha dikkatli davranırdım. Belki de tek sürtüşmemiz onu kıranlara karşı olan tutumumdan olmuştur.

Ben köşeleri çok olan bir insandım; Yaman beni eğitti. O hüzünleri ironik bir neşeye çevirebilme ustasıydı. Bu yönüyle de bakınca gam kasavetten çok çabuk çıkabilirdik.

Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden ’biz’ olabilme hâlidir. İnsan egosu denetlenmesi en güç olan şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz.

Biz birbirimize karşı çok saygılıydık; mesleklerimiz ve bunun gerektirdiği fedakârlık hallerinde hele daha da çok saygılı ve yol açıcı davrandık hep.

Ee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik. Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi. Aşk bazen de bir kıyamama hâlidir.

Şunu çok açıkyüreklilikle söyleyebilirim; o benden daha iyi bir insandı. O kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz… Ben Yaman’la birlikte onun kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar masum yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın. O, o kadar ahlâklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız.

Hastalığının son bir ayında, ki hastalığın çıkmasıyla kaybetmemiz 1.5 ay sürdü. Tıp hastalığının süratine yetişemedi. Hep şunu düşündüm; hayata, sanatına ve bize dair bir sürü düşüncesi, projesi vardı ve hepsi sanki hızla arka arkaya gerçekleşmeye başlamıştı. Neden şimdi, neden bu adam, diye çok düşündüm. Orada bile hızlıydı.

Komaya girene kadar Yeşim Ustaoğlu ve Tayfun Pirselimoğlu ile birlikte senaryo çalıştılar. Onlar her gün geldiler ve bu oyunun gönüllü yoldaşı oldular. Sonra o film çekildi; Yeşim’in ilk uzun metraj filmidir “İz” filmi ve Yaman’a adadılar.

Yaman’ın rolünü Aytaç Arman oynamıştı. Bunlardan bahsetmişken o sürecin acısını hafifleten bir yığın katıksız dostluklar yaşadık. Gerçi o sürecin acısı hafiflemiyor. Ben de harlı ateş şeklinde yanma hâli tam 10 yıl sürdü. Asmalı Konak’ın son dört bölümünü yazarken o acıyla yeniden yüzleştim ve ancak o zaman birazcık küllendi diyelim.

Böyle, bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana. Bu ateşle yanma hâli, o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın.

Yaman’la her günümüz Sevgililer Günü’ydü… Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır. Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken Boğaz’ı turlardık.

Sezen’i anmamak olmaz: Sezen, Yaman’ın çok yakın arkadaşıydı. Ben Yaman’dan dolayı tanıdım. Sezen, insanın hayatına çok hafif dahil olur. Sızar ve siz bunu anlamazsınız.

O benim kardeşim, arkadaşım her şeyim oldu. Yaman’dan sonra işlerimin önemli bölümünü tasfiye ettim. Sezen, ısrarla profesyonel olarak birlikte çalışmaya zorluyordu beni. Nerdeyse kafamı kıra kıra bana şarkı sözü yazdırdı.

Birlikte yazdığımız ilk şarkı; ’Masum Değiliz’. ’Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece. Yalnızlık, sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna’ diye…

Yaman’dan iki ay sonra yazdık. Daha sonra bu ısrar otuz küsur şarkı sözü üretti. O dönem Sezen bana sadece 3-5 saat uyumaya yetecek kadar boşluk bırakıyordu. Stüdyolar, kayıtlar, konserler vb. çok yoğun bir rehabilitasyon oldu benim için. Sezen’in o toplumsal düzeydeki rehabiliterliği benim için özel bir muamele seçkinliğinde oldu. O benim kardeşimdir, canımdır.

Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır. Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıktaki tutku kutsanır hep. Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre aitiz biz.

Öyle kadınlar ve erkekler tanıyorum, risk almıyorlar. Aşk emniyetli bir şey değildir. Emniyetli olan sevgidir. Aşk ehlileşmez, sakinleşemez. Öyle olursa akraba olursunuz.

Bir de aşık olunacak mecra kalmadı. Artık ortak alanları paylaşmıyoruz. Bizim agoramız yok artık. Herkes kendi bacağından asılmak isteyen koyun tarifinde.

Bu hem maddi hem manevi bir şeydir. Gelir, böyle adamı aşkta da emniyet arayan birine dönüştürüverir. Herkes kendi kişisel başarı öyküsünün peşinde. Belki de biz herkes için daha adil, daha vicdanlı daha temiz bir dünyanın düşünü paylaştığımız için başkalarıyla da bir arada durmanın ne kadar zenginleştirici bir şey olduğunu biliyorduk.

Şimdi bu duyguların esamesi okunmuyor. Yoksullaşmamız sadece ekonomik anlamda olmadı. Duygusal anlamda, dayanışma anlamında birbirimizin yaralarına bakma konusunda da yoksullaştık. Şimdi empati denen modern kavram var ya, biz onun ağababasını tanıyan ve buna içerilmiş bir dünyadan geldik buralara.

Dizilerdeki aşık olma süreci o kadar uzun ki, öncelikle bu rasyonel değil! Aşk çok ani, hızlı ve genellikle beklenip, tasarlanamayan bir şeydir. Kafana bir taş düşer, neye uğradığını şaşırırsın. Ve bunun aşk olduğunun da sonradan adını korsun. İrrasyonellik sadece bu değil, bir de dizi karakterlerinin çok ön hazırlığı var aşık olmak için. Halbuki, hayatta böyle değildir, aşk tasarlanılan ve ön hazırlığı yapılabilen bir şey değildir.

Eskinin, hani o dalga geçilen mantık evliliklerinde bile, bugünkü hesaplılıktan daha çok aşk vardı diyesi geliyor insanın. Ali Poyrazoğlu dedi, ’Aşk bir kör atlayıştır.’

İnsanların birbirleri için ’sağlama’ yapacakları alanlar kalmadı. Modern hayatlar ve modern zamanlarda böyle bir şansı yoktur insanın. Son bir aydır, ’Ben aslında duyguları olan iyi bir insanım’ mesajını, ben şu cümleyle alıyorum.

- Babam ve Oğlum’u gördün mü?

- Hee gördüm

- Ağladın mı?

- Sana ne?

Yani ben de duyarlıyım ve iyi bir insanım. Bu arada, ben de filmi seyrettim. Yeri gelmişken ve sabah seansında katılarak ağladım ama bu soruları soran insanlarla o kadar ayrı şeylere ağladık ki.

Benim o filmde yandığım, bu ülkenin o temiz çocuk yürekli insanlarının, bu ülke tarafından nasıl da kırıldığını, nasıl da örselendiklerini, onurlarıyla ekmekleriyle nasıl da oynandığını gördüğüm için bu uğurda yiten, onulmaz acılar çeken insanlarımızı hatırlayarak ağladım.

Belki de bugünkü aşksızlık hâli de, o dönemlerin ürünüdür diyeceğim ama aşk bunların hepsinin üzerinden atlayabilecek bir şey olmalı… ”

8 Nisan 2017 Cumartesi

Hayat; kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir.

Hayat; kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir... Kendin için neler hissettiğindir... Güven, mutluluk, şefkattir... Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır. Hayat; kıskançlığı yenmek, önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir. Ne dediğin ve ne demek istediğindir. İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini olduğu gibi görmektir. Her şeyden önemlisi hayatı, başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir. İşte hayat bu seçimden ibarettir... Hayat sanatın kendisidir... İnsanların en acizi dost edinemeyen, ondan daha acizi ise dost kaybedendir...Charles Eguone

Ressam Picasso

Anısına...


Gerçek adını söyleyebilene bravo
Guiness Rekorlar Kitabı‘na göre, toplam 13,500 resim, 100,000 baskı, 34,000 kitap resmi ve 300 heykel ve birçok seramik ve çizim üretmiştir.
 

Andres Fava'nın Güncesi

Yaşamım ile kendimin iki ayrı şey olduğunu duyumsarım ve keşke yaşamı sırtımdan bir ceket gibi çıkarabilsem derim, bir iskemlenin arkasına asabilsem bir süre, bir düzlemden ötekine atlayabilsem, tek tip ve hep süren bir aktarıma kaçabilsem. Sonra onu yine sırtıma geçirebilsem ya da başka bir tane arayabilsem. Yalnızca tek bir yaşamımızın olması ya da yaşamın yalnızca tek bir biçimde oluşması, sürüp gitmesi öylesine usanç verir ki.

Şiirlerin içinden çıkıp gelen kadınlar vardır. Öpse şiir, saçını dağıtsa mısra, gülse kıta olur.


  d.8 Nisan 1970
Evden kaçabilirsin çocuk, ama kaderden asla! ( Kedinin Alışkanlıkları )

Hiçbir mektup artık ikna etmiyor beni hayata ( Şimdiden Bir Hatırasın )

Ne tezatlı bir şey, ne tuhaf Ne tuhaf acıyla hiç konuşamamak. ( Kurbati )

Canımın acısıydın. Ben bir tek o canı unutmamak için her şeyi hatırlamıştım. ( Bıktığım Şeyler ve Yeşil Fanila)

Hayatımın üstünde imkansız kuşlar uçuyor. " " Kalbim neden ben? Sırf sevinesin diye seni bir kere bile Elinden tutup parka götürmedim. ( Enkaz Kaldırma Çalışmaları )

Benimse yüreğim Koltuk altına sıkıştırılmış, Yenik bir tavla maçı ertesiydi. ( Yüzüm Güvercinlere Emanet)

Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne Aman umutsuz bir yer olmasın! ( Mutsuza Kim Bakacak?)

Artık bütün üzgün oluşlarımın adı: ANNE! ( Annemle İlgili Şeyler )

Kağıttan gemiler yaptım kalbimden Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı. Aşk diyorsunuz, limanı olanın aşkı olmaz ki bayım! ( Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım? )

Heceleme beni artık Allah'ım Bırak okunaksız kalayım " " Bir ağıt olarak yak beni Allah'ım Parmaklarına kına olayım hayatın. ( Samson ve Dalila )

İyi niyetli ve sevimli bir kızdan kalanlar Sallanıyor durmadan boş salıncaklarda 'Üzgünüm' diyor, Bir mutluluk şiiri daha yazamam bu saatten sonra! " " Birini çok sevmek gibiyim " " Neden her aşk Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka. ( Müsveddeler )

Bir bakardım eğilmiş su içiyor Gamzelerinden kuşlar. ( Karınca Kumu )

Keşke susmanın muhabbet kuşu olaydım. " " Ben sizin ruhunuza çiçek aşısı yapayım da çiçekler açsın ruhunuz. ( Ağlayan Kaya )

Gölgesi güzel insanlar olsun etrafınızda. Gülüşlerinde dinleneceğiniz, belki de asılı kalacağınız.


 Nefreti yaymak kolaydır, 
Ama sevgiyi yaymak zordur, 
Vicdansız olmak anlıktır, 
Ama yürekli olmak sonsuzdur...Mahatma Gandhi

İnsanların kanatları yok, İnsanların kanatları yüreklerinde,
Dört güvercin güneşe varmak için yıkandı uçtu sudan...Nazım Hikmet

Kitap sevgisi diye bir sevgi var sanırım.
Ana sevgisi, kardeş, yar sevgisi gibi bir sevgi!...Fakir Baykurt

Kötü günlere rağmen


o'nun şarkıları dünyalar kadar derindir
şimdi bir ormanda bir kuşun yüreciği küt küt atıyorsa
bir ağaç karanlıkta büyüyorsa yavaş yavaş
onun şarkılarındadır muhakkak

uyanır uyanmaz aradığı bir badem ağacıdır
bir gökyüzü çıldırtacak gibi durur
düşünmeden çıkarır verir yüreğini
istemeye kalksa badem ağacı, mavi gökyüzü

yani nasıl söylemeli bilmem ki
öyle pırıl pırıl bir yüreği var ki
sizin için geldim der dünyaya
şu bildiğimiz karıncalara, hanımellerine

o gelmeden önce de dünyada
bugün bildiğimiz şeyler vardı
zengin yine vardı mesela
fakir desen vardı

bir sabah el değmedik şarkılarla
öyle bir geliş gelmiş ki dünyaya
o kadar macera
insanca yaşamak adına olmuştur

sen bu toprak bu dünya bu insanlar içinsin
biz bütün senden öğrendik
daha bir sevmeyi yaşamayı
daima şart koşmayı hürriyeti
hayata karşı bu kadar saygı
bu kadar büyük bir aşk bilmek hayatı
gözü yaşlı neslime senden kalmıştır

Hüznün Kuşları

ben bütün hüzünleri denemişim kendimde
canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
bir bir denemişim bütün kelimeleri
yeni sözler buldum seni görmeyeli 

Yürü, Can Gözünü Aç


Yürü, can gözünü aç, şu âşıklara bir bak hele: Nasıl sarmaşdolaş, gönül gibi bir şey olmuşlar, nasıl gelmişler can gibi elsiz, ayaksız hale. Bahçeden daha güler yüzlü onlar, gülden daha güler yüzlü. bilgiden daha doğru, akıldan daha hünerli, serviden daha hür. Ölmezlik suyundan daha arı, duru. Hep zerreler gibi hovardalar. Güneş onlara kaftan. Balçığa ayak basmışlar, baş komuşlar gönül dizine. Kanların üzerinden geçmişler, kan denizlerin dalgaları arasından. Etekleri gene tertemiz; bir şey bulaşmadan eteklerine. Diken içindeler, ama gül gibiler. Hapisteler, ama şarap gibiler. Balçık içindeler, ama gönül gibiler. Gece içindeler, ama sabah gibiler. Sen onların şarabını bir iç de gör: Naıl birdenbire ferah olur, aydınlanır yüreğin, birdenbire nasıl unutulur her şey, nasıl birdenbire gözlerinin içi güler.

Yaşamak hepsine değer

İyi bir isim yapın. Adınızı temiz tutun. Tavizler vermeyin, başarılı olmak ya da çok para kazanmak için endişe edip durmayın . Sadece iyi şeyler yapmanın peşinde olun . Yaptıklarınızı koruyun ve iyi isim yaparsanız işte o zaman kendi adınız sizin değer biriminiz olacaktır. Hayat bir Roller coaster gibidir; asla kusursuz gitmez . Muhteşem anılarınızda olucak, çok sert zamanlarınız da . Fakat yaşamak hepsine değer.

5 Nisan 2017 Çarşamba

Venizelos’un 1934’te Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş olması da Pontus Rum Soykırımı yalanını boşa çıkartacak diğer bir olgudur. Venizelos’un Nobel Ödül Komitesi Başkanı’na mektubu şöyledir:


Atina, 12 Ocak 1934
“Bay Başkan, Yedi yüzyıla yakın bir süre boyunca Yakın Doğu ve Orta Avrupa’nın büyük bir bölümü kanlı çarpışmalara sahne olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ve sultanların mutlakiyetçi yönetimleri bunun başlıca nedeniydi. Hristiyan milletlerin İmparatorluğa bağlanmaları ve bundan kaynaklanan Haç’ın Hilâl’e karşı yaptığı kaçınılmaz mücadeleler, kurtulma amacı ile bu milletlerce yapılan isyanlar, Osmanlı İmparatorluğu sultanların yönetiminde kaldığı sürece devamlı tehlike kaynağı oluşturan bir durum ortaya çıkarıyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın muhasımlarına karşı yaptığı milli harekâtın galibiyetle sonuçlanması ardından 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, bu istikrarsız duruma son verdi. Bir milletin yaşamında bu kadar kısa bir süre içinde böylesine köklü bir değişme seyrek gerçekleşmiştir. Teokratik bir rejim içinde yaşayan, din ile hukuk kavramlarının birbirine karıştığı çökme yolundaki bir imparatorluğun yerini güç ve hayat dolu modern ve milli bir devlet almıştır. Büyük devrimci Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı hızla, mutlakiyetçi sultanlar rejimi yıkılmış ve gerçekten laik bir devlet kurulmuştur. Millet tümüyle çağdaş uygarlıkların önünde yer almak için şevk ile ilerleme yolunda bir atılım yapmıştır. Barışı pekiştirme hareketi yeni ve seçkin Türk devletine bugünkü görüntüsünü veren tüm iç reform hareketleriyle birlikte yürümüştür. Türkiye Osmanlı’nın yabancı unsurlarla meskûn vilâyetlerini terk etmek konusunda tereddüt etmemiş ve antlaşmalarda belirtildiği üzere kendi milli sınırları ile samimi biçimde yetinerek Yakın Doğu’da barışın gerçek bir savunucusu olmuştur. “ Barışın borçlu olduğu bu değerli katkının sahibi kişi Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'dır” Kanlı mücadeleler nedeni ile uzun yıllar Türkiye ile düşman durumunda kalan biz Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun yerini alan bu ülkede vuku bulan bu köklü değişikliğin etkilerini duyan ilk kimseler olduk. Anadolu faciasının hemen ardından kendini yenileyen Türkiye’ye bir anlaşma fırsatı görerek elimizi uzattık. O, bu uzanan eli içtenlikle kabul etti. Ciddi anlaşmazlıklarla ayrılmış olan milletlerle içten bir barış örneği veren bu yakınlaşmadan sadece, iki ülke için olduğu kadar Yakın Doğu barışı için de yararlı sonuçlar doğmuştur. Barışın borçlu olduğu bu değerli katkının sahibi kişi Türkiye Cumhurbaş- kanı Mustafa Kemal Paşa’dır. Bu nedenle 1930 yılında Yunan Hükümet Başkanı olarak ben Türk-Yunan Paktı’nın imzası ile Yakın Doğu’da barışa doğru yeni bir dönem başlarken, Mustafa Kemal Paşa’yı Yüksek Nobel Barış Ödülü için aday göstermekle şeref kazanırım. Yüksek Saygılarımın kabulünü rica ederim, Bay Başkan. İmza: E.K. Venizelos ”
kaynak...butundunya
Bay Başkan 
Yedi asra yakın bir süre zarfında Yakın Doğu ve Orta Avrupa’nın büyük bir kısmı kanlı mücadelelere sahne olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ve sultanların mutlakıyetçi idareleri bunun başlıca amili idi. Hristiyan milletlerin İmparatorluğa bağlanmaları ve bundan mütevellit Salibin Hilâle karşı yaptığı kaçınılmaz mücadeleler, kurtulma emeli ile bu milletlerce yapılan isyanlar, Osmanlı İmparatorluğu sultanların idaresinde kaldığı sürece devamlı tehlike kaynağı teşkil eden bir durum husule getiriyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın muhasımlarına karşı yaptığı milli harekâtın galibiyetle sonuçlanmasını müteakip 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, bu istikrarsız duruma son verdi. Bir milletin hayatında bu kadar kısa bir süre içinde böylesine köklü bir değişme nadir vuku bulmuştur. Teokratik bir rejim içinde yaşayan, din ile hukuk kavramlarının birbirine karıştığı çökme yolundaki bir imparatorluğun yerini güç ve hayat dolu modern ve milli bir devlet almıştır. Büyük devrimci Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı hızla, mutlakıyetçi sultanlar rejimi yıkılmış ve gerçekten laik bir devlet kurulmuştur. Millet tümüyle çağdaş uygarlıkların önünde yer almak için şevk ile ilerleme yolunda bir atılım yapmıştır. Barışı takviye hareketi yeni ve seçkin Türk devletine bugünkü görüntüsünü veren tüm iç reform hareketleriyle birlikte yürümüştür. Türkiye yabancı unsurlarla meskûn vilâyetlerini terk etmek hususunda tereddüt etmemiş ve antlaşmalarda belirtildiği üzere kendi milli sınırları ile samimi şekilde iktifa ederek Yakın Doğu’da barışın gerçek bir savunucusu olmuştur. Kanlı mücadeleler nedeni ile uzun yıllar Türkiye ile düşman durumunda kalan biz Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun yerini alan bu ülkede vuku bulan bu köklü değişikliğin etkilerini duyan ilk kimseler olduk. Anadolu faciasının hemen akabinde kendini yenileyen Türkiye’ye bir anlaşma fırsatı görerek elimizi uzattık. O, bu uzanan eli samimiyetle kabul etti. Ciddi anlaşmazlıklarla ayrılmış olan milletlerle samimi bir barış örneği veren bu yakınlaşmadan sadece, iki ülke için olduğu kadar Yakın Doğu barışı için de yararlı sonuçlar doğmuştur. Barışın medyun olduğu bu kıymetli katkının sahibi kişi Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’dır. Bu nedenle 1930 yılında Yunan Hükümet Başkanı sıfatı ile ben Türk-Yunan Paktı’nın imzası ile Yakın Doğu’da barışa doğru yeni bir devir başlarken, Mustafa Kemal Paşa’yı Yüksek Nobel Barış Ödülü için aday göstermekle şeref kazanırım. İhtiramatı faikamın kabulünü rica ederim, Bay Başkan. E.K. Venizelos