Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

23 Haziran 2017 Cuma

Bir yarım umuttur elimizde kalan, Göğüslemek için karanlık yarınları.

 



Keep Walking

'UZUN SÜREDİR İLK DEFA İÇİM CIZ ETTİ'



"Merhabalar. bugün canımı sıkan bir şeyden bahsetmek istiyorum. Yukarıdaki post, dünkü Hz. Mevlana ziyaretimiz sırasında, türbe kapısı önünde, kibarca benle fotoğraf çekilmek istediğini belirten iki genç arkadaşımdan birine ait. Birlikte çekildiğimiz fotoğrafımızı bu metinle paylaşmış. Yer bildirimi ve hashtag yapmayı da ihmal etmemiş. Bir başka dinleyicimin yorumu sayesinde fark ettim. Tuhaf hissettirdi. Çocukluğumdan başlayıp şimdinin Youtube yorumlarımın yarısından fazlasını kaplayan bu tavır beni hiç şaşırtmadı aslına bakarsanız, alışığım her türlüsüne, sevgiye de sevgisizlik ürünü her türlü içeriğin tillahına da. Ama dün bulunduğumuz yerin özelinde düşündüğümde fazla düşüncesiz, kalpsiz ve tutarsız buldum bu hali. Belki çok uzun süredir ilk defa içim cız etti. Ben de buraya bir not düşmek istedim. Şu konuda bir anlaşalım istiyorum artık sevgili arkadaşlar: top! tüfek! ibne! dönme! ve benzeri hitap şekilleriyle insanları, beni, yaralayamazsınız; Bu kelimeler benim için herhangi bir hakaret / aşağılama / alay / ötekileştirme hissi asla asla asla içermiyor, içeremez. Üzüntüm de şunla ilgili zaten: isterim ki sizin için de içermesinler. İsterim ki öncelikle kendi benliğinizi sevip ona saygı duyun. İsterim ki dünyadaki yerinizi bulmak için daha faydalı kelimeler kullanın. İsterim ki hep bir sorunuz olsun. İsterim ki size ait olmayan ezbere bilgilerle yürümeyin. İsterim ki sevginin karşısında diliniz de kalbiniz gibi tertemiz kalsın. İsterim ki bilerek konuşun. İsterim ki Mevlana’nın kapısına neden gittiğinizi bilerek gidin. İsterim ki güzel olduğunu düşündüğünüz şarkılar varsa orada ne konuşulduğunu biraz olsun hissedin. İsterim ki kadın ya da erkek ya da herhangi bir kimlik ile herkes tek başına şapşahane bir birey olabilsin. İsterim ki bu cümleler bir işe yarasın. İsterim ki şarkılar şiirler kalbinize değsin. Çoğumuzun gözü bağlı şekilde Sabah akşam ben! ben! ben! diye şuursuzca bağırıp durduğu bu yeni çağ ortamında çok mu şey istiyorum? Bilmiyorum. bu aralar instagram’dan da çok sıkılıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar. Sevgiyle.”
Mabel Matiz
.
kaynak...http://haber.sol.org.tr/…/mabel-matizden-hakkinda-yapilan-c…


Barolar Nerede ?

İnsanlar her zaman kadın erkek eşitliğinden bahsediyorlarsa bu durum, konu okul üniforması olduğunda da farklı olmamalı.


İngiltere'de 30 erkek öğrenci okulda şort yasağını etek giyerek protesto etti
İngiltere'de bir okulda 30 kadar erkek öğrenci şort yasağını protesto etmek için etekle okula geldi.

Exeter kentinde bulunan okuldaki erkek öğrenciler sıcak havalarda pantolon yasağının gevşetilmesi için okul yönetimine başvurmuştu. Protestoya katılan öğrencilerden biri, "Bizim şort giymemize izin verilmiyor ve bu nedenle bu sıcak havada tüm gün pantolonla oturmak zorunda kalıyorum" dedi. Okul müdürü Aimee Mitchell, yerel bir gazeteye, erkeklerin şort giymesinin okul kıyafet yönetmeliğine aykırı olduğunu açıklamıştı. Mitchell, şort giymek isteyen öğrencilerine şaka yollu olarak 'İsterseniz etek giyebilirsiniz' demişti.

'Oğlum ve arkadaşlarıyla gurur duyuyorum'
Şaka yoluyla yaptığı öneri sonrası 30 erkek öğrencisi okula etekle gelen Mitchell, "Son birkaç günün çok sıcak geçtiğinin farkındayız. Öğrencilerimizin rahatı için tüm ekibimiz canla başla çalışıyor" dedi ama geri adım atmadı:

"Şort henüz kıyafet yönetmeliğimize girmiş değil. Böyle bir değişikliği tüm öğrencilere ve ailelerine sormadan yapmak istemem. Ancak havalar böyle gidecek olursa şort değişikliğini düşüneceğimin bilinmesini isterim"
Protestocu öğrencilerden birinin annesi olan Claire Reeves, oğlu adına okula şort başvurusu yaptığını ancak geri çevrildiğini açıkladı:
"Oğlum ve arkadaşlarıyla hakları için böyle mücadele ettikleri için gurur duyuyorum. İnsanlar her zaman kadın erkek eşitliğinden bahsediyorlarsa bu durum, konu okul üniforması olduğunda da farklı olmamalı"
Ancak etek konusu da sorun yaratabiliyor. Yerel haber sitesi Devon Live'a konuşan bir öğrenci, 'bacakları çok kıllı olduğu gerekçesiyle' eteğin de kendisine yasaklandığını söylüyor ve öğrencilerin ertesi günü okula traş malzemeleriyle gittiğini anlatıyor. (BBC Türkçe)


21 Haziran 2017 Çarşamba

Birinci Ergenekon İddianamesi...


Anısına Saygıyla
İlhan Selçuk, Türk siyaset tarihinde önemli bir yer eden ünlü akrostişini Ziverbey Köşkü’nde yazmıştı. 12 Mart döneminde gözaltına alınan Selçuk, zamanın işkenceleriyle ünlü karargahı olan Ziverbey Köşkü’ne götürülmüştü. Yatağına zincirliydi ve hemen yanındaki komidinin üzerine ifadesini yazması için bir kağıt ile kalem bırakılmıştı.

Selçuk, ifadesini yazarken dışarıya da bir mesaj vermek için her cümlenin sondan ikinci sözcüğünün baş harflerini kullanarak akrostiş yaptı. Bu sözcüklerin baş harfleri yukarıdan aşağıya doğru okunduğunda “İşkence altındayım. Zincire vuruluyum. Ölüm tehdidi var. Bu yazı zorla yazdır. İşkence, zulüm var. Ölüm var. Baskı altındayım” mesajları çıkıyordu.

İşte Selçuk'un şifreli ifadesi

Selçuk'un akrostiş yöntemiyle dışarıya mesaj gönderdiği ve Ziverbey Köşkü'nde yaşananları açığa çıkardığı ifadesinin tam metni şöyleydi:

"12 Mart'a doğru Türkiye iflasa gidiyordu. Demirel iktidarı giderek yoğunlaşan şaibe altındaydı. Üniversiteli gençler sokaklarda, meydanlarda hatta üniversite binalarının çatıları altında katlediliyorlardı. Devletin güçleri, aydınları, askerleri, yargıçları, sorumluları, sağduyu sahipleri endişe içindeydiler. Gidiş normal değildi. Anayasa çerçevesi ve yönelişlerine göre davranmak isteyen devlet memurları ve sorumluların, siyasi iktidar adeta ceza tertipliyordu. Siyasi iktidar aydın yazarları ezmek amacındaydı. Toplum yaşamında anayasa uygulanmıyordu. Bazı çevrelerde bir ordu müdahalesi lüzumlu görülüyordu. Politikacı topluluğu şuursuzdu.
Memleketseverler ıstırap çekiyorlardı.

Bu durumda ne yapmalıydı? Önce bir fikir dağınıklığı vardı. Tek çıkar yolu, Atatürkçülük'te görüyorduk. Ancak Atatürkçülüğü günün koşullarına göre derinliğine ve genişliğine bütün boyutlarıyla yorumlamak gerekiyordu. İşte Devrim dergisi bu ihtiyaçtan doğdu. Ancak dergi çıkarmaya yetecek para bulmak gerçekten mesele idi".

'Bağırmamak için kendimi tutuyordum'

İlhan Selçuk, Ziverbey Köşkü adlı kitabında, o yıllarda yaşadığı işkenceyi şöyle anlatıyordu: “Gözlerim bağlı olduğundan hiçbir şey görmüyordum. Birileri beni yere yatırmışlar, çoraplarımı çıkarmışlardı. Ayak bileklerime bir alet geçirilmişti. Bir manivelanın ya da vidanın sıkıştırıldığını duyumsuyordum. Öyle bir an geldi ki, bacaklarımı kıpırdatamaz oldum. Bir yağ mı sıvı mı sürüyorlardı tabanlarıma sonra sopa inip kalkmaya başladı. Kendimi acıya katlanabilir sanırdım (...) ancak falakanın verdiği acı hiçbir acıyla kıyaslanamaz (...) Taa kemiklerine işleyen bir acı duyuyor insan. Başlangıçta bağırmamak için kendimi tutuyor, dişlerimi sıkıyordum. Ama sonra kendimi bıraktım; çünkü ne kadar çabalarsan çabala sesine gem vuramıyorsun. Önce hırıltı başlıyor, ardından feryada dönüşüyor, hayvanlaşıyorsun. Olayın bir de ruhsal yanı var ki, bedensel acının üstüne biniyor. Kendini aşağılanmış olarak görüyorsun..."

'İlhan Selçuk uyanıklığı'

Birinci Ergenekon iddianamesinde, Selçuk'un "Ziverbey Köşkü" kitabından alıntı yapılarak, yazılı savunmasının içine yerleştirdiği "akrostişlerle" işkence altında olduğunu kanıtlamasının, kendisinin ne kadar zeki ve uyanık olduğunu gösterdiğinin belirtildiği ifade edilmişti. İddianamedeki bu ifade eleştirilere neden olmuştu.


"Gölgeler" ve "Çıkmaz"



Anısına...
"Bir saati vakti geldi mi kurmalı; durmuş bir saat kurunca işler, ama duran bir insanı kurup işletemezsin" 

"Parayı, para için erdemlerine, onurlarına varıncaya kadar her şeylerini verebilenlere bırakalım" 

"Hava karardıkça mangal ateşleri nasıl daha parlak görünürse, ömrün akşamına doğru anılar da öyle parlak görünüyor."

"Tarih galerisinde, büyük insanlar adı altında, sıra sıra kurulmuş kişilerin yüzlerini bir sıyır bakalım, altlarından ne çıkacak: Çıkarcılığın çirkin yüzü hep.


20 Haziran 2017 Salı

Dünyamıza Bakış

Eğitimin Önemi
Eğitim sisteminin belli bir düzene göre işlemesine karşılık, hayat okulu düzensiz ve karışıktır. Bu da, eğitimin ne güçlü bir siyasal araç olduğunu, çatışan taraflar için sömürülmeğe elverişli bir tehlike kaynağı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Öğrenci okuldayken, daha sonraki yıllarda kolayca kurtulamıyacağı korkunç önyargılarla beslenmiş olabilir. Eğitimin -devletçe uygulanışı öylesine yönetilebilir ki, yurttaşların içine itildikleri düşünsel tutsaklıktan kurtulma olanakları tümüyle ortadan kalkar.

Gerçekten eğitim görmüş bir insan yetiştirmek için gerekli olan başka bir şey daha var: İnsanın öbür insanlar karşısında her zaman duyması gereken bir toplumsal sorumluluk duygusu.

Kişiliğin geliştirilmesi öğrenciye sadece «Komşunu kendin gibi sev.» Yollu sofuca kalıplar öğretmekle sağlanamaz. Hiç yanlış yapmadığı ileri sürülen sözüm ona örnek kişilerle ilgili hikâyelerin pek az değeri vardır.

Genel olarak, sağlam bir toplumsal tutum öğrenmekle değil yaşamakla elde edilir. Paylaşılan bir anlayışın değeri ise, ancak uygulanırsa ortaya çıkar. Öğrencinin ilgisi, sadece bencilliği geliştiren yarışma yolu ile değil, ondaki yaratıcılıktan tad alma duygusunu uyararak desteklenmelidir. Ancak bu yolla sınıf arkadaşları birbirlerine karşı dostça ve yapıcı bir ilgiyle bağlanırlar.

Halk yönetimini savunmak için okullar ne yapabilir? Belli bir siyasal öğretinin sözcüsü mü olmalı okullar? Böyle olmaması gerektiğine inanıyorum. Okullar genç insanlara eleştirsel bir kafa ve toplum bilincine varmış bir tutum verebiliyorlarsa, gerekeni yapmış olurlar. Böylece yurttaşların sağlıklı, halkçı bir toplumda yaşamaları için gerekli olan değerleri kuşanmış olur öğrenciler.“

Albert Einstein

Dostları Olmalı İnsanın

dostları olmalı insanın,
aynen gemilerin limanları gibi
zaman zaman uğradığın
yükünü boşalttığın
dalgalar dininceye kadar beklediğin koynunda

sonra açık denizlere uğurlamalı seni,
geri döneceğin günü bekleme umuduyla
bazan rüzgara o açmalı yelkenini
yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla
halatlarını çözmeli
seni çok
ama çok özlemeli

dostları olmalı insanın,
ermiş, bilge hayatı ezbere okuyabilen
düşünmediklerini düşündüren
seni bir cambaz ipinde güvenle tutabilen
gerektiğinde senin'çün ateşi yutabilen

yolunu ışıtan ustan olmalı,
şekillendirmeyi öğretmeli hayatın çömleğini
sana vermeli soğuk bir kış gününde
üzerindeki tek gömleğini


Oğuzkan Bölükbaşı


Bir elmanın iki yarısı olmak




Bugün iş dönüşü eve geldiğimde şu anki işimde 1.yılımı tamamlamam dolayısıyla “sizleri bi’ yemeğe götüreyim bugün hadi.” dedim annem, babam, kardeşime. hazırlandık, çıktık. neyse yemeğimizi de yedik. sohbet, muhabbet derken annemin de babamın da yemekten sonra içmeleri gereken ilaçlar var. babam ceketinin cebine, annem çantasına davrandı. işte olanlar tam bu anda oldu. ikisi de ilaçlarını unutmuştu. ama sadece kendi ilaçlarını unutmuşlardı. annem babamın ilaçlarını, babam da anneminkileri unutmamıştı. ben şok oldum. şaşkınlıkla onlara bakarken onlar birbirlerine baktılar, sakince gayet normal bi’ şeymiş gibi güldüler, mutluydular. bir elmanın iki yarısı olmak, hayat müşterek dedikleri tam anlamıyla bu olmalıydı. ilaçlarını içtikleri su bardaklarını tokuşturdular.




Bu tamamen kişisel...

Nedenini bilmiyorum ama kendi ülkemde kendimi içsel bir sürgünde hissediyorum. Bu tamamen kişisel bir duygu. Henüz evimi, yani kendimle ve dünyayla uyum içinde yaşayacağım yeri bulamadım.


Çömez yakınıyormuş: bize öyküler anlatıyorsun ama anlamlarını açmıyorsun. Usta yanıt vermiş: biri sana meyveyi çiğneyerek ikram etse hoşuna gider miydi?


Sağduyu, akıl, ve tecrübeler bizi bazı konularda ''Hayır!'' demeye zorunlu kılıyorsa ve biz tüm bunlara rağmen '' Hayır!'' diyemiyorsak, bu vicdana aykırı hareket etmek olur.

...Başkalarının üzerinde bıraktığınız izlenim ile kendi üzerimizde kurduğumuz hakimiyet arasında mükemmel bir ilişki vardır. İzlenimin gücü hakimiyetin derecesine bağlıdır. Bunun ötesinde, dış dünya üzerindeki tasarrufumuz iç doğamıza hakim olma gücümüzle orantılıdır.

 ...Pek çok insan seçimlerinde ve iradelerinde özgür olduklarını zannederler; aslında bu insanlar tam tersine arzularının esiri olmuş durumdadırlar. Bu arzular kendilerini çevreleyen şartlara aynen bir makine gibi tepki verirler ve o insanı şuurlu seçim yaptığı yanılgısına sürüklerler. Dış şartlara bağlı olarak oluşan her değişiklik, kendi doğası gereği bu kişilerin zihinsel ve duygusal hallerini olumlu veya olumsuz yönde tahrik eder ve değişmelerine sebep olur. Özgürlük bunun neresınde? Daha bir çok bağımlılık göstermiyor mu?

...Kötümserlik, yenilgiye hazır olmak ve psikolojik intihardır. O ümitsizliğin çocuğu, ve çöküşün anasıdır.

...Doğru düşünüş entellektüel bir nitelik olduğu gibi ahlaki bir fazilettir.

...Zevkleri incelten, kişiliği geliştiren, standartları yükselten, davranışları düzelten, ve kendini kontrol etmeyi öğreten bir kültür gerçek anlamda insanlığın gelişimini sağlayacabilecektir.

...Başkalarının gelişimine yönelik yapılan yardımlar ne kadar basit ve önemsiz gibi görünürse görünsün, yapılan yardımın nerelere varacağını anlayabilmek mümkün değildir. Bu tesir sizden başkalarına, onlardan da diğerlerine ulaşarak suda genişleyen halkalar gibi bir zaman ve mekan sınırlaması olmaksızın yayılacaktır.


Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü yere git.

Yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman ağaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa. Unutma ki yapraği gür ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgarda devrilir, oysa kökü güçlü ve az yapraklı ağaçta can suyu binbir güçlükle dolaşır. Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir, olayların içinde ve üzerinde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçekler ve meyvelerle donanabilirsin. Ve sonra, önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilemediğin zaman, herhangi birine, öylece girme, otur ve bekle. 
Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle soluk al, hiçbir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme, bekle ve gene bekle. Dur, sessizce dur ve yüreğini dinle. Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü yere git...

Büyürken yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde şunu hatırla: Yapılacak ilk devrim, insanın kendi içinde yapacağıdır...Evet ilk ve en önemli devrim budur...İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken, bir düşünce uğruna savaşmak, yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir.


Ve Taş Düşmeye Devam Ediyor Bir Yıldız Derinliğine



Yankılanması yok düşüşün, kulak verme beyhude yok hiç bir şey bir iç çekiş bile yok, bir ses bile düşer taş derinlere ve geçer karanlıkları arttıkça baş dönmesi dahada artar gecenin hızı kala kala fırlayıp gitmiş bir ağırlık kalır ve o belirsiz yitik şarkı kaçıp kurtulmuştur kaçırılmıştır yada yaralanmıştır dünya harikası belki aşkta öyledir çoktandır yada öyle değil hayır henüz aşk öyle değil ölçüsüz ve çekilmez mühletten başka bir şey değil kaçınılmaz bir azaptır o vahşice ertelenen...


Dihydrogen Monokside


"Greater Idaho Falls" bilim fuarında bir lise öğrencisi,
yöre insanlarını hazırladığı projeyi imzalamaya davet etti.

Delikanlı;
"dihydrogen monokside" adlı maddenin kullanımının tümüyle yasaklanmasını,
mümkün olmadığı takdirde çok sıkı kontrolünü istiyordu.
Maddenin zararlarını duvarlara astığı afişle açıklıyordu:

1- Yoğun terlemelere ve kusmalara sebep olabilir.
2- Doğaya büyük zararlar veren asit yağmurlarının ana unsurudur.
3- Gaz haline geçmiş hali, çok ciddi yanıklara sebep olabilir.
4- Kazara solunması, ciğerlere dolması ölüme yol açar.
5- Erozyona yol açar.
6- Otomobil frenlerinin etkinliğini azaltır.
7- Ölümcül kanser tümörlerinin hepsinin içinde bulunmuştur.

Bir saat içinde tam 50 bilim fuarı meraklısı insan, delikanlının kampanya açtığı standı ziyaret etti.
43 kişi yasaklama isteğini şiddetle desteklediler. 6 kişi kararsız kaldı. Sadece bir kişi yasaklanması
istenen "dihydrogen monokside"nin H2O yani hayatın can damarı "su" olduğunu söyledi.
Delikanlının bu projesi "ne kadar kolay aldatılabiliyoruz" yarışmasının birincisi ilan edildi...! Delikanlı:

"Amacım, kolayca saptırılmış, saçma bilimsel cümleciklerle insanların
nasıl yanlış koşullandırılabileceklerini göstermekti" dedi.


Yılmaz Güney ile Bilen Kazanır Yarışması

Önce kendi gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.

Önce kendi gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk
...Kendine bir ışık ol, kendi hakikatının içine doğru tut.
...İnsanlar arasında nehri geçip karşı kıyıya ulaşan azdır. Büyük bir çoğunluk nehrin kıyısında bir aşağı bir yukarı doğru koşup durur.
...Formlar, benlik/ruh değildir; algılama benlik değildir, kavrayışlar benlik değildir, mental oluşumlar ve hisler de “ben” değildir, hiçbiri “ben”/”ruh” değildir, bunların hepsi değişime tabiidir ve kalıcı değildir.

...Nedensellik, etkileşim, koşullar ve ayırt edici algılama…Dört büyük element bunlardandır.

...Fiziksel objelerin aslında kendilerinden gerçekliklerinin olmadığını öğretiyorum, bunların ancak zihnin ürünleri olduğunu söylüyorum, aslında hepsi bir hayaldir. Bunların duyularla algılandığı ve ayırt edildiği doğrudur fakat aslında diğer yandan hiçbirinin kendiliğinden kendi doğaları, gerçeklikleri yoktur. Onlar gerçekte görülmüyorlar ama zihin tarafından ?tasarımlanıyorlar?. Bir bakıma kavranabiliyorlar ama bir bakıma da gerçekte kavranamıyorlar.

...Nefret hiçbir zaman nefretle yok edilemez. Nefret sevgiyle yok edilir bu ölümsüz kanundur.
...Öfkeyi sevgiyle, kötülüğü iyilikle yen. Açgözlülüğü cömertlikle, yalanı gerçekle yen.
...Hınca hınçla cevap verilirse, hınç ortadan kalkar mı?
...Uykuda yaşayan insanı uyandırmak için belirli şartların yerine getirilmesi gerekir. Belirli şartlar sağlanamazsa farkındalık oluşmaz.
...İnsan isimlere, formlara ve maddesel dünyaya bağlanır ve onların zihnin bir yanılsaması olduğunu, zihinde oluştuğunu unutur ve hata yapar böylece zihnin özgürlüğü engellenmiş olur.
...Bizim olan her şey düşüncelerimiz sonucundadır. Düşüncelerimizde kurulur,düşüncelerimizde oluşur. Eğer bir kimse kötü düşünceyle konuşur ya da davranırsa onu tıpkı tekerleğin kağnı çeken bir öküzü izlemesi gibi, acı izler.
...Nedensellikler, zerreler, en küçük şeyler, madde, fiziksellikler hepsi gerçekte zihinde oluşan, zihnin oluşturduğu şeylerdir.
...Sizi kendinizden başka hiç kimse kurtaramaz. Kendi kendinize ışık olun.
...Bir şeye sırf kulaktan duydunuz diye körü körüne inanmayın, birkaç kuşaktan beri itibar görüyorlar diye, geleneklerin de doğru olduğuna inanmayın. Sırf hocalarınızın ya da rahiplerin otoritesine dayanıyor diye hiçbir şeye inanmayın. Ancak bizzat hissettiğiniz, denediğiniz ve doğru olarak kabul ettiğiniz, kendinizin ve başkalarının hayrına olan şeylere inanın ve tutumunuzu onlara uydurun.
...Bu dünyayı bir hava kabarcığı bir serap gibi düşün. Dünyayı böyle gören kişiyi ölüm görmez.
...Damı basit yapılmış bir eve yağmur dolması gibi, derin düşünmeyen beyine de tutku öyle dolar.
...Derin düşünen bilge kişinin tek bir günlük yaşamı, bilgisiz ve kontrolsüz kişinin bütün bir yaşamından daha değerlidir.
...Nasıl ki okçu okların düz olmasına özen gösterir,usta da dağınık düşüncelerini öyle toparlayıp yönlendirir.
...Kimse ‘nasıl olsa bana zararı dokunmaz’ diyerek küçücük de olsa kötülük düşünmesin. Su damlalarının damlaya damlaya su kabını doldurması gibi, budala kimse de azar azar toplayarak kendini kötülükle doldurur.
...Gökten altın yağsa insanın arzuları doyurulamaz. İsteğin küçük bir zevk verdiğini ve aslında acıya neden olduğunu bilen kişi, bilge kişidir.
...Bizden nefret edenlerden nefret etmeden yaşayalım. Gelin, bizden nefret edenler arasında nefretten kurtulmuş olarak yaşayalım.
...Sağlık en büyük hediyedir, doyumluluk en büyük zenginlik, güven en iyi akrabalıktır. Nirvana ise en büyük mutluluk.
... Başkalarının kusurları kolayca görülür ama kendi kusurumuz görülmez; kişi komşusunun kusurlarını ayıklar bulur, kendi kusurlarını ise kumarda hile ile zar saklar gibi saklar.
...Yaşayan varlıkların hepsi; zayıf, güçlü, uzun, kısa, büyük, orta veya küçük görünen, görünmeyen; doğmuş olan veya doğmakta olan, hepsi mutlu olsun! Kimse kimseyi aldatmasın, kimse kimseyi küçümsemesin, kimse kimseye öfke ile darılma ile zarar vermek istemesin.
...Geçmişte kim olduğunu bilmek istiyorsan, şu an kim olduğuna bak. Kim olacağını bilmek istiyorsan, ne yaptığına bak.16 Aralık 2007
...Aklınla ve sağlıklı zihninle uzlaşmıyorsa hiçbir şeye inanma, onu ben demiş olsam bile.
...Kin taşımak yanan bir kömür parçasını başkasına atmak için eline almak gibidir. Sadece kendini yakarsın.
...Bırakmayı öğren. Mutluluğun anahtarı budur.
...Övmek veya yermek bilge kişinin dengesini bozamaz.
...Bir derdin varsa, derman bulmaya çalış; bulamıyorsan da, onu dert etme.
...Buddha denizinin kıyıları yoktur.
...Bu dünyayı yaratan, zihninizdir.
...Ne anne, ne baba ne de herhangi bir akraba insana iyi yönetilen bir akıldan daha fazla yararlı olabilir.
...Bir kişinin kendi kendini yenerek kazandığı zafer, bir başkasının savaşta bin kişiyi bin kez yenerek kazandığı zaferden daha iyidir.
...Bütün biçimler gerçek dışıdır, bunu idrak edebilen kişi acılara tepki vermez; işte bu saflık yoludur.
...Varlığın öteki kıyısına vardığında önce, sonra ve ortada olandan vazgeç.
...Öfkeniz yüzünden cezalandırılmayacaksınız, öfkeniz tarafından cezalandırılacaksınız.
...İnsan hayatı aslında acılardan ibarettir; bu acıların sebebi bencil ve doymak bilmez isteklerdir; insanın bencilliği ve istekleri sona erdirilebilir; sonuçta bütün bu doymak bilmez arzu ve iştah ortadan kaldırıldığında, ulaşılan durum nirvana olarak adlandırılır. Bencillik ve isteklerden kaçışın yöntemi, “Sekiz Katlı Asil Yol” diye adlandırılır: Doğru görüş, doğru niyet, doğru konuşma, doğru hareket, doğru geçim kaynağı, doğru çaba, doğru düşünme ve doğru meditasyon.


Mevlana’nın İnsan Sevgisi

Mevlana’nın insan sevgisi tarif edilemeyecek kadar büyüktür. Aynı zamanda Mevlana’nın insanlara duyduğu saygı da tarif edilemeyecek kadar derindi: Ayırmadan herkese saygı ve sevgi… Başkaları da bu nezakete karşılık verirler, ona saygı göstermeye uğraşırlardı. Mesela bir topluluğa girdiği zaman kendisine saygı duyarak ayağa kalkarlardı. Mevlana bunu istemezdi. Hele de kendisi için birini oturduğu yerden kaldırdıkları zaman bu hale çok üzülürdü. Mevlana’nın insan sevgisi ne güzel bir örnek:

Mevlana bir gün hamama gitmişti. Soyunup hazırlandı, yıkanma yerine girdi. Girdi, ama girmesiyle çıkması da bir oldu. Tekrar giyindi ve gitmeye hazırlandı.

Sebebini sordular.

Dedi ki:

“Soyunup hamama girmiştim. Tellak beni görünce, bana yer açmak için bir şahsı havuzun başından uzaklaştırdı. Benim yüzümden rahatsız edilen o kişiye karşı utancımdan o kadar terledim ki dayanamayıp dışarı çıktım!”

Hey koca Mevlana, güzel insan!… Şimdi manevi torunların, birbirinin yerini kapmaya çalışıyor. Gücü yeten bazı zalimler, fukaranın etini ekmeğini bile elinden kapmaya uğraşıyor.

Sen ise bir havuz başında yer açılmasını bile istemedin kendine. Biz ne yerler açıyoruz kendimize, kul hakkını yiye yiye, eze eze, üze üze, neleri kimlerden kapmaya çabalıyoruz…


Bazılarımız dayanmanın bizi güçlü kıldığını sanır, ama bazen bizi güçlü yapan bırakmaktır... Bazı şeyleri oluruna bırakmak, Ve bazı şeylere tutunmaktan vazgeçmek, İnsanı güçlü kılar.



Herhangi birinin senden nefret etmesinin asıl nedeni; senin gibi olmak istediği halde asla senin gibi olamayacağını bilmesidir...Victor Hugo

Ne çok gülmüşümdür, içinde binlerce kötülük bulunan, ama kendini iyi biri zanneden zayıflara...Nietzsche 

Sorun şu ki; sen hayatını kendin harcamazsan, başkaları senin yerine harcar...Peter Shaffer 

Her zaman, Başkalarını azarlar gibi kendini azarla, kendini affeder gibi başkalarını affet...Konfüçyus
 
Kendini olduğun gibi kabul ettiğinde, Değişmeye de başlarsın, Ama unutma, Kendin olmaktan çıktığında, Çürümeye de başlarsın...Carl Rogers 

Hiçbir şey yapmıyorum. Çünkü bir insanın hayatındaki en önemli şeyi yapıyorum: Kendimi dinliyorum....Paulo Coelho

Hüzün ve dalgınlık yaşamın parçası, Ama siz hüzünlü ve dalgınsınız diye, Herkesin arabasını durdurarak, Size yol vermesini bekleyemezsiniz.' Bu dünyadaki en mutsuz insanlar başkalarının ne düşündüğünü takıntı haline getirenlerdir...Lupytha Hermin 

Daha kolay olmasını dileme, daha iyi olmayı dile. Daha az problem olmasını dileme, daha yetenekli olmayı iste. Daha az zorluk dileme, daha akıllı olmayı dile. Daha az acı talep etme, daha güçlü ol... Hayattan kaçma, fazlası sende var...Jim Rohn


Ve göğe merdiven kurup arayacağım yeniden mutlu düşler ülkesini

Topluyorum yıldızları
ve göğe merdiven kurup
arayacağım yeniden
mutlu düşler ülkesini

Topluyorum çiçekleri
ve yerin rüzgârı olup
yok edilmiş sevdalarda
kucaklaman için beni.

çiçek ol, rüzgârla
rüzgârla gel
bitsin bu umutsuz şarkı.

yıldız ol, geceyle
geceyle gel
bitsin bu umutsuz şarkı.

Topluyorum çakılları
dalga sesleriyle vurup
bulacağım batık gemi
şafak ağarırken seni.


Görünmez Kentler

Merdivenli yolların kaç basamaktan oluştuğundan, kemer kavislerinin açı derinliğinden, çatıların hangi kurşun levhalarla kaplandığından söz edebilirim sana; ama şimdiden biliyorum, hiçbir şey söylememiş olacağım sonunda. Zira bir kenti kent yapan şey bunlar değil, kapladığı alanın ölçüleri ile geçmişinde olup bitenler arasındaki ilişkidir: bir sokak lambasının yerden yüksekliği ve orada idam edilen zorbanın sallanan ayakları ile yer arasındaki uzaklıktır; o lambadan karşı parmaklığa gerilen ip ve kraliçenin düğün alayının geçeceği güzergâhı donatan süslemelerdir; parmaklığın yüksekliği ve şafakta onun üzerinden atlayıp kaçan gizli sevgilinin sıçrayışıdır; bir saçağın eğimi ve aynı pencereye süzülen bir kedinin o saçak üzerinden kayarcasına yürüyüşüdür;  burnun arkasından birden çıkıveren harp gemisinin toplarıyla çizdiği siluet ve saçağı yok eden bombadır; balık ağlarındaki yırtıklar ve ağlarını yamamak üzere iskeleye oturmuş, kraliçenin gayri meşru oğlu olduğu ve kundağıyla, oraya, iskeleye bırakıldığı rivayet edilen zorbanın harp gemisinin hikâyesini yüzüncü kez birbirlerine anlatan o üç yaşlı adamdır.

Anılardan akıp giden bu dalgayı bir sünger gibi emer kent ve genişler. Zaira’nın bugün olduğu biçimiyle bir anlatısı, Zaira’nın tüm geçmişini içermelidir. Oysa kent geçmişini dile vurmaz, çizik, çentik, oyma ve kakmalarında zamanın izini taşıyan her parçasına, sokak köşelerine, pencere parmaklıklarına, merdiven trabzanlarına, paratoner antenlerine, bayrak direklerine yazılı geçmişini bir elin çizgileri gibi barındırır içinde.


Gökyüzünün yolları barışın, kardeşliğin yolları olmalı.


Alçakgönüllülükle bağırmayacaksan, gülerek, sevgiyle bağırmayacaksan hiç bağırma özgürlük diye. Bildiğimiz dünya tükendiğinde, çiftçiler, zanaatkârlar öldüğünde, üretim ve tüketim artık durdurulamaz bir hal aldığında tarihimiz sona erecektir. Gökyüzünün yolları barışın, kardeşliğin yolları olmalı. Devrimde bir tek savaşa yer var. O da dünyanın o eski kanlı yollarını tarihe gömmek için ruhumuzda vereceğimiz savaş...Pier Paolo Pasolini - Öfke(1963)

Umutla beklenti arasında büyük fark var. İlk başta süreyle ilgili olduğunu düşünmüştüm, umudun daha uzaktaki bir şeyi beklemek olduğunu. Yanılmışım. Beklenti bedene ait, umutsa ruha. Fark bu. İkisi birbiriyle temas ediyor, birbirini tetikliyor ya da yatıştırıyor ama her birinin hayali farklı. Bir şey daha öğrendim. Bir vücudun beklentisi bir umut kadar uzun sürebilir. Seninkini bekleyen benim vücudumun mesela...John Berger

Düşünceler baskı altına alınarak yok edilemez. Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir. Düşünmeyi redderek, değişmeyi redderek…Değişme özgürlüktür, değişme yaşamdır...Ursula K.Le Guin

Kısa bir andı
Birlikte kaldığımız
Beş-on dakika ancak
Ve inandık ki sevdamız
Bin yıl ömürlü olacak...Otomo no Yakamochi

İyi bilirim, herkesin çocukluğunda bir bahçesi vardı,
Özel ya da genel, ya da komşunun.
İyi bilirim gerçek sahibi oyunlarımızdı, bahçenin,
Ve hüzündür bugün...Fernando Pessoa

Yetişkin hayat, zamanın kayıtsız sabahında, uzun süre önce sona ermiş bir çocukluk rüyasının üzerine, ağır ağır ve huzursuzca gerinmekten başka bir şey değildir...Philippe Forest
Belki de doğanın insana, kendisinin dışına çıkıp; Başka bir nesneye yönelme olanağını tanıdığı en yüce etkinliktir sevgi. O bana doğru gelmez, ben ona doğru çekilirim. Sevgi sevilen şeye doğru bir çekilmedir...José Ortega y Gasset


İnsanları Seveceksin

Her şey şu veya bu açıdan bakıldığı zaman biraz gülünçtür.

İnsan sağlıklı iken etrafını hor görmek çok kolaydır.

Hayat paradokslardan hoşlanır. tamamen güvende olduğumuzu hissettiğimiz an, daima en gülünç olduğumuz ve ayağımızın sürçmek üzere olduğu andır. öte yandan, artık kaybolduğumuzu zannettiğimiz anda da hayat bütün nimetlerini üzerimize bir sağanak gibi yağdırır.
İnsan ne yapsa boşuna! ölümü bir süre için unutuyorsunuz, sonra hiç beklemediğiniz bir anda onu hatırlatan bir şeyle burun buruna geliveriyorsunuz.

İnsanın kendisini hayvanlardan üstün kıldığına inandığı her şey, daha kişisel, daha karışık sevinçler, daha derin bilgiler, daha korkunç zulümler, merhamet duyma yeteneği, hatta insanın kafasında yaşattığı tanrı düşüncesi bile hayvanların bilmediği varsayılan bir tek bilginin ürünüdür: er veya geç öleceğini bilmenin ürünü.
İnsanın mükemmel yapamadığı her şey tehlikelerle doludur. bir şeyi mükemmel yapıyorsa daha da tehlikelidir; zira pervasız hareket eder.

Aşkta hiçbir zaman affedilecek bir şey yoktur.

Hayatta en arzuya şayan olan şey insanın kendi ölümünü bizzat seçebilmesidir. çünkü o zaman hayat insanı pis bir sıçanı gebertir gibi öldüremez; insanı hazır bulunmadığı bir zamanda boğazını sıkarak, nefesini keserek yok edemez.
Her şeyden hoşlanan bir kadın kadar tehlikeli bir varlık yoktur. bir erkek ne yapmalı ki o kadın sadece kendisinden hoşlansın?
Minicik bir şapkanın insana verebileceği huzurun derinliğini ancak bir kadın bilebilir. 

Aşkın tam karşıtı ölümdür. ve aşk bize ölümü kısa bir zaman için de olsa unutturan acı bir büyüdür. bu yüzden ölüm hakkında bir şeyler bilen biri aynı zamanda aşka dair de bazı şeyler bilir.

İdam edilmek üzere olan bir mahkum için bir saatlik bir zaman, başka insanlar için elli yıllık bir ömürden daha değerlidir.

Uzun bir maziden başka nedir uzun bir ömür?

Tam zamanında içilecek bir sigara, dünyanın bütün ideallerinden daha iyidir.

Merhamet; bir acı değil, başkasının felaketi karşısında duyduğumuz gizli bir sevinçtir. kendi başımıza veya bir sevdiğimizin başına gelmediği için sevincimizden aldığımız rahat bir nefestir.
Suyun altındaki insan tek bir şey düşünür: yine yukarı çıkabilmek. balıkların ne renkte olduğu umurunda bile değildir.

Korku ve can sıkıntısı arasında bocalayan bizler, oyalanacak her şeye karşı minnettar kalırız. 

Cesaret, gençliğin en güzel süsüdür.
Pek az şeye sahip olmaktansa hiçbir şeyi bulunmamak çok daha iyidir. böyle bir insan hemen her şeyin sahibidir.

İnsan hiçbir yere bağlı olmazsa her yerde tanıdıklara rastlar. ne eşsiz macera! 

İnsan kendi aşırılıkları içinde büyüktür. sanatta, aşkta, aptallıklarında ve nefretlerinde, egoizminde ve hatta fedakarlıklarında bu hep böyledir.

Dünyadaki insanların en önemli kısmında eksik olan şey orta derecede bir iyilik duygusudur.

İnsan denilen yaratık koskoca bir mucizedir.

Bir kağıt parçasının insan üzerindeki müthiş gücü pek hayrete değer. en eski atalarımız gök gürültüsü ya da şimşekten, kaplandan ve yer sarsıntısından; daha yakın atalarımız da kılıçtan, haydutlardan, vebadan ve tanrıdan titrerdi. bizse ister banknot olsun, isterse pasaport biçiminde olsun kağıt parçalarından titreşiyoruz. neander adamının kama ile, romalının kılıç ile, ortaçağ insanının veba ile; bizlerin ise bir kağıt parçası ile canına okumak kabildir.
Sessiz iş görmek, başarıyı yarı yarıya sağlama bağlar.
Kararsız bir yüzyılda yaşıyoruz. böyle zamanlarda insan çabuk mahvolup gider; fakat o nisbette de çabuk olgunlaşır.

Medeniyetin tarihi, onu yaratanların ıstıraplarıyla yazılmıştır.
Her gün sonu belli olmayan bir yaşayış kötü olabilir ama tam otuz yıl her gün hep aynı sınıfa veya büroya gitmek de yaşamak değildir.
Yiğitlik, sağduyunun durduğu, sarhoşluğa benzer bir şeydir; ama pek az amaca yarar. niçin, ne diye, neden diye soranlar, kahramanlıktan bir şey anlamazlar.
Bölük komutanı ne kadar iyi niyetli olursa olsun, astsubaylar istemezse elinden hiçbir şey gelemeyeceğini her asker bilir. bir bakan da ne denli ileri görüşlü olursa olsun, geri kafalı bir müsteşarlar topluluğu karşısında başarısızlığa mahkumdur. bu büro napolyonlarının sırtı yere getirilemez.
Konuşmak, mutluluk getirdiği zamanlar güzeldir; sözler kolayca ve canlılıkla ağızdan döküldüğü zaman güzel olur konuşmak. ama felakete uğramış kişilere, sözler gibi sıkıntılı ve yanlış anlaşılabilir şeylerin ne yararı dokunur? daha da berbatlaştırmaktan başka işe yaramazlar.
İşlerin geliştiği yerlerde yaşamak isteği de yeşerir.
Ayrılma her zaman bir sondur, diye düşünürdüm. bugün şunu da biliyorum: gelişmek de bir ayrılmadır. gelişme de bir yüzüstü bırakıştır. ve son diye bir şey yoktur.

Dünyadaki felaketlerin çoğuna ufak tefek insanların neden olması tuhaftır. böyle insanlar iri yarılardan çok daha enerjik ve geçimsizdirler. bölük komutanı ufak tefek olan bir yere düşmemeye hep dikkat etmişimdir. çünkü bu gibiler lanetlinin ve eziyetçinin biri oluyorlar.

İnsan aslında ve her şeyden önce canavar yaratılışlıdır; ancak bundan sonra, ekmek dilimine yağ sürülmesi gibi, üzerine azıcık bir iyilik boyası çekilmiştir. üniforma demek de birisinin ötekine hükmetmesi demektir hep. kötülük, her birinde fazlasıyla hüküm ve kudret bulunmasında. onbaşı ere, teğmen onbaşıya, yüzbaşı da teğmene, çileden çıkarıncaya kadar eziyet eder. 


18 Haziran 2017 Pazar

Bir baba yüz öğretmene bedeldir...George Herbert


 Yirmi yaşında yakışıklı, otuz yaşında güçlü, kırk yaşında zengin, elli yaşında akıllı olmayan insan hiçbir zaman yakışıklı, güçlü, zengin ve akıllı olamaz.


Bana Bir Masal Anlat Baba 



16 Haziran 2017 Cuma

Benim gözümde tolerans erdemlerin en güzeli ve en soylusudur. Bu ruhsal durum olmadıkça hiçbir şey mümkün değildir. O bütün insani temaslarda en önde gelen sorunlardan biridir. Tolerans hiçbir fikri reddetmez ve kötü ile antlaşma yapmaz. Tolerans basitçe başkalarından nefret etmeden onların sizin gibi düşünmediklerini kabul etmek demektir.

İnsanları birleştiren duygular, ayıran fikirlerdir. Duygular bizi bir araya getiren basit bir bağdır. Fikirler ise çeşitlilik prensibinin temsilcisidir ve bu yüzden insanları çeşitli gruplara ayırırlar. 
Gençliğin dostluğunu meydana getiren duygulardır. Yaşlılığın hiziplerini de yaratan fikirlerdir. Eğer bunun vaktinde farkına varabilir ve başkalarına daha toleranslı bir gözle bakacak şekilde düşüncelerimizi eğitebilirsek daha barışçı bir mizaca sahip olur ve fikirlerin dağıttığı insanları his bağları ile bağlamaya muvaffak oluruz. 

***
Her kuş, kanatlarını çırparken kendini izleyen kuşu yükselten bir güç yaratır. Bütün sürü "V" şeklinde uçarak, kuşların ayrı ayrı uçacağı duruma göre %71 daha hızlı uçar. Ortak bir yön ve birlik duygusunu paylaşan kişiler hedeflerine daha çabuk ve kolay ulaşabilirler. Çünkü birbirlerinin kaldırma kuvveti üzerinde yükselmektedir. Bir "Kaz" bu grubun dışına çıkarsa, yalnız yol almanın sürtünme kuvvetini hemen hisseder ve öndeki kuşların kaldırma kuvvetinden yararlanmak için hızlıca oluşuma döner. Kazlar gibi bizler de aynı doğrultuya yöneldiğimiz kişilerle birlik olup en uygun grubu yaratırsak, ayrıca onların yardımına açık ve yardım etmeye istekli olursak başarı olasılığımız artmaz mı?

         Öncü "kaz" yorulduğunda yerini başka bir kaza bırakarak gruba geri katılır. Bu durumda insanların da zorlu işlerinde nöbetleşe çalışmaları yaralı olmaz mı?

          Kazlar gibi insanlar da birbirine bağımlı değilmidir? Arkadaki kazlar hızlarını yüksek tutmaları için öndekilere seslenerek onları yüreklendirir. Bizim de arkadan seslenmemizin yüreklendirme niteliğinde olması gerekmez mi?

          Son olarak, bir kaz hastalanır veya yolda yaralanarak yere düşerse, iki kaz ona eskortluk ederek o iyileşene veya ölene kadar yanında beklerler aksi halde ayrılmazlar.

Eski dostların gizemli mektubu


Fransız yazar Albert Camus’nun 1952 yılında dostluğunu bitirdiği eski arkadaşı Jean Paul Sartre’a yazdığı gizemli bir mektup gün yüzüne çıktı. Fransız yazar Sartre ve Camus’nun dostlukları bittikten sonra birbirlerine yazdıkları tüm mektupları yok ettikleri düşünülüyordu. Camus’nün gizemli mektubu Fransa’nın Orleans şehrindeki bir sahaftan alınan kitabın arasından çıktı.

Üzerinde tarihi yok
Tarih atılmayan mektubun 1943 ila 1948 arasındaki döneme ait olduğu varsayılıyor. Mektupta ise, “Sevgili Sartre, umarım sizin ve Castor’un (Simone de Beauvoir’ın lakabı) çok işiniz vardır. Çünkü biz arkadaşlarımızla kötü bir iş çıkardık. O kadar kötü ki uyuyamıyorum. Döndüğünüzde beni haberdar edin. Rahat bir akşam geçiririz. En iyi dileklerimle. Camus” cümleleri yer alıyor.
ABD’de bulunan Wayne State Üniversitesi’nden Sartre konusunda uzman Ronald Aronson mektupla ilgili, “Bu mektup çok önemli.
Sartre ve Camus’nun arkadaşça bir ilişkisi olduğunu gösteriyor” yorumunu yapıyor. Mektup, 3 ila 8 Eylül tarihleri arasında, Camus’nun 7 Kasım 1913 tarihindeki doğumunun 100. yılını erken kutlamak için Lourmarin kasabasında sergilenecek. Camus’nun mektupta, “Kötü bir iş çıkardık” cümlesini yazdığı oyunlardan birini sahneleyememesi nedeniyle kullandığı düşünülüyor.
Mektup, 3 ila 8 Eylül tarihleri arasında, Camus’nun 7 Kasım 1913 tarihindeki doğumunun 100. yılını erken kutlamak için Lourmarin kasabasında sergilenecek.

‘Başkaldıran İnsan’ aralarını bozdu...

Albert Camus ile Jean Paul Sartre 1944’te tanıştılar. O yıllarda Fransa’da Alman işgaline karşı kurulmuş olan Karşı Koyma Hareketi çevresinde toplanan aydınlar arasında Camus ve Sartre da vardır. İkisi arasında 1952’ye kadar sürecek olan bir dostluk kurulur. Ancak dostluklarının bozuluşu, 1951’in sonlarında Camus’nün ‘Başkaldıran İnsan’ adlı eserinin yayımlanmasıyla başlar.

Camus kabul etti Sartre reddetti

Albert Camus, 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak, Rudyard Kipling’den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar unvanını alır. Jean Paul Sartre ise Camus’den 7 yıl sonra Nobel’e değer görülür. Ancak Sartre ödülü, “Ben eserimi yaratırken yeterince ödül aldım. Nobel bana bir şey katmaz, tam aksine beni aşağıya çeker. Nobel, tanınma peşinde olanlar içindir. Ben yaptığım her şeyi severek yaptım, en güzel ödül buydu” sözleriyle reddeder.

Camus ve Sartre... Dostlukları kadar kavgalarıyla da edebiyat dünyasına damga vuran ikilinin birbirlerine yazdıkları mektuplardan biri Fransa’daki bir sahaftan alınan bir kitaptan çıktı 


Frank Dicksee (İllustratör)

 
 
 

.... İllüstrasyon, (Fransızca: illustration) resim sanatının abartılı ya da doğada benzeri görülemeyecek ve deneysel olarak kurgulanamayacak kompozisyonlarla resmedilmesi demektir. Gerçekçi resim sanatının bir dalı sayılabilir. Genellikle reklam, eğitim ve fantastik anlatımlara destek olarak çizilir veya bizzat kendisi sanatsal çalışma olarak tasarlanır. 


Emile ya da Eğitim Üstüne





Yobazlardan uzak durun. Onlarla ilişki kadar zararlı bir şey yoktur. Onların o karanlık gururlarının tedavi edilmesi kesinlikle mümkün değildir; ya egemen olmak isterler ya da zarar verirler. Dostluklarına güvenilmez, nefret duyguları kesinlikle yumuşamaz; açgözlü, hırslı, kıskanç, fırıldaktırlar; intikam peşinde koşarlar; her işleri gizli kapaklıdır ve sürekli başkalarının yaşamlarını gözlerler. Ve hoşlarına gitmeyen işler yaptığınızda kendi aralarında oluşturdukları güçbirliğinin gazabından kurtulmak mümkün değidir. En doğrusu onlardan uzak durmaktır. Kendilerinden uzak duranı hor görürler ama onları terk eden korkmalıdır.



Ağaç






Ağacım dört kol çengi kıyamet
Her dalımda bir memleket
Uzar kollarım uzar
Taşımda toprağımda bereket
Köklerimde başlar hürriyet
Bana çarptıkca anlar
Yağmur yağmur olduğunu
Rüzgar rüzgar
Taşımda toprağımda kıyamet
Köklerimde başlar hürriyet...




Gothic

Gothic; “preppie” ve “jock” gibi ayrı bir sınıfa ve hizipe sahiptir
Gothic; kendini küçümseyen bir kültürdür Çok onurlu, görkemli ve kibirli olmakla ilgilidir ve aynı zamanda senin kendini beğenmişiliğine de güler
Gothic; karanlık ışığı yaratır…ve karanlığın ışığını yayar
Gothic; mevcudiyetin ihtişamıdır
Gothic; anlak ve aklın bedenidir
Gothic; bir yaşam tarzıdır
Gothic; örecelidir
Her Goth’un Goth nedir üzerine bir görüşü vardır ve her görüş, her biri için doğru bir görüştür - (buraya dıkkat)
Gothic; bir paradokstur Her biri birbirinden farklı insanlardan oluşan bir gruptursenin gibi!!
Gothic; hayata, aşka ve güzelliğe alternatif bir bakıştır
Gothic; hiç kimsenin kabul etmediği yönlerinizi tamamiyle kabul eder ve korur
Gothic; diğer insanların bakmaya çok korktuğu şeylerde güzelliği ve gizemi görür
Gothic; stediğin yolda istediğin gibi hayatını yaşamaktır
Gothic; herhangi bir insandan farklı olabilmedir
Gothic; eskimez, yaşlanmaz
Gothic; gizemdir
Gothic; sizin kusurlarınızı, diğerlerinin kusurlarını ve tüm insanlığın kusurlarını kabullenir
Gothic; karanlıkla birlikte Tek olablmek için herşeyi tüken bir ihtiyaçtır
Gothic; Diğerlerinin “çarpık algı ve kavrayış” dedikleri ile dünyaya bakar ve sizin herşeyi net bir şekilde gören TEK kişi olduğunuzu bilir
Gothic; acı içindeki tutkuyu, ihtirası ve öfkeyi; güzelliğin içindeki iticiliği; umutsuzluk içindeki rahatlığı ve teselliyi bulur
Gothic; karanlık ve şehvetlidir
Gothic; uçtadır Toplumun «evet, toplumun» uç noktasındadır… kabulenişin uç noktasındadır… ve deliliğin, çılgınlığın uç noktasındır !!
Gothic; gerçek dediklerimizin yüzü üzerine düşen karanlık bir gölgedir Yani temel olarak,
Gothic; neyin ne şekilde olacağını istemektir

Gotik sözcüğü herkeste genellikle güzel çağrışımlar uyandırır: katedraller kiliseler sivri kuleler eski tarz bir
dekorasyon. Oysa bu sözcüğü ilk kez kullanan Rönesans dönemi İtalyan sanatçıları için Gotik terimi oldukça değişik bir
anlam taşımış ve klâsik biçimlere karşı çıkan Kuzeyli barbarların özellikle Cermen kökenli halkların kültürünü
simgeleyen bir sözcük olarak geçerlik bulmuştur
Gotik sözcüğü ilk önceleri Rönesans olgusunun dışında kalan tüm barbar kültürü ifade etmek için kullanılmıştı Ancak
sonradan bu kültür daha iyi anlaşılıp takdir edilmeye başlanınca daha dar bir anlamda yalnızca mimari bir biçimi
belirtmek amacıyla kullanılır oldu Daha yakın dönemlerde ise halk dilindeki anlamıyla tümüyle dinsel yapılarla
özellikle katedraller ile bağdaştırılan bir terim haline geldi "New English Dictionary" (Yeni İngilizce Sözlük) Gotik
sözcüğü için şu tanımı vermektedir:
"Batı Avrupa’da XII yüz yıldan XVI yüz yıla kadar yaygın olan mimari stil için kullanılan terim Stilin temel özelliği
sivri kemerlerdir Aynı zamanda mimari ayrıntılarda ve süslemede de uygulanmıştır"
Aslında bu tanım yeterince kesin değildir Mimarlık tarihi uzmanlarından bir çoğu Gotik stilin temel özelliğinin sivri
kemerler olduğunu kabul etmeyip farklı kuramlar ileri sürebilirler Ayrıca Gotik stili yalnızca mimarlığa özgü olarak
kullanmak da pek doğru değildir Zira Gotik yalnız yapılar için değil; mobilyalar giysiler süslemeler hatta mutfak aletleri
ve davranış biçimleri için bile geçerli bir kavramdı Ne var ki günümüzde kilise yapılarının dışında Gotik stilden geriye
hemen hiç bir şey kalmamıştır
Gotik ortaya çıkana dek Batı Avrupa’daki tüm yapı biçimlerinin temelini oluşturan "Romanesk" mimarlık oldukça basit
bir ilkeye bağlıydı ve özünü eski bazilika inşaatlarından almıştı Bu ilke dört duvar üzerine oturtulan düz bir çatıdan
ibaretti Eğer çatı kubbeli ya da çıkıntılı olursa yan ağırlıkları taşımaları için duvarların kalınlaştırılması gerekliydi Bu
nedenle geniş iç mekânlar gerektiren büyük yapılarda duvarlar fazlasıyla kalın yapılıyordu Duvarların yeterince sağlam
olması için ise pencerelerin pek küçük olmaları gerekiyordu Sonuç olarak Romanesk yapılar bodur ve hantal
görünümlü iç mekânları karanlık ve hüzünlü yapılardı
Gotik mimarlar iç mekânlarda yeterli genişliği sağlayan sivri ve yüksek kemerler kullanarak Romanesk yapıların
uygunsuz koşullarından kurtulma çaresini bulmuşlardı Üstelik kemerli payandalar kullanarak yan ağırlıkları
desteklemesini de biliyorlardı Bu sayede duvarların üzerindeki büyük yük azaltılmış oluyordu Açılan büyük pencereler
ve kullanılan renkli camlar iç mekânların tatsız karanlığını ve hüznünü yok ediyordu Zamanla yapıyı oluşturan çeşitli
öğeler; kemerler payandalar sütunlar ve duvarlar tıpkı bir makinenin gerekli parçaları gibi bütün halinde uyumlu bir
sistem biçimine dönüştü Yapının çeşitli öğelerini uyumlu bir biçimde örgütleyen bu bütüncül sistem Gotik stilin özünü
ve Romanesk stilden ayrılmasını sağlayan ana niteliğini oluşturdu Kemerler payandalar sütunlar gibi teknik özellikler
stili belirlemede ikinci plana düştü
Violet-le-Duc’ün ünlü Gotik tanımına göre; "tümüyle Romanesk stilden ayrı evrimleşmiş olan Gotik stilin ayırt edici
özelliği yapının tüm karakter ve görkeminin titizlikle örgütlenmiş ve içtenlikle uygulanmış bir sisteme bağlı
olmasındadır"
Moore’un tanımlamasına göre; "Gotik mimari kısaca payandalar ve ayaklar tarafından taşınan bağımsız bir kemerler ağı
ile bunların üzerine oturtulmuş bir çatının oluşturduğu bir yapı sistemidir Yapının tüm dengesi ağırlık ve karşı-ağırlıklar
sayesinde sağlanmıştır Tüm sistem mimari koşullara ve sanatsal formlara uygun konularını doğadan alan yontularla
bezenmittir Gotik dinsel inanç ile esinlenmiş ulusal ya da yöresel tutkularla uyarılmış laik zanaatkârların ürünü olan
yaygın bir kilise mimarisidir"
Moore Gotik’in anahtarını payandalarda bulur Diğer uzmanlar farklı kuramlar sunarlar Porter’a göre temel nitelik
kemerli çatıdır Phillips sivri kemerlerin tüm sistemin özü olduğunu ileri sürer Gould için en üstün değer taş çatılardadır
Oysa Lethaby Gotik stilin özünü bu tür teknik özelliklerden çok yapının genel Orta Çağ karakterinde bulmaktadır

İlk İnsan Hiç Var Olmadı




Richard Dawkins gençlere yönelik olarak Evren, Dünya, canlılar ve diğer birçok konuya ilişkin sorulara bilimle cevap verdiği son kitabı The Magic of Reality'deki "İlk İnsan Kimdi?" adlı bölümde bahsi geçen, gözle görülemeyen evrimi (diğer bir deyişle bakteri ve virüslerdeki kadar hızlı görülmeyen) kavrayabilmemiz için bir düşünce deneyi gerçekleştiriyor. Evrim sürekli devam eden bir süreç. Bu yüzden milyonlarca yıllık bir ağaç üzerinde sadece belli duraklardaki dallara bakarak çeşitli isimler veriyoruz: Homo sapiens (modern insan), Homo erectus, Homo neanderthalensis gibi... Hepsi bu zincirin bir devamı olduğundan ilk insan kimdi sorusu da anlamını yitiriyor. Önce bebek, sonra çocuk, sonra yetişkin, en sonunda da yaşlanmamız gibi bu kesintisiz süreç hep devam ediyor ve bebeklik, çocukluk vs. diye adlandırdığımız, ancak kendimizde göremediğimiz bu aşamaları fotoğraf karelerine aldığımızda bir ayrım yapabiliyoruz ancak.

11 Haziran 2017 Pazar

İÇİMİZDE YAŞIYOR



İçimizden Biri ATATÜRK 
Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek liderdir. En büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı Atina’daki Türk büyükelçiliğine gidiyor,
ATATÜRK’ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. 
Böyle bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.

Yıl 1938, General Mc Arthur’un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der: “ Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler vermezdim ” der. İşte o büyük özlemi oluşturabilen bir Mustafa Kemal. Ya da, yıl 1938. Bir İran’lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine bir şiir yazar. Diyor ki; “ Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir.” dizelerindeki bu kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyor ki ”Bu gün UNESCO’nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.” Öneri nedir ? Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO’nun 152 ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler:

“Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var, hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?” şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler; ”Genç delege arkadaşıma hatırlatmak isterim ki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız” sözlerini döktürtebilen bir Mustafa Kemal. Sonra ne mi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tektir, hiç negatif oy, hiç çekimser oy olmadan 152 ülke bir metne imza atar; O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler; ”Ben ATATÜRK’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum” diyecektir.

İşte o muhteşem belge diyorki; ATATÜRK KİMDİR; “ATATÜRK ULUSLARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU” Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki “bir ülke için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin” şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni. Peki, daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.

Haiti Cumhurbaşkanı öldüğünde mezar taşına yazılması için bir metin vasiyet bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyor ki “ Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm” Peki, yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor. Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; “Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir.” 2000 de ABD Başkanına işte bu gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa Kemal’in, Devlet adamı Mustafa Kemal’in çok dışında bir Mustafa Kemal.

2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dedi ki “Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç’te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım” dedi. Hanımefendi “nedir o deyim” dedim. “Norveççe’de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi” ”nerelerde kullanırsınız” dediğimde “Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Bu problemin mutlaka çözümü var. Bir de ATATÜRK gibi düşün” deriz. Galiba Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var...

Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK’le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde Mustafa Kemal’e şöyle sorar gazeteci; ”Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?” Mustafa Kemal’in cevabı aynen şöyle : “Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz”. Evet, Birleşmiş Milletler sadece Türkiye’yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve Türkiye Birleşmiş Milletlere ilk davet edilen ülke olur.

Atatürk’ün asrın lideri, dünya lideri olmasının küçük sırları ATATÜRK’ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale’de topçu atışımız başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün Ankara’sı kurak, çorak bir köy. Çankaya’dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış. ATATÜRK o iğde ağacının önünden geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam verirmiş. “Aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?”, “Eee yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi o da. En az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var”. Ve bir gün yine ordan geçerken birde bakıyor ağaç yok ortada, hemen iniyor “Ne yaptınız bu ağaca” diyor. “Paşam” diyorlar “yolu genişletmek için mecburduk kestik o ağacı”. “bir tek bana sorsaydınız bu ağacı kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum” diyor. Daha fazla dayanamıyor, arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal’in omuzlarındadır da onun için.

Yıl 1930. ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. “ sen hayatında hiç böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve niye ?” der. Bahçıvan der ki; “Paşam çınar ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Bir an düşünür; “Hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız” der. Derler ki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutup ta ağaçtan uzaklaştırmak? Ama inanır mısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne yapar biliyor musunuz? İstanbul’daki köprü altındaki tramvay raylarını Yalova’ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan, olduğu gibi tutarak, kendisi de kazma kürek ile temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.

Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim yani günümüze yakın bir gün. “ATATÜRK ve Türk kadını” konulu tiyatrolu konferansımı gençle sunuyorum. Sunum sonrası televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü zumlanarak önemli bir haber verildi televizyonda. Haberi aynen aktarıyorum, diyordu ki “Amerika’da eski bir ünlü müzikal binası hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir bina yapıldı”. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi. Gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? “öğretmenim biz tarihe pek bir daldık. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik, medeniyet biraz da onlara baksak” deyince arşivimde 1930’da ATATÜRK’ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki ”şu anda ne söyleyeceksiniz bana?”. Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim suç bizde mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri”.

Hadi gelin Söğütözü’ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80 tane söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözüne ATATÜRK hep dinlenmek için gelirmiş. Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; “Ah ! burada bir kulübem olsaydı keşke”. “Ya paşam istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız şuraya“ demişler. “Buradaki ağaçlara ne olacak peki” demiş. “Paşam buradakiler söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka tutar” demişler. Bir an durur, “Bir tek şartla kabul ederim” der. “Burada yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin vereceğim”. Yani bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel örnek teşkil eder bu. Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK makamını Çankaya’dan Söğütözü’ne taşıtır, hasırlar üzerine. Kabullerini orda yapar, imzalarını orada atar, çadırda kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür, ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan bu Söğütözü’ndeki küçük ATATÜRK kulübesinin yapılmasına izin verir.

Tahsin COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisidir. Atatürk, “seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum” der. Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. “paşam hayrola” der. Atatürk, “Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum” der. “Paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?” der. ATATÜRK’ün derki ”Ben en zor olanı yapayımda siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız”. Tahsin ÇOŞKAN “Paşam burada hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın” der. Ama dinleyen kim. Derki “buraya ziraatçıları getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili”. Bir süre sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu bir şekilde, üzerinde “Burada hiç bir şey yetişmez“ yazılı, altında da ziraatçıların imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar. ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar “BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ”. Atatürk orman çiftliğinin hikayesi...

Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de sadece ağaç dikme çöp toplama falan değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtir, ağaçlar boy vermiştr, altında dinlenirler, havuz yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafını cebinden ödemiştir, buraya bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir, herkes yemektedir. Herkes çok mutludur, ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK. Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. Atatürk 25 Mayıs 1933 aslında çevre gününü kutlamaya başlamıştı?

Atatürk’ün Nebizade diye bir arkadaşı vardır.. “Paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı. Peki sen nasıl anladın burada orman olacağını?” der. “Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN’ın burada bir şey yetişmez dediği günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım, buradaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burada ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim”. “Al dediler”, bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. “Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz” dediler. “Ah o iki gün Çankaya’da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım”. Dediler ki bana “ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burada ne ekersen biçersin”. “Ve hani Tahsin COŞKAN’ın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış, epey de ilerlemiştim” diyecektir”.

Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum. Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da “ATATÜRK Çiçeği” diyoruz. O ATATÜRK çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen okuyorum. Gazete haberi şu: “Chicago özel, geçenlerde Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus Kolejinde ATATÜRK’le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir”. Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla üretiliyor ve satılıyor.

Peki diğer sırrımız ne? Dünya tarihi bir sıfatı sadece Mustafa Kemal’e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları ATATÜRK’ün, ama soruyorum sizlere, bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada “kültür antropoloğu” sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal’dir.

Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya‘da Asar kazıları başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş. Üç gün sonra “gelin diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor diyor ki “arkeologlar toplanın”. Başlarında en büyük arkeologumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR’ın bire bir anısıdır. Toplanıyor ve diyor ki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir”. Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular oradan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri de kazarlar hiçbir bulguya rastlamayacaklardır.

Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra oyun bitince “bana Galip ARCAN’ı çağırın!” der. Galip ARCAN gelince “bu piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. ”Hayır, bu “Fleur D’orange” adlı boldvilin aynen çevirisi, neden bunu belirtmediniz hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir.

Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; “Ben bir İnkilap Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir.

Dedim ki bu sözü okuyunca, keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı bir yerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki” Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı olmuştur. Dünyada 46 yaşında pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.

Bu arada ATATÜRK sadece okumamış, yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet bizler için bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi 48 tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal’dir. Bu arada ATATÜRK her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı “Mimber”, 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri okuduğum zaman işte bu Mustafa Kemal’in gazetesi dedim. Keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı çünkü.

ATATÜRK’ün resimlerine bakıyorum hepsi ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? Hadi gelin Antalya’ya gidelim. Antalya yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir “Ya bu türküyü çok sevdim bulun getirin bu türküyü söyleyeni” der. küçücük bir çoban gelir. Derki “Sesin çok güzel bana da bir türkü okur musun”. Başlar çoban “demirciler demir döver tunç olur” diye. Bitince ATATÜRK dalmıştır “bis bis” der. Çoban böyle bakar. “Oğlum der bis” der “Çok beğendik tekrarla anlamına gelir”. Hiç nazlanmaz gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince cebinden bir harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır ATATÜRK’e “bis bis” der. Atatürk’ün çok hoşuna gider...Sonra bu çocuk Atatürk sayesinde çok ünlü bir müzik adamı olur.

Bir gazeteci Atatürk’e sorar “size diktatör diyorlar ne dersiniz”. Atatürk şöyle bir bakar, “Eğer ben diktatör olsaydım hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız “ diyecektir. İzmir kurtulmuş, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara’ya hareket edecekler. Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri “paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz” der. “çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım kolum ağrıdı, setremi yastık yaptım bende, ama üşüdüm uyumadım kalktım” der. Yaveri; “aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik” der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan tarihi bir cevap verir “Geç farkettim, hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması”. Bu insana diktatör demeye kimin dili varabilir ?

İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta iskemleler, ortaya ATATÜRK’ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır” diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal’i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak sanıyorum bu.

İlknur KALIPÇI Ekim 2005 İzmir Konuşmasından...
slideplayer.biz.tr

Yarının neler sakladığını asla bilemezsiniz...







Yaşadığnız her günden hayata dair dersler alın! Bugün; dün için endişelendiğiniz yarındır. 
Buna değer miydi ?...Sharon Zeff




Sen yağmurlu günlere yakışırsın






Sabaha Kadar


Doğum Günün Kutlu Olsun Özdemir Asaf... 

Dünya o kadar büyük ki;
Bir noktayım ortasında, ne yapsam.
Bazan da o kadar küçülüyor ki dünya,
Devrilecek sanıyorum, kımıldarsam.

Hayat o kadar uzun ki,
Öyle bitmez geliyor ki bir an..
Bir de bakıyorum, o kadar kısalıyor ki;
Ne çıkar, diyorum, bir hayattan

Saadet o kadar lazım ki yaşayana;
Billahi can verir uğrunda insan.
Hem o kadar boş ki mesud olmak,
Gün yüzü görmeden ölenlerin arkasından.

Ben o kadar önemli kişiyim ki,
O kadar iyiyim ki aklım ve düşüncelerimle.
O kadar fenayım ki ben
Delice niyetlerimle.

Gece; ne kadar karanlık ve sessizsin..
Öyle kaplayorsun ki evleri, denizleri.
H em o kadar aydınlık ve seslisin ki;
Çılgınca coşturuyorsun bizleri.

Sabah; bir yeni dünya gibi geliyorsun;
Öylesine süslü, öylesine saadesin ki..
Sen o kadar güzelsin ki sabah,
O kadar güzelsin ki.


Pi sayısı nedir, ne işe yarar?


Öğretmen tahtaya pi sayısını yazar ve “ İçinizden biri ne anlama geldiğini söyleyebilir mi? “ der.
Hiç kimse öğretmenin sorusuna karşı oralı olmaz.
Öğretmen  “ Zekice sorulan bir soruya da razı olacağım” der.
Bunun üzerine öğrencilerden biri söz alarak “ bu ne işe yarar ve nerelerde kullanırız “ der ve bütün sınıf gülmeye başlar.
Öğretmen “sana anlatayım” der ve başlar anlatmaya.
          Pi sayısı. Bir dairenin çevresinin çapına bölümüne denir. Ve tahtaya yazdığım sadece bir başlangıcı, sürüp gidiyor. Sonsuza dek. Hiç tekrar olmaksızın.  Bunun anlamı, bu ondalık dizilerin arasında her bir sayı var.
         Doğum tarihiniz, dolap kilitlerinizin şifre kombinasyonları, sosyal güvenlik numaranız…..Hepsi buralarda bir yerlerde.
         Ve bu ondalıkları harfe dönüştürürseniz, var olmuş tüm sözcükleri elde edersiniz. Mümkün olan tüm kombinasyonlar.  Bebekken söylediğiniz ilk hece, en sevdiğiniz arkadaşınızın adı, başından sonuna tüm hayat hikâyeniz. Söylediğimiz ya da yaptığımız her şey, dünyanın sınırsız olanakları bu basit çemberin içinde bulunuyor.
         Şimdi bu bilgi ile ne yapacağınız, ne işe yaradığı SİZE KALMIŞ