30 Haziran 2017 Cuma

Sürü Psikolojisi: Neden Sürüye Katılmayı Tercih Ederiz?

İnsanlar yanlış yaptıklarını bildikleri halde kitleye uyarak yanlış yapmaktan çekinmezler. 

Sürü psikolojisi; tabiri 1848’de Amerikan politik sisteminde kullanılmaya başlandı. Dan Rice adında bir palyaço, o zamanlar bando arabası (bandwagon) kullanarak politik turlara katılmıştı. Bando arabası coşkulu müziklerle turlara çıkıyor ve “bandoya katıl” sloganıyla insanların dikkatini çekiyordu. Bu sayede elde ettiği popülerliğinden dolayı, seçimlerde büyük bir başarı kazanmıştır. Bu yüzden İngilizce “Bandwagon Effect” (Bando Arabası Etkisi) olarak tabir edilir.
Psikoloji bilimine göre sürü psikolojisi; bir yığın kurallar ve koşullar dizisiyle temellenmiş belirli inançların, bir grup, topluluk, ülke vs.’nin insanları arasında yayılmasına verilen addır. 
“Bilinçli kişilik ortadan silinir. Bütün bu birleşmiş fertlerin düşünceleri ve duyguları tek bir tarafa yönelir. Şüphesiz, geçici, fakat pek açık özellikler gösteren bir kolektif bilinç oluşur… Kitle tek bir varlık haline gelir ve ‘Kitlelerdeki zihniyetin tekleşmesi kanunu’na uyar.’ 
Toplum bir denizdir, bu denize birçok farklı ırmak akar. Bu ırmaklar yani küçük ve birbirinden farklı kitlelerin, toplulukların her birinin kendi kural ve iç yasaları vardır. Ama hepsinde ortak olan bir şey vardır ki, o da bireyin özgün ruhunun kaybolmasıdır. Bu topluluktaki kişi, artık kitleyle beraber her şeyi yapmakta ve kendi özgün kişiliğini yok edemese de, bir süreliğine de olsa onu yok saymaktadır. Bu kitle ırmağı, onu toplum denizine dökecektir. Topluluk kural ve görünmez yasalarına birey tamamıyla ve çoğu zaman da sorgulaması istenmeden uymalıdır. Yani sürü psikolojisi işte bu noktada devreye girecek ve bireyin, kitlenin küçük bir parçası olarak kolektif bilince uymasını sağlayacaktır.

Özellikle Ortadoğu gibi tarikatçı ve cemaatçi bir geleneğin bulunduğu ve dinin etkisinin toplumsal hayatı şekillendirmeye çalıştığı toplumlarda, sürü psikolojisi de üst boyutlardadır. Çünkü ortada bir özgür birey ve sivil bir toplum dahi yoktur. Bu koşullarda kişi, kendisini tamamen içinde bulunduğu kitleye ve sürü psikolojisine terk edecektir.
Asch deneyi: Çevrenin belirleyici etkisi
Asch deneyi, 1953‘de yayımlanan insanın karar verme sürecinde, çevresinin etkisinin ne denli önemli olduğunu anlamaya çalışan bir deneydir. Deneyi Polonya asıllı ABD’li sosyal psikolog Solomon Asch yürütmüştür.
Deneye katılacak olan katılımcılara bir görüş testine girecekleri söylenmiştir. Deneyde tüm katılımcılara bir çift kart gösterilmektedir. Bu kartların birinde biri kısa biri orta ve biri uzun olmak üzere 3 çizgi vardır. Diğer kartta ise tek bir çizgi bulunmaktadır. Deneklere bu karttaki çizginin diğer karttaki çizgilerden hangisine benzediği sorulmuştur. Deneyde katılımcılardan biri hariç diğer hepsi Asch’ın asistanlarıydı ve önceden belirlenen davranışları yapmaktaydılar. Deneyin amacı gerçek deneğin davranışlarının diğer deneklerden ne derece etkilendiğini bulmaktı. Katılımcıların hepsi aynı odada durmakta ve kendilerine kart çiftleri gösterildikten sonra sırayla cevap vermeleri istenmekteydi. Gerçek deneğe ise sıra en son gelmekteydi. Sıra ona gelene kadar denek diğer katılımcıların cevaplarını duymaktaydı. İlk birkaç denemede tüm denekler doğru cevap vermekteydi. Fakat daha sonra gerçek denek dışındaki katılımcılar hep birlikte yanlış cevaplar vermeye başladılar. Cevap sırası kendisine gelen gerçek deneklerden %32’si grubun yanlış da olsa söylediği cevaba katılmıştır.
Bu örnekte kişi, bence aslında gözüyle gördüğü doğru seçeneği bilse de, içgüdüsel olarak tarihsel bir biçimde çoğunluğuna uyma, sürünün içinde kaybolma dürtüsüyle yanlış yanıt vermektedir. Belki de bilinçaltındaki deneyimleri otomatik olarak onu yönlendirmektedir. Çünkü bireyin en büyük korkularından birisi, doğru yolda bile olsa, izole edilmek, dışlanmak ve ayrıksı kalmaktır.
Derler ki, “Doğru bildiğin yolda tek başına kalsan da yürü.”, işte bunu yapabilen insan sayısı çok fazla değildir. Ayrıca diğer aktör denekler yanlış yanıtlar verdikçe, esas deneğin özgüveni kırılmakta ve o da kendisinden şüphe etmektedir. Dolayısıyla yanlış yap, ama sürünün içinde kal felsefesidir bu. Bunun sonu bir yabancılaşmaya kadar uzanabilir.
“Birinci sebep, kitle içinde bulunan birey, sadece çokluğun, sayı fazlalığının verdiği bir duygu ile, tek başına olduğu vakit frenleyebileceği içgüdülerine kendisini terk ederek yenilmez bir güç kazanır. Bir toplulukta her duygu, her hareket sirayet edicidir.
Çevre ya da daha geniş anlamıyla toplum, davranışlarımız ve düşüncelerimiz üzerinde sandığımızdan çok daha belirleyicidir. Çoğu zaman davranışlarımızı, çevrenin tepkisine göre kısıtlar ya da çevrenin tepkisini alabilecek davranışlar içerisine girmekten kaçınırız.
Örneğin Türkiye toplumunda yerleşik olan “elalem” diye bir gerçeklik vardır. “Elalem” olarak nitelenen bireyin içinde yaşadığı özellikle yakın çevresidir. Kişi, davranışları nedeniyle önce aile içinde kısıtlanmaya başlar, ve ailenin diğer üyeleri o kişiye, “Bunu yaparsan elalem ne der?” diye sorarak, onu baskı altına alırlar. Bu anlayış, bütün davranışları çevre süzgecinden geçirir ve çevrenin onaylamayacağı davranışları yapmaktan çekinerek, sürünün içinde hareket etmeye gayret eder. Bu yüzden yanlış olduğunu bilse bile yanlış yolda ilerler, belki de otomatik olarak bilinçaltı tarafından sürüyü takip edebileceği yolda ilerler.
“Sürüden ayrılanı kurt kapar.” diye bir söz vardır. Aslında sürüden ayrılanı kapan o kurt otoritedir, güçtür ve iktidardır. Çünkü sürüden ayrılan otoriteye, iktidara başkaldırmış demektir.
Gücü doğuran itaatin kendisidir aslında. Gramsci, hegemonyayı baskın sınıfın boyun eğenlerin izniyle gücü kazanması olarak ele alır. Birey açısından ise, güce boyun eğme ve itaat etme, bireyin öz çıkarlarını güç odaklarına ve özellikle de en büyük güç odaklarından birisi olan devlete karşı korumasını beraberinde getirir. Ancak sistem içerisinde bireyler, o kadar itaat etmeye ve hegemonyaya alıştırılmıştır ki, yapılan çeşitli bilimsel deneylerin gösterdiği gibi, birey güç olarak gördüğü her mekanizmanın karşısında mantıksız bir biçimde itaat göstermektedir.
Foucault’nun “büyük bir zindan”, Weber’in “çelik gibi sert kabuk” diye adlandırdığı itaati içselleştiriyoruz ve kendi kendimizi gönüllü olarak büyük zindana kilitliyoruz. O karikatürdeki gibi öndekini takip ederek hipnotize olmuş bir şekilde, içgüdülerimizi izleyerek uçuruma doğru bilinçsizce ilerliyoruz.
Bireyin, devlete olan itaati yalnızca zor ile gerçekleşmez. Foucault işte bu noktayı şöyle dile getirmiştir: “Eğer iktidar sadece olumsuz bir baskı işlevinden ibaret olsaydı ona gerçekten tutarlı bir biçimde itaat eder miydik?”
Bireyin devlete, topluma ve sisteme itaat etmesini sağlayan çeşitli mekanizmalar vardır. Althusser’in devletin ideolojik aygıtları tezi, işte bu ilişkileri ortaya koyar.
Althusser şöyle der: “Fakat artık işin özüne yönelelim. Devletin ideolojik aygıtlarını (DIA), Devlet’in (Baskı) Aygıtından ayıran şu aşağıdaki temel farktır: Devlet’in (Baskı) aygıtı zor kullanarak işler, oysa DIA’lar ideoloji kullanarak işlerler.”
Yani devletin ideolojik aygıtları, neden sürüye katılmamız gerektiğini sürekli olarak beynimize işlerler.
Yine başka bir deneyde, bir asansörde bulunan üç kişi (bu kişiler deneyin gerçekleşmesi için rol yapan kişilerdir) sırtlarını asansörün kapısına dönerler. Ve asansöre giren başka bir kişi ise, bunun bir deney olduğunu bilmeksizin, diğerlerini taklit ederek asansöre sırtını dönmektedir. Deney defalarca tekrarlanmasına karşın, asansöre giren insanlar çoğunluğun davranışlarını taklit ederler.
Bu deney sürü psikojisini iyi anlatan bilimsel deneylerden birisidir. 
Nietzsche’ye göre, özgür insan, yaşadığı toplumun geleneklerinden sıyrılmış, kendince düşünebilen, ama hâlâ kendini bulamamış insan tipidir. Sürünün egemenliği altında yaşasa da, sessiz başkaldırışları sebebiyle sürüden ayrılmıştır.
Örneğin bir gazete haberi şöyle: Karaman’ın Ayrancı ilçesindeki sis nedeniyle kaybolan sürüdeki 150 koyun telef oldu. İçlerinden birinin uçurumdan aşağı düşmesi üzerine onu takip eden 149 koyun peşinden atladı.
Aslında tarihsel olarak bakarsak, insanlar da yukarıdaki örnekte olduğu gibi koyunlardan farklı değildir bu anlamda. Örneğin Hitler’i ve diğer diktatörleri, sistemin, devletin, toplumun kurallarını izleyen toplum da, uçurumdan aşağıya atlayan koyunlar gibidir. Bir toplum da uçurumdan aşağıya atlar. Demek ki sürüyü izlemek, her zaman varlığını güvence altına almak anlamına gelmiyor, çoğu zaman intihara koşmaya benziyor.
Otorite ve itaat kültürüne bir bakış: Milgram Deneyi
Milgram deneyi, insanların otorite sahibi bir kişi veya kurumun isteklerine, kendi vicdani değerleriyle çelişmesine rağmen itaat etmeye ne ölçüde istekli olduklarını ölçme amacını güden bir deneyler dizisinin genel adıdır. Deneyi gerçekleştiren Yale Üniversitesi psikologlarından Stanley Milgram, bu araştırmasını ilk olarak 1963’te Anormal ve Sosyal Psikoloji Dergisi (İng.: Journal of Abnormal and Social Psychology dergisindeki makalesiyle tanıtmış ve bulgularını 1974’te yayımladığı Otoriteye İtaat: Deneysel bir Bakış (İng.: Obedience to Authority; An Experimental View) isimli kitabında daha derinlemesine incelemiştir. 
Bu deney psikoloji bilimi açısından itaat kavramını açıklayan en önemli deneylerden birisidir. 
Milgram’ın ilk deney dizisinde öndeneklerin %65’inin (40 öndenekten 26’sının) deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu, her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da, uyguladıkları görüldü. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylemişlerdi. Katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmedi. Deneyin çeşitlemeleri daha sonra Milgram’ın kendisi tarafından ve dünya genelinde farklı psikologlarca gerçekleştirildi; sonuçlar birbirine yakındı. Bu çeşitlemelerle deneyin özgün sonuçlarının onaylanmasına ek olarak deney düzeneğindeki değişkenlerin etkileri de ölçülmüş oldu.
Bence deneyin en önemli göstergelerinden birisi, sistemin bir vidası bile olamayan işlevsiz bireyin, otoritenin yönlendirmesiyle her şeyi nasıl kolayca -istemeden bile olsa- yapabileceğini göstermesidir. Bunun gerekçesi de şöyledir: “Ben bana söyleneni yaptım. Benim kişisel bir sorumluluğum yoktur.” İşte birey yapılanlardan böylece sıyrılmaya çalışır, tıpkı Nazi askerlerin, subayların sonradan yapmaya çalıştıkları gibi. Birey bu koşullarda her gün çalışmaya devam ederse artık kişiliği de değişecek, bir makine kadar duygusuz bir şekilde, belki de sadistçe kendisinden istenenleri harfiyen uygulayacaktır. Aynen Nazilerin yaptığı gibi. Amaç her şeyden öne çıkacak ve birey artık elindeki gücü isteyerek kullanacaktır.
Max Weber otorite tiplerini üçe ayırır: Geleneksel otorite, karizmatik otorite ve hukuksal (demokratik) otorite.
Birey bu her üç çeşit otoriteye de itaat etmektedir. Başka otorite türleri de gelişmiştir bu üçünün yanında. Sistem gerektiğinde tüm otorite tiplerini kullanarak, bireyi ve toplumu istediği noktaya yöneltir.
Aslında insanda hem otoriteye itaat etme, hem de otoritenin bir parçası olarak onu uygulama eğilimi vardır. Şartlar olgunlaştığında her iki eğilim de açığa çıkabilir. Birey kendi hatası, yanlışı, “suçu” ortaya çıktığında, bu durumda yansıtma şeklinde bir davranış biçimine girebilir ve kendi sorumluğunu üzerinden atmaya çalışabilir.
Ayrıca birey elinde bir güç taşımaktadır, bu gücü kullandığında kendisinin de iktidarın bir parçası olduğunu ve iktidardan güç aldığını, yalnız olmadığını bilmektedir. Ondan bunu yapmasını isteyen otoriteye sığınarak bir nevi kendi gücünü ve varlığını da güvence altına almak istemektedir. Peki bunun böyle olması Nazileri aklar mı? Onların tek tek, “Ben bana verilen emirleri uyguladım.” savunmasını haklı kılar mı? Elbette buna hayır diyebiliriz. Çünkü Nietzsche’nin belirttiği gibi insan, yani özgür insan başkaldırışlarıyla sürüden ayrılabilir. Tarihsel olarak baktığımızda, kendisine verilen emirleri, ya da otoritenin zorlamasını reddederek güce, otoriteye itaat etmeyen, karşı çıkan birçok insan olmuştur.
Akıl Oyunları (Brain Games) deneyi
National Geographic Channel’ın, ‘Brain Games’ yani ‘Akıl Oyunları’ isimli programında insanların sürü psikolojisini test etmek için sosyal bir deney yapılıyor.
İnsanlar yalnızca biri bekliyor diye sıraya girebiliyorlar ve anlamlı olsun veya olmasın, en öndeki kişi ne yapıyorsa aynısını yapabiliyorlar. İnsanlar neden beklediklerini ve nereye gittiklerini bilmeden sıraya giriyor ve sıranın önündeki aktörün yaptığı her davranışı taklit ediyorlar.
İnsanlar amaçsızca ve neyi beklediklerini bile bilmeden saatlerce bekleyebiliyorlar. Öndeki insanların ardında onları takip ederek mantıksız bir biçimde amaçsızca saatlerce yürüyebiliyor, dans edebiliyorlar. İşte bu örnek dünyada liderlerin toplumu nasıl kolayca domine ederek peşlerinden sürüklediklerini de iyi açıklıyor.
Toplum da liderler yaratmaya ve yarattığı bu liderlerin peşinden gitmeye tarihsel olarak eğilimlidir. Çünkü var olan sistem manipülasyonu çeşitli araçlarla gerçekleştirir. İnsanlar yanlış yaptıklarını bildikleri halde kitleye uyarak yanlış yapmaktan çekinmezler.
Bu da sürü psikolojisine iyi bir örnektir. İnsanların otoriteye bu kadar kolay ve mantıksızca boyun eğmeleri binlerce yılın getirdiği bir eğilimdir. İşte bu nedenle devletler, bireyleri, toplumları bu kadar kolay idare edebilmekte ve istedikleri yöne yöneltmektedirler.
Erol Anar