Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

16 Şubat 2017 Perşembe

Zaman bütün gerçekleri, en geri olanlara dahi anlatacaktır.




Kudretsiz beyinler, zayıf gözler gerçeği kolaylıkla göremezler. O gibiler, büyük Türk Milleti'nin yüksek seviyesine nazaran geri adamlardır. Fakat zaman bütün gerçekleri, en geri olanlara dahi anlatacaktır. ( 1925 )


Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı



Fiziksel rahatsızlık ancak ruhsal durum iyi olmadığında önem kazanır. Bu durumda, rahatsızlık yaratan şeye takarsınız, bu da sizi iyice rahatsız eder. Fakat ruhsal durumunuz iyiyse fiziksel rahatsızlık fazla bir anlam taşımaz.

Geçmiş ,yalnızca anılarımızdadır;gelecek yalnızca planlarımızdadır.Şimdi ise bizim tek gerçeğimizdir.

Bazı şeylerin farkına varamazsınız, çünkü öyle küçüktürler ki gözünüzden kaçırırsınız. Ama bazı şeyleri de çok büyük olduğu için göremezsiniz. İkimiz de aynı şeye bakıyoruz, aynı şeyi görüyoruz, ama o bambaşka bir boyuttan bakıyor, görüyor ve düşünüyor.

Bence, eğer dünyayı düzeltmek ve yaşanacak daha iyi bir yer haline getirmek istiyorsak yapılacak şey, kaçınılmaz olarak ikici olan, öznelerle ve nesnelerle ve bunların birbiriyle ilişkileriyle dolu olan politik ilişkiler üzerinde ya da başkalarının yapacağı şeylerle dolu olan programlar üzerinde konuşmak değildir. Bence bu tür bir yaklaşım sondan başlar ve bu sonu baş sanır. Politik programlar, ancak temeldeki toplumsal değerler sisteminin doğru olması durumunda etkili olabilecek, toplumsal niteliğin sonuç ürünleridir. Toplumsal değerlerin doğru olması için bireysel değerlerin doğru olması gerekir. Dünyayı düzeltmenin yeri ilk olarak kendi yüreğimiz, kafamız ve ellerimiz ve sonra onlardan çıkan iştir. Başkaları insanoğlunun yazgısını düzeltmekten söz edebilir.

Sonunda kendini yüceltmeyi amaç edinen her çaba felaketle sonlanmaya yazgılıdır

Eğer yaptığınız değişiklik işe yaramıyorsa
bu, aksilik değildir; çünkü kazanılan bilgi gerçek bir ilerlemedir.

“Yalnızca senin hoşlandığın” şeyi hor görmek üzere eğitilirsen,
elbette başkalarının daha uysal bir uşağı -iyi bir köle- olursun. “Yalnızca
senin hoşlandığın” şeyi yapmamayı öğrenirsen Sistem seni sever.

Gideceğin yere ve olduğun yere bakınca hiçbir anlam çıkmıyor, ama geriye bir zamanlar olduğun yere baktığında bir model belirmeye başlıyor. Ve ileriye, bu modeli izleyerek bakarsan bazı şeyleri yakalayabiliyorsun

"Yeni nedir? İlginç ve sonsuza dek uzanan bir soru, fakat üzerine gidilse ortaya çıkan, boş şeylerin ve modanın sonsuz şaklabanlığı, yarın dibe çökecek bir çamurdur. Bunun yerine "En iyi nedir?" sorusuyla uğraşmayı yeğlerim ki bu soru enine değil de derinlemesine hareket ettirir insanı; ona verilecek yanıtlar, dipteki çamuru söküp akıntıyla götürmeye eğilimlidir."

Dertler asla bitmez, elbette. İnsanlar yaşadıkça mutsuzluk ve talihsizlikler de olacaktır; ama artık daha önce var olmayan bir duygu var; üstelik şeylerin salt yüzeyinde değil, ta içerilere dek nüfuz ediyor: “Biz onu yendik. Artık daha iyi olacak. Böyle şeyleri anlayabiliyor insan.

Bu insanlara bir şeyler söylemenin bir yolu olduğu umudunu hâlâ taşıyorum, fakat suratları asık ve aceleleri varmış gibi görünüyor, yani, bir yolu yok..

İnsanlık tarihinde, düşünce kanallarının çok derin oyulduğu, hiçbir değişikliğin mümkün olmadığı, hiçbir yeni şeyin gelişmediği ve “en iyi”nin bir dogma konusu olduğu çağlar vardır, fakat bugünkü durum bu değil. Bugün ortak bilincimizin akıntısı kendi kıyılarını bozuyor, ana doğrultusunu ve amacını yitiriyor, çukur yerleri basıp, tepelerin karayla bağlantısını kesip yalıtıyor ve tüm bunlar kendi iç momentine körlemesine uymaktan başka hiçbir amaca dayanmıyor. Kanalı biraz derinleştirmek lazım galiba.

Çok karmaşık bir organik yapısı olan biz ileri organizmalar çevremize,
birçok harika benzerlikler icat ederek tepki veririz. Yerleri ve
gökleri, ağaçlan, taşları ve okyanusları, tanrıları, müziği, sanatı, dili,
felsefeyi, mühendisliği, uygarlığı ve bilimi icat ederiz. Bu benzerliklere
gerçeklik deriz. Ve gerçekliktirler. Gerçek adına çocuklarımızı
hipnotize eder, bunların gerçeklik olduğunu bilmelerini
sağlarız. Bu benzerlikleri kabul etmeyeni akıl hastanesine atarız.


Dünya vatanım, tüm insanlar kardeşim ve iyilik yapmak dinimdir.



Evren, devinimle sürmekte olan bir sistem olarak maddelerden oluşmaktadır.

Bilginin görev olduğu bir yerde bilgisizlik bir suçtur.

Bilgisizlik çağı, Hristiyanlık sistemi ile birlikte başladı.

Gelecek nesiller için plan yaparken, erdemin kalıtsal olmadığını hatırlamamız gerekir.

Her bilimin temelinde, evreni düzenleyen ve yönetenler kadar sabit ve değiştirilemez ilkelere dayanan bir sistem vardır. İnsanoğlu bu ilkeleri yapamaz, sadece keşfeder.

İnsanın mutluluğu için zihinsel olarak kendisine inançlı olması zorunludur. İnançsızlık inanmayı ya da inanmamayı kapsamaz. İnançsızlık kişinin neye inanmadığına yönelik inancını ortaya koymasıdır.

İnsan sadece akli düşünceyle Tanrı'yı keşfedebilir.

Sözde inanca araç olan Yahudi, Roman, Yunan, Türk, Protestan ibadet mekanlarına veya bildiğim başka bir ibadethaneye inanmıyorum. Benim mabedim kendi aklımdır.

Yahudi, Hristiyan veya Türk olsun fark etmez. Bütün ulusların ibadethaneleri insanların üzerine korku salmak, insanları köleleştirmek, gücü tekeline almak ve çıkar sağlamak amaçlı kurulmuş insan icadından başka bir şeye benzemiyor.

Mantık ve bilgisizlik, her biri bir diğerinin zıttıdır ve insanlığın büyük bir kitlesini etkiler. Bunlardan birisine bir ülkede yeterince genişlikte değer verilmesi ortamı oluşturulursa yönetim mekanizması kolaylıkla işler hale gelir. Mantık kendisine itaat eder; bilgisizlik ise ona dikte edilen ne olursa onu teslim eder.

Mantık yalnızca kendisine boyun eğer; bilgisizlik ise kendisine dikte edilen neyse ona.

Soruşturma ile sadece hata ve gerçek olmayan şey küçülür.

Barışın hiçbir maliyeti yoktur. Buna ek olarak tüm masrafıyla herhangi bir zaferden son derece daha avantajlıdır.


İnsan için en zor olan şey, her gün insan kalmaktır.



Affedince yorulur insan, yalnız kaldığında bir de; ama insanı en çok yoran şey hayal kurmaktır, olmayacağını bildiği halde. 

Gün gelir ve anlar ki insan; Yaşadığı her şey bir yalandır..! Geriye vazgeçemediği bir Aşk ve kabullenemediği bir yalnızlık kalır.

Sen konuşmaya tenezzül etmezsin suskun sanırlar, ve umursamaz. Bilmezler ki, bir konuşacak olsan yüzüne bakacak yüzleri kalmaz.


Her insan bir romandır. Biraz kahramandır. Gün gelir anlar ki en çok harcadığı şey hayalleri değil zamandır.


Sen kendini biliyorsan, bil ki kendini bilmezlerin söyledikleri anlamsızdır. Unutma gereksiz eleştiri sadece gizli hayranlıktır.


Kadın kapris yapıp alınganlaşıyorsa sorun yok. Bir çözüm aradığını gösterir bunlar. Bil ki asıl sorun, sustukları zaman başlar.


Garip değil mi? İnsan hep aşk acısı çekmekten yakınır aslında; peki hiç mi aşk acısı çektiren yok aramızda?




Büyüklenme...


Don Juan Matus'tan
Anlamın İçeriği:
Onaylanma ihtiyacıdır.
Basit bir gösterişçilik ya da ben merkezcilikten söz etmiyoruz.
Büyüklenme yüzünden, kendimizi (benliğimizi) savunmak zorunda hissettiğimiz bir şekilde algılarız.
Benliğimizin taleplerine odaklanırız.
Kendi sorunlarımızın dünyanın en ciddi sorunları olduğuna ve düşüncelerimizin tek doğru düşünce olduğuna inanırız.
Biz Evren’in merkeziyizdir.
Kendine acıma, onaylanma ihtiyacı, suçlama, savunma vardır.
Klişe sözleri benimseriz.
Sahte imajlar yansıtma isteğinde oluruz.
Kendimizi olduğumuzdan çok yükseğe çıkarmak için sergilediğimiz bilinç dışı tutumlar. Bu amaçla yapılan kasıntılı davranışlar, yalanlar, klişeler, benliği göklere çıkaracak herşey.
Kamera karşısında, topluluk içinde, iş hayatında, sosyal ortamlarda durmayan içsel konuşma veya içimizde egosal sözcük fabrikası çalışır.
Arzu ettiği onaylanmayı elde edemezse; kızacak, gücenecek, depresyona girecek hatta intihara bile kalkışabilir.
Bir ortama girdiğiniz zaman:
- Beni nasıl algılıyorlar?
- Nasıl bir imaj yansıtıyorum? (güzel, akıllı, seksi, esprili, kültürlü, zengin…vb.)
Başkaları ile; sizi kültürlü, esprili, akıllı, sosyal, popüler, ekonomik düzeyi yüksek…vb. bir insan olarak görecekleri şekilde konuşmak.
Su götürmez kanıtlar göstererek tartışmaları kazanmak için çalışmak veya çok çabalamak.
Etkileyici hünerlerinizi anlatıp durmak.
Karşı cinsten birini etkilemek için, vermek istediği algı veya imaj için çok çaba göstermek.
Bu kişiler onay arayışındadır ve onay arayışında olanlar, onaylandıkça var olduğuna inanabilirler. Oysa bu durum, kendine özgü hiçlik yığıntısından ibarettir.
Büyüklenmden kurtulmak neden önemli?
* Savaşçının ilk görevidir. Çünkü, enerjisinin çok büyük bir kısmını tüketir. Don Juan Matus’un ifadesi: “…….savaşçının stratejik listesinde, büyüklenme enerjiyi en çok tüketen ve bu yüzden silinmesi gereken konudur. Büyüklenmeyi yaşayan kişinin ilk hedefi, o enerjiyi serbest bırakmaktır. Bu enerjiyi yeniden yönlendirmek kusursuzluktur…….”
* Büyüklenme yüzünden, kendimizi yansıtan bir aynaya zincirlenmiş halde kalırız. Bu yansımanın onaylandığını görmek amacıyla, diğer insanlara bakar dururuz.
* Bu duygu kısa vadede zevk verebilse de, aslında yıpratıcıdır.
* Büyüklenmeden dolayı yaşanan: “Kendine acıma, kıskançlık, çekememezlik, kin, hınç, depresif duygular, çökkünlük….” ve bunun gibi bütün enerji düşürücü vetakattan düşürücü duyguların hepsi büyüklenme hissettiğimiz için ortaya çıkmaktadır.
* Büyüklenmeyle mücadele, SAVAŞÇI için en zor olanıdır. Bunu alt etmek en harikulade zaferlerden biridir.
* Büyüklenme, öz benliğimizi kısıtlar. Özgürleştirmez, tutsak olarak yaşatır. Kendimiz olmaktan uzaklaşırız.
* Devamlı, dış dünyaya yansıttıklarımıza odaklanırız ve kendimizi çizdiğimiz imajla değerlendiririz.
Büyüklenme, enerjimizin %90’ını tüketip karşılığında YALNIZLIK, GÜÇSÜZLÜK ve DÜŞÜK KALİTELİ BİR YAŞAM dışında hiçbir şey vermez. Büyüklenme; kendinin onaylanması, kendisinin gerçek ve önemli olduğuna kendisini ikna etmesi amacıyla sürdürülen bir yaklaşımdır.
Enerjimizin %90’ını harcayan kara deliklerdir BÜYÜKLENME ve yarattığı aşağıdaki yaklaşımlar nedeniyle enerji kaçaklarına neden olur:
Başkalarının bizi kabul etmesi ve onaylaması için uğraşırken,
Başkalarının bizim hakkımızdaki düşüncelerini etkilemeye çalışırken,
Kendimizi savunurken ve diğer insanlara ispat etmeye çalışırken,
Kendimizi başkalarının eleştirilerine karşı savunurken,
En iyi olduğumuzu kanıtlamaya çalışırken,
En güçlü olduğumuzu ya da en güzel, en sevecen, en akıllı, en başarılı, en çok para kazanan, en tanınmış-popüler, en sosyal, en romantik, en çekici, en güzel konuşan, en bilgili, en entelektüel, en kültürlü, en bilge, en Tanrı’ya yakın, en duyarlı, en dertli, en kadersiz, en şanssız, en yalnız, en kötü muamele görmüş, en çok incitilmiş, en kötü çocukluk geçirmiş, en çok yara almış, en acılı, en yanlış anlaşılmış,…………yani “EN” bir şey!
Büyüklenmeden kurtulan SAVAŞÇI:
- Yalnızca bir kez seçeriz: “Bir SAVAŞÇI ya da sıradan bir insan olmayı seçeriz.” İkinci bir seçim yoktur.
İmkansızdır.
- Herkesin herhangi bir şey için yeterli kişisel ERKİ vardır. SAVAŞÇININ marifeti; kişisel ERKİNİ, zaaflarından uzak tutup savaşçının amacına yöneltmektir.
- SAVAŞÇININ MÜHRÜ diye adlandırılan KUSURSUZLUKTUR. 

Bugünden Genç Hiçbir Gününüz Olmayacak

"... Önce kendisini sevmesi lazım bir insanın, kendisine saygı duyması lazım. Başkasını sevmek için bile önce kendini sevmek gerektiğine çok inanıyorum." Gülriz Sururi ile son kitabı Zefiros, sanat ve hayat üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
Bugünden Genç Hiçbir Gününüz Olmayacak
Bugünden Genç Hiçbir Gününüz Olmayacak
Son anı kitabınız Zefiros’u elimden bırakamadım. Anı kitaplarının kendine özgü başka bir tadı var. Ardından okuduğum Kıldan İnce Kılıçtan Keskince de başka türlü alıp götürüyor insanı. Hatta sanki daha romana yakın, siz ne dersiniz?

Çok kimse Zefiros için “En iyi kitabın” diyor. Benim için Kıldan İnce Kılıçta Keskince de bambaşka. Neredeyse dil kurumundan ödül alacaktı, anı kitabı olduğu için gerçekleşemedi. Hep roman gibi olduğu yazıldı. Gerçekten ilginç bir yaşamım oldu ve bunu kağıda dökmeyi becerebildim. Bir de o kitabı bitirdiğim zaman bir terapiden çıkmış gibiydim. İnanılmaz bir şey. 

Yazmanın iyileştirici bir etkisi olduğunu söylüyorsunuz, neden sizce?

Müthiş hakikaten. Kendi sorunlarımı hep kendim çözdüm, hiç psikoloğa gitmedim. Yaşadıklarıma geri dönerek her şeyi kendine rahat anlatan biri olduğum için ihtiyacım olmadı. Bu konuda biraz güçlü hissediyorum. Bu kitabı yazarken de çok huzur buldum. Ayşe Opereti’nin sahnelenmesi, bazı meslektaşlarımın yaptığı haksızlıklar gibi aklıma takılmış, beni üzen şeyleri kağıda aktarmaktan çok keyif aldım. İntikam duygusu hiç taşımadım. Ama bu bir rahatlamaydı benim için. Açık açık söyledim. 

Çocukluk döneminizi yazarken, hafızanın bazı şeyleri değiştirdiğini düşündünüz mü? 

Hafıza değiştirebilir, ama öyle olmadı. Çünkü ben hep çocukluğumu unutmaya çalışarak yaşadım. Genç kız olduktan sonra, hiç aklıma getirmemeye çalışmışım. Çünkü çok mutsuzdum. Kendimi birey olarak kendime ispatladığım zaman, yavaş yavaş geri dönüşler başladı. Yine de ta ki Ülkü Tamer bana bu anı kitabını önerene kadar, bunları hep ittim. Yazmaya başlayınca her şeyi hatırladım. Fotoğrafları nasıl çekmişim. Beyin saklamış, çok şaşırmıştım. Müthiş bir çocukluk yaşamış olduğumu gördüm. “Bazen o kadar da kötü değilmiş” diyebildim. Birdenbire bütün sorunlarım bitti, nerede olduğumun farkına vardım. İyi ki bunları yazmışım dedim. Hakikaten de iyi ki böyle bir çocukluk yaşamışım, acısıyla tatlısıyla. Oradan bir Gülriz doğmuş. Ben annemin kızı olarak büyüseydim sanırım ki genç yaşlarımdaki, en başarılı dönemimdeki Gülriz olmazdım. O kadar zor bir meslekti ve onlar da o kadar kahrını çekmişti ki, tiyatrocu olmama imkan yoktu. Herhalde izin vermeyeceklerdi. Münasip bir yaşta evlendirirlerdi beni. İki çocuklu filan böyle bir yaşamım olurdu. 
©Nazlı Erdemirel
Kitabınızda hayatınızın dönemlerinin farklı renkleri olduğunu yazmışsınız, bu çok hoş bir dokunuş. Anı kitaplarınıza bakarsak, onları renklerle nasıl tanımlarsınız?

Birinci kitabım, kurşuni renk. Koyu, bulutlu, grilerin tonları var. Bir yerden sonra bulutlardan sıyrılıyor, sanki güneş doğuyor. Ünlü biri olmak değil, ama ünlü bir tiyatrocu olmak çok önemliydi benim için. Bunu başarıyorum. En başarılı dönemlerim diyebilirim. Çok mutlu dönemler oluyor. Aşk kırıklıkları daha çocuksu yaşlarda kalıyor. Hiçbir şeyi gölgeleyemiyor. O dönem, zamanın icabı mıdır bilmiyorum ama kederleri, sıkıntıları da beraberinde taşıyor. Fakat çok küçük yaşta anladım ki hayat tekdüze değildir. Babaannemle Romeo Jüliet filmini seyrediyorum, “hayat bu değil, benim de bir Romeo'm olabilir” dediğimde 8-9 yaşlarında falanım. O çok önemli benim için, başka bir hayatın beni beklediğini anladığım zaman, çok mutlu oldum galiba.

Çok hüzün var kitapta, bir yandan da hep güçlü bir tarafı, hep ayağa kalkmak var. Umutsuz değil.

Çok, mağlup olurken birdenbire ayağa kalkan boksör gibi. Umutsuz değil. Çok sonra anladım kendime çok güvendiğimi. Farkında değildim. İkinci kitap Bir An Gelir'e gelince, orada doygunluk, mesleğin inişli çıkışlı yokuşlu yolları, başarılar, büyük mutluluklar var. İhanetler de var. Bununla paralel çok büyük bir aşk var. Güneşli dönem, beyaz günler birinci kitapta, belki de Engin'i tanıdığım zaman başlıyor. İkinci kitap da böyle, daha beyaz. En enteresanı, üçüncü kitaba bakınca, çok renkli buluyorum. Düşe kalka. Hayatımızın her anında bir gün içinde bile üç kere mutlu olup üç kere canınız sıkılabiliyor. Mutluluk uzun bir süreç değil, yahut mutsuzluk uzun bir süreç değil. Bilinçli yaşlanmak var. Ölüme inanıyorsun tabii, biliyorsun, ama oraya kadar geçecek olan o yaş almak dönemi, işte onu sen istediğin gibi formüle edebiliyorsun. Hiçbir şeye esir olmuyorsun. Yaşlılığı olduğu gibi kabul edebildiğim gibi Engin'in hastalığını da çok rahat kabul ettim. Bunu yaşayan ben de olabilirdim. Herkesin hayatında çok kötü günler olur. 

Yazmasam olmazdı gibi bir hissiyatınız var mı? Yazmak bir ihtiyaç mı sizin için?
©Nazlı Erdemirel
Doğrudur. Ama Engin’in hastalığından sonra hiçbir şey düşünemedim o konularda. Çok heyecanlı, çok zor günler yaşadık. Konsantrasyon diye bir şey var mı, ilham diye bir şey var mı, bunları hala birbirinden ayırıp çözebilmiş değilim. Hep, kalemi kağıdı elime alıp, aklıma önceden gelen fikirlerle, durmadan yazdım. Fakat bu sefer baktım, birgün durmuşum. Yazamıyorum. İnsanın hayatında dönemler oluyor. Bazı dönemler daha yaratıcısınız, bazı dönemlerde suskun durmanız, hiçbir şey yapmamanız gerekiyor. Bunların nedenini bilmiyorum. Sonra bir yerinden başladım tekrar. 

Anı kitabı yazmanın getirdiği zorluklar var mı?

Kitabı yazarken atladığım bir sürü şey var, ama hepsini yazsam da çok uzun olurdu. Anı kitabı yazmanın çok kötü bir tarafı var, eşinizi dostunuzu darıltıyorsunuz. ‘Beni yazmamışsın’ diyen oluyor. Bir elekten süzüyorsun anıları kendi kendine, ne kaldıysa onu yazıyorsun. Daha derinlere inip araştırıp bulursan yapay kalır. Not almak adetim yok, her zaman çok istediğim halde günce de tutamadım. Ama hep çok dikkatli bir insan oldum. 

İşinizdeki başarınızın sebeplerinden biri detaylara önem veriyor olmanız olabilir mi? 

Evet, detaylar çok önemli. Yunan Devlet Tiyatroları Genel Yönetmeni Muzedinis, Türkiye’ye gelmişti. Ankara’da Güzel Helen diye bir klasiği sahneye koyuyordu. Arkasından Muammer’le konuşmuşlar, bizde Cam Kırıkları oynanmasına karar verildi. Birgün, tiyatro nedir diye hepimize tek tek sorup, sonunda tiyatro “detaylar detaylar detaylar” dedi. Hiç unutmadım. Bir sürü detayın bir araya gelişinden oluşan bir şey tiyatro. 

Muzedinis kitapta söz ettiğiniz, Türkiye’de koro kurmak çok zordur diyen yönetmen mi?

Evet, en sonunda hepsinin seslerini kısarak koro elde edebilmiş. Herkes assolist bizim memlekette. Bütün gençler bir vakitler solcuydu filan derler. Solcuyduk yani inanıyorduk. Sosyal adaletin peşindeydik. Ama biz koro olamıyoruz. Türkiye’de muhalifler bir araya gelemez. 40'lı yıllarda oldu her şey, o dönemdeki politikacılara o dönemdeki genç halkın karşı çıkması lazımdı. Köy enstitülerinin kapatılmasına karşı çıkması lazımdı. O kadar üzülüyorum ki Türkiye’ye, kişisel olarak elimden gelen tek şey bu olduğu için internete yazınca rahatlıyorum. Bunları düşünmemenin bir çaresini bulmaya çalışıyorum.
©Nazlı Erdemirel
Buradan tekrar yazılarınıza dönersek, hikâye, roman, anı kitabı, tiyatro oyunu gibi pek çok farklı türde yazılarınız var. Hangisi daha zor?

Derler ki hikâye en zor türdür. Bence hikâye yazmak çok imkanlı. Tiyatro yazmak zordur, ben onu da çok seviyorum. Diyaloglar, kurgu çok önemli. Oyun mutlaka çok iyi olacak, bel kemiği iyi olacak, çok ustaca yazılmış olacak. O zaman başarı mümkün. Çok iyi bir oyuncuyu kötü bir oyunda oynatırsanız ağzıyla kuş tutsa hiçbir şey yapamaz. Onun için oyun yazmak çok zor bir şeydir. Hele izleyiciyi kavramak, oyunun sempatik olması; öyle ki olay bir aile faciası dahi olsa, bir özdeşleşme yakalamak gerekir. 

Bir kitabınızda bazı yazılarınız için ‘Bir solukta yazdım’ demişsiniz. Yazım sürecinizi biraz anlatır mısınız?

Hikâyelerimi evet. Fosforlu Cevriye’yi yazarken de öyle oldu. Romanı iki kere okudum, birkaç karakter seçtim. Bir buçuk ay içinde tamamladım. Kalemi elime ilk kez çok hesaplayarak aldım. Bir romandan, tarihi bir olaydan yola çıkarak bir oyun yazıyorsanız, siz tarihe değil tarih ya da roman oyuna hizmet edecek. Bunu hiç unutmadım. Onun için de bence çok sıcacık, çok sevilen bir oyun oldu. Atilla’nın müziklerini çok beğeniyorum. Oyuncular muhteşemdi. Ankara’da kapalı gişe oynandı. İstanbul’da çok istiyorum oynanmasını, oynanmadan gitmek istemiyorum. 

Umarım İstanbul izleyicisi de oyunu görme fırsatı bulur. 

Bu oyun büyük prodüksiyon. Ancak ödenekli tiyatroların başaracağı bir şey. Devlet tiyatrosundan kaldırılmış bir oyuna hiçbiri sponsor olmazdı çünkü hepsinin iktidarla bir bağlantısı var.
©Nazlı Erdemirel
Sizce bu dönemde sahnelenen hangi oyunlara gitmeli?

Bu sene kitabım nedeniyle her zamanki kadar oyuna gidemedim. Gördüklerimden beğendiklerim de oldu beğenmediklerim de. Genç oyuncularımızı çok beğeniyorum. Çok müthiş yetenekler ve çok doğal bir oyunculuk var. TV oyunculuğunu da takip ediyorum, özellikle tiyatrodan gelmiş kişiler çok başarılı oluyorlar. Selçuk Yöntem, Çetin Tekindor, Zuhal Olcay gibi bir sürü isim dizilerde oynuyorlar. Ne kadar farklı, ne kadar güzel bir oyunculuğu var. 

Tiyatroların da hareketli bir dönemindeyiz. Açılan tiyatro salonları ve Zorlu, Uniq gibi büyük salonlar sayesinde pek çok oyun sahneye konabiliyor. 

Evet, Zorlu’daki bazı oyunlara gidiyorum. Geçenlerde, yolumu kaybedip sordum, bazı insanların orada bir tiyatro olduğundan haberi yok. Uniq’de kimin oyunları oluyor?

Tatbikat Sahnesi’nin oyunları var, başka oyunlar da geliyor. 

O zaman mutlaka giderim. Erdal Beşikçioğlu’nu oyuncu olarak çok beğeniyorum. Kendisini de seviyorum. İlle velakin deliyi bir mekanik çerçeve içinde izlemek istemiyorum. Çünkü orada insan olmalı sadece. Sözden uzaklaştırıp yabancılaştırıyor. Oradaki her söz çok değerli. Değerli bir yazarın oyunu. 
©Nazlı Erdemirel
Bir konuşmanızda “Sanat pasta gibi düşünülüyor” demişsiniz. Sanat neden lazım? 

Sanat ölümsüz. Dünya sanatla başlamış. Her yerde, her zaman sanat var. Sanatın değerini bilen ülkeler çok gelişmiş ülkeler. Tiyatro o kadar ölümsüz bir şey, öyle bir gerçek ki, hayatımızın bir parçası. İnsanların karşılıklı konuşabildiği, alışveriş yapabildiği, birebir ilişkide buluşabildiği tek dal tiyatro. Ruhen, birebir değiyorsunuz birbirinize. Tiyatro bir kültür işidir. Tiyatro bir aydın işidir. Tiyatro seyretmiş insan roman okur. Şiir okur. Ruhen de incelir, insan olarak da, yürek olarak da yaşamı çok farklı bir yerdedir. Ve bunun önüne geçilemez. Medeniyetler bile değişir ama tiyatro kalıcıdır.

Bu umut verici. 

Evet. Hani bilimkurgu filmleri vardır, batmış dünyada birden bire bir şey yeşerir. Bence dünyayı yeşertecek olan şey önce tiyatro. 

Son olarak, belki tek bir şey söylemek zor, ama yaşamdan öğrendiğiniz en kıymetli şey nedir?

Söyleyeceğim şu, önce kendisini sevmesi lazım bir insanın, kendisine saygı duyması lazım. Başkasını sevmek için bile önce kendini sevmek gerektiğine çok inanıyorum. Hayatın bir alışveriş olduğunu bilmek, unutmamak lazım. Dengeyi bozmadan hayatı yürütmek lazım. Denge, çok önemli. Ben hayatın tadını çıkarmasını bilen biriyim galiba. Her şeyden bir zevk almanın yolunu buluyorum. Herkese de onu tavsiye ederim, çünkü bugünden genç hiç bir gününüz olmayacak.


Meltem Ersoy- artfulliving.com.tr