20 Ocak 2017 Cuma

Anısına...

Bedia Muvahhit sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadındır. Bilindiği gibi 1919 yılında Afife Jale sahneye çıkmayı denemiş fakat zamanın koşulları gereği sahneye çıkması birkaç denemeden sonra kesinlikle yasak edilmiştir. 1923’te Cumhuriyetin kuruluşundan sonra MUSTAFA KEMAL o yılın yaz aylarında İzmir’i ziyaret etmiş ve İzmir’de turnede bulunan Darülbedayi (şimdiki İstanbul Şehir Tiyatrosu) PAŞA’yı oyunlarına davet etmek için ziyarete gitmişlerdir. Gidenler arasında tiyatronun ünlü aktörü Muvahhit Bey de varmış. Muvahhit Bey’in eşi iyi eğitilmiş Fransızcayı ve Rumcayı çok iyi konuşan o yıllarda da bir telefon merkezinde çalışan Bedia Hanım eşine “ben de Paşa’yı tanımak istiyorum beni de ziyaretine götürün demiş. Bedia Hanım oyunculukla ilgisi olmadığı halde o yıl çekilen Ateşten Gömlek filminde başrollerden birini oynamıştı. MUSTAFA KEMAL ziyaretçileri büyük bir nezaketle karşılamış ve “Bu akşam oyununuza bir şartla gelirim.” Muvahhit Bey’i işaret ederek “Eşiniz rollerden birini oynarsa…” demiş. Davet edildiği oyundaki bütün kadın rolleri o yıllarda adet olduğu gibi Ermeni oyuncular tarafından oynanıyormuş. Bedia Muvahhit o gece İzmir’de ister istemez rollerden birini oynamak zorunda kalmış. MUSTAFA KEMAL PASA oyuncuları tebrik etmiş. Bedia Hanım’a dönerek “Bundan sonra güzel Türkçemizi sizin gibi yetenekli hanımların ağzından duymak istiyorum. Daha önce gördüğüm Ateşten Gömlek filminde çok başarılıydınız. Bu başarınızı tiyatro sahnelerine de taşımanız gerekmektedir.” diye bir çeşit emir vermiş. Böylelikle İzmir’de o gece bir tarih yazılmış ve Müslüman Türk kadınları için muhteşem bir yol açılmıştı. Bedia Hanim o yıl mevsim başında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Othello’da Desdamona rolünü oynayarak oyunculuğunu perçinlemiş ve şehir tiyatrosundan hiç ayrılmadan 250’nin üstünde başrol oynamış, birçok filmde de önemli roller üstlenmiştir. Bedia Muvahhit’in ayrıca 50’nin üstünde oyun çevirisi vardır.

 Kaynak: Haldun DORMEN


Aslı Erdoğan: Ya birilerini kızdırdım ya da bu Beyaz Türklere verilen mesajdı


Herkesin bildiği bir yazar değil. Ama bildiğiniz herkesten daha iyi yazar. Hemen hemen herkesten. Kitapları, ‘Çağdaş klasik’ olarak nitelendirilen yapıtlar. Ve Le Monde, Frankfurter Allgemeine, die Welt gibi dünya çapındaki gazete ve dergilerde kitapları üzerine yüzden fazla makale ve çalışma yayınlandı. Öyle böyle değil yani. Harbi yazar. Onu Kafka ve James Joyce ile kıyaslayanlar bile oldu. Aslı Erdoğan o. Biraz ürkek, biraz yabani, çok içe dönük, gerçek bir sanatçı. Ve bütün sanatçılar gibi delilik ve dahilik arasında gidip gelen biri. Ama kimseye zarar verebilecek biri değil. Hele terör örgütü yöneticiliği filan hak getire. Hayatı boyunca şiddete karşı olmuş birinden söz ediyoruz. Hayat boyu yalnızlığı tercih etmiş birinde söz ediyoruz. Hep yazıp çizmiş bir kadın. 3500 kitap ve 10 bin kağıt arasında yaşayan biri. Bir kere, kişiliği örgüte uygun değil. Ruhunun yaralı bir tarafı da var, bir sürü travma yaşamış. Ama bu kadın aynı zamanda ultra zeki bir kadın. Robert Koleji‘nde okuyor, sonra ver elini Boğaziçi hem bilgisayar mühendisliği hem fizik. Böyle zehir gibi bir kadın. CERN’de iki yıl alışıyor. Tanrı parçacığını üzerine tez hazırlıyor. Ama kendisini en iyi yazarak ifade ediyor. Aslı Erdoğan bir yazar, bir mühendis ve çok çok güzel dans eden biri. Bale, modern dans, tango, salsa, klasik müzik aşığı. O, bu dünyaya ait değil. İşte bu kadını, PKK yöneticisi olarak tutukladılar. Neden? Özgür Gündem‘in danışmanı olduğu için, orada yazılar yazdığı için. İçeride geçirdiği 136 gün bakın nasıl anlattı…

Tamamı...Aslı Erdoğan: Ya birilerini kızdırdım ya da bu Beyaz Türklere verilen 


İyi Hissetmek İçin Sanat


Bugünlerde kendimizi kötü hissettiğimiz bir sır değil ya; gazeteler, internet siteleri habire bir ‘kendini iyi hisetmenin, huzuru bulmanın, başarıyı yakalamanın, nirvanaya ermenin ‘10-15-20 yolu’ listeleriyle dolu.

Ne yalan söyleyeyim, ben de bakıyorum, çıkar mı içimizdeki daralmaya iyi gelecek, nefes açacak bir şeyler diye. İşin aslı, bu bizim yeni okuma biçimimiz. Bir şey liste halinde, madde madde önümüze gelince anlaşılır oluyor.

Ben diyorum ki, önce ‘oldies but goldies’leri yerine getirmeye çalışıp, beden sağlığımızı kazanmaya uğraşalım. Yani sigarayı, unu ve şekeri azaltmak, sporu çoğaltmak, en azından daha çok yürümek, sebzeye yüklenmek gibi.

Sonra sıra gelsin ruh ve akıl sağlığına. Yine altın klasiklerden sevdiklerinize daha çok sarılmayı, ailenizin, dostlarınızın kıymetini bilmeyi, hayvan beslemeyi, çocuk okutmayı, sokakta üşüyen bir insanın üzerini örtmeyi deneyebilirsiniz. Kendinden başka birilerini düşünmek, her şekilde iyi geliyor insana.

Üretmek, en önemli dostumuz. Çok büyük hedeflere gerek yok, önemli olan sizin ona harcadığınız mesai, verdiğiniz emek. Evet, aklınıza ilk gelen ‘Küçük Prens’in gülü gibi. Aslı Erdoğan’ın Ayşe Arman’a verdiği röportaja bir bakın, içilmiş çayların demine yumurta kabuğu katarak oluşturdukları toprakta nasıl bitki yetiştirdiklerini anlatıyor içerideyken. İnsanı hayata bunlar bağlıyor, küçücük ilmeklerle.
Asu Maro-Milliyet

En kötü kitabı yazan bile, kitap yasaklayandan daha saygılı ve daha az zararlıdır insanlığa.

Anadolu’nun tarihini biraz bilenler, burada derin, sürekli bir dindarlığın barınamayacağını kestirebilirler. Anadolu halkı ırkçı olmadığı gibi koyu müslüman da değildir. Bu softalıklara ne tarihi elverişlidir, ne coğrafyası.


Yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir. Yalan teşkilat kurmuş, doğru yalnızdır.


...Şu dünyada her bir yaratığın tutunacak bir dalı var, insanın yok.
Şu dünyada yalnız kalan, kimsesiz çaresiz olan yalnız be yalnız insandır. Herkesin, her şeyin yaşaması, ölümsüzlüğü var, insanın yok. Ağaç, kuş, otlar, böcekler, yılanlar çiyanlar, hiç birisi, hiç birisi yok olmuyor. Ama insan yok oluyor. Çünkü insan kendinde başlayıp, kendinde bitiyor...

...Belki kuşlar çok derin, eski bir içgüdüyle buraya, o zaman kesilmiş olacak olan şu ulu çınarın üstüne, göğüne uğrayacaklar...
bir an duraklayıp bir şeyler arayacak, bir şeyleri anımsamaya çalışacak, beton yığını evlerin üstünde küme küme dolaşacak, konacak bir yer bulamayıp bir uzak keder gibi başlarını alıp çekip gidecekler.

...İnsan, evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar.
Çocuklar İnsandır...

...İnce Memed'den
Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır...

...1971'de Abdi İpekçi'ye verdiği röportajdan
Evrende iki sonsuz doğurgan yaratıcı güç vardır. Biri insan, öbürü doğa. İnsan, yaratıcılığını yitirdiği gün, doğa yaratıcılığını bitirdiği gün her şey bitecektir.

...Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır.

...Sait Faik hakkında
"Bazı adam vardır, insan yüzünde sırf hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık.. Bu adamın üstünden başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybeli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanım efendileri seyrederken rastlarsınız ."

....Ağrı Dağı Efsanesi
Şu insanlar, şu dünyada var oldukça her şeye akıl erdirecekler, kartalın uçuşuna, karıncanın yuvasına, ayın, günün doğuşuna, batışına, ölüme, kalıma, her şeye akıl sır erdirecekler. Karanlığa ışığa, her şeye, her şeye akıl erdirecekler, tek insanoğluna güçleri yetmeyecek. Onun sırrına ulaşamayacaklar.

....Yalnızlık" isimli şiirinden
"çın çın ötüyor yüreğimin kökünde şu dünyanın ıssızlığı tanrı kimsenin başına vermesin böyle bir yalnızlığı."

...Yılanların Öfkesi, Yılanların Öcü, Yılanların Hışmı ve Özgürlük Üstüne
Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar. Allah beterin beterinden saklasın derler, bir de düşünenleri, gelin şuna düşünenleri demeyelim, düşünmeye çabalayanları hep öldürmüşler.

...İnce Memed 1
Ne olursa olsun kadın konuşmuştu. Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmayıp da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.

...Yalan üzerine
Kendine güvendiğin için yalancı değilsin. Yalan dolan bilmediğin için yalan karşısında yenileceksin. Yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir. Yalan teşkilat kurmuş, doğru yalnızdır. Yalanın geleneği var, senin doğrunun her gün yeniden yaratılması gerek. Her gün bir şafak çiçeği gibi yeniden açması gerek. Sen yenileceksin. Yenilmenin tadına varacaksın. Doğru yenilmeli. Yenilmeyen doğru yenmiş sayılmaz. Doğru yenile yenile öyle keskin bir hale gelmeli ki… Yüz bin yıl su altında, yıkanmış, düzelmiş çakıltaşı gibi.

...İnsanoğlu umutsuzluktan umut yaratandır.

...Kim bilir, bir insanın iyilik mi kötülük mü, dostluk mu düşmanlık mı düşündüğünü şöyle yüzüne bakınca, kim bilir?
Kim bilir? Tanışmadan, konuşup görüşmeden bir insan korkuludur, başka bir şeydir. Yani herhangi bir şeydir. Konuşup görüşüncedir ki işte o zaman insan insan olur. Tanışmadan görüşmeden bir insan bir ıssız ada gibidir. Tehlikelerle doludur.

...Bir dil bulacağız her şeye varan. Bir şeyleri anlatabilen..." "Böyle dilsiz, böyle düşmanca, böyle bölük pörçük dolaşmayacağız bu dünyada.
O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.


20.Ocak.1956 - Yaşar Kemal, "İnce Memed" romanıyla Varlık dergisi Roman Armağanı'nı kazandı.


Rakel Dink’in konuşmasının tam metni


10 Yıl.
Dile Kolay.
Tam 10 Yıl. Sensiz hiç kolay değil.
Sensiz olmak, sevdiğinin yanında olmayışı, hele kalleş bir planla benden almaları ayrıca acı, ayrıca keder ve üzüntü dolu.
Acısı 20 yılı bulanlara, 30’u, 40’ı bulanlara ben şimdi ne diyeyim? Çocuğu öldürülenlere ben şimdi ne diyeyim?
10 yıldır burnumun direği nasıl yanarak sızlarmış, gözyaşlarım ekmeğimi nasıl ıslatır, ne kadar tuzlu imiş, bunları yaşayarak öğrendim. Kin ve öfkeyle nasıl baş edilirmiş, yüce lütufla öğrendim. Yokluğunu her düşündüğümde, aynı alev ateşi gibi, bedenimi yakar ve yakar, sanki derimi kaldırsam alev fışkıracak olur.



Ayaklarına Dokunurum Gölgede

Pablo Neruda’nın yeni bulunmuş şiirleri yayımlandı...
“Ayaklarına dokunurum gölgede, ellerine ışıkta,
yol gösterir bana kartal gözlerin uçarken de
Matilde, ağzından öğrendim öpüşlerle,
öğrendi dudaklarım hemhal olmayı ateşle.
Ah o kesin yulaf mirası bacaklar,
kırların kalbine
uzanan savaş,
dayadım da kulaklarımı sinene
kanım işledi o saat dağlı sesine.”

Huzursuzluk


Harese nedir bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tad devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.