5 Haziran 2017 Pazartesi

27 Mayıs'tan 12 Mart'a


GİDEN VE GELEN
Giden yılın Türk tarihinde şüphesiz unutulmaz bir yeri olacaktır. Çocuklarımız, 1960'ı tıpkı 1908 gibi 1923 gibi, 1938, ya da 1946 gibi millî kaderimizin nirengi noktalarından biri sayılacaklardır. Geçen yıl başarılan 27 Mayıs devrimi ile bu millet baskı idareleri önünde bundan böyle uzun bir süre boyun eğemeyeceğini ispat etmiştir. Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin yürüttüğü devrim hareketi bir askerî ayaklanmaya benzetilemez. 27 Mayıs günü düşük iktidarın beynine inen yumruk görünüşte ordumuzun koluna bağlı idi ise de o yumruğu bir yıldırım hızı ile hedefe yaptıran irade doğrudan doğruya milletten geliyordu. Gerçeğin bundan ibaret olduğunu anlamak içni 27 Mayıs'ı adım adım hazırlayan olayları hatırlamak ve 27 Mayıs'tan bu yana devrim sorumlularının davranışını
gözönüne getirmek yeter. Düşük iktidarın anayasayı
çiğneyen hukuk dışı yönetimi son aylarda artık dayanılmaz
bir hal almıştı. Meşru tutanaklarını kaybeden hükümet
artık herhangi bir tevil yolu aramaya da lüzum görmüyor,
devlet idaresinde gayrimeşruluğu adeta normal işler bir
sistem haline getirmeye çalışıyordu. Adalete, basına,
üniversiteye, devletin nizam ve asayiş kuvvetlerine
yapılan baskılar yetmez olmuş, son çare olarak Büyük
Millet Meclisi'ni çalışamaz hale getirmek, böylece
milleti sindirmek tedbirlerine başvurulmuştu. 27 Nisan'da
yürürlüğe konan ''Tahkikat Komisyonunun yetkileri''
kanunu ile düşük iktidar, o zamana değin anayasaya karşı
göze aldığı en ağır tecavüzü işliyor, kendini resmen
millî iradenin üstünde gördüğünü ilân ediyordu.
Bu hakaret karşısında aydın Türk gençliğinin hemen ertesi
günü harekete geçerek gür sesini duyurması milletçe her
zaman öğünmemiz gereken şerefli bir davranıştır. 28
Nisan'da İstanbul'da başlayan ve kısa zamanda yurt
düzeyine yayılarak genişleyen nümayişleri görenler, bu
halin böyle devam edemeyeceğini iyice anlamışlardı.
Aklını başına toplayıp da bir türlü olup bitenleri
kavramak istemeyen sadece düşük iktidardı.

Nihayet beklenen gün geldi çattı. Tatlı vaatlerle oyunu
çuvala doldurduktan sonra kıs kıs gülerek milleti hiç
seyanlar aradıkları belâyı buldular, kendi deyimleri ile
''kazazede'' oldular.
İlkbaharına devrim şartları içinde başladığımız 1960
yılını aynı şartlarla tamamladık. Bugün 1961 yılına yine
devrim şartları içinde giriyoruz. Giden yıl soysuzlaşmış
bir idareyi dünyaya örnek sayılacak bir başarı ile
devirdiğimize tanık olmuştu. Gelen yıl boyunca,
özlediğimiz hukuk devletini acaba kurabilecek miyiz?
Bu sorunun cevabı, vatandaş olarak teker teker hepimizin
davranışına bağlıdır. Devrim sorumunu taşıyan Millî
Birlik Komitesi, bugüne kadar ki davranışları ile
varlığında her türlü takdiri aşan bir iyi niyet ve
sağduyu hazinesi sakladığını ispat etmiştir. Türk milleti
adına kellelerini koltuğu alanlar, gasbedilmiş emaneti
kurtardıktan sonra şimdi onu millete geri vermenin ve
selâmetli yolunu hazırlıyorlar. 1961 yılında bütün
ümitlerimiz Kurucu Meclis üzerine toplanmıştır. Bu
meclisten vatandaş haklarını koruyacak uzun ömürlü bir
Anayasa ve millî iradeye rahat nefes aldıracak iyi bir
seçim kanunu bekliyoruz. Bu itibarla Kurucu Meclis'e
seçilen sayın üyeler büyük bir sorum yüklendiklerini hiç
unutmamalıdırlar. Son on yıl içinde siyasal hayatımız,
zaman zaman milleti politikadan da, demokrasiden de
tiksindirecek olaylarla geçmiştir. İşbaşına geçecek
iktidarların bundan böyle millet kontrolünden kolayca
sıyrılıvermesi ihtimalleri önlenmeli, insan hakları ve
temel hürriyetlerin bir gün yeniden karaborsaya düşmesine
mutlaka engel olunmalıdır.
Hangi meslekten, hangi partiden olurlarsa olsunlar,
Kurucu Meclisin sayın üyeleri önümüzdeki vazife ayları
süresince mesleklerini de partilerini de arka plana atmak
ve bütün varlıkları ile İkinci Cumhuriyetin temellerini
güçlendirmeye çalışmak zorundadırlar. Böyleleri bizi
daima yanlarında bulacaklardır.
1961 yılının Türk milletine hayırlı olmasını yürekten
dileriz.
6.1.1961

UMUT GÜNÜ
Bugün Türk milleti büyük günlerinden birini yaşıyor.
Bütün gözler Ankara'ya çevrilmiştir. Yürekler ümitle
çarpmaktadır. İkinci Cumhuriyetin Kurucu Meclisi
Başkentte ilk toplantısını yapıyor. Böylece şerefli
tarihimizin yeni bir yaprağını milletçe açıyoruz. Şimdi
tertemiz olan o yaprağı başarılı eserlerle doldurmak
hepimizin yürekten amacımızdır. Geçmişten ders almasını
bilir, geleceğin tehlikelerinden sakınma yollarını
bulursak, amacımıza varmamak için ortada hiçbir sebep
olmamak gerekir.
Kurucu Meclis'ten neler beklediğimizi biliyoruz: Vatandaş
hak ve hürriyetlerini koruyarak siyasal hayatımız düzen
verecek bir Anayasa ile memleket bünyesine uygun bir
seçim kanununu bir an önce hazırlayıp halk oyuna sunmak.
Aslına bakılacak olursa, böyle sınırları belirli bir
görevin kurucuları büyük güçlüklere uğratmayacağı
düşünülebilir. Fakat politika ihtirasının kimi zaman
insanları ne kadar şaşırttığını hatırlarsak, kötü
ihtimalleri önlemek uğruna daima dikkatil bulunmamız
gerektiğini de inkâr edemeyiz.
Devlet idaresi sorumunu taşıyanlar hesabına en büyük hata
bütün olayların mihveri olarak kendilerini görmek, her
şeyin kendileriyle başladığı inancına saplanmaktır. Düşük
iktidar bu hatayı işlemiş, Birinci Cumhuriyetin bir
devamı olduğunu inkâr ederek 27 yıllık olumlu ve şerefli
gayretleri toptan batırmak istemiştir. Ne hazin ve ibret
verici bir sonuçtur ki Birinci Cumhuriyetin en
öğüneceğimiz eserleri düşük iktidarın on yıl boyunca
lekelemeye çalışmaktan usanmadığı o yirmiyedi yıl içinde
başarılmıştır. Birinci Cumhuriyeti soysuzlaştıranlar, o
Cumhuriyetin yaratıcılarına sırt çevirenler, daha açık
bir deyimle Atatürk devriminin zaruretini, o devrimin
tarihsel niteliğini kavrayamayanlardır. Hiçbir devlet
adamı, hiçbir politika takımı, hiçbir iktidar bir
milletin başına gökten zenbille inmez. Hiçbir devrim de
keyif için yapılmaz. Tarihin kendine özgü şaşmaz bir
mantığı vardır. Tarih yapan devlet adamları, masa başında
roman hazırlayan yazarlara benzetilemez. Tarih yapmak
demek, tarihsel akışın zaruretini görüp onun gereğini
yerine getirmek demektir.
Atatürk bundan elli yıl önce, gerçek Türk kurtuluşunun ne
yolla başarılabileceğini görmüş ve anlamıştı: Bizim baş
davamız her şeyden önce bir uygarlık (medeniyet) davası
idi. Bağımsız bir millet ve hür insanlar olarak
yaşayabilmemiz, Batı uygarlığı şartlarını benimsememize,
Batı milletleri topluluğu içinde yerimizi almamıza, tam
manasıyla onlardan biri olmamıza bağlı idi. İstiklâl
Şavasından hemen sonra girişilen devrim hamlelerinin tek
hedefi budur. Bugün aradan elli yıla yakın bir zaman
geçmiştir. Atatürk'ün o zaman kavradığı tarihsel zarureti
şimdi bir parçacık kafası işleyen her vatandaş artık
gözleri önünde görmektedir. Bugün Türkiye için Batı
milletler ailesi dışında hür ve bağımsız olarak yaşamak
imkânı yoktur.
- Batı ile işbirliği yapalım, eski hayatımızı yaşayalım.
Batının tekniğini alalım, toplumsal düzenimizi koruyalım!
Gibi düşünceler sadece boş lâftan ibarettir. Millet
olarak tam güvene kavuşmamız yalnız tekniğimizle değil,
hukukumuzla, ekonomimizle, sosyal müesseselerimizle,
dünya görüşümüz ve insan anlayışımızla da Batılaşmamıza
bağlıdır.
Kurucu Meclis'ten beklediğimiz, anayasa çalışmalarını bu
zihniyetle ele alması, yakın bir gelecekte kurulacak olan
siyasal hayatımızı bu yöne hazırlamasıdır. Çok partili
hayatın cilvelerini on yıl boyunca tecrübe ede ede
gördük. Atatürk devriminin temel prensibini çiğnemekten
çekinmeyenler, gericiler, kara aydınlar ve nemelâzımcılar
elinde Birinci Cumhuriyet soysuzlaştı, gitti. İkinci
kurarken çok dikkatli davranmak lüzumunu bir an
unutmamalıyızdır. Kuruculara yürekten başarılar dileriz.
Rehberleri Atatürk olsun!
15.1.1961

 Tamamı tık tık...27 MAYIS'TAN 12 MART'A