21 Ocak 2017 Cumartesi

Önemli olan yaşamak değildir, başarmak hiç değildir. Önemli olan insan kalmayı bilmektir.


ANISINA...
Sahtekârlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir.

Dindarların ve ahlaksızların doğal olarak birbirlerini buldukları bir gerçektir .

Milliyetçi, kendi tarafınca girişilen katliama karşı çıkmamakla kalmaz, ayrıca bunları hiç duymamak gibi müthiş bir yeteneğe de sahiptir.


Wigan İskelesi Yolu...Paranın feodalizme karşı savaşı olan İçsavaş’ta, Kuzey ve Batı kraldan yanayken, Güney ve Doğu parlamentodan yanaydı. Fakat kömür kullanımındaki artışla birlikte, sanayi Kuzey'e kaydı ve orada yeni bir insan tipi, başarısını kendisine borçlu olan Kuzeyli işadamı ortaya çıktı. Nefret dolu ‘ya başarılı olursun ya defolursun’ felsefesiyle Kuzeyli işadamı, yarım kron ile yola çıkan ve sonunda elli bin sterlini olan ve her şeyden çok, para kazandıktan sonra eskisine oranla daha da nobran olmasıyla övünen tiptir. İncelendiğinde, yegâne meziyetinin para kazanma yeteneği olduğu görülür. Bizden ona hayranlık duymamız beklenir; çünkü dar kafalı, çıkarcı, cahil, açgözlü ve görgüsüz olsa da, adamda ‘cevher’ vardır, ‘başarılı olmuştur’, başka bir ifadeyle, nasıl para kazanılacağını biliyordur.

Hayvan Çiftliği(Minikitap)...Hayvan Çiftliği’nin başkişileri hayvanlardır. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirir. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar, kısa sürede önder bir takım oluşturur; ama devrimi de yine onlar yolundan saptırır. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık. George Orwell, bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir. Romandaki önder domuzun, düpedüz Stalin’i simgelediği açıktır. Diğer kahramanlar gerçek kişileri çağrıştırmasalar da, bir diktatörlük ortamında olabilecek kişilerdir.

1984(Minikitap)...Parti’nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır.

Balinanın Karnında...Franco faşizmine karşı İspanya’ya savaşmaya gitmekten, hapishane üzerine yazmak için sahte bir isimle kendini tutuklatmaya; evsizlerin arasına karışarak düşkünlerevinde vakit geçirme çabasından, Britanya’da İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte yükselmekte olan antisemitizm dalgasına karşı açık yüreklilikle getirdiği eleştirilere kadar uzanan bir berraklıkla hem de.

Boğulmamak İçin...Göbeğinin çapı giderek genişleyen ve evinin taksitlerini ödemekle uğraşan George Bowling kırk beş yaşında, evli ve çocuklu –ve yeni aldığı takma dişleriyle kasvetli hayatından çaresizce kurtulmak isteyen– bir sigorta pazarlamacısıdır. 1939’da patlak verecek olan savaşın gelişini; yemek kuyruklarını, askerleri, gizli polisi ve zorbalığı görerek modern zamanlardan korkmaktadır. Böylece çocukluğunun dünyasına, huzur ve sükûn dolu bir yer olarak hatırladığı köyüne sığınmaya karar verir. Fakat köyünde aradığını bulabilecek mi, orası şüphelidir.

Paris ve Londra’da Beş Parasız...Beş parasız kalmaktan o kadar çok bahsetmiştiniz ki; eh, işte beş parasız kaldınız ve hala ayaktasınız. Avrupa’nın iki büyük şehrinde, Paris ve Londra’da yaşadığı sefaleti olanca gerçekliğiyle anlattığı, son derece önemli bir eser. Bir gün Paris’in orta yerinde meteliksiz kalan genç yazar, yoksulluk ve açlıkla mücadele etmeye başlar. Rehineciler, iş bulma kurumları, umut tacirleri, karın tokluğuna günde on yedi saat çalışılan karanlık otel mutfakları arasında sürüp giden Paris macerası, yazarın güç de olsa kendini Londra’ya atmasıyla sona erer ama Londra’da onu çok daha ağır şartlar beklemektedir.İşsizlik, evsizlik, açlıkla damgalanan bu dünyanın insanları izbe pansiyonlarda, berduş barınaklarında yaşıyor, hayata bir ucundan tutunmaya çalışıyorlar.

Neden Yazıyorum...Politikacıların ipliğini pazara çıkarırken, İngiliz karakterini bir kadavra gibi parçalarına ayırırken, savaşa dair dile getirilmeyenleri dile getirirken iğneyi başkaları kadar kendine de batırmaktan sakınmıyor. "Tüm yazarlar kibirli, bencil ve tembeldir ve yazma dürtülerinin altında bir gizem yatar. Kitap yazmak, acıdan kıvrandıran bir hastalığın uzun süren nöbetleri gibi insanı yiyip bitiren korkunç bir mücadeledir. İnsan, karşı koyamayacağı ve anlayamayacağı bir iblis tarafından itilmese kesinlikle böyle bir işe kalkışmazdı. Biliyoruz ki bu iblis herkeste vardır ve bir bebeğin ilgi çekmek için ciyak ciyak ağlamasına yol açan içgüdünün aynısıdır. Fakat yine de sürekli kendi kişiliğini gizleme mücadelesi vermediği sürece insanın okunabilir hiçbir şey yazamayacağı da bir o kadar doğru.

Katalonya’ya Selam...Sahtekârlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir." -George Orwell- George Orwell’in 1938 yılında yayımlanan kitabı Katalonya’ya Selam, Orwell’in bir milis olarak katıldığı İspanya İç Savaşı’ndaki deneyimlerini konu alır. Orwell’in birinci elden tanıklığına dayanan bu kitap, faşizme karşı yürütülen savaşa ışık tutmanın yanı sıra İspanya’da başlayan toplumsal devrimi, cumhuriyetçiler cephesinde anarşistler ile komünistler arasındaki çatışmaları önyargılardan uzak bir yaklaşımla yansıtmaktadır. Ne var ki yayımlandığı dönemde açık ve çarpıcı içeriği sebebiyle uzunca bir dönem gözlerden uzak tutulmuş, gereken ilgiyi görmemiştir. Yazarın en ünlü kitaplarından 1984 ve Hayvan Çiftliği’nin olgusal arka planını merak edenler için Katalonya’ya Selam muhakkak okunması gereken bir kitaptır. "Katalonya’ya Selam bence George Orwell’in en önemli eseridir. İspanya İç Savaşı’na dair pek çok şey biliyor olmama rağmen, bu kitap benim için oldukça aydınlatıcı oldu... Orwell dürüst bir adamdı. Kendisini, ideolojik denetim sistemlerinden kurtarmaya çalışmış ve bunda başarılı olmuştur; işte tam da bu sebeple gayet sıradışı ve takdire şayan bir insandır. Noam Chomsky

Kitaplar ve Sigaralar...Kitaplar, gerçekten de okuyucuların yakınmalarına neden olacak kadar pahalı mıdır? Sigaraya harcanan parayla kitaba harcanan para arasında bir kıyas yapıyor. Cevap sizce ne? Edebiyat dünyasına ve bu dünyadaki ilişkileri yöneten ve yönlendiren etiğe ilişkin özgün bir bakış açısı sunan Orwell, yazar, eleştirmen ve okurların panoramasını dönemin politik atmosferi eşliğinde değerlendiriyor. "Sahafta çalışırken -eğer sahafta çalışmıyorsanız bu mekanı kafanızda çekici yaşlı beyefendilerin uçsuz bucaksız deri ciltli kitap sayfalarının arasında gezindiği bir tür cennet olarak canlandırmanız ne kadar da kolay- beni en çok etkileyen şey gerçek kitapseverlerin az bulunurluğu olmuştu. İlk baskı züppeleri, edebiyat sevdalılarından daha fazlaydı; ucuz ders kitapları için pazarlık yapan doğulu öğrenciler onlardan da çoktu; ama en çok yeğenleri için doğum günü hediyesi arayan kafası karışık kadınlar geliyordu. Örneğin 1897’de çok hoş bir kitap okumuş olan, kendisi için o kitabın bir nüshasını bulup bulamayacağınızı soran sevgili yaşlı hanımefendi. Ne yazık ki kitabın adını ya da yazarını hatırlamıyor, tıpkı hangi konuyla ilgili olduğunu da hatırlamadığı gibi; fakat kırmızı bir kapağının olduğunu unutmamış.

Burma Günleri...Bu ülkede bulunmamızın, hırsızlıktan başka bir nedeni olduğunu söyleyebilir misiniz? Bu öylesine kolay ki. İngiltere'nin memuru, Burmalı'nın kollarını tutar, tüccar da adamın ceplerini boşaltır. Britanya İmparatorluğu, İngilizlerin, daha doğrusu Yahudi ve İskoç çetelerinin ticaret tekelleri kurmalarını sağlayan bir aracıdan başka bir şey değildir." Bu sözler, George Orwell'in Burma'daki İngiliz sömürgeciliğine bakış açısını yansıtıyro. Kendisi de Burma'da görev yapmış olan Orwell, en başarılı yapıtı olarak tanımlanan Burma Günleri'nde, İngilizlerin bu sömürgedeki yaşamını ve yaptıklarını, yerli işbirlikçileri ve fırsatçıları, yerli halka insanca yaklaşarak İmparatorluğun tutumuna karşı çıkanları, aşk, nefret, tutku çemberinde destansı bir anlatımla ele alıyor. Burma Günleri, ilk kez 1934 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlandı. Kitap ve yazarı hakkında herhangi bir dava açılmayınca, ertesi yıl İngiltere'de de basıldı. Ama sömürgecilik dönemi sona erinceye kadar kitabın Hindistan ve Burma'da satılması yasaklandı ve okuyanlar hakkında yasal işlemler yapıldı. Burma Günleri, İngiltere'nin, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk olduğu dönemdeki politik ve sosyal yaklaşımını göz önüne sererken, romandaki karakterlerin işlenmesindeki ayrıntılı ustalıkla da Orwell'in başarısını pekiştirdi.

1984...O dönemin ekonomik, siyasi koşulları göz önüne alındığı zaman çoğu kişinin yazmaya cesaret edemediği konuları ele almıştır. George Orwell, ömrünün sonlarına doğru yazdığı bu eserinde toplumsal alandaki düşüncelerini çok açık bir şekilde ifade ederek insanların fikri dünyasını aydınlatmıştır. 1984 eseri, okuyucuya verdiği mesajlar ile okuru eserdeki olayların içine çekerek okuyucuya dünyada meydana gelen siyasi ve ekonomik olayların bilinmeyen yanlarını göstermektedir. Kapitalizm ve komünizm sitemlerinin karışımından oluşan otoriter sistemlerin altında insanların hem düşüncelerinin hem de bedenlerinin nasıl eritildiğinin hikayesidir. George Orwell, 1984 eserinde dünyada iktidar olanların iktidarda kalmak için insanların beyinlerini görsel ve yazılı medyayı kullanarak kendi istekleri doğrultusunda nasıl yönlendirdiğini, insanların hem güncel konularda, hem tarih konularında, hem ekonomik konularda gerçek bilgiye ulaşmasının ne tür entrikalar çevrilerek engellendiğinin, toplumda güvensiz bir ortam oluşturularak insanın kardeşine bile güvenmesinin nasıl engellendiğini çok açık şekilde işleyerek okuyucuyu ürkütmektedir. George Orwell, 1984 eserinde insanların yaptığı her davranışın devletin kontrolü altına nasıl alındığını, iktidara gelen partinin geçmişi kendi menfaatleri doğrultusunda değiştirerek insanların siyasi görüşünü nasıl etkilediğini ve insanların sorgusuz sualsiz her şeye nasıl inandırıldığını okuyucular okurken dehşete kapılacaklar. Gelecekte insanlığı etkisi altına alacak fikir hareketlerinin daha doğrusu fikir hareketi gibi gösterilip dikta rejimi uygulamalarının toplumda oluşturabileceği tüm tehlikeleri okuyucularının gözü önüne sermiştir. 1984 eseri, gelecekte toplumu bekleyen tehlikeli hareketlere karşı bir uyarı niteliğinde bir başyapıttır. Bu kitabı okuyan tüm okuyucular, düşünce özgürlüğü olmayan insanların kafalarında oluşturmuş olduğu bir kafes içerisinde muhabbet kuşu gibi nasıl yaşadıklarını çok iyi idrak ederek düşünce özgürlüğünün paha biçilmez bir değer olduğunu kavrayacaklar. Bu eserin okuyucuya vermek istediği ana fikir, fikirlerini özgürce ifade edebilen insanların özgür olabileceğidir. Hayatta her şeyinizden vazgeçin ama düşünce özgürlüğünüzden asla vazgeçmeyin.

Hayvan Çiftliği...Hayvan Çiftliği'nin başkişileri hayvanlardır. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirir. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar, kısa sürede önder bir takım oluşturur; ama devrimi de yine onlar yolundan saptırır. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık. George Orwell, bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir. Romandaki önder domuzun, düpedüz Stalin'i simgelediği açıktır. Diğer kahramanlar gerçek kişileri çağrıştırmasalar da, bir diktatörlük ortamında olabilecek kişilerdir.

Dali’den Karakurbağasına Bazı Düşünceler...Dali’den Karakurbağasına Bazı Düşünceler başlığı altında bir araya getirdiğimiz bu yazılarda da Orwell, kalemini kah bir neşter kâh bir tüy gibi kullanarak; ilkbaharın güzelliklerinden intikam duygusuna, Dali’nin yaşamı ve eserlerinden ideal pub’ın nasıl olması gerektiğine, İspanya İç Savaşı’ndan suç ve dedektiflik romanlarına, Marakeş ve sakinleri üzerine insani gözlemlerden bilim-siyaset ilişkisine, şömine başında aile saadetinden Arthur Koestler’in eserlerinin edebi eleştirisine kadar birbirinden çok farklı konuları büyük bir ustalıkla, ivmesinden ve entelektüel keskinliğinden hiçbir şey kaybetmeden işliyor. Hangi konuyu ele alırsa alsın, derinlikten taviz vermeden, tadına doyulmaz bir yazınsal şölen sunuyor. “Bir duvardan talep edeceğimiz ilk şey, dik durmasıdır. Dik duruyorsa iyi bir duvardır ve hangi amaca hizmet ettiği bundan ayrı değerlendirilebilir. Fakat bir toplama kampını çevreliyorsa, en iyi duvar bile yıkılmayı hak eder.

Papazın Kızı...Knype Hill papazı olan babasının zorlamaları Dorothy’yi, itaatkar ev kızı rolünü kabul etmek zorunda bırakmıştır Kilise okulunun temsili için dikmekte olduğu kostümler, yoksullara vaaz vermenin yarattığı umutsuzluk duygusu ve 1930’lu yılların mali bunalım yaşamakta olan İngiltere’sinde ödeyemediği borçları bütün düşüncelerini işgal etmektedir. Ancak Dorothy’nin tekdüze hayatı aniden alt üst olur ve kendisini, Londra’da beş parasız bulur. Adını bile hatırlamamaktadır. Onun hayatını değiştiren, alt üst eden toplumsal gerçekler Dorothy’nin inançlarına meydan okumaktadır.

Aspidistra...Sınıf atlama özentisindeki dar gelirlilerin bir statü simgesi olarak gördükleri, evlerinden eksik etmedikleri çiçeksiz bir zambak türüdür. Bir reklâm ajansında metin yazarlığı yapan Gordon Comstock, kapitalizmin yutturmacası olarak gördüğü reklâmcılıktan nefret eder, orta sınıfın boğucu yaşamından kaçarak şairliğe soyunur. Bu uğurda sevgilisinden ayrılmayı bile göze alır; ama romanın sürpriz sonunu yine sevgilisi yaratacaktır. İnsanlar için hayatta en kötü şey kendilerini birilerine karşı bağımlı hissetmesidir. Bu noktada mecburi bağımlılıkla, gönüllü bağımlılığı birbirinden ayırt etmek gerekir. Hedefimizde gönüllü bağımlı kitlesi vardır. Örneğin iş yerinde sırf başlarına bir dert gelmesin diye kendilerini amirlerine karşı bağımlı hisseden ve her dediklerini onaylayan insanlar, kişilik ve karakterlerinden de çok şey yitirirler. Hatta böyle insanlar için kişilik ve karakterlerinden çok şey yitirirler sözü fazla lüks kaçmaktadır. Çünkü böyle insanlarda kişilik ve karakter olmaz. Onlar, kişiliklerini ve karakterlerini bağımlı oldukları insanlara gönüllü olarak bağışlamışlardır. Yoksulluk, insanı öldürmez ama düşüncelerini öldürerek insanlık vasfını elinden alır. Burada amaç kesinlikle yoksul insanlarımıza hakaret etmek değildir. Yoksulluk bir insanın değil, toplumun ayıbıdır. Sonuçta insan, düşünebildiği ve fikir üretebildiği sürece insandır. İnsan, yoksulluk bataklığına düşünce doğal olarak tek derdi ve düşüncesi geçinebilmek oluyor. Etrafında olup, biten hiçbir şey umuruna gelmiyor. Keşke dünyada parasız olmakla paradan kaçılabilseydi. O zaman yoksulluk diye bir kavram olmazdı. Ama böyle bir şeyin maalesef mümkünatı yoktur. Aspidistra eserini okuduktan sonra günümüzde dünyadaki en büyük gücün nükleer silahlar değil, para olduğunu anlıyorsunuz. Bu nedenle olacak ki günümüzde para için ruhunu satan insanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Günümüzde dünya insanları için artık vatan, millet, hatta din kavramı bile önemini yitirmiş ve her şey paraya odaklanmıştır. Yazar, bu eserinde aslında paranın nasıl putlaştırıldığını çok iyi anlatmıştır.