2 Kasım 2016 Çarşamba

Atatürk’ün Cumhuriyet Köyü Projesi

Mustafa Kemal Atatürk, başarılı bir siyasetçi ve asker olmasının yanı sıra ateşli bir idealistti de. Ancak onun vasıfları bunlarla sınırlanamaz. Bu vasıflara eklenebilecek en önemli özelliklerinden biri de cesur bir toplum mühendisi oluşudur. Güttüğü doğru politikalarla harap olmuş bir ülkeyi, tüm dünyanın saygı duyduğu çağdaş bir ülkeye dönüştürebilmiştir. Üstelik bunu oldukça kısa bir sürede başarmıştır. Bu uğurda kimi zaman keskin ve radikal kararlar alması kaçınılmazdı elbette. Ama o zaten zor şartların adamıydı ve yüzlerce yıllık oturmuş bir düzene balyoz sallamaktan asla çekinmedi. Bir ülkenin değişim ve dönüşümü için, işe o ülkede yaşayan insanlardan başlanması gerektiğinin farkındaydı. Cehalete savaş açıp eğitime büyük önem verdi. Onlarca yıla yayılan kapsamlı ekonomik kalkınma projelerine girişti. Sanattan alfabeye, kılık kıyafetten dinsel kurumlara, kadın-erkek eşitliğinden dilin arındırılmasına kadar akla gelebilecek her alanda devrimsel yeniliklere imza attı…

Tüm bu çaba, ayağı bilime ve teknolojiye basan, yüzü geleceğe dönük aydınlık bir ülke var edebilmek içindi. Asırlardır ümmet olmuş bir halktan millet yaratabilmek içindi… Padişahların, şeyhlerin, şıhların, mollaların, ağaların zincirlerinden arınmış özgür ve modern bir devlet ortaya çıkarabilmek içindi… Kimi zaman tehlikeler yaşıyor olsa da, onun kurduğu bu ülke tam 92 yıldır varlığını sürdürüyor… Ona ve arkadaşlarına milletçe çok şey borçlu olduğumuz bir gerçek. Bu yazıda sizlere, Atatürk’ün pek bilinmeyen Cumhuriyet Köyü Projesi’nden bahsetmeye çalışacağım. İnanıyorum ki okuduğunuzda, Atatürk’e ve onun idealistliğine bir kez daha hayran kalacaksınız.

Hepimizin bildiği gibi bu büyük mücadele ve düşünce insanı, ömrünün son zamanlarında Köşk’e kapanmış, dil ve tarih çalışmalarına yoğunlaşmıştır. Her gece kurulan içki sofrası, kimi zaman entelektüel sohbetlerin yapıldığı, kimi zaman memleket meselelerinin tartışıldığı ve bazen de ortaya ilginç fikirlerin atıldığı bir düşünce meclisi olur. İşte Atatürk’ün bugün için bile dahiyane olarak tanımlanan Cumhuriyet Köyü Projesi, bu dönemde ortaya çıkan bir çalışmasıdır.

“Köylü milletin efendisidir” şiarını benimseyen ve kendine ilke edinen Atatürk, Türkiye’nin tabandan kalkınması için 1937 yılında ön taslaklarını bizzat kendisinin çizdiği Cumhuriyet Köyü Projesi’ni ortaya atmıştır. Atatürk bu projesiyle, çağdaş ve çevreci bir köy yaratma arzusundaydı. Öyle inanıyordu ki bu proje hayata geçirildiği takdirde aşiret, tarikat eksenli feodal yapıyı yok ederek, kalkınmayı ve aydınlanmayı tabandan, yani köyden başlatacaktı. Merkezinde insan, hayvan ve doğa olan bu akıllı proje, adeta bir gelecek projesidir. Ancak Ankara’daki Temelli Köyü gibi bazı pilot köylerde uygulanmaya çalışılmışsa da, ekonomik yetersizlikler başta olmak üzere pek çok nedenden dolayı hayata geçirilememiş ve tarihin tozlu raflarında yerini almıştır. Proje kapsamındaki köylerin yerleşim planı, Prof. Dr. Afet İnan’ın Türk Tarih Kurumu’nca yayımlanan, “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı 1933” adlı kitabında yer alıyor. Afet İnan kitabın önsözünde bu projeden şöyle söz etmiş:

“Cumhuriyet Köyü planını, doğrudan doğruya bu kitabın konusu ile ilgili olmamakla beraber buraya ekledim. 1937 yılında Trakya Umumi Müfettişi General Kâzım Dirik tarafından bana verilmiş olan bu planı yapan mimarın adı konmamıştır. Ancak üzerinde ‘her hakkı mahfuzdur’ diye kayıt vardır. Planda yandaki listede okunacağı gibi 43 kamu kuruluşu yer alıyor. Bir köye gerekli olan her şey düşünülmüştür. O zaman bu planın herhangi bir yerde uygulanmaması büyük bir kayıptır. Cumhuriyet Köyü planının bugün yeni kurulmakta olan köylerimize uygulanmasını candan dilerim.” Önsözün yazıldığı tarih 31 Ağustos 1971.

Projenin detaylarına baktığımızda ilk gözümüze çarpan şey, dairesel bir yerleşim planı oluyor. Planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiş. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir dart tahtasını andırıyor. Merkezden çevreye doğru helezonik bir biçimde genişleyen dört parçalı köy planı, dışa doğru 6 yolla bölünmüş. Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen Cumhuriyet Köyü Projesi’nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel-han, çocuk bahçesi ve fabrika dahil toplam 43 yapı bulunmakta. Plana göre köyün orta yerine yapılacak anıtın etrafında çeşitli sosyal tesislerin yanı sıra, terzi, bakkal, berber gibi işletmelere de yer verilmiş. Bu sayede hem çevreci bir yerleşim alanı yaratılırken hem de sosyal yaşamın ve dayanışmanın arttırılması düşünülmüş.

Hatırlayacağınız gibi, endüstri tasarımcısı ve toplum mühendisi Jacque Fresco‘nun Zeitgeist belgesellerinde anlatılan Venüs Projesi de buna benzer bir yerleşim ve yaşam planı öngörüyor. Fresco’nun, Venüs Projesi’ni ilk olarak ne zaman geliştirmeye başladığı bilinmese de, söz konusu projenin şu anki halini 90’lı yıllarda aldığı açıktır. Zamana dayalı koşulsal farklılıkları gözardı ettiğimizde iki proje arasında kısmi benzerlikler olduğunu söylemek mümkün. Hiç kuşkusuz ilk göze çarpan benzerlik, iki projenin de hemen hemen aynı dairesel yerleşim planına sahip oluşu. Elbette bu bir rastlantı değil. Çünkü dairesel yerleşim, üzerinde yaşayan topluluk için konaklamadan altyapıya kadar birçok imkan ve kolaylık sunuyor. Araştırmacı yazar Sinan Meydan, “Akl-ı Kemal: Atatürk’ün Akıllı Projeleri” adlı kitabında her ne kadar Venüs Projesi’nin, Atatürk’ün Cumhuriyet Köyü Projesi’nden esinlenilerek oluşturulduğunu iddia etse de bu konuda elle tutulur bir kanıt yoktur. Ancak Jacque Fresco’nun babası Isaac Fresco’nun, 1900’lü yılların başında İstanbul’dan ABD’ye göç etmiş bir bahçıvan olduğunu belirtmekte yarar var.

Cumhuriyet Köyü Projesi, sadece bir yerleşim planı değildir; tüm ülkeyi kapsayan kentsel, çevresel, toplumsal ve siyasal bir dönüşüm projesidir. Buna bağlı olarak köyde kurulması planlanan yapılar kültür-sanat faaliyetlerine, çocuk ve gençlerin yetişmesine, tarım ve hayvancılığın ilerletilmesine, köy halkının sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasına öncelik verilerek tasarlanmış. Kısacası projenin, tabandan yükselmeci bir anlayış esas alınarak kurgulandığı ortadadır.

1971 yılında Bülent Ecevit’in de, kalkınmayı köyden başlatmak savıyla ortaya attığı bir Köykent Projesi vardı. Ekim 2001’de, yani Ecevit’in son başbakanlık döneminde, Ordu’nun Mesudiye ilçesinde bir köykent denemesi bile başlatıldı. Hatta Ecevit, 9 köyün birleştirilmesiyle sağlanan bu başlangıç için “Kırk yıllık rüyam gerçekleşti” demişti. İşte o zaman kimilerinin Ecevit romantizmine bağlayıp dudak büktüğü Köykent Projesi’nin kökeni, ta Atatürk’ün Cumhuriyet Köyü Projesi’ne kadar gidiyor…

Bu yazıda, Atatürk’ün gerçekleşememiş bir hayalini anlatmaya çalıştım. Cumhuriyet Köyü Projesi eğer hayata geçirilebilseydi neler olurdu bilemiyoruz; ama biz bilimkurgucular hayal kurmayı severiz. Siz siz olun, hayallerinizin peşinden koşmaktan asla vazgeçmeyin…



Hareket halindeki cehaletten daha korkunç bir şey yoktur...


Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk'ün manevi mirasçısı olarak 'evet, değer' diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!...Necip Hablemitoğlu


Hükümetler en seçkin insanlardan meydana gelmiş olsaydılar, tüm halkın bir kaç kişiye boyun eğmesi haklı gösterilebilirdi; oysa durum böyle değildir, geçmişte de böyle olmamıştır, gelecekte de olamayacaktır. Halka hükmedenler genellikle en kötü, en değersiz, en acımasız, en ahlaksız ve her şeyden önce en yalancı kimselerdir; ve bu bir rastlandı değildir...Tolstoy

Aklın, Sokrates’ten bu yana yobazlık ve hurafeye karşı açtığı savaş henüz kazanılmış değildir...Isaac Asimov

Özgürlükler genellikle aniden değil yavaş yavaş yitirilir...David Hume


Nasıldı

-I- 
Önce sevinç uyutmadı beni 
Sonra üzüntü nöbet tuttu bütün gece. 
İkisi de gidince başımdan 
Uyudum, ama ah, her mayıs gecesi 
Bir kasım sabahı getirdi ardından. 

-II- 
Senin derdin benimdi 
Benimki senin 
Paylaşamazsam bir sevinci seninle 
Yoktu benim de sevincim


Salkımsöğüt...

Kasımın üçüncü haftasında havalandırmada bir şeyin kıpırdadığını fark ettim. Şiddetlenen rüzgârın bir hediyesi... 7 metre yükseklik, bir de üstüne tel örgüyü aşıp havalandırmaya gelebilen fazla bir şey yoktur. 
Arada mevsim böcekleri uğrar. Onlar da anlar, dört yanı beton, zor bir yere geldiğini. Kısa sürede terk eder. Edemezse, son durağıdır... 
Rüzgârın önüne katıp getirdiği, bir sonbahar yaprağıydı. Hoş geldin demeye hazırlanır gibi yaklaştım, zarar vermemeye özen göstererek avuçlarıma aldım. 
Hemen tanıdım. Bir salkımsöğüt yaprağıydı. Üzerinde çok açık yeşilden sarıya, sarının değişik tonlarından kahverengiye kadar uzanan renk bahçesiyle avcumu kocaman bir parka çevirdi. Dokundum, iyice kurumuş. Zaten iyice kurumadan dökülmez dalından, öyle hatırlıyorum.

***
Tam dalından koptuğu yere dokunup sordum: 
- Kimlerdensin sen, anlat bakalım?.. 
Ankara’da salkımsöğütlerin olduğu yerleri saydım, oralı olmadı. Bulunduğu yeri yadırgadı belki de. Şimdi binlerce yaprakla birlikte toprağın üzerinde gökyüzünü seyredip rüzgârla birlikte dans etmek varken, hiç bilmediği bir yere gelmişti. 
Koğuşa getirip çalışma masamın baş köşesine koydum, “burası senin” dedim. 
Okuma-yazma arasında sohbet ediyoruz. Ankara’nın en güzel mevsiminin sonbahar olduğunu anlattım ona. Özgürlükte yazdığım sonbahar yazılarından, aklımda kalanları paylaştım... 
Bir keresinde “som”bahar diye yazmıştım. Sarının bu kadar çok çeşidinin olduğunu, insan sonbaharı görmese bilemez ki. Hem, o yaprakların tümüyle dökülüp toprakta açtığı, ağacın da çırılçıplak dallarıyla yapraklardan fışkırmış gibi durduğu doğal mucizeyi unutabilir mi insan? 
Yapraksız dallar çıplak kalmıştır ama göz hizasına kadar yaklaşıp bakınca, ilkbahar hazırlığını görürsünüz daha kışın başında.
Salkımsöğütleri gözümün önüne getirmeye çalıştım. Yaprağın koptuğu yerin hemen dibinde topluiğne başı kadar minicik bir uç vardır. Yaprak kopup giderken gözü arkada değildir. Kendisinden sonra doğacak olanı görüp çıkmıştır rüzgârla yolculuğuna.
Bir de salkımsöğütlerin ilk sonbahar yağmurlarından sonraki halleri çok hoştur. Dallar yağmur yüklüdür. Altına geçip dalları sarstın mı, sana özel yağmur yağmaya başlar. Yapraklar yüzünü okşarsa daha güzel olur. Her biri usta bir ressamın elindeki fırça gibidir, yüzünüze mutluluk resimleri yapmaya girişirler. 
Yağmur sularının yapraklar üzerindeki yolculuğunda seyri doyumsuzdur. Bazen, hatta çoğunlukla yaprağın tam ucunda bembeyaz bir damla durur. Ağaç çiçek açmış gibi olur. Rüzgârla birlikte düşen damlanın yerini yenisi alır.

***
Ağaçların dalları hep gökyüzüne doğrudur. Çok azı aşağı doğru sarkıktır. Salkımsöğüt kadar sarkık olanı yoktur. 
Aslında, evvel zaman içinde bizim salkımsöğütlerin de dalları yukarı doğru uzarmış. İnce uzun gökyüzüne tırmanırmış. Yerleşim yerlerinin dışında, ama su kıyılarında yaşarlarmış. 
Birbirine kavuşması yasaklanan iki sevgili bir gün gizlice buluşup köyü terk etmiş. Aileler durumu anlayınca hemen peşlerine düşmüş. Sıra sıra söğüt ağaçlarının olduğu bir yerde görünmüşler. Hemen ötesi ırmakmış. Artık bir yere gidemezlermiş. 
Ağaca tırmansalar çözüm değil. Suya atlasalar, boğulacaklar. Kavuşamamaya da dönmek istemiyorlarmış. 
Tam o sırada ırmağın iki yakasındaki söğüt ağaçları tüm dallarını yere eğmişler. Sevgililer atlamış dallara, arasında kaybolmuşlar. Arkadan gelenlerin görmeleri mümkün değilmiş. 
Dalların altında, dallara tutunarak ırmağı geçip özgürlüklerine kavuşmuşlar. 
O günden beri söğütler dallarını hep yerde tutarlarmış. 
Belki bir çift sevgili bize tutunur... 
Özgürlüğe koşar diye... 
 Cumhuriyet-01 Aralık 2013 Pazar