Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

15 Ekim 2016 Cumartesi

Efendiler!

"... Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa’nın en önemli devletleri, Türkiye'nin zararıyla, Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran en güçlü gelişmeler, Türkiye'nin zararıyla gerçekleşmiştir. Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere’nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana'dan sonra Buda-Peşte’de ve Belgrat'ta yenilmeseydi, Avusturya/Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya'da, ayni kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir...."

"... Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar, duygular, fikirler, Türkiye'nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi ıslah etmek, Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir…"

"...Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün isleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı.
Oysa hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların plânlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karsılaşmışlardır. İste Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür…"

"...Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı, ahlâk bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu 'maneviyatı’yla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu’yla Batı’nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asil mayamız olan Doğu 'maneviyatı’ndan tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka, bir sonuç beklenemez ..."

"... Bu düşüsün çıkış noktası korkuyla, acizle başlamıştır. Türkiye'nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye'yi âtıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye'de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki "Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur..." Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. “…Onlar bizi idare etsin…” diyorlardı."
“...Bilelim ki, ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka uluslara yem olurlar…"

Mustafa Kemal Atatürk -1922 (Meclis Konuşması)

Atatürk’ün Ankara'daki Son Günü


26 MAYIS 1938 - PERŞEMBE

KENDİ ADINI TAŞIYAN BULVARDA:
Atatürk Bulvarı’nın ortasındaki kestane ağaçları yemyeşil olmuştu.
On dört yaşındaki Reşat Önat hem okuyor, hem de Kocabeyoğlu Pasajı’nın az ilerisinde, şimdi Çocuk Esirgeme Kurumu binasının bulunduğu köşede, dayısı Hilmi Öz’ün, Ankaralıların uğrak yeri olan Özen Pastanesi'nde çalışıyordu. Kimi zaman kasada duruyor, kimi zaman da arkadaki - sonradan adı İzmir Caddesi olarak değiştirilecek - Uçar Sokak’ta, arkadaşlarıyla top oynuyordu.
Genç Cumhuriyet’in, genç başkentine devletin idaresi için bir kültür göçü olmuş, Ankara ülkenin dört bir yanından aileleriyle gelen memurlarla dolmuştu. Doğal olarak Ulus artık konut açısından yetersiz kalmış; yepyeni bir yerleşim alanı olarak küçük şirin evleri, muntazam sokakları, yemyeşil parkları, geniş bulvarı, tek tük arabaları, yepyeni dükkanlarıyla Yenişehir semti oluşturulmuştu.

Özen Pastanesi, sıradan vatandaşından, bakanlarına kadar birbirini tanıyan, yolda selamlaşan, tertemiz giyimli Ankara’nın yeni sakinlerinin sık sık uğradıkları işlek bir pastaneydi. Şoförleri değil, bakanların kendileri alış veriş ederlerdi. 25 Ekim 1937’de başbakan oluşundan on gün sonra, Celal Bayar da bizzat Özen’e gelmiş, gelişi Ulus Gazetesi’nde haber olmuştu.
Kimi öğlen, küçük Reşat kasada durur, müşteri yoğunluğundan babasının telefonuna dahi bakamazken; kimi gece yarısı Özen kapanırken de, hem Vali, hem de Belediye Başkanı olan Nevzat Tandoğan, dışarıda kestane ağaçlarının sulanması işini gizlice denetler; kaytaran işçileri, elindeki bastonuyla fena halde haşlardı. Aynı Vali Tandoğan, şehrin umumi tuvaletlerini de bizzat teftiş ederdi.

O, şehrin gözü gibi bakılan kestane ağaçları, ileride bulvarın genişletilmesi amacıyla bir gece içerisinde kesiliverecek, sabah bulvardan geçen Ankaralılar arazözlerden tenekelerle su taşınarak büyütülmüş ağaçlardan geride bir küçük dal dahi göremeyeceklerdi. Kestane ağaçlarının kesilmesi de, semte adını verecek havuzlu – parklı tepesinde ay’lı Kızılay Binası’nın yıkılması da, bulvar tarihinin hüzünle hatırlanacak olaylarındandı.
Özen Pastanesi’nin yanında Vehbi Koç’un dört katlı bir binası vardı. Bu binanın ikinci katında pastanenin iyi müşterilerinden, Celal Bayar Kabinesinin Milli Müdafaa Vekili Saffet Arıkan ikamet etmekteydi. 1938 yılında, devletin bir bakanının telefonuna, adı ve soyadından Ankara Telefon Rehberi’nden ulaşılabilmekteydi. Saffet Bey’in numarası 6207’ydi.

26 Mayıs 1938 Perşembe günü ikindi, tam devlet dairelerinin dağılma saatiydi. Ankara’nın o zaman sanki daha kurak, daha sıcak yazı daha başlamamış, Ankara daha boşalmamıştı. Pastaneye o bölgenin emniyetinden sorumlu 1. Şube taharri memurlarından Cemal Bey geldi; küçük Reşat’a, dayısı Hilmi Öz’ün nerede olduğunu sordu: Bir “misafir” gelecekti.
Bir koşuşturma oldu – gelecek misafir Atatürk’tü.
Saffet Arıkan hastaydı ve Atatürk eski arkadaşına geçmiş olsun ziyaretine gelecekti.
Atatürk, Koç’un binasının önünde yaveriyle aracından indi ve binaya ilerledi. Aslında Adana – Mersin gezisinden daha iki gün önce dönmüştü ve kendisi de hastaydı. Hastalığı 30 Mart 1938’de, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nce de resmi bir bildiri ile açıklanmıştı.

Daha sonra Cemal Bey, Reşat Önat’a anlatmıştı;
Atatürk çok halsizdi ve merdivenlerden ikinci kata çıkarken çok zorlanmıştı. Çevresindekilere:
- Biliyorum bu bina Vehbi Koç’un; ona söyleyelim de buraya bir asansör yaptırsın demişti.
Daha sonra yatmakta olan Saffet Arıkan’ın yanına gidip oturmuş ve sohbete başlamıştı. Asansörün olmayışının şikayetini ona da yapmıştı.
Atatürk her bakanına özel “Limoges” kahve fincanı armağan ederdi. Ani bir ziyaret olduğu için kahve yapacak adam yoktu. Özen’e haber ve özel fincanlar gönderilmişti – kahve yapılması isteniyordu. Bir de garson istenmişti. Garson Özen’in kısa boylu, sarışın garsonu Yusuf olacaktı.

Cemal Ağabey’i Reşat’a:
- Hadi sen de gel, belki sen de içeri girersin demişti.
Cemal Ağabey, Yusuf ve Reşat kapının önüne geldiklerinde Yusuf’un eli ayağı titremeye başlamış, bunun üzerine Cemal tepsiyi Yusuf’un elinden alıp Reşat’a uzatmıştı.
Reşat’la birlikte içeriye girdiklerinde Reşat Önat hiç karşıya bakamıyordu. Kafası önüne eğik ilerliyor, Atatürk’ün yanına geldiğinde Atatürk sohbetini kesip Reşat’a bakıyor ve parmağıyla işaret ederek:
- Gel çocuk diyordu.
Kahveyi alıp koyarken Reşat hala Atatürk’ün yüzüne bakamıyordu. Zaten Özen’in müşterisi olan Saffet Arıkan, Reşat’ı çok iyi tanıdığından haline kıs kıs gülüyordu.

Ve Ata’nın yüzünü gördü; yüzü balmumu gibiydi, hasta olduğu belliydi.
Sonra Reşat yavaş yavaş geri çekildi – adet üzerine kapıda beklemeye başladı. Atatürk döndü:
- Git çocuk dedi.
Reşat Önat dışarı çıktı – sanki bir rüyadaydı.
Atatürk, on on beş dakika sonra dışarı çıktı; yine zorlukla merdivenlerden aşağıya indi.
Bu halsizlik Atatürk’ün bir asansöre ne kadar gereksinimi olduğunu ortaya çıkarmıştı. Bu yüzden o yaz Hipodrom’daki geçit alanına bir ek bina yapılacak; 29 Ekim törenlerinde Atatürk’ün çıkabilmesi amacıyla içine bir de asansör konacaktı. Hatta o tarihe kadar iyileşemeyebileceği düşünülerek, halka moral olsun diye – geçit törenini ayakta izliyormuş görünümü verecek - özel yüksek bir koltuk imal edilecekti.

Ancak 26 Mayıs, Atatürk’ün Ankara’daki son günü idi
ve ne o asansörü, ne o koltuğu, ne olabilmeyi çok arzuladığı 29 Ekim geçit törenini,
ne de Ankara’yı bir daha görebilecekti.
Atatürk, kendi adını taşıyan bulvara çıktığında, beraberindekilerle; Özen Pastanesi’nin yanından hemen arkadaki Uçar Sokak’a geçti. Şimdiki Galatasaraylılar Lokali’nin olduğu yerde, bahçe içindeki bir evde oturan ve o da çok hasta olan, Özen Pastanesi’nin müşterilerinden İktisat Vekili Şakir Kesebir’e ziyarete gitti.
Daha sonra da yapımı 30 Ocak 1937’de bitmiş olan Ankara Tren Garı’na gidildi. Vedalaşıldı ve trenle sevgili Ankara’sından Balıkesir’e hareket etti. Oradan da Bandırma üzerinden vapur ile İstanbul’a gidecek, tedavisine Savarona Yatı'nda devam edilecekti.
Gidiş, o gidiş oldu.
Aynı gara bir daha; 20 Kasım 1938 Pazar günü, saat 10:00’da,
bir şehir, bir ulus ağlarken,
Türk Bayrağı’na sarılı olarak gelebilecekti.

***
Ve aradan yıllar geçiyordu;
2005 yılına gelindiğinde yaşlı Reşat Önat, Vehbi Koç’un dört katlı binasının yerine yapılan kocaman binanın altında bulunan Koçbank şubesindeydi.
Bütün hatıralar yeniden canlanırken, yaşlı bedeni ile merdivenlerden güçlükle bankanın ikinci katına çıkıyordu.
İşlemleri bittikten sonra yine merdivenlerden aşağıya indiğinde,
duvarda asılı Vehbi Koç’un gülen yüzlü fotoğrafına bakıyor
ve çevresindeki gençler garip garip ona bakarken yüksek sesle:
- Eee, Vehbi Amca; sen daha hala asansörü yaptırma... diyerek tebessüm ediyordu.

***
(Reşat Önat daha sonra 15 Kasım 1953’de, kardeşi Vahit ile birlikte Özen’in ve Bulvar’ın tam karşısında, Tuna Caddesi 1/A’da Cumhuriyet Ankara’sı sembollerinden olacak efsane Piknik’i kuracaktı.
Piknik'te senenin 364 günü çalışıyorlar, bir tek 10 Kasım'da kapatıyorlardı. Şu anda Vahit Önat'ta bulunan kalpaklı yağlı boya Atatürk tablosunu kırmızı beyaz karanfillerle süslüyor, üzerini siyah tülle örtüp vitrine koyuyorlar, akşam da ışıkla aydınlatıyorlardı...)
“Piknik” ile ilgili geniş yazı:
http://www.ergir.com/Piknik.htm


En geveze kuş ümittir. Kalbimizde hiç susmaz...


Metin Altıok...Soluğuma bir küçük kuş tünemiş. Seninse gölgen yıldız dolu gökyüzünden biçilmiş.
Ülkü Tamer...Çok canım sıkılıyor. Kuş vuralım istersen?
İlhan Berk...Kuşlarını alıp gidiyor gök.
Can Yücel...Bu dünya, yoruldu mu kuşlar konsun diyedir.
Behçet Necatigil...Seni her özlediğimde bir tanem / Kuşlara bakıyorum.
Süreyya Berfe...Seni hep gökyüzünün önünde düşünüyorum.”
Cahit Zarifoğlu...Ve kuşlarda kaderle uçar.
Ahmet Telli...Gider kim sular fesleğenleri?
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca?
Sylvia Plath...Bir fırtına kuşunu sevmeliydim, seveceğime seni.
Franz Kafka...Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.
Sait Faik Abasıyanık...Seneler var ki, kuşlar gelmiyor.
Murathan Mungan...Uçan kuşlar konsun senin göğüne.
Halil Cibran...Bir kuş uyandı, derinliklerinde kalbimin.
Cenap Şahabeddin...En geveze kuş ümittir. Kalbimizde hiç susmaz.
Turgut Uyar...Kuş yemi kadar yalnızdı.
Hiçbir zaman dertsiz kalmadı gönlüm. Bir çift gözden, bir yapraktan, bir kuştan.
Hilmi Yavuz...Kuşlarımı koymak için, bir gök resmi bulamadım.
Furuğ Ferruhzad...Kuş ölür, sen uçuşu hatırla.
Edip Cansever...Bir kadın değilsin, bir kişi bile değilsin.
Bir kuş olsa mavilik derdi buna.
Kuş sürülerinden oluşmuş bir duvar 
Hangi kuşu çeksem ölüyor avucumda.
Kuş olsun, insan olsun. Yalnızlık sevmeyi bilmeyenlerin icadı.
Şükrü Erbaş...Bir durgun sudayız, konuşsak da / Kuş uçmuyor içimizdeki ormandan.
Ben ona dedim ki, bütün kuşlar tünedi. Göğsümdeki tek kanatsın.
Bir kıyısız zamana kanat vuruyor. Üzerimde uçan bütün kuşlar.
Cemal Süreya...Kuşlar toplanmış göçüyorlar 
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Kuşlar gibi cıvıldar, tattırdığın acılar.
Hayat kısa, kuşlar uçuyor...
Didem Madak...Sen hep gülerdin oysa, gülüverirdin. Bir bakardım eğilmiş su içiyor gamzelerinden kuşlar.
Keşke susmanın muhabbet kuşu olsaydım.
Haydar Ergülen...Bir kuş kadar olamadım, iki kanat bulamadım.
Yüreğinden beyaz kuşlar uçardı yüreğime.
Nilgün Marmara...Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna.

Umut

PERS Sultanı iki adamı ölüme mahkûm etmiş. Sultanın atını ne kadar sevdiğini bilen
mahkûmlardan biri hayatını bağışlarsa, bir yıl içinde ata uçmayı öğretebileceğini söylemiş.
Kendini dünyadaki tek uçan ata binerken hayal eden Sultan bunu kabul etmiş.
Diğer mahkûm hayretle arkadaşına bakmış ve; “Atların uçamadığını biliyorsun. Nasıl
olup da böyle delice bir fikirle çıkabildin ortaya?” demiş
“Pek değil” demiş birinci mahkûm.“Kendime dört özgürlük şansı veriyorum;
Birincisi: Sultan bu yıl ölebilir. İkincisi: Ben ölebilirim. Üçüncüsü: At ölebilir. 
Dördüncüsü...Belki ata uçmayı öğretebilirim.”

Sevgili Torunlarım, Torunlarımın Torunları


Sevgili Torunlarım,
Torunlarımın Torunları

Ben 20. yüzyılda yaşayan bir Türk yazarıyım. Şimdi 66 yaşındayım. Hayatım boyunca hem öğretmenlik yaptım, hem de kitaplar yazdım. Türkiye’de ve Almanya’da çalıştım. Bunun için iki vatanım var. Fakat ben aslında bir dünya vatandaşıyım. Belki sizler benim adımı artık tanımayacaksınız, fakat ben bu mektubun sizlere ulaşacağına inanıyorum.
Bizim asrımız olan 20. yüzyılda birçok güzel şeyler var. Bilim ve teknik hızla geliştirildi. Hem de tehlikeli olacak kadar geliştirildi. Kısaca söylersem, yüzyılımızda kötü sayfalar iyi sayfalardan çoktur. Irkçılık, dışlama, dinsel fanatizm, milliyetçilik ve bizleri çok yoksul bırakan zenginlerin kar hırsı.
Hepsinden de kötüsü savaştır. Çok daha acısı politikacıların ve dini önderlerin savaşı kutsal ilan etmeleridir. Benim görüşüme göre, hayatta tek kutsal şey barıştır. Hiçbir şey savaştan daha kötü ve aptalca olamaz. Bu nedenle, siz geleceğin torunlarına savaş üzerine bir şiir bırakıyorum.

Sizlere barış ve mutluluklar dilerim.

Sizin 
Fakir Baykurt
NEDİR SAVAŞ?
En ucuz tüfekle yoksul eve bir banyo
Bir topla oyun yeri mahalle çocuklarına
Bir tankla on derslikli iki okul
Bir uçakla yedi köye bir hastane
İki denizaltıyla üç ırmak çöle ulaşır
Bir roketle koca şehir kurulur
Bir taburun postallarıyla çocuklar
Kızamıktan kurtulur
Beş yıl birikse bir kolordunun parası
Kansere ilaç bulunur
Ölenlere dikilen anıtlar da para
Kalanlara nişanlar kolay mı takılır
Bir ordunun bütçesiyle on il bağlık bahçelik olur
Düşün, ne yer, kaça semirir bir general
Bırak atom savaşlarını bir an
İki komşu arasında sıradan bir savaşı düşün
Kimileri yıllar yılı bitmiyor
Atılan bombalar, harcanan mermiler
Alınteri vergilerden
Yakılıp yıkılmış bir şehir
Kolay mı yapılır yeniden
Evlerin asansörü merdiveni penceresi
Bir düşün serin kanla lütfen
Dirilir mi yirmisinde ölen asker, askerler
Bir düşün serin kanla, yada sor bir uzmana
Yanıtla şu küçük soruyu rica ederim
Aptallık değil de nedir
Nedir savaş?
(1987)

Devlet

Değerli insan kendine yeter; tek başına yaşamanın tadına varabilir. Herkesten daha az arar başkalarını...


Sen bu ülkenin yetiştirdiği en önemli insanlardan birisin.


Attila İlhan’ı keşfedişim 18 yaşıma rastlıyor. O zaman TRT 2’de yayınlanan Attilâ İlhan’la Zaman İçinde Bir Yolculuk programını devamlı izliyordum. Şiir kitaplarıyla başlayarak kitaplarını okumaya başladım Attilâ İlhan’ın siyasi yazıları çok etkileyiciydi ve değişikti. Onun gibi tespitler yapan başka hiçbir yazar yoktu bence, hala da yok. Attila İlhan tam anlamıyla bir sanatçıydı, edebiyat, siyaset, müzik ve senaryo alanlarında çok başarılı çalışmalara imza attı. O tam bir Türk aydınıydı. Attilâ İlhan’ın benim için bir ayrı yeri ise Karşıyaka’da yaşamış olmasıdır. İzmir doğumlu olması ve Karşıyaka’da oturması beni çok etkilemiştir. Onun yürüdüğü yollarda yürümek eski evinin önünden geçmek beni her zaman cezbetmiştir. Attilâ İlhan’la 2004 yılında TÜYAP kitap fuarında tanıştım ve kendisiyle sohbet etme imkanım oldu. Son derece dinç ve çok zeki cevaplarla yanıtladı sorularımı. Aynı yıl telefonla görüşmelerimiz başladı ve benim müzik yazılarım üzerine konuşmaya başladık. Ona projelerimden bahsettim ve bir yazar adayı olduğumu anlattım. Bana seve seve yardımcı olabileceğini söyledi ve her soruma içtenlikle cevap verdi. Hatta konuşmalarının arasında ‘İki gözüm’ dedi birkaç kez bana. Daha sonra öğrendim ki keyiflendiği zaman böyle dermiş. Ne mutlu bana…

Bu yıl İzmir Enternasyonal Fuarı’nda konuştuk ve “Bu sohbetimizi röportaj olarak kullanabilir miyim” diye sorduğumda “Tabii ki” demişti. Sorularım yarım kalmıştı ve mail olarak attım diğer kısmını, fakat cevap gelmedi. Bir ay sonra ise Attilâ İlhan’ın ölüm haberiyle yıkıldım. An geldi Attila İlhan öldü ve ardında büyük bir okur kitlesi bıraktı. O Attilâ İlhan ki 1949 yılında bir avuç gençle Paris’in yollarını tutmuştu Nazım Hikmet’i kurtarmak için. Kendine göre bir sosyalizm anlayışı vardı ve onu Türkiye’ye nasıl uygulayabiliriz diye yıllarca kafa yordu. Ulusal kültürümüze çok önem verirdi ve toplumcu olmayan sanatçıları her zaman eleştirirdi. Kendisine Barış Manço hakkında bir kitap hazırlıyorum dediğimde çok sevindi ve “Barış halkla direk iletişim kuran bir adamdı” dedi bana. O her sanatçının insanlarla olan iletişimine bakıyordu. Müzik anlamında da Türkiye’ye hizmetleri oldu. Nur Yoldaş’ın seslendirdiği Sultan-ı Yegah şarkısı o yıllarda çok popüler oldu. Ergüder Yoldaş’ın bestelediği şarkının yankıları uzun süre devam etti. Nur Yoldaş’ın bir sonraki albümüne de şarkı verdi. Timur Selçuk’un bestelediği Karantinalı Despina’da sıradışı sözleriyle dikkat çekti.

İşte gerçek bir sanatçı gitti aramızdan. Benim yazarlık yapma fikrimin kafamda oluşmasını ve büyümesini sağlayan birkaç isimden biriydi Attilâ İlhan. Benim defalarca telefon açmam onu hiçbir zaman sıkmadı ve bıktırmadı. Ben genç bir yazar olarak ondan yardım istedim, O da karşılıksız cevapladı sorularımı. İzmir-Paris-İstanbul üçgeninde bir yazar üstelik Karşıyakalı. Hapislerde de yatmış Paris’in cafelerinde yazılarını da yazmış, acaba Türkiye’de yaşadığı o sıkıntılı yıllarda O’na “Devlet televizyonunda program yapacaksın” deselerdi ne cevap verirdi bilmiyorum ama böyle değişik bir durumda geldi başına. Attilâ İlhan’ın vefat ettiği gün Nobel Edebiyat Ödülü kime verilsin tartışması yaşanıyordu, Türkiye’den de bir aday vardı. Sanırım Attila İlhan en iyi cevabı vefatıyla da bazı çevrelere verdi. Unutulmamalı ki o hiçbir zaman yabancı bir devlet başkanının ağzına zorla sıkıştırılmış bir cümlede yer almadı. Her zaman halka yakın kimliğiyle bizden biri oldu. Bir siyasi partinin sözcüsü de olmadı. Zaten bazı çevrelerin ölüm haberinden sonra taziyelerini belirtmemesi kasıtlı olarak yapıldı. Beni üzen diğer bir olay ise büyük bir gazetenin bir yazarının Attilâ İlhan’ın vefatından sonra sağlığında onun yüzüne söyleyemediklerini çok çirkin bir tavırla köşesinde yazmasıdır. Ayrıca yazdıkları ipe sapa gelmez şeylerdi. Sanatçı kaprisleri, halktan uzak şımarık tipler ve zar zor birkaç kitap yazmış yazarlar O’nun sevmediği şeylerdi. Toplumcu olmak ayrı bir şeydir. Maalesef günümüzde aydınların bir kısmı halktan uzak yaşıyorlar. Attila İlhan toplumcu olmayan aydınlara tarihten çok güzel bir örnek veriyordu, diyordu ki; “Zaten 200 yıldır Türkiye’yi aydınlar batırıyor halk kurtarmıyor mu?”

O her kesime kendini kabul ettirmiş vatansever bir aydın olarak yaşadı ve öldü. Attilâ İlhan’ı anlamak isteyenler onun kitaplarını anlayarak okumalılar.

Nur içinde yat Attilâ İlhan. Sen bu ülkenin yetiştirdiği en önemli insanlardan birisin. Nazım Hikmet gibi, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi, İlhan Selçuk gibi bu ülkenin yetiştirdiği en önemli aydınlardan birisin. Ne demiştin son yazında “PAROLA; VATAN-İŞARETİ; NAMUS aksi takdirde sen yoksun hiçbirimiz yokuz.”

 Kaan Çağlayangöl

Sorgulanmamış, analiz edilmemiş bir yaşam hiç yaşanmamıştır.




Akılla, mantıkla desteklenmeyen her inanç, ne kadar köklü ve samimi olursa olsun, biata dönüşürdü. Biatın olduğu yerden sadece lanet doğardı. İnsan sorgulasın, sorgularken gelişsin diye yaratılmıştı, bu yüzden biat insanın doğasına tamamen aykırıydı.
 *
 Suya ihtiyaç duyan bir beden su yerine sürekli gazoz içip nasıl sonunda hasta olursa imana ihtiyaç duyan bir ruh da sorgulamazsa düşünmeden anlamadan sadece biat ederse sonunda hasta olur çünkü insan biat etmek için değil anlamak için yaratılmıştır. Sorgulamamak yaradılışımıza aykırıdır. Eğer sizin inancınız bir diğerinin var olmaması gerektiğini size söylüyorsa ve siz bunu bir Müslüman olarak kabul ediyorsanız dünyanın en büyük günahını işliyorsunuz. Sorgulamamak İslâm a hakarettir.
*
en yanlışı anlamadan en doğruya ulaşamazsın. Ama biz yanlış yapmaktan korkuttuğumuz nesiller yetiştirdik. Korkaklık içinde kendini geç kalmış hissedip hareketsizleşen, vazgeçmiş nesillere dönüştüler.
*
Her can hayata saygı duyduğu kadar değerlidir.
*
Hayat yasaklarla değil ancak anlayışlarla kontrol altına alınabilirdi!
*
Hiç bir zaman düşüncede hazıra konma Bilge! Başkasının oluşturduğu düşünceyi onaylamak için değil, kendimizinkini oluşturmak için buradayız. Anlatılanla değil yaşadıklarınla, araştırdıklarınla anla hayatı.
 * Kapasiten arttıkça, her şeyin gelişir, çünkü yönetilen değil üreten olursun. Üreteni yönetemezler.
*
Kişi kendi ağırlığını, asla başkasına bırakmadığı için kişiydi, bırakırsa kişiliksizdi.
*
Bugün Müslüman dünyası dediğimiz topluluğun büyük bir kısmı, bu ilk mertebede, yani kurallar kısmında takılı kalmıştır. Fazla sorgulamadan, soru sormayı saygısızlık sayıp biat ederek İslam'ı yaşadıklarını sanırlar ama İslam insandan düşünmesini bekler. Düşünmesini, sorgulamasını, anlamasını. Çünkü özü o kadar sağlamdır ki, İslam'ı ne kadar sorgularsan o kadar seversin, anlarsın aslında.
*
Mutluluk paylaşılınca nasıl çoğalıyorsa, acı da paylaşılınca azalıyordu. Paylaşmak, paylaşabilmek, insanoğlunun tek temel huzuruydu.
*
Yaradan'ın adaletini fark edemeyecek kadar zavallısın! * Denge Yaradan, dengesizlikse şeytan.

*
 Uygulama ölçüsünün akıl değil para olduğu akılsız fikirlerin dünyasındasınız! Uyanmak zorundasınız!
*
Sürüler diğerlerini takip eder, bireylerse kimse olmasa da, tek başlarına olsalar da yapılması gerekeni yaparlar!
*
Bir şey sizi rahatsız ediyorsa şöyle düşünün: Belki de siz onu değiştirmek için geldiniz dünyaya. Çünkü rahatsız olmanızda bile bir bildiği var hayatın.
*
Bir hayvan vardı içimizde, her an kontrolden çıkmak için fırsat kollayan. Açlığını çektiğimiz duyguların yokluğuyla besleniyor, ruhumuzu doyurmazsak içimizde güçleniyor ve yeniyordu bizi, ele geçiriyordu hayatımızı.
*
Vazgeçmediği sürece insanın daima bir şansı vardı!
*
İhtiyaç hedef olursa başarı gelir,yoksa başarı denilen saçmalık sadece hayaldir!İhtiyaçla motive edilen bir şey asla sönmez,bıkmaz,vazgeçmez.
*
Tehlike sen görmezlikten geliyorsun diye geçen bir şey değildi!
*
"Kim olduğunu hatırlattı kendine ve niye burada olduğunu. Salakların ülkesiydi burası. 'Değerlerine sahip çıkamayan salakların!' diye düşünüp rahatladı."
*
Güzelliği akılla birleştirmiş ve üzerine amacı eklemiş bir kadından daha tehlikeli hiçbir canlı yoktu bu gezegende. Ortaçağda yakılırdı bu kadınlar, Arap ülkelerinde başlan kesilirdi hemen. Çünkü ya öldürürdünüz bunları ya da sistemi sallayan kıvılcım oluverirlerdi bir anda.
*
Cehennem nedir? Cahilin otoritesidir cehennem.
*
Kaybedilmiş bir güven yıkılmış bir ağaç gibidir.Ne meyve ne de gölge verir.
*
İnsan hayatta en büyük zararı, başkasına söylediği yalana inanmaya başlayınca verir.
*
Verilen hiç bir emek asla boşa çıkmaz. Sen çabaya geç, emek ver, evren de sana cevap verir.
*
Umut, katman katman anlamsızlığın altında kalmış doğmaya çalışan kocaman bir anlam gibiydi.
*
Bunların taktiği, dikkati başka yöne çekip adamı seyirci yapmaktır. Kafa karıştırarak, bilgiyi saptırarak sinsi bir virüs gibi girerler akıllara, ne kadar çabalarsan çabala hiçbir şeye etki etmeyeceğine, hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inandırırlar seni...Sahip oldukça daha fazlasını isterler, fazlasını aldıkça acımasızlaşırlar. Acımasızlaştıkça arsızlaşırlar.
 *
Bedendeki hayat beynin göreviydi. Ama bu muhteşem mekanizmanın bir zaafı vardı. Üzgün olduğunda yapamıyordu işini, umarsızlaşıyor, yönetmek zorunda olduğu vücudu ihmal ediyordu. Kanser oluyordu birçokları, üzgün, dikkati dağılmış beyinleri yüzünden.
*
Minarelerin süngüye, kubbelerin miğfere, camilerin kışlaya ve müminlerin askere dönüştürülmeye çalışıldığı, Allah'ın canından intikam alırcasına, kulu kuldan dinle ayıran ve insanı insana kırdıran şey ancak şeytanın hizmetinde olabilir! İbadeti candan hınç alır gibi kullanmak cehennemi dünyaya indirmektir! Cana zarar veren Allah'ı incitir."
*
Din adına savaşmayı kutsal addedenler bu işten para kazanan din tüccarlarıdır.
*
 Çünkü hak için ölenler sayesinde kalkmıştı kölelik, hak için ölenler sayesinde yıkılmıştı saraylar, hak için ölenler sayesinde kabul olmuştu hukuk, hak için ölenler sayesinde susturulmuştu meydanı boş bulan yağmacılar...
 *
Çünkü hayat ne olursa olsun hakiki insanı yaratmak için dizayn edilmişti.
*
Ağaç, filizi koruduğun için ağaç olur, filiz tohumu koruduğun için filiz olur. Sen tohumu korumasan ağacı kucaklayamazsın, aynı demokrasi gibi, eşitlik, hakkı koruduğun için var olur; adalet, eşitliği koruduğun için... Sahip çıkmalıyız korumak için, kavga etmeden, savaşmadan sahip çıkmalıyız, işte o zaman kapasitemiz de hak ettiklerimiz de artar.
*
Gelişmek ve kendini gerçekleştirmek için gerekli!... Hakiki insan olabilmek için! İnsan hayatta kalabilmenin çok ötesinde, gelişmek, kendini aşmak için var edilmiş bir varlık.
*
Bir insanın tüm dünya ya sahip olup kendi ruhunu kaybetmesinin kendi varoluşuna ne yararı var?
*
Aklın fikirle doğduğu bir noktada yücelir insan.
*
akılsız bir fikir uygarlıkları yok edebilirken, fikirsiz bir akıl da asla üretemez yani var olamaz. * Kızgınlığını beslerken bir fanatiğe dönüşürsün ve korumak için yola çıktığın düşünceye en çok zarar veren şey olursun.
*
Hayat yasaklarla değil ancak anlayışlarla kontrol altına alınabilirdi!
*
İnsanı düşündürmek, öldürmekten daha zordu. * Şekilcilikle kamufle olur kötülük.
 *
Anda olmak için geçmişin yükünden geleceğin endişesinden sıyrılmak gerekir....
 Pi - Akilah Azra Kohen

Zaman en iyi yargıç, sabır eşsiz bir öğretmendir.

Zaman en iyi yargıç, sabır eşsiz bir öğretmendir...Frédéric Chopin
*
Öldürecek ve uğruna ölünecek bir din yok. İhtiyacımız olan tek şey sevgi...John Lennon
*
Korkuyoruz. Düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. İnsan olmaktan korkuyoruz...Oğuz Atay
*
Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte!...Nilgün Marmara 

Karşındakinin Yerinde Olmak

Judie Paxton isimli Amerikalı bir öğrenci ortaokul sıralarındayken bir arkadaşı ile tartışmaya başlar; kısa bir süre sonra bu tartışma büyür ve kavgaya dönüşür; "ben haklıyım, sen haksızsın" derken dövüşmeye başlarlar ve sınıf öğretmeni olaya el koyar. Tüm sınıf arkadaşlarının gözü önünde Judie'yi bir sıraya, diğer arkadaşını da tam karşısındaki diğer bir sıraya oturtur öğretmen. Aralarına bir masa ve masanın üzerine de bir nesne koyar ve sorar "bu nesne ne renk ?" Judie, siyah diye bağırır, karşısındaki çocuk beyaz diye...Tekrar bir tartışma başlar çocukların arasında; öğretmen sınıfa sessiz olmalarını işaret eder ve bir müddet Judie le arkadaşının tartışmasını izler. Tartışma büyümeye başlayınca, Judie ve arkadaşının yerlerini birbirleriyle değişmesini isteyen öğretmen "şimdi söyleyin ne renk" diye tekrar sorar. Her iki çocuk da ağızları açık, şaşkınlıktan bir müddet konuşamazlar. Çünkü nesnenin bu sefer Judie'ye bakan kısmı beyaz; diğer tarafı siyahtır.

Shibumi


Ben çok seyahat ettim, dünyayı avucumun içinde çevirdim ve bir şeyi iyice anladım. İnsanı en mutlu eden şey, ihtiyaçlarıyla varlıkları arasında bir denge bulunmasıdır. Bütün sorun, bu dengenin nasıl sağlanacağı. İnsan bunu belki varlıklarını yükseltip ihtiyaçlarının düzeyine çıkararak yapabilir. Ama bu budalalık olur. Bunu yapmak, arada bir sürü doğa dışı şeyler yapmayı gerektirir. Pazarlık etmek gibi, çalışmak gibi, çabalamak gibi. Öyleyse? Öyleyse akıllı bir adam dengeyi, ihtiyaçlarını azaltarak, yani onları varlıklarının düzeyine indirerek sağlar. Bunu yapmanın da en iyi yolu, bedava olan şeylerin değerini bilmektir. Dağların, kahkahanın, şiirin, bir dostun verdiği şarabın, yaşlı ve şişman kadınların, Bakın bana! Ben elimdekilerle mutlu olmayı çok iyi bilen biriyim. Bütün mesele elimdekileri yeteri kadar çoğaltmak.
*
Terbiye her zaman için merhametten de, sadakatten de, yardımdan da, içtenlikten de daha güvenilir bir şeydi. Tıpkı hak yememenin, karşıdakine eşit şans tanımanın adaletten önemli olması gibi. Büyük sayılan değerler, baskı altına girdiklerinde türlü mantık oyunlarıyla çözülüverirlerdi. Ama terbiye, terbiyeydi. Koşullar ne olursa olsun, hiçbir zaman değişmezdi.
*
Oysa bir şey ummanın, hayal kırıklığını davet etmek olduğunu o kadar iyi biliyordu ki!
*
Korkaklar her zaman için cesur insanlardan daha tehlikeli olurlardı.
Bir kere sayıları daha fazlaydı.
Sonra, arkadan vururlardı.
Vurdukları zaman da kötü vururlardı.
Çünkü sağ kalırsanız öç alacağınızdan korkarlardı.
*
geçmiş denilen şey,gelecekten arındırıldığı anda bir yığın önemsiz ayrıntı haline geliyordu,içinde organik hiç bir şey kalmıyordu,güçlü olan,acı veren hiç bir şey
*
Kalabalığın çıkardığı gürültü mantıksızdır ama kulakları sağır edecek kadar güçlüdür. Beyinleri yoksa da; binlerce kolları vardır. Bunları seni yakalamak, çekmek, aşağıya indirmek ve batırmak için kullanırlar.
*
Irk demek hiçbir şey demek değildir. Kültür ise her şeydir.
*
Şibumi, sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır. 
Şöyle düşün;
O kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok. 
O kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok.
O kadar gerçek ki, sahici olmasına gerek yok. 
Şibumi demek, bilgiden çok anlayış demek. 
İfade dolu bir sessizlik demek. 
Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçak gönüllük demek. 
Sanatta şibumi zarif bir basitliği ifade eder. Buna sabi denir.
Felsefedeyse kendini wabi olarak gösterir. Büyük bir ruhsal rahatlıktır ama pasiflik değildir. 
Bir insanın kişiliğindeyse... nasıl söylemeli... 
Hakimiyet peşinde olmayan otorite mi? Onun gibi bir şey...