26 Nisan 2016 Salı

Hayatta en büyük hediye sağlıktır.En güzel tavır kanaat,En iyi ilişki ise sadakattir.

İnsanlar eğlenebildikleriyle arkadaş olurlar, anlatabildikleriyle dost, ağlayabildikleriyle kardeş...Anton Çehov

EɾteIenmiş umutIaɾın aɾasında ne kadaɾ dayanabiIiyoɾsa insan ben de o kadaɾ dayandım...Samuel Beckett

Eski başka, eskimiş başkadır.Nice eskiler vardır ki, hiç eskimez...Peyami Safa

Hayatta en büyük hediye sağlıktır.En güzel tavır kanaat,En iyi ilişki ise sadakattir...Balzac

Dağın öte yüzü güneşe bakıyormuş çocuklar De hadi davranın, Güneşle sohbetimiz var, geç kalmayalım...Yaşar Kemal
Kedilere benzeyebilseydik keşke. Öyle diyesim geliyor sık sık, bu son
yıllarda...Bilge Karasu

Düş gücü


1950'li yıllarda bir İngiliz şilebi Portekiz'den aldığı Madura şaraplarını İskoçya'ya götürür. Demir attığı limanda yükünü boşalttıktan sonra, şilepte çalışan denizcilerden biri unutulan şarap kolisi kaldı mı diye denetlemek üzere soğuk hava deposuna girer. Onun içerde olduğunu fark etmeyen başka bir denizci ise, kapıyı dışardan kapatır. Soğuk hava deposunda mahsur kalan denizci, var gücüyle bağırır, çelik duvarları yumruklar, ama kimseye duyuramaz sesini. Çakısıyla içerden açmaya çalışır kapıyı, mümkün değildir. Boş şilep, yeni yükünü almak üzere Portekiz'e doğru yola çıkar.
Mahsur denizci, depoda açlıktan ölmeyecek kadar yiyecek bulur. Ama deponun dondurucu soğuğuna fazla dayanamayacağının bilincindedir. Kapıyı açamayan çakısıyla, çelik duvarlara kendisini bekleyen ölüm sürecini yazmaya, daha doğrusu kazımaya başlar. Günbegün, adeta bilimsel bir titizlikle soğuğun vücuduna önce uyuşturucu sonra yavaş yavaş öldürücü etkilerini, el ve ayaklarının nasıl duyarsızlaştığını, donan burnunu ve buz gibi havanın dayanılmaz yakıcılığını anlatır.
Şilep Lizbon'a demir attığında, soğuk hava deposunun kapısını açan kaptan, zavallı denizcinin cesediyle karşılaşır. Duvarlara kazıdığı acılı sonunu okur ve.. kendisi de hayretten dona kalır.
Çünkü soğuk hava deposunun derecesi 19'dur. İskoçya'ya götürdükleri Madura şarapları 18 derecede taşınmayı gerektirmiş, şilep yükünü boşalttıktan sonra soğutma sistemi zaten kapatılmış olup, kendi haline bırakılan deponun sıcaklığı bir derece de yükselmiştir.
Sizin anlayacağınız, biçare denizci donarak ölmemiş, donduğunu SANDIĞI için ölmüştür.(*)
İnandıklarımız ve sandıklarımız, tek bir canlı türü nezdinde gerçeğe galebe çalıyor ve yalnızca insan kafasında yaratılıyor. Bilgi, iki yanı keskin bıçak. Sanrı da bilgiden yola çıkabiliyor, gerçek de. Yukarıdaki tuhaf ve gerçek öyküde olduğu gibi, donduğunu sandığı için canından olan denizci, soğuk havanın öldüreceği bilgisinden türettiği bir düşün kurbanı.
Ne gariptir ki başlangıçta memeliler arasında bir memeli olan insan, düşünce kapasitesi geliştiği oranda yitirdiği hayvansal içgüdülerinin yerine düşler, sanrılar üretiyor ve onlara inandığı zaman, hayalleri gerçek olabiliyor.
Sevgi de böyle bir şey, aşk da. Kedi, köpek ya da sürüngen olmayan herhangi bir hayvanı, sevgi ve nefret konusunda yanıltmak olanaksızdır.
Gerçekten sevilip sevilmediğini hisseder. Oysa insan... Algıladığı duygularda yanılabilen, çünkü verdiği duygularda yanıltıcı tek canlı türüdür.
Diğer memelilerle paylaştığı sevgi ve şefkat ihtiyacına karşın aşka dair kuşkusu, âşığına, sevgilisine duyduğu güvensizlik, yarattığı yalancılık mekanizmasının doğrudan sonucudur: Kendisi gerçekten âşık, ama âşık olduğu kendisine gerçekten âşık mıdır? Ya bir önceki aşkında onun da yaptığı gibi, yalan söylüyor, gibi görünüyor olmasındır?
İşte tam da bu yüzden, yalan sanılan aşklar, çoğu zaman gerçek aşklardan daha uzun ömürlüdürler.
Sanal sevgiler, kanlı canlı ilişkilerden daha şiddetli... Çünkü inanılmayan aşkta, hesabı görülmemiş, defteri dürülmemiş bir belirsizlik, kanıtlanması gereken bir kuşku, zamana dayanıklı bir süreç vardır. Sanal sevgilerde de henüz erişilmemiş bir amaç, belki de varıldığında önemi kalmayacak bir temas muradı. Muradına erenler, birbirlerini sevmeye devam ederler belki, ama aşk dediğimiz şiddetli duygu, yakıcılığını yitirir.
Hayallere inanmak, kendi gerçeğimizi yaratmaktan ibarettir. Çoğu aşklar, tek taraflı başlar. Öylesine seversiniz ki, verdiğiniz sevginin karşılığı gelmek zorunda kalır. Öylesine sevilirsiniz ki, aldığınızın altında kalamazsınız. Aşk cömertliği, bulaşıcıdır. Sevilen gözlere yansıttığınız aşk, hiç şaşmaz, geri döner, size yansır. Yeter ki duygularınızdan emin olun, kendinize yalan söylemeyin, hayallerinize inanın.

Düş gücü yalnızca öldürmez, yaşatır da.

(*) Bernard Werber, 'İzafi ve Mutlak Bilgi Ansiklopedisi'
 2004

El Ele tutuşmanın Gücü


Bir yaz günü, plajda oturuyor, kumlarla oynayan iki çocuğu seyrediyordum. Her ikisi de, deniz kıyısında, kapılarıyla, kuleleriyle, tünelleriyle kocaman bir kale yapmak için beraberce harıl harıl çalışıyorlardı. Kale neredeyse tamamlanmışken, büyük bir dalga gelip kaleyi bozdu. Her şey, bir anda ıslak bir kum yığınına dönüşmüştü. Bütün uğraşlarının bir anda gözlerinin önünde yok olduğunu gören çocukların göz yaşlarına boğulmalarını bekliyordum. Ama çocuklar beni şaşırttı. Ağlamak yerine, ikisi de kalkıp el ele tutuştular ve gülerek kıyıdan biraz daha uzaklaşıp yeni bir kale yapmaya giriştiler. Çocukların, o anda bana önemli bir ders öğrettiklerini fark ettim. Yaşamımızdaki her şey, yaratmak için üstünde çok zaman ve enerji sarf ettiğimiz her karmaşık yapı, aslında kumdan yapılmışlardır. Sadece başka insanlarla kurduğumuz ilişkiler ayakta sağlam kalabilir. Er ya da geç, bir dalga gelip, kurmak için yoğun çaba sarf ettiğimiz çalışmaları anında yıkabilir. Böyle bir durum karşısında, sadece yanında tutacak bir eli olan insan gülümseyebilir... 

Rabi Harold Kushner