6 Nisan 2016 Çarşamba

Yoksa çıldıracağım…


Alıp başımı gitme hakkımı kullanmak istiyorum.


Bir dağ yamacında çiçeğe durmuş bir yaban kiraz ağacının altında, yeni bir güneşi karşılayana kadar ıslık çalmak istiyorum yıldızlara, kuşlara, ağaçlara, su gözelerine ve rüzgârlara.


Bu kan denizinin ortasında gözyaşı olmak sancıtıyor yüreğimi.


Ne şiirin aşkı var, ne şarkının, ne oyunun sevinci var, ne yontulmuş taşın.


Renklerim yitiyor, aynı kelimelerle ağıt yakmaktan yoruldum.


Bıktım bu kahrolası zulmün pervasızlığına teslim olunmuşluktan.


Küfürler uçuşuyor aklımın duvarlarında, bir değil, bin değil, milyarlarca.


İyidir yaban kiraz ağacı, küçücüktür çiçekleri, sevinçlidir, hüznü yalnızlığında gizli değildir, aşkı savurmuştur gökyüzünün ta orta yerine, özgürdür dallarına konan kuşlar kadar.


Sahiplenir belki acılı yüreğimi.


Yoksa çıldıracağım.


Bu yalan, bu talan, bu katliamlar, bu toprağa düşürülen insanlık, bu umarsızlık, bu yitiş, bu suskunluk, bu kahrolası hüzün durduracak yüreğimi.


Yüzlerini yere eğmiş insanların arasında gülüşler aramak nafile artık.


Korku gelmiş oturmuşsa omuzlara, sevinç yitik bir umuttur artık.


Teslim oldukça erdemsizliğe, onursuzluğa, hayâsızlığa ve ellere-yüze-göze kan bulaştıkça susuluyor, susuluyor, susuluyorsa orada vicdan ayakaltındaki kirdir.


Korku duvarını aşmanın, meydanları doldurup yalanı ve katliamları yenmenin açacağı bir kapı yok mu?


İçimizdeki düşmanı yere çalmanın, gericiliği bağrımızdan söküp atmanın bir yolu yok mu?


Teslim olup yoksunlaşarak mı kuracağız geleceğimizi?


Duvara bir yazı yazıp astım.


‘Örgütlenmiş cehalet en büyük düşmanlıktır, örgütlenmemiş cesaret ise hiçbir şeydir’


Ben dönene kadar orada kalsın istiyorum.


Orhan Aydın -22/03/2016 


Kızılderili Bilgeliği

Kimiz? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?
Amerikan Kızılderililerinin Bilgeliği, dinin temel kurumlarının ötesindeki bir ruhsallığa dayanır. Bizim ruhsallığa yaklaşımımız, yaşamı deneyimlemeye ve gereken her şeyi yaşayarak gelişmeye şans tanır. Biz bu yaşama; Yaratan'ın birliğine, bütüne gitmeyi sağlayan bir yol olarak bakarız. Yaşam aşkını deneyimlemek ve büyük gizemi kabul etmek için buradayız.
Kimiz? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?
Dünyanın her yerinde insanların yüzyıllardır sormakta olduğu bu basit soruları biz de en az bir kere kendimize sormuşuzdur. Tüm insanlık bu sorulara yanıt aramaktadır. İnsanoğlu, izlenecek yol, varılacak hedef, ölüm ve ölümsüzlük hakkındaki sorularla uğraşmaktadır. Her kültür, yaşamın anlamı üzerine temel yapılar geliştirmeyi ve onları temellendirmeyi denemiştir. İnsanlar bu tür sorulara yanıt verebilmek için birçok farklı din yaratmışlardır. Ancak, dinlere rağmen yanıt aramayı hala sürdürmektedirler.
Peki, niçin?
İnsanlar tarih boyunca, evrende kendilerinden daha büyük bir güç olduğuna inandılar. Bu inanç sistemi onlara rahatlık verdi, karmaşıklık ve acı dolu dünyalarına düzen ve mantık getirdi. Sevdiğimiz biri öteye geçtiğinde - maddeci toplumlarda algılandığı biçimiyle öldüğünde - ya da hastalandığımızda öylesine acı ve sıkıntı çekeriz ki, o zamanlarda tüm kontrolün bizden alındığını hissederiz. İşte böyle zamanlar, bedenimiz kendini iyi edene kadar, bizler eskisi gibi devam edebilecek hale gelmeden önce yaşantımızı yeniden düzenlememiz gereken zamanlardır. Böyle zamanlarda çoğumuz, daha huzurlu olmak ve kontrolü tekrar ele geçirmek için daha üstün bir güce sığınırız.
Bununla birlikte Amerikan Kızılderilisinin yaşam felsefesinde ölüm yoktur, öteye geçiş vardır. Bizler, öte dünyaya geçiş yolunda ilerlediğimize inanırız. Bu dünyada başımıza gelenler, bütünün birliğine yani "Yuvaca varıp varamayacağımızı belirler. Eğer yaşam sınavından geçemezsek hatalarımızın bedelini ödemek durumunda kalırız. Yaratan'ın karşısına çıktığımızda, o değildir bizi yargılayacak olan, kendimiziz. Biz, Yaratan'ın sevgi olduğuna ve onun sevgisinin bizi asla yargılamayacağına inanırız. Biz insanlar geçmişimizi yeniden gözden geçirelim, eğer çok yanlış yapmışsak, bunların sonuçlarının nasıl olacağım da bilebiliriz. Bizler, hastalığın da bazen yaşamımıza denge getirmek için oluştuğunu düşünürüz ve bu, düşüncelerimizi yeniden düzene koymak ve görüler için bir fırsattır.
 Dünyadaki yolculuklarım bana insanların hala arayışta olduğunu gösterdi. Onlar kendileri hakkındaki gerçekleri arıyorlar. Her birey kendi yolunu bulmaya, yaşamı anlamaya çalışıyor. Herkes kendisine şu soruları sormalı: Yaratılış gücü ile nasıl bağ kurabilirim?
Yaşamın anlamını nasıl bulabilirim? Ölümden sonra bana ne olacak? Bu arayış, bir yap-bozun değişik parçalarına götürür bizi. Bu parçalar dünyanın her yerinde bulunur. İnsanlar o parçaları, yanıtı bulmak için biraraya getirmeye çalışırlar. Şimdilerde onlar. Kaplumbağa Adasına bulmacanın parçalarını, bu kıtanın insanlarının öğretisinde ve kendi içlerinde bulmaya geldiler.
 İlk derste öğrenmemiz gereken şey, dinin insan yapımı olduğu, ruhsâllığın ise Yaratan'dan geldiğidir. Kaplumbağa Adası insanları, insan yapımı yasalarla yaşamaktansa, ki bunlar hep dinsel kurumları kontrol edenler için düzenlenmiştir, ruhsal öğretilerin yolunda yaşamayı seçtiler. Biz ibadetlerimizi sadece Pazar günleri değil, her an, günün her dakikası, haftanın yedi günü yaparız. Bizler ruhsallığı konuşur ve yaşarız.
 İnsanlar yıllardır Amerikan Kızılderililerinin bir gelenek ya da kültür olduğunu düşündüler. Birçok kişiyi de bunun sadece bir gelenek olduğuna inandırdılar. Ancak ben bunu bir yaşam felsefesi olarak adlandırmak istiyorum ve şimdi, dünyanın tüm insanlarıyla bu yaşam felsefesini paylaşmanın zamanı olduğunu düşünüyorum. Tanrı'nın birçok farklı şekil ve isimlerde geldiğini anlamak zorundayız. Ancak o birdir ve aynıdır: Yaratan'dır. Ne yazık ki, insanlar kendi yollarının tek yol, tanrılarının da tek Tanrı olduğunu söylüyorlar; cennetin kapılarına onları sadece kendi yollarının getireceğini zannediyorlar.'İnsanlar ne zaman sadece bir yol olduğunu ve o yolun da Yaratan'ın yolu olduğunu anlayacaklar? Bu yol herkes içindir ve herkese onu seçme şansı verilir.
Eğer doğru yol seçilirse bütüne yani "Yuva"ya varılır. Yürüdüğümüz ruhsal yol, insanların inanma tarzını ya da kendi yollarında nasıl yürüdüklerini ayırt etmez. Hiç kimse Yaratan'a duyduğu inançtan dolayı lanetlenemez. Bizim için bu, çok basittir: Yaşayan her şey, Yaratan tarafından yaratılmıştır, bu yüzden bir bütünün yani Yaratan'ın da parçasıdır. Birçok din kendisini, seçilmiş insanları seçmekle sorumluymuş gibi göstermektedir, ancak seçilecek olanı seçen gerçekte bizizdir.
 Tüm yaşam, Yaratan tarafından yaratıldı. Bu nedenle yaşayan varlıklar, Yaratan'ın yani bütünün parçasıdırlar. Hepimiz topraktan, annemizden yaratıldık. Tüm yaratıklar Toprak Âna'nın rahmine kondu. Yaratan uzandı, o rahme dokundu, varlıklara yaşam enerjisi verdi ve ruhu yarattı. Ruh, yeryüzünün yaşayan bir parçası oldu. Yolculuğumuzun sonunda, beden ve zihin Toprak Ana'nın kucağına geri döner. İyi bir yaşam sürmüşsek, yaşam gücümüzün enerjisi tekrar güç kaynağına yani bütüne katılır. Hiçbir zaman unutmayın, en küçük yaratıktan en büyüğüne kadar hepimiz yeryüzünün parçalarıyız ve bize verilen yaşamın değerini öğrenmek, Toprak Ana'yı korumak, sevmek ve saymak zorundayız.
 Kaplumbağa Adasındaki tüm halklar arasında şöyle ortak bir deyiş vardır: "Tüm akrabalarımıza" ya da "hepimiz akrabayız". Bu söz, bir duanın sonunda ya da konuşmayı bitirdiğimizde söylenir ve bize Yaratan'ın, sevgiyle yaşamı verimli kıldığını anımsatır. Şu anda var olan, geçmişte var olmuş ve gelecekte de var
 olacak tüm yaratıklar; hayvanlar, kuşlar, böcekler, bitkiler/otlar, ağaçlar, taşlar, su, ateş, toprak birbirine bağlıdırlar. Bunlar bizim dedelerimiz, ninelerimiz ve kardeşlerimizdir. Hepimiz ruh ve enerjinin içinde biriz, hepimiz dünyalıyız.
Yaşama farklı biçimlerde ve kabuklarda gelebiliriz. Farklı niteliklerimiz, yeteneklerimiz ve güçlerimiz olabilir. Ancak sonuçta hepimiz biriz. Hepimiz aynı yaşam döngüsüne bağlıyız. Bu bağı bir kez anladığınızda, gücün kaynağım ve Yaratan'ı da anlar duruma geleceksiniz. O zaman yaratılışın diğer bölümleriyle de ilişkiye geçebileceksiniz. Şüpheniz varsa, yapmanız gereken tek şey çevrenize bakmak ve her şeyin yaşadığını, yaşayan her şeyde de Yaratan'ın olduğunu görmektir. Bu kitabı okurken, tüm sorularınıza yanıt alamayacağınızı da anlayacaksınız. Bu yalnızca bir başlangıçtır. Her kabilenin ya da ulusun sahip olduğu ruhsal bağı anlama yolunda sadece ilk adımdır.
 Şimdi kendinizi çimlerle kaplı bir çayırda yürürken düşünün. Durgun bir su birikintisine vardığınızı ve ayaklarınızın arasında bir çakıl taşı olduğunu farz edin. Eğilip taşı alın, sonra suyun ortasına doğru atın. Onun havada yükselişini ve sonra da suyun tam ortasına doğru düşüşünü izleyin. Taşın suya girdiği yerde bir sıçrama olur ve bu sıçramanın etrafında da halkalar oluşmaya başlar. Halkaların, sizin durduğunuz kıyıya gelmesini izleyin. Halka kıyıya vurduğunda gözden kaybolur, onun döngüsü artık tamamlanmıştır.
Ama başınızı kaldırdığınızda, taşın suya girdiği noktadan size doğru başka halkaların geldiğini görürsünüz. Çember hakkında duyduklarınızı bir düşünün: başlangıcı ve sonu yoktur. Ama bir taşla, çemberin nerede başladığını, ki burası merkezdir ve görevini tamamladığında nerede bittiğini keşfedersiniz, ki burası da kıyıdır.
 Yaşamda birçok çember vardır. Bir çemberi tamamlayıp diğerine doğru, her zaman merkeze, enerjinin kaynağına, yaşamın anlamına doğru yaklaşarak hareket etmeye hazırlanmalıyız. Bu ilk çemberle, yolunuzu yani kendinizi bulmak üzere ilk adımı atacaksınız. Unutmayın, sadece bu ilk çembere bağlanıp kalmak yok. Eğer öyle yaparsanız, sonsuza dek onun çevresinde dönersiniz. Bir çemberin bilgisini öğrenin ve diğerine doğru gidin. Bir gün bakacaksınız ki, merkezdesiniz ve yaşamın gizi size açılmış.

WA'NA'NEE'CHE'
Timothy Freke 


Demir Ökçe


 
Yarım yamalak bilgi sahibi olanların cehaletinin çok tehlikeli bir şey olduğu söylenir; ne kadar da doğruymuş.

Bütün bu kitaplar bana ne öğretir bilir misiniz? Yasa başka şey, hak, adalet başka şey.

Lanet olsun sana Demir Ökçe! Çiğneyip geçtiğin insanlık çok yakın bir zamanda silkinip seni sırtından atacak. İşaret verildiğinde, tüm dünyadaki emekçiler ayaklanacak. Emekçiler tam bir dayanışma içinde ve tarihte ilk defa tüm ulusları içine alan, tüm dünyaya yayılan bir devrim gerçekleştirilecektir.

Tarih, sınıfların mücadelesidir.

İktidarınız ve sahip olduklarınızla şiştiniz. Yönetimde başarılı olamadınız. Uygarlığı mezbahaya çevirdiniz. Kör ve doymak bilmez kişilersiniz.

 Güç geçmişte olduğu gibi söz sahibidir ve belirleyici olacaktır. Bu sınıfların mücadelesidir. Tıpkı sizin sınıfınızın eski feodal asaleti alaşağı ettiği gibi, sizin sınıfınız da benim sınıfım, emekçi sınıf tarafından alaşağı edilecek. Şayet biyoloji ve sosyolojiyi de tarihi okuduğunuz kadar doğru ve açık şekilde okursanız, tanımladığım bu akıbetin kaçınılmaz olduğunu göreceksiniz. Bunun bir ,on ya da bin yıl içerisinde gerçekleşecek olması önemli değildir. Sizin sınıfınız alaşağı edilecektir. Ve bu güç marifetiyle olacaktır. İşçi ordusunun bireyleri olarak bizler o kelimeyi dilimizde tüy bitene, kulaklarımız çınlayana kadar okuyup tekrarladık. Güç. Muhteşem bir kelime.

 O günlerde hırsızlık şaşılacak derecede yaygındı. Herkes herkesin malını çalardı. Toplumun efendileri, ya yasal olarak çalar ya da hırsızlıklarını yasalara uydururken, daha yoksul sınıflar yasadışı olarak yapardı bu işi. Korunmadığı sürece hiçbirşey güvenlikte değildi. Muazzam sayıda insan, malı mülkü korumak için bekçi olarak çalıştırıldı. Zenginlerin evleri banka kasası ve kale karışımı bir şey haline gelmişti. Bugün, çocuklarımızın başkasının malını çalma eğilimi o zamanlarda evrensel bir şey olan çalma özelliğinin temel bir mirası olarak görülebilir.

 Günahtan ve ölümden güçlü olan yalnız sevgidir.

 Ama toplum, bu bir tek insanın başına gelen korkunç olayla hiç ilgilenmeden yoluna devam ederse, ilerde bir çoklarının aynı gaddarlığa uğramayacağını kim iddia edebilir?

 Gerçeğin herhangi bir insanda da olabileceğine inanırız biz, yeter ki o insan içtenlik sahibi olsun...

 Sınıf mücadelesi güçlerin mücadelesidir.

 Büyük kapitalist dışında sanayi makinesindeki hiçbir kişi özgür iradeye sahip değildir, o bile özgür değildir. Gürüyorsun patronlar yaptıkları şeyin doğru olduğu konusunda kesin eminler. Zaten saçmalığın zirvesi de bu. İnsani doğaları onları o kadar bağlar ki doğru olduğuna inanmadıkları bir şeyi yapamazlar. Eylemlerinin gerekçesinin olması gerekir.
Bir şeyi yapmak istediklerinde, tabii ki iş hayatından bahsediyorum, zihinlerinde o şeyin doğru olduğuna dair dinsel, ahlaki, bilimsel veya felsefi bir kavram oluşmasını beklerler. Ancak ondan sonra yaparlar. Bu arada düşüncenin arzudan doğduğundan ve bunun insan zihninin zaaflarından biri olduğundan habersizdirler. Yaptıkları şey ne olursa olsun mutlaka bir gerekçesi vardır. Ahlak sorununu kendi kafalarına göre yorumlayan yüzeysel insanlardır onlar. Yaptıkları şey yanlış bile olsa buradan doğru bir sonuç çıkacağını savunurlar. En ilginç ve kendinden menkul vehimlerden biri, akıl ve etkinlik açısından bütün insanlardın üstün oldukları hayalidir. İnsanlığın rızkını onların vermesi gerektiği yönündeki görüşleri de buradan kaynaklanır zaten. Hatta krallara Tanrı tarafından verilen haklar olduğu teorisini yeniden canlandırdılar. Tabi bu durumda ticaretin krallarından bahsediyoruz.



Vadideki Zambak


Hemen hepimiz sabahtan, dünyayı avucumuzda tutarak, yüreğimiz aşka susamış olarak yola çıkarız; sonra, acı deneylerden geçtiğimiz, insanlara, olaylara karıştığımız zaman, farkına bile varmadan, her şey yavaş yavaş küçülür, yığın yığın küller arasında azıcık altın buluruz: İşte yaşam!
Başkalarının mutluluğu, artık mutlu olamayanların avuntusudur.
Sonradan görmeler maymun gibidirler, maymunların becerikliliği vardır onlarda; yukarılarda görür insan onları, tırmanış sırasında çevikliklerine hayran kalır; ama zirveye geldiler mi artık yalnızca ayıp yerleri görünür.
Bütün üzüntülerimiz bizi midenin ortasından vurur. Böylece yürekleriyle yaşayanlar mideden giderler. Fazla keskin acılar sinir sistemini kışkırtır. Bu aşırı duyarlık mide salgı bezini sürekli olarak zorlar. Bu durum sürecek olursa, sindirimde ilkin fark edilmeyen düzensizlikler başlar: Salgılar bozulur, iştah azalır, sindirimin bir saati öbür saatine uymaz; çok geçmeden, keskin acılar belirir, ağırlaşır, günden güne sıklaşır, midenin alt deliğinin çevresi sertleşir, burada bir katı şiş oluşur, ölüm de bundan gelir.
Bizi kendisini sevdiğimiz ölçüde sevmeyen kadının bir ayrıcalığı vardır: Bize ikide bir sağduyu kurallarını unutturur.
Ruh hastalıkları istekleri, içgüdüleri olan yaratıklara benzer; topraklarını büyütmek isterler.
Aşkın, parıltıları göklere ulaşan hazları vardır.
Zorbaca yasaklar, çocukta bir tutkuyu büyüklerde olduğundan da fazla biler; çocukların yalnız yasak şeyi düşünmek gibi bir üstünlükleri vardır; bu şey onlar için dayanılmaz bir çekicilik kazanır.
Yuvarlak bel bir güç belirtisidir; ama belleri böyle olan kadınlar kibirli, istemlidirler; sevgiden çok şehvet vardır onlarda. Düz belli kadınlar, tam tersine, sadıktırlar, inceliklerle doludurlar, içliliğe eğilim gösterirler, ötekilerden daha çok kadındırlar. Düz bel çeviktir, yumuşaktır; yuvarlak bel bükülmez ve kıskançtır.
Aşk yaşamı yeryüzü yasasının ölümcül bir istisnasıdır; her çiçek ölür; büyük sevinçlerin bir yarınları olursa, kötü bir yarınları olur. Gerçek yaşam bir bunalım yaşamıdır.
Kötü günleri bir tek gün siliverir.
Ahlakın da dereleri vardır; düşük kimseler, bu derelerden, içinde boğuldukları çamuru soylu kimselerin üzerine sıçratmaya çalışırlar.
Acı sonsuzdur; sevincinse sınırları vardır.
Sevdiği kadının herkesin en güzeli olduğunu, tutkulu bakışların hep ona çevrildiğini görmek, gözlerinin arılıkla saklanan ışığının yalnız kendisine geldiğini bilmek; sesinin ayrımlarını, yürekte insanların oyalanmalarına karşı yiyip bitirici bir kıskançlık duyulsa bile, görünüşte hafif ya da alaylı sözlerinde, değişmeyen bir düşüncenin kanıtlarını bulacak ölçüde tanımak bir genç adam için ne büyük bir sarhoşluktur!
Erdemin, içine dalınan ve Tanrı aşkında yenilenmiş olarak çıkılan kutsal suları vardır.
Acılarını belirtmelerine engel olan bir utanç vardır soylu ruhlarda. Bunları haz dolu bir acımayla sevdiklerinden gururla gizlerler.
Genç yaşta insanın kötü niteliklerini çevresindekiler bastırır, tutkular hızlarını keser bunların, insanlık saygısı bunları hep engeller; daha sonra, insan yaşlanınca, bir de yalnız kalınca, küçük kusurlar ne denli uzun zaman bastırılmışlarsa, o denli korkunç bir biçimde ortaya çıkar.
İnsan zayıflıkları temelden bayağıdır; ne yatışmak ne de bitmek bilir; dün verdiğinizi bugün, yarın, hep isterler; ayrıcalıkları iyice benimser, genişletirler.
Aşk; ruhun sonsuz alanlarında, güzel bir vadide yağmurların, derelerin, sellerin geldiği, ağaçların, çiçeklerin düştüğü, kıyının kumlarının, tepelerdeki kaya parçalarının düştüğü bir büyük nehir gibi değil midir? Duru çeşmelerin ağır ağır gelen suyuyla olduğu gibi boralarla da büyür. 
İnsan sevdi mi, her şey aşka doğru gelir.
Mutsuzluklar yalnız ayırmakla kalmaz, toplumun bayağı kurallarını da susturur.
Yaşamın alçakgönüllülüğünün üstünlükleri vardır; bir kez duyuldu mu sürekli bir sahneye çıkarılışın parıltısını katlanılmaz yapar. Yalnız hafif ışıklar görmeye alışmış gözlerin gün ışığında rahatsız oldukları gibi, böyle şiddetli karşıtlıklardan hoşlanmayan ruhlar da vardır.
Güneş, ışınları içinde bulunan ve kendisiyle yaşayan küçücük sineklere kulak asar mı? Kalabildiklerince kalırlar, sonra, güneş gidince de ölürler.
Her büyük sevgi, borçlu olduğumuz sevgilerden çalınır.
Daha yumuşacık olan kökleri ana toprakta sert taşlardan başka bir şeyle karşılaşmayan, ilk yaprakları kindar ellerde parçalanan, çiçekleri açar açmaz donan ruhların sessizce çektiği sıkıntıların tablosunu, en dokunaklı ağıtını gözyaşlarıyla beslenmiş hangi yetenek verecek bize? Dudakları acı bir meme emen, gülümsemeleri sert bir bakışın korkunç ateşiyle bastırılan çocuğun acılarını bize hangi ozan söyleyecek?




Kendini sevmek için Dua



Bugün, Evrenin Yaratıcısı, kendimizi olduğumuz gibi, yargılamadan kabul etmemize yardım etmeni istiyoruz. Tüm duygularımızla, umutlarımızla ve hayallerimizle zihnimizi, kişiliğimizi, varlığımızın eşsizliğini kabul etmemize yardım et.

Bedenimizi tüm güzelliği ve mükemmelliği ile olduğu gibi kabul etmemize yardım et. Kendimize duyduğumuz sevgi o kadar güçlü olsun ki, bir daha asla kendimizi reddetmeyelim veya mutluluğumuzu, özgürlüğümüzü ve sevgimizi sabote etmeyelim. Bu andan itibaren her eylem, her reaksiyon, her düşünce, her duygu sevgiye dayalı olsun.

Yaradan, yaşamımızın tüm rüyası korku ve dramadan sevgi ve sevince dönüşene dek, kendimize olan sevgimizi artırmaya yardım et. Kendimize duyduğumuz sevginin gücü, inanmaya programlandığımız tüm yalanları, yeterince iyi veya yeterince güçlü ya da yeterince zeki olmadığımız, yapamayacağımız yalanlarını yıkmaya yeterli olsun.

Kendimize olan sevgimizin gücü, yaşamımızı başka insanların fikirlerine göre yaşamaya gereksinimimiz olmayacak kadar güçlü olsun. Yapmamız gereken seçimleri yapmak için tamamen kendimize güvenelim. Kendimize olan sevgiyle, artık yaşamımızda herhangi sorumluluk ile veya herhangi problemlerle karşılaşmaktan korkmayız ve onlar ortaya çıkarken çözeriz. Neyi başarmak istiyorsak, kendimize olan sevginin gücüyle yapalım.

Bugünden başlayarak, bize karşı herhangi bir durum oluşturmayacak kadar kendimizi sevmemize yardımcı ol. Yaşamımızı kendimiz olarak yaşayabiliriz.

Başka insanların bizi kabul etmelerine veya ne kadar iyi olduğumuzu söylemelerine artık gereksinimimiz yok, çünkü ne ve kim olduğumuzu biliyoruz. Kendimizi sevmenin gücüyle, aynaya baktığımız her seferinde gördüğümüzden zevk alalım. Yüzümüzde, içsel ve dışsal güzelliğimizi zenginleştiren büyük bir gülümseme olsun.

Kendimize yoğun sevgi hissetmemize yardım et, her zaman kendi varlığımızdan haz alalım. Kendimizi yargılamadan sevelim, çünkü yargıladığımız zaman, suçlama ve suçluluk taşırız, cezalandırmaya gereksinimimiz olur ve senin sevginin perspektifini kaybederiz. Bu anda kendimizi bağışlamak için irademizi güçlendir.

Zihinlerimizi duygusal zehirden ve kendini – yargılamadan temizle ki, tam bir huzur ve sevgi içinde yaşayabilelim. Kendimize olan sevgimiz yaşamımızın rüyasını değiştiren güç olsun. Kalplerimizde bu yeni güç ile, sahip olduğumuz her ilişkiyi dönüştürelim. Başkaları ile olan anlaşmazlıklarımızdan özürleşmemize yardımcı ol.

Zamanımızı sevdiklerimizle paylaşmak için mutlu olalım ve onları zihnimizde hissettiğimiz herhangi haksızlıklar için bağışlamamıza yardım et. Kendimizi sevmemize yardım et ki, yaşamımızda bizi inciten herkesi bağışlayalım. Ailemizi ve arkadaşlarımızı koşulsuzca sevmemiz için ve ilişkilerimizi en pozitif ve sevgi dolu şekilde değiştirmemiz için bize cesaret ver. İlişkilerimizde yeni iletişim kanalları yaratmamıza yardım et ki, kontrol, güç savaşı olmasın, kazanan veya kaybeden olmasın. Birlikte sevgi, sevinç ve uyum için bir ekip olarak çalışalım.

Ailemiz ve arkadaşlarımız ile ilişkilerimiz saygı ve sevince dayansın, artık onlara nasıl olacaklarını ve nasıl düşüneceklerini söylemeye gereksinimimiz olmasın. Romantik ilişkilerimiz en olağanüstü ilişkiler olsun. Başkalarını oldukları gibi, yargılamadan kabul etmemize yardım et, çünkü onları reddettiğimiz zaman, kendimizi reddederiz. Kendimizi reddettiğimiz zaman, seni reddederiz.

Bugün yeni bir başlangıç. Bugün yaşamımıza kendimizi sevmenin gücü ile başlamamıza yardımcı ol.Yaşamımızdan zevk almamıza, ilişkilerimizden haz almamıza, yaşamı keşfetmemize, riskler almamıza, canlı olmamıza ve artık sevgi korkusunda yaşamamamıza yardım et.

Kalbimizi doğuştan hakkımız olan sevgiye açalım. Minnettarlığın, Cömertliğin ve Sevginin Üstatları olmamıza yardım et, ki tüm yarattıklarından ebediyen zevk alabilelim.