2 Kasım 2016 Çarşamba

Salkımsöğüt...

Kasımın üçüncü haftasında havalandırmada bir şeyin kıpırdadığını fark ettim. Şiddetlenen rüzgârın bir hediyesi... 7 metre yükseklik, bir de üstüne tel örgüyü aşıp havalandırmaya gelebilen fazla bir şey yoktur. 
Arada mevsim böcekleri uğrar. Onlar da anlar, dört yanı beton, zor bir yere geldiğini. Kısa sürede terk eder. Edemezse, son durağıdır... 
Rüzgârın önüne katıp getirdiği, bir sonbahar yaprağıydı. Hoş geldin demeye hazırlanır gibi yaklaştım, zarar vermemeye özen göstererek avuçlarıma aldım. 
Hemen tanıdım. Bir salkımsöğüt yaprağıydı. Üzerinde çok açık yeşilden sarıya, sarının değişik tonlarından kahverengiye kadar uzanan renk bahçesiyle avcumu kocaman bir parka çevirdi. Dokundum, iyice kurumuş. Zaten iyice kurumadan dökülmez dalından, öyle hatırlıyorum.

***
Tam dalından koptuğu yere dokunup sordum: 
- Kimlerdensin sen, anlat bakalım?.. 
Ankara’da salkımsöğütlerin olduğu yerleri saydım, oralı olmadı. Bulunduğu yeri yadırgadı belki de. Şimdi binlerce yaprakla birlikte toprağın üzerinde gökyüzünü seyredip rüzgârla birlikte dans etmek varken, hiç bilmediği bir yere gelmişti. 
Koğuşa getirip çalışma masamın baş köşesine koydum, “burası senin” dedim. 
Okuma-yazma arasında sohbet ediyoruz. Ankara’nın en güzel mevsiminin sonbahar olduğunu anlattım ona. Özgürlükte yazdığım sonbahar yazılarından, aklımda kalanları paylaştım... 
Bir keresinde “som”bahar diye yazmıştım. Sarının bu kadar çok çeşidinin olduğunu, insan sonbaharı görmese bilemez ki. Hem, o yaprakların tümüyle dökülüp toprakta açtığı, ağacın da çırılçıplak dallarıyla yapraklardan fışkırmış gibi durduğu doğal mucizeyi unutabilir mi insan? 
Yapraksız dallar çıplak kalmıştır ama göz hizasına kadar yaklaşıp bakınca, ilkbahar hazırlığını görürsünüz daha kışın başında.
Salkımsöğütleri gözümün önüne getirmeye çalıştım. Yaprağın koptuğu yerin hemen dibinde topluiğne başı kadar minicik bir uç vardır. Yaprak kopup giderken gözü arkada değildir. Kendisinden sonra doğacak olanı görüp çıkmıştır rüzgârla yolculuğuna.
Bir de salkımsöğütlerin ilk sonbahar yağmurlarından sonraki halleri çok hoştur. Dallar yağmur yüklüdür. Altına geçip dalları sarstın mı, sana özel yağmur yağmaya başlar. Yapraklar yüzünü okşarsa daha güzel olur. Her biri usta bir ressamın elindeki fırça gibidir, yüzünüze mutluluk resimleri yapmaya girişirler. 
Yağmur sularının yapraklar üzerindeki yolculuğunda seyri doyumsuzdur. Bazen, hatta çoğunlukla yaprağın tam ucunda bembeyaz bir damla durur. Ağaç çiçek açmış gibi olur. Rüzgârla birlikte düşen damlanın yerini yenisi alır.

***
Ağaçların dalları hep gökyüzüne doğrudur. Çok azı aşağı doğru sarkıktır. Salkımsöğüt kadar sarkık olanı yoktur. 
Aslında, evvel zaman içinde bizim salkımsöğütlerin de dalları yukarı doğru uzarmış. İnce uzun gökyüzüne tırmanırmış. Yerleşim yerlerinin dışında, ama su kıyılarında yaşarlarmış. 
Birbirine kavuşması yasaklanan iki sevgili bir gün gizlice buluşup köyü terk etmiş. Aileler durumu anlayınca hemen peşlerine düşmüş. Sıra sıra söğüt ağaçlarının olduğu bir yerde görünmüşler. Hemen ötesi ırmakmış. Artık bir yere gidemezlermiş. 
Ağaca tırmansalar çözüm değil. Suya atlasalar, boğulacaklar. Kavuşamamaya da dönmek istemiyorlarmış. 
Tam o sırada ırmağın iki yakasındaki söğüt ağaçları tüm dallarını yere eğmişler. Sevgililer atlamış dallara, arasında kaybolmuşlar. Arkadan gelenlerin görmeleri mümkün değilmiş. 
Dalların altında, dallara tutunarak ırmağı geçip özgürlüklerine kavuşmuşlar. 
O günden beri söğütler dallarını hep yerde tutarlarmış. 
Belki bir çift sevgili bize tutunur... 
Özgürlüğe koşar diye... 
 Cumhuriyet-01 Aralık 2013 Pazar