Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

14 Kasım 2016 Pazartesi

İlhan Selçuk'un Cumhuriyet gazetesindeki ilk yazısı


İlhan Selçuk'un Cumhuriyet gazetesindeki ilk yazısı, “Başlangıç” başlığını taşıyordu. Selçuk, 8 Nisan 1962’de Cumhuriyet’in ikinci sayfasında yer alan yazısında, Türkiye’de yaşanan sosyal ve ekonomik sorunlara dikkat çekiyordu. İşte İlhan Selçuk'un o yazısı...

"Başlangıçta herşey kelm idi” der, Makaddes Kitaplardan birini ilk cümlesi... Kelam... yani söz. Önce söz vardı. Evren, söz üstüne bina edildi. Her binada pencere vardır. Penceresiz bina, ya mezardır ya sığınak! İkisi de hayatın değil, ölümün komşusu. Evren, söz üstüne bina edildi.

Ve insanlar bu binada yeni binalar kurup, yeni penceler açtılar kendilerine. .. Pencereler önce küçüktü. Sonra büyüdüler, büyüdüler... ve büyüdüler. Pencereler büyüdükçe aydınlık çoğaldı. Bu, aklın aydınlığıdır. İnsan aklının aydınlığı gittikçe aydınlattı dünyayı... Ve hangi ülkede akıl varsa, orada ışık arttı.

Ve gün ışığı yetmedi insanlara... Mum ışığı dediler. Ve mum ışığı yetmedi insanlara... Lamba ışığı dediler. Ve lamba ışığı yetmedi insanlara... Elektrik ışığı dediler. Ve elektirik ışığı yetmedi insanlara... Daha ışık... dediler, biraz daha ışık! Bu yetmezliğin özleminde yeni penceler açtılar evrende..

Ve insanlar son pencereyi bir füzenin kapsülünde açtılar. Bu pencereden evreni seyretti insan gözü: “Ve evren masmavi, yeryüzü yuvarlağı turuncu idi. Yıldızlar güneş gibi parlıyorlar idi.” Böylece insan, gökyüzünde bir pencere açtı. Ve gökyüzünden yeryüzüne baktı. Yeryüzü yuvarlağının, öküzün boynuzlarında durmadığını gözleriyle gördü.

Ve kafeslerin odundan örgüleri altıyüz yıldanberi bu pencereden bakan insanların beyinlerinde çapraz dokusunu örüyordu. Atatürk ihtilali, aklın ışığına engel olan bu tahtaperdeleri kaldırmıştır bizim penceremizden. .. Artık Atatürk, ihtilalinin ilkeleri çizmektedir bizim penceremizin çerçevesini... Bu pencerenin çerçevesinden baktığımz zaman artık gerçekler görünmektedir.

Ve bu pencereden baktığımız zaman görünen gerçekler nelerdir? Ağalık, seyyitlik, toprak köleliği, kabile hayatı, irtica okulları, göçebelik, Türkiye’nin yarısına yakın düzeyinde sürüp gitmektedir. Anayasa’nın temeli sayılan sosyal devlet anlayışı ve vatandaşın sosyal hakları kağıt üzerinden toplum yaşayışımıza doğru henüz yürümemiştir.

Her insanın penceresi kendine benzer. Atatürkçülerin penceresindeki mimaride devrimlerin çizgileri vardır. Atatürk devrimlerinin Türkiye’ye açtığı pencerede ne ahşap ev pencerelerindeki kafesler, ne saray pencerelerindeki ağır perdeler, ne konak pencerelerindeki pancurlar, ne tapınak pencerelerindeki vitraylar vardır... Atatürk’ün Türkiye’ye açtığı pencereden ışık düpedüz girer... Aklın ışığı! 

8 Nisan 1962


Atatürk Kültür Merkezleri Yıkılamaz!


İstanbul AKM’nin durumu uzunca bir süreden beri tartışılırken, bu kez de Ankara AKM’nin yıkılması hevesi gündeme geldi. Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek AKM binasını yıkmak istiyormuş. Ayrıca AKP Ankara Milletvekili Cemil Çiçek de, “ AKM, ne Başkent’e yakışıyor ne de bizim iktidarımıza!. Bu ucubeden bir an evvel kurtulalım” demiş. O binanın AKP iktidarı ile ne ilgisi olabilir? Herhalde Çiçek, AKP ile AKM’yi karıştırıyor.
Siyasetçiler bilgi sahibi olmadıkları konularda uluorta konuşabiliyorlar. Sanatın içine tükürebiliyorlar, sanatsal konularda  “ucube” sözcüğü de dillerinden düşmüyor.
1981 yılı yüce Atatürk’ün 100. doğum yılı idi ve yurdun her yanında düzenlenen etkinliklerle coşkuyla kutlanıyordu; Ankara Atatürk Kültür Merkezi de o kapsamda ele alındı. Bu amaçla hattâ 1980’de “Atatürk Kültür Merkezi Kurulması Hakkında” bir yasa bile çıkarılmıştı. Eskiden Hipodrom’un yer aldığı geniş alan kültürel hizmetler için yeniden düzenlenecekti. Projenin ilk adımını oluşturan Müze, Sergi, Kütüphane bölümlerini içeren yapı, açılan yarışmayı kazanan projeye göre gerçekleştirildi ve 1987’de açıldı. Yapımın finansmanında, halktan toplanan bağışlar da kullanıldı. Bina,1990 yılında Ulusal Mimarlık Ödülü’nü kazandı.
Yine o alanda yapılması öngörülen, opera-bale, tiyatro salonlarını da içeren Kongre ve Kültür Merkezi için 1995 yılında açılan yarışmada kazanan proje gerçekleştirilmedi. Kompleksin başka bir parçasını oluşturmak üzere düşünülen Türkiye Uygarlıklar Müzesi girişimi de sürdürülmedi.
Neoliberalizm furyasında kent merkezindeki böylesine geniş kentsel donatı alanlarına göz konması şaşırtıcı değildir. Belki biraz da o nedenle AKM binası ihmale uğradı ve iyi kullanılmadı. Şimdi o kötü kullanım kusurlarını binanın mimarisine mal etme çabaları görülüyor. Böylece, yarışmayla seçilmiş, halkın bağış desteğiyle bitirilmiş, sonra da ödül kazanmış 29 yıllık bina yıkılmak isteniyor. Aynı kapsamda 19 Mayıs Stadı da yıkılacakmış.
Cumhuriyet döneminin çok tutarlı birçok mimarlık örneği iktidarın yıkım programında… İstanbul AKM 8 yıl önce bakım-onarım amacıyla kapatılmıştı; İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olacağı 2010 yılına yetiştirilecekti.  Ne var ki, sonuçta 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul, o yılı en önemli kültür merkezi’nden yoksun olarak geçirmenin ayıbını yaşadı.
İstanbul AKM hâlâ kapalı… opera, bale, konser ve tiyatro yersiz yurtsuz. Şu anda bina polis karargâhı niteliğinde. Yıkıp yerine başka bir yapılaşma için yabancılara el altından bazı projeler yaptırıldığını duyuyoruz. Son olarak geçenlerde Cumhurbaşkanı da Taksim’de Topçu Kışlası’nın yeniden yapılacağını bildirirken bir cami ile bir opera binasının da inşa edileceğini sözlerine eklemiş.
Son söz: AKM’ler yıkılamaz. O binaların, kültür varlığı olarak yasal koruma desteğine sahip olmalarının yanı sıra Türkiye Mimarlık Tarihi içinde ciddi yerleri vardır. Doğru çözüm, o yapıları kimliklerini bozmadan gerekli eklemeler ve düzenlemelerle güncelleştirmek olmalıdır. Tıpkı Paris Operası’nda, Milano’da La Scala’da yapıldığı, şimdi de Sidney Operası’nda yapılacağı gibi.
Bütün bu tutarsızlıkların ardında,  “Atatürk” adına bazı kişilerce duyulan alerji olabilir mi? Buna inanmak istemem; hiç kimse o denli değerbilmez olamaz.

Doğan Hasol
13.09.2016 - Cumhuriyet Gazetesi


Zamanın Tozu

Hiçbir şey son ermedi, ermez de. Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikâyenin başladığı yere döndüm. Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra ansızın öyle bir anda tıpkı bir rüya gibi geri gelen hikâye..Hiçbir  şey sona ermez.


Zarif Bir Veda

Zarafet, onu en iyi tanımlayan kelimelerden bir tanesi bana kalırsa. Orkestrasının önünde şapkasını göğsüne bastırarak diz çöküp, onunla çalan müzisyenleri hayranlıkla dinliyordu o da, tıpkı bizim onu dinleyişimiz gibi. Müziğinin zarafeti de kendisine yakışacak biçimdeydi. Telli ve yaylı çalgılar onun müziğinin bel kemiğiydi ama, onun dokunuşlarıyla çok daha büyüdü o notalar. Hikayeler anlattı asla sıkılmadan ve yorulmadan, büyüttüğü ve derinleştirdiği notalarla ulaşabildiği en uzak noktaya kadar. En birleştirici özellik oldu kimi zaman.


tamamı kaynak...Leonard Cohen: Zarif Bir Veda - FilmLoverss


Sen ve Ben

Dostum,
Sen ve ben
hayata hep yaban kalacağız.
Birimiz diğerine
ve her birimiz kendisine.
Senin konuşacağın
ve benim seni dinleyeceğim güne değin.
Sesini sesim sanarak.
Ve karşında durduğum güne değin.
Bir aynanın karşısında duruyormuşcasına. 


Düzyazılar II

Bizi biz eden kaçışlardır, kenara çekilişlerdir. Kalabalıkların ortasında kendi yalnızlığını sürdürüp bir kozayı olgunlaştırmaktır. Bütün çalışmalar birer yalnızlığı gerektirir. İçinde birikene eğilen, ‘içeriyi’ dinleyen kişi, dışarda söylenenlerden daha çok şey duyar.


Boşuna kaçışın, ey çılgın, Kıştan uzaklara!

öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de...Nietzsche

Ve neyi kanıtlar ki yüreğin? 
Bir rakkastır dünle yarın arasında, 
sessiz ve yabancı, 
ve ilan ettiği artık 
kendi dökülüp gidişidir zamandan...İngeborg Bachmann

Açıklıyorum işte sana
Haklıydın, evet, günlerim bir düşten
Başka bir şey değildi gerçekten
Ancak umut çekip de gitmişse
Bir günde veya bir gecede
Bir düşte, hiçbir şeyde ya da
Umut nedir ki gidenler arasında
Tüm gördüğümüz, göründüğümüz
Yalnızca düş içinde bir düş...Edgar Allan Poe

Göklere inanırdım eskiden, 
ama sen, denizlerin 
derinliğini gösterdin bana...Yannis Ritsos

Donmuş kalakaldın,
Hanidir gözlerin arkada!
Boşuna kaçışın, ey çılgın,
Kıştan uzaklara!
Dilsiz ve soğuk binlerce çöle
Açılan bir kapıdır dünya!
İnsan senin yitirdiğini yitirse
Bir yerlerde duramaz bir daha!...Nietzsche

Özgürlük

yüksek dallarda türkü tutturan bir kuş kapatıldı mı kafesteki daracık odasına bal karıştır suyuna istersen bol bol yem ver, üstüne titre olanca şefkatini göster, oyunlar oyna onunla zıpladı mı o daracık yuvasından koruların o hoş gölgesini bir gördü mü ayağıyla dağıtır hemen yemini, tepinir üstünde iç çekip sadece ormanları ister sadece ormanları fısıldar o tatlı sesiyle.


Kaybedilenler...

Bir gün insan "virgül"ü kaybetti, o zaman zor ve uzun cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleşince, düşünceleri de basitleşti.

Bir başka gün ise "ünlem" işaretini kaybetti. Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı.
...Artık ne bir şeye kızıyor, ne de bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.

Bir süre sonra da "soru işaretini" kaybetti ve artık soru sormaz oldu. 
Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kâinat, ne dünya ne 
kendisi umurundaydı.

Birkaç sene sonra "iki nokta üst üste" işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.

Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız “tırnak işaretleri" kalmıştı. Kendine has  tek düşüncesi yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu.

Sıra “nokta”ya geldiğinde düşünmeyi ve okumayı unutmuş vaziyetteydi.

Alex Kanevsky

Yaşamak tükene tükene

Erimek belirsizce herşeyde,
Karışmak sulara yıldızlara,
Sinmek kokusuna mor menekşenin,
Yanmak damar damar, nefes nefes,
Yaşamak tükene tükene...Bedri Rahmi Eyüboğlu

Ne ay ışığı yürüyeceğim,
Ne sessizlik aşk boyunca.
İçimde çırpınan dalganın var ettiği kıyıda
Gömdüm onu
Aşkla...Bejan Matur

Manzara
Küçük bir lavanta çiçeği
Sarışın arı
Ve alabildiğine gelincik
Düşünmeden sevdiğimiz bu anda
Birdenbire başlayan gökyüzü...Oktay Rifat

Artık hiç bir şey eskisi gibi değil.
Ben de öyle.
Çok dikkat etmiyorum uzun süredir kendime.
Kılığıma kıyafetime...
Çorapsız da basıyorum artık yere.
Eskisi gibi de korkutmuyor beni ne grip ne nezle.
Nâne limonun iyi gelmediği daha büyük sıkıntılarım var herkes gibi benim de.
Takılmıyorum artık şu her kış ve bahar şişen bademciklerime.
Çok sıcak yada soğuk şeyler yiyip içmem, hepsi hepsi bir kaç gün gene.
Olur biter
Geçer gider.
Ama canımı yaka yaka yutkunduğum şeyler var.
Olup bitmeyen,
Geçip gitmeyen.
Zaman zaman yine uykusuzluk çekiyorum ama...
Çokta takılmıyorum artık bu uyku konusuna,
Uyuyunca geçmeyen şeylerin olduğunu anladığımdan bu yana...C. Sıtkı Tarancı

ANISINA...
Gün olur, alır başımı giderim,  
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.  
Şu ada senin, bu ada benim,  
Yelkovan kuşlarının peşi sıra. 
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;  
Çiçekler gürültüyle açar;  
Gürültüyle çıkar duman topraktan. 
Hele martılar, hele martılar,  
Her bir tüylerinde ayrı telaş!... 
Gün olur, başıma kadar mavi;  
Gün olur başıma kadar güneş;  
Gün olur, deli gibi...Orhan Veli Kanık

12 Kasım 2016 Cumartesi

Atatürk 20. Yüzyılın en büyük lideri


Amerikalı tarihçi ve psikiyatrist Prof. Arnold Ludwig, dünyanın çeşitli siyasi önderlerinin başarı ve önem derecelerini sınıflandıran 11 ölçeğe göre, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ü, 20'nci yüzyılın en büyük lideri olarak nitelendirdi.

Amerika Atatürk Toplumu adlı kuruluşun Washington'da düzenlediği yıllık Atatürk'ü anma konuşmasını, halen ABD'nin en eski yüksek öğretim kurumları arasında yer alan Brown Üniversitesi'nde görev yapan ve 2002'de yazdığı ve dünya liderlerini ele aldığı “Dağın Arslanı: Siyasi Liderliğin Doğası” adlı kitabıyla tanınan Prof. Ludwig yaptı.

Aslen psikiyatrist olan ve daha sonra tarih ve siyasi liderlik konularını incelemeye yönelen Ludwig, siyasi önderlerin neden ve ne kadar önemli ve büyük olduklarını tarafsız şekilde değerlendirebilecek bir ölçeği geliştirmek için uzun süre çalıştığını ve sonunda Jul Sezar, Napoleon ve George Washington gibi tarihi isimlerin, liderliği tanımlamak için ortak kullandığı 11 kriterden oluşan bir sistem belirlediğini anlattı.

Ludwig'in verdiği bilgiye göre bu ölçeğin kriterleri, “sıfırdan ülke yaratmak, toprakları genişletmek, iktidarda kalınan süre, askeri başarı, sosyal tasarım gücü, ekonomik başarı, devlet adamlığı, ideoloji ortaya koyma, ahlaken örnek olma, siyasi miras ve ülkenin nüfusu” ölçütlerinden oluşuyor.

Daha sonra incelenen liderlere, bu kriterlerin her biri için 0 ile 3 veya 0 ile 5 arasında puan veriliyor. Prof. Ludwig, kitabında, 20'nci yüzyıla damgasını vuran yüzlerce lideri bu sisteme göre kıyasladığını ve Atatürk'ün en üst sırada geldiğini anlattı. Buna göre Atatürk, Ludwig'in kitabında bu 11 kriterden toplam 31 puan aldı.
kaynak...hurriyet.com.tr

Karlovy Vary Carlsbad Plaza Atatürk'ün 1 ay kaldığı odadan izlenimler...

Afet Inan bu detayı şöyle anlatıyor : “Daha o zamanlar “Kemal Paşa” ve 37 yaşında genç bir general. 30 Haziran 1918 . Karlsbad istasyonuna gelen trenden iner Kemal Paşa, çok yorgundur, hastadır. Trablus-Bingazi’deki böbrek krizleri, Balkan savaşlarının sıkıntısı, Anadolu’daki harekatlardan biraz ara bulunca kendini buraya atar…Muayene edilir, kendisine banyolar, çamur tedavisi ve günlük “içme” kürleri tavsiye edilir. Bu bir aylık kalış içinde, tam ana banyo binasının karşısında ve ünlü “Grand Hotel Pupp “un çaprazında iki odalı bir daire tutulur. Yanında “emir eri “de vardır…Burada Türk dostları ile de buluşur, kadınlı-erkekli 10-11 kişilik sofralar donatılır ama tedavi de tam bir disiplinle sürmektedir. Her sabah saat 7.00’de şehirdeki çeşmeler dolaşılır ve emzikli ağzı olan kupalardan, dolaşarak, yürüyerek çeşitli sıcaklıklardaki maden suları içilir, aynı bizim de yaptığımız gibi…Geceleri evinde geçiren Paşa, gündüz sivil kıyafetle dolaşmakta, tedaviye gitmekte, akşamları, resmi üniformasını giyip, nişanlarını takmakta ve Grand Hotel PUPP’da dostları ile buluşup memleket meselelerini konuşmaktadır.^Bu arada, Almanca ve Fransızca dersleri de almayı ihmal etmez ve günlüğüne 2 gün Fransızca yazar…İstirahat saatlarında Fransızca Balzac okuduğunu, tahta yeni çıkan Sultan Vahdettin ile politikasının ne olacağını günlüklerine yazar… (M.Kemal Atatürk’ün Karlsbad Anıları-Prof.Dr.Afet İnan-Cumhuriyet kitapları) 
Karlovy Vary’da Mustafa Kemal Atatürk’ün de 1 ay kaldığı Carlsbad Plaza

Karlovy Vary Carlsbad Plaza Atatürk'ün 1 ay kaldığı oda

kaynak...gezecegiz.com


Düşünceler ve Sohbetler


Size sözlü saldırı, ya da eleştiri yapıldığında korkmayın...
Yalnızca ahlaki olarak zayıf kişiler böyle durumlarda kendilerini savunma ve ötekilere anlatma çabası içine girerler...
Bırakın sizin için yaptıklarınızı konuşsun...
Biz başkalarının bizim hakkımızda oluşturdukları izlenimleri kontrol edemeyiz...
Ve böyle bir kontrol çabası içine girmemiz, bizim karakterimizin değerini düşürür...
Dolayısıyla eğer birisi size belirli bir kişinin sizinle ilgili eleştirel bir şekilde konuştuğunu söylerse, sıkıntılı bir tavırla mazeretler ileri sürüp kendinizi savunmayın...
Yalnızca gülümseyin ve zannederim bu kişi benim başka hatalarımın da olduğunu bilmiyor...
Bilseydi bu kadarından bahsetmezdi...


7 Kasım 2016 Pazartesi

Japon Gülü

Kimi insan Japon gülü gibidir. En zor günleri bekler açmak için. Karanlık, soğuk, fırtına, tipi vız gelir. O kişiyi ne kışın geri dönmesi korkutur, Ne kırağı çalması, ne don tutması... Heeeey! Yurdumun Japon gülleri... Hepinize merhaba!


Anne ve Babalara Öğretmen Öğüdü


Hindistan’da bir öğretmen, bir sınav öncesi öğrencilerinin anne ve babalarına şu mektubu gönderdi:
...Sınav haftasına kısa bir süre kaldı. Çocuğunuzun başarılı olmasını ne kadar çok istediğinizi biliyoruz ama...
Unutmayın ki sınavlara girecek öğrenciler arasında matematiği anlamasına gerek olmayan geleceğin sanatçıları oturuyor olabilir. 
Tarih ve İngiliz edebiyatı çocuğunuzun işine yaramayabilir; çünkü onun geleceğinde, belki de başarılı bir girişimci
olmak vardır. Çocuğunuz bir müzisyen olacaksa, kimya notlarının önemi kalmayacak.Ya da bir
sporcu olmak yatıyorsa düşlerinde, fizik dersindeki başarısının fiziksel yeteneklerinden daha iyi olması gerekmiyor.
Çocuğunuz iyi not alıyorsa, bu güzel birşey...Ama iyi not almıyorsa, onun kendine olan
güvenini ve inancını sarsmayın. Rahatlatın çocuğunuzu...Bu yalnızca bir okul sınavıdır.
Yaşamının ilerideki bölümlerinde onu, daha değişik sınavların beklediğini söyleyin. 
Ne not alırlarsa alsınlar, onları sevdiğinizi ve bir okul sınavında aldıkları notla yargılamayacağınızı duyumsatın onlara.
Lütfen yapın bunları. Çünkü siz bunları yaptığınızda, o kendine daha çok güvenen ve yaşamı boyunca karşısına çıkacak engellerle kolayca savaşabilen bir çocuk olarak yetişecek. Bir sınavın ya da düşük bir notun, onun düşlerini ve yeteneklerini alıp götürmesine
izin vermeyin. Unutmayın: "Dünyanın en mutlu insanları, yalnızca doktorlar ve mühendisler değildir."


Manifestolar, akımlar, yazarlar üzerine

Uzunca bir süredir edebiyat ve hatta diğer sanatlar, ‘ekoller’ halinde örgütleniyorlar. Ekoller ağaç-görünümlü yapılardır.. Ve daima dehşet vericidirler: her zaman hep bir Papa, manifestolar, temsilciler, avangardist  bildiriler, mahkemeler, aforozlar, küstahça ani politik döneklikler ortalıkta arz-ı endam eder.. Ekollerin en kötü yanları, (bunu çoktan hak etmiş) müritlerinin kısırlaştırılması değildir yalnızca, kendinden önce ve kendileriyle birlikte varolan her şeyi ezip boğmaları ve yok etmeleridir- Sembolizm 19.yüzyıl sonundaki o müthiş zengin şiirsel hareketi nasıl boğduysa, Sürrealizm uluslararası Dada hareketini nasıl ezdiyse…Artık bir ekolden olmak için bir bedel ödenmiyor fakat ekoller kapkaranlık bir örgütlenmenin faydasına çalışıyor: bir nevi marketing yani çıkarların, kârın, menfaatin oynaklığı.. Ve artık kitaplarla hiç bir alaka tesis edilemez, ama gazete makaleleri, televizyon programları, tartışmalar, gizli oturumlar, varlığı gerekli bile olmayan kitaplar üzerine yapılan yuvarlak masa toplantılarına kayar bu ilgi. Bu acep Mc Luhan’ın kehanet ettiği ‘kitabın ölümü’ müdür? Burada karşımızda karmakarışık bir fenomen duruyor: her şeyin ötesinde sinema ve belirli boyutta gazete, radyo ve televizyon, yazarlık işlevini sorgulamada güçlü öğeler olmuşlar ve artık yazarlığa duhul olmayan -en azından potansiyel olarak- yaratılıcılıkları  ortaya çıkarmışlardır.

Fakat yazının kendisi, yazar işlevinden kendini kurtarmayı öğrendiği ölçüde yazı kendisini periferide yeniden kurar ve radyo, televizyon, gazete ve hatta sinema (cinéma d’auteur)  karşısında itibarını yeniden kazanır. Aynı zamanda gazetecilik, gündemi ve olayı gittikçe artan bir şekilde yarattığı mühletçe gazeteci kendisini yazar olarak bulur ve itibardan düşmüş bir işleve (yazarlığa) hakikatini iade eder. Basın ve kitap arasındaki güç ilişkileri bütünüyle değişmiştir, yazarlar ve aydınlar gazetelerde çalışmaya başlamışlar ya da bir tür kendi kendilerinin gazetecileri olmuşlar, mülhakatçıların, mülahazacıların, sunucuların-programcıların uşakları haline gelmişlerdir: yazarın gazetecileşmesi; el etek öpen yazarı bu hale getiren radyo ve televizyonların soytarılık numaraları. Dolayısıyla bugün eski moda ekoller ‘marketing’in imkanlarıyla yer değiştirmiştir. Bu yeni durum André Scala tarafından çok iyi bir şekilde tahlil edilmiştir. Yani sorun yalnızca yazmak için değil; ama ayrıca sinema, radyo, televizyon, ve hatta gazetecilik için yaratıcılık ve üretkenlik mefhumlarını daima yenilenen bir yazarlık mefhumundan kurtarmaktan mürekkeptir. Bunun yazar için mahzuru, kurulu iktidarda, baskın anlamlar dizgesinde, bütün bu üretilmiş söylemlere tabi olan sözcelemlerin öznelerini biçimlendirmek, kendini tanıtmak ve onaylatmak, bir başlangıç ve hareket  noktası yaratmaktır: “(muktediratımda) Ben…olarak”. Yaratıcılık mefhumu bundan bütünüyle ayrıdır; ağaç-görünümlü değildir, rizomdur (köksap), onaylanan-kabul görenin tamamen dışındadır: Aralıklarda, arakesitlerde, kesişen çizgiler, tam ortada kesişen noktalar boyunca ilerler: Özne yoktur, fakat kolektif olarak düzenlenmiş bir sözcelem vardır; belirteçler yoktur yerine müzik-yazı-kuram-ses-görüntü ve onların yansımaları birbiri içine geçmeleriyle hareket eden bir topluluk-kolektifte vardır. Orada bir müzisyenin yapıp ettiği başka bir yerde bir yazarın işine yarayacaktır, bir bilim adamı bütünüyle farklı bir rejimi harekete geçirir, bir ressam bir fırça darbesiyle bir sıçramaya neden olur: Bu ilgi alanları arasındaki karşılaşmalar değildir yalnızca her ilgi alanı kendi içinde karşılaşmalar üretmiştir: tüm bu perde aralıkları (intermezzolar) yaratımın kendisidir. Bu, ortak bir projede ne konunun uzmanlarının aralarındaki bildik bir tartışma ne de önceden tasarlanmış bir tür disiplinlerarası konuşmadır. Şüphesiz yeni marketing ve eski ekollerin bizim bütün bu olanaklarımızı tüketmeye güçleri yetmeyecektir; her şey kendini yeniden başka bir şekilde kuruyor, yeniden başka bir yerde üretiyor.
Konuşturulmayanların, susturulanların dilsizliği  ve yaratıcılık arasındaki bu bağları kuracak, üretim gruplarını harekete geçirecek, gazeteler, televizyonlar ve radyoların uşağı olmayı reddedecek aydınlar, yazarlar ve sanatçıların bir yasası olmalı. Bu asla zavallılar, kurbanlar, işkence ve zulüm görenler adına konuşmak değildir, bütün bu şeylerin ötesinde yaşayan bir çizgi, kırık bir çizgi yaratmaktır. Ne olursa olsun en azından aydınların dünyasında, ekol yaratan bir yazar olmak isteyen ya da narsistik filmleri, röportajları, yayınları ve ruhi durumlarını-şimdiki utançlarını- dayatan ‘marketing’e duhul olmuş ya da tüm bunların hayalini kuran, hayal etmeyip bizatihi yapan yazarları ayırt etmek, işaret etmek gereklidir. Usta ya da mürit olarak aydın, orta sınıf ya da kıdemli bir memur olarak aydın: işte karşımızdaki iki tehlike budur… (1977)

Çev: Ege Berensel


Dizeler

arar bulur her şey
kendine özgü yolunu,
giderse gider, kalırsa kalır,
sen tutsağı olma bir şeyin,
ara bul, sen de yolunu



Tavistock Gizli Örgütü


Yazar Aytunç Aytındal'a göre; dünya üzerinde yaklaşık 3000 kuruluşu idare eden bir gizli yapılanmadır. Altındal, konu hakkında katıldığı Televizyon programlarında 1914'ten sonra İngiltere'de Lord Tavistock diye tanınan bir şahsın kendi malikanesine, savaşta ruhsal durumları bozulmuş, paranormal olaylar yaşadığını söyleyen askerlerin rehabilitasyonu için bir merkez kurduğunu ve bu merkez daha sonra TIP alanında, özellikle de subliminal denilen insanın psikolojik yapısını etkileyen alanlarda insanın psikolojik alanlarını düzenleyen, kontrol eden veya ölüme sürükleyebilen alanın kontrolünü yaptığını savundu" Altındal;

"İlluminati, Gülhaç ve çeşitli masonik grupların bir üst bileşkesi olarak hizmet etmektedir. Günümüzde gerçek Tavistock en gizli örgüttür. Türkiye'de Tavistock üyesi bazı doktorlar çıkabilir. Hastaneler olabilir. Onların hastaları vardır, hasta ettikleri insanlar vardır. Örneğin benim yüzümün sağ tarafı sürekli sancılıdır. Doktor hatası... Bu konulara burada girmeyeceğim... Ama Tavistock, siyasette ve hemen her alanda etkili bir kuruluş. İnsan psikolojisini yönlendiren, değerler sistematiklerini etkileyen her alanda bu kuruluşun üyelerini görmek mümkün. Değerler sisteminden iki kavramda yönlendirme yapılsa, siz artık, siz olmaktan çıkmışsınızdır. Tavistock, 5. kol faaliyetleri denilen alanlarda faaliyet göstermektedir. Bir de Tavistock denilen element vardır. Bu element insan zihnini bulandıran bir maddedir ve bu örgüt tarafından bu madde kullanılmaktadır"

demişti. Altındal'a göre; Tavistock Enstitüsü'nün ilham kaynağı ünlü psikanalist Sigmond Freud'un "İnsan davranışlarının kontrolü" konusundaki araştırmaları olmuştur. Enstitü, insan davranışlarını kontrol ederek, toplumları ABD çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek amacıyla kurulmuştur.
kaynak

Tavistock Gizli Örgütü - GizemliBilgilerim

tık
tık

6 Kasım 2016 Pazar

Gerçeklik hissimiz biyolojimiz tarafından kısıtlanıyor...

0:11


Bizler çok küçük şeylerden meydana geldik ve büyük bir evrenin içine yerleştirildik. Gerçek şu ki, bizler bu iki ölçekteki gerçekliği de anlayamıyoruz; çünkü beyinlerimiz henüz dünyayı bu ölçekte anlayacak kadar gelişmedi.
0:31
Bunun yerine, bizler tam ortada duran bu çok dar algı dilimine hapsedildik. Daha da tuhafı, ev dediğimiz gerçeklik diliminde bile gerçekleşen pek çok olayı göremiyoruz. Dünyamızdaki renkleri ele alalım. Bunlar, nesnelerden seken ve gözlerimizin arkasındaki özel alıcılara çarpan ışık dalgaları, elektromanyetik ışınımlar. Ancak biz buradaki bütün dalgaları göremiyoruz. Aslında gördüğümüz, burada bulunanın 10 trilyonda birinden daha azı. Şu an radyo dalgaları, mikrodalgalar, X-ray ışınları ve gama ışınları vücudunuzdan geçiyor ve sizin bundan hiç haberiniz olmuyor; çünkü bunları görmek için gereken biyolojik alıcılarla doğmadınız. Şu an vücudunuzdan geçen binlerce telefon konuşması var ve siz hiçbirini fark etmiyorsunuz.
1:27
Dediklerim doğası gereği görünmez olan şeyler değiller. Yılanlar çevrelerini algılamak için bazı kızılötesi ışınlara sahiptir, arılar dünyayı morötesi ışınlarla görür ve bizler araba göstergesinde radyo frekansı aralığındaki sinyalleri algılayan makineler yapıyoruz. Hastanelerde X-ray ışınlarını algılayan araçlar yapıyoruz. Fakat bunların hiçbirisini kendiniz hissedemezsiniz, en azından henüz değil, çünkü uygun algılayıcılarla donatılı değilsiniz.
1:58
Bu demek oluyor ki, gerçeklik deneyimimiz biyolojik yapımızla kısıtlanmış durumda. Söylediklerim; gözlerimizin, kulaklarımızın, parmak uçlarımızın değişmez gerçekliği algıladığını savunan düşünceye aykırıdır. Bunun yerine, beyinlerimiz dünyanın yalnızca küçük bir kısmını örnekliyor.
2:21
Hayvanlar aleminde, farklı hayvanlar, gerçekliğin farklı noktalarını algılar. Kenenin kör ve sağır dünyasında, önemli uyarıcılar, ısı ve bütirik asittir; kara hayalet balığının dünyasında, algı dünyası elektriksel alanlarla dolu dolu boyanmıştır ve yankıyla yön bulan yarasa için, gerçeklik, hava basınçlı dalgalardan oluşur. Her birisinin, çevresini algılayabileyeceği dilim bu kadardır ve bilimde buna bir ad veriyoruz. Verilen ad umwelt, çevre sözcüğünü karşılayan Almanca bir sözcük. Muhtemelen, her hayvan umwelt'inin değişmez gerçeklik olduğunu varsayar; algılayabildiğimizin dışında bir şeyin olduğunu düşünmemize ne gerek var ki? Bunun yerine, hepimiz de gerçekliği bize sunulan neyse o olarak kabul ederiz.
3:18
Farkındalık sağlayacak bir şey yapalım. Bir tazı olduğunuzu düşleyin. Bütün dünyanız koku üzerine kurulu. 200 milyon koku alıcısı bulunan uzun bir burnunuz var, koku moleküllerini çekip yakalayan ıslak burun delikleriniz var ve hatta burun deliklerinizde, kocaman nefesler alabilmek için yarıklarınız var. Sizin için her şey koku demek. Bir gün, iz peşindeyken bir aydınlanmayla duruyorsunuz. İnsan sahibinize bakıp düşünüyorsunuz: "Acınası ve kısıtlı bir insan burnuna sahip olmak acaba nasıldır? (Gülüşmeler) Cılız cılız solumak acaba nasıldır? 100 metre ötede kedi olduğunu nasıl olur da bilemezsin ya da komşunun altı saat önce tam burada olduğunu?" (Gülüşmeler)
4:09
İnsan olduğumuz için, bu türde bir koku dünyasında hiç yaşamadık, bu yüzden de yokluğunu hissetmiyoruz; çünkü kendi umwelt'imize sıkı sıkıya bağlıyız. Ancak esas soru şu: Burada sıkışıp kalmak zorunda mıyız? Bir sinirbilimci olarak, teknolojinin umwelt'imizi genişletme yollarıyla ve insan olma hissini nasıl değiştireceğiyle ilgileniyorum.
4:37
Teknolojiyle biyolojimizi birleştirebileceğimizi zaten biliyoruz; çünkü yapay duyma ve görme araçlarıyla etrafta dolaşan yüzbinlerce insan var. Çalışma şekli şöyle: Bir mikrofonu alıp sinyali sayısallaştırıyorsunuz ve bir elektrot şeridini doğrudan iç kulağa yerleştiriyorsunuz. Ya da retina yerleştirmesinde, bir kamerayı alıp sinyali sayısallaştırıyorsunuz ve sonra bir elektrot ağını doğrudan göz sinirine bağlıyorsunuz. 15 yıl gibi yakın zamana kadar, bu teknolojilerin çalışmayacağını söyleyen birçok bilim insanı vardı. Neden? Çünkü bu teknolojiler Silikon Vadisi'nin dilini konuşuyor ve doğal biyolojik duyu organlarıyla aynı ağız olmuyor bu dil. Ancak gerçek şu ki, çalışıyor; beyin sinyalleri kullanmanın bir yolunu buluyor.
5:30
Peki bunu nasıl anlıyoruz? Büyük sırrı söylüyorum: Beyniniz ne duyuyor, ne de görüyor. Beyniniz kafatasınızın içindeki sessiz ve karanlık kasanın içinde kilitli. Görüp görebileceği şey, elektrokimyasal sinyaller, farklı veri kablolarından gelen sinyaller ve tek işleyeceği şey bu, fazlası değil. Şaşırtıcı bir biçimde, beyin, bu sinyalleri alıp desenleri yakalayarak anlam vermede çok başarılı, bunu, iç evrenindekilerden bir hikâye oluşturmak için yapıyor bu hikâye de sizin öznel dünyanız.
6:15
Ama asıl mesele şu: Beyniniz veriyi nereden aldığını bilmiyor ve umrunda da değil. Hangi bilgi gelirse gelsin, bilgiyi nasıl işleyeceğini anlıyor. Beyin çok verimli türde bir makine. Özünde, çok amaçlı bir bilgi işleme aygıtı ve her şeyi içine alıyor ve aldıklarıyla ne yapacağını anlıyor ve bence bu durum, Doğa Ana'ya farklı türde girdi yollarını kurcalama özgürlüğü sunuyor.
6:48
Ben buna, evrimin P.K. modeli diyorum, çok teknik konuşmak istemiyorum ama P.K. Patates Kafa demek ve bu adı şunu vurgulamak için kullanıyorum: Bildiğimiz ve sevdiğimiz bütün duyular; gözlerimiz, kulaklarımız, parmak uçlarımız, hepsi de yalnızca çevresel tak-kullan türü aygıtlar: Takıyorsunuz ve kullanmaya hazırlar. Beyin bunlardan gelen veriyle ne yapması gerektiğini çözüyor. Hayvanlar alemine baktığınızda da, birçok çevresel aygıt buluyorsunuz. Yılanların kızılötesini algılamak için ısı çukurları var, hayalet balıklarının elektrik alıcıları ve yıldız burunlu köstebeğin 22 parmaklı uzantısı var, bununla çevresini hissederek dünyanın 3B bir örneklemini oluşturuyor ve birçok kuşun manyetiti var, bu sayede yönlerini gezegenin manyetik alanına göre buluyorlar. Bütün bunlar şu anlama geliyor: Doğanın sürekli olarak beyni yeniden tasarlaması gerekmiyor. Bunun yerine, beynin belirlenen kurallarıyla, doğanın tek derdi, yeni çevresel aygıtlar tasarlamak olmalı.
8:00
Pekâlâ. Bu, şu demek: Ortaya çıkan ders diyor ki ele aldığımız biyolojiyle ilgili olarak aslında özel ya da temel hiçbir şey yok. Bunlar, karmaşık evrim sürecinden bize miras kalan şeyler. Ama bunlara uymamız gerekmiyor, bunun en iyi kanıtı da duyu değiştirme denilen kavramdan geliyor. Duyu değiştirme, beyne bilgiyi alışılmadık duyu yollarından sağlamak demek ve beyin bu bilgiyi anlamanın bir yolunu buluyor.
8:34
Dediklerim kuruntu gibi gelebilir; fakat bunu kanıtlayan ilk makale Nature dergisinde 1969'da yayımlandı. Paul Bach-y-Rita adlı bir biliminsanı kör insanları değiştirilmiş bir diş hekimi koltuğuna oturtup bir video yayın düzeneği koyarak kameranın önüne bir nesne koydu ve kameranın önündeki nesne, bobin telleri sayesinde sırta bastırılıyor gibi hissettirdi. Kamerada bir fincanı kımıldatırsanız sırtınızda hissediyorsunuz ve şaşılacak biçimde, kör insanlar kameranın önünde ne olduğunu nesneyi yalnızca sırt boşluklarında hissederek anlama noktasında oldukça başarılı oldular. Bu deneyin birçok güncel uygulanışları gün yüzüne çıktı. Ses dalgası yayan gözlükler önünüzdeki nesneyi videoya alıyor ve bunu bir ses manzarasına dönüştürüyor, nesneler hareket ettikçe, yakınlaşıp uzaklaştıkça "Bızz, bızz, bızz." diye ses çıkarıyor. Uyumsuz sesler gibi geliyor kulağa; fakat birkaç hafta sonra, kör insanlar önlerindeki nesneleri anlamakta oldukça başarılı oluyorlar, bunu yalnızca duyarak başarıyorlar. İllâ kulakların görev alması gerekmiyor: bu sistem alın üzerinde dokunmaya duyarlı elektrikli bir ağa sahip, video akışının önünde her ne varsa bunu alnınızda hissediyorsunuz. Neden alın? Çünkü pek de başka bir iş için kullanmıyorsunuz.
9:50
En güncel uygulanışın adı beyinkapısı, küçük bir elektrik ağı dilinize konuyor ve video akışı dokunmaya duyarlı küçük uyarımlara dönüşüyor ve kör insanlar bunu kullanmakta o kadar başarılı ki bir topu sepete atabiliyor ya da engelli koşu parkurunda hareket edebiliyorlar. Dilleriyle görebilir bir hâle geliyorlar. Dediklerim tamamen çılgınca geliyor, değil mi? Fakat unutmayın, bütün görüş dediğimiz şey beyninizin içinde dolanan elektrokimyasal uyarımlardan ibaret. Beyniniz uyarımların nereden geldiğini bilmiyor. Yalnızca uyarımlara ne yapacağını çözüyor.
10:33
Laboratuvarımda benim ilgi alanım, sağır insanlarda duyu değiştirmek ve bu projeyi laboratuvarımda yüksek lisans öğrencisi Scott Novich'le üstlendik, kendi tezi için projeye öncülük ediyor. Yapmak istediğimiz şey şuydu: Dünyadaki sesi öyle bir şeye dönüştürelim ki sağır birisi söylenenleri bir şekilde anlayabilsin. Taşınabilir bilgi işlemenin gücü ve yaygınlığıyla bunu yapmak istedik, cep telefonlarında ve tabletlerde çalışmasını sağlamak istedik ve ayrıca bunun giyilebilir olmasını, elbisenizin altına giyebileceğiniz bir şey olmasını istedik. Taslak düşüncemiz şöyle. Şu anda ben konuşurken, sesim tablet tarafından alınıyor ve üstünde titreşim motorları bulunan bir yeleğe eşleniyor, telefonunuzdaki titreşim motoru gibi. Şu anda ben konuşurken, ses yeleğe titreşim deseni olarak dönüştürülüyor. Aslında yalnızca taslak değil: Bu tablet Bluetooth'la veri gönderiyor ve ben yeleği şu anda giyiyorum. Şu anda ben konuşurken -- (Alkış) -- ses, hareketli titreşim desenlerine dönüşüyor. Etrafımdaki ses dalgası dünyasını hissediyorum.
12:00
Bunu sağır insanlarla bir süredir deniyoruz ve yalnızca biraz süre geçtikten sonra insanların bunu hissedebildiği ortaya çıktı, yeleğin dilini anlayabildiği.
12:13
Bu Jonathan. 37 yaşında. Yüksek lisans mezunu. Tamamen sağır olarak doğdu, yani umwelt'inin bir bölümü ona tamamen kapalı. Jonathan'ı, yeleği günde iki saat kullanarak dört gün boyunca eğittik ve burada beşinci gününü görüyoruz.
12:32
Scott Novich: Sen.
12:35
David Eaglemen: Scott bir sözcük söylüyor, Jonathan bunu yelekte hissedip tahtaya yazıyor.
12:41
SN: Nerede. Nerede.
12:45
DE: Jonathan bu karmaşık titreşim desenlerini söyleneni anlayacak biçimde dönüştürebiliyor.
12:51
SN: Dokunmak. Dokunmak.
12:55
DE: Jonathan bunu -- (Alkış) -- Jonathan bunu bilinçli yapmıyor, çünkü desenler çok karmaşık; fakat beyni desendeki verinin ne anlama geldiğini çözmeye başlıyor ve bunu ortalama üç ay giydikten sonra, kör birisinin parmağı Braille alfabesine dokununca bilinçli bir müdahale olmadan anlamanın gerçekleştiği gibi doğrudan algısal duyma hissi yaşamasını bekliyoruz. Bu teknolojinin gerçekten de ezber bozan olma potansiyeli var; çünkü sağırlık için diğer tek seçenek biyonik kulak ve bu da tahrip edici bir ameliyat gerektiriyor. Elimizdeki teknoloji biyonik kulaktan 40 kat daha ucuza uygulanabilir, bu da teknolojiyi tüm dünyaya, en fakir ülkelere bile erişilebilir kılıyor.
13:59
Duyu değiştirmedeki sonuçlardan oldukça cesaretlendik, fakat uzun süredir düşündüğümüz asıl şey duyu ekleme. Bu teknolojiyi, tamamen yeni bir duyu eklemek için nasıl kullanabiliriz? İnsan umwelt'ini nasıl genişletebiliriz? Örneğin, Genel Ağ'daki gerçek zamanlı veriyi doğrudan insan beynine gönderip doğrudan algısal bir his oluşturabilir miyiz?
14:26
Laboratuvarda yaptığımız bir deney şöyle: Deneğimiz Genel Ağ'dan gelen veriyi gerçek zamanlı olarak 5 saniye boyunca hissediyor. Sonra, iki düğme beliriyor ve bir seçim yapması gerekiyor. Neler olduğunu bilmiyor. Seçim yapıyor ve bir saniye sonrasında dönüt alıyor. Çarpıcı olan şey şu: Deneğin, desenlerin anlamı hakkında hiçbir fikri yok; ama doğru düğmeye basmada iyiye gidip gitmediğini görüyoruz. Denek, sağladığımız verinin gerçek zamanlı borsa verisi olduğunu bilmiyor, aslında hisse alıp satma kararı veriyor. (Gülüşmeler) Gelen dönüt, doğru şeyi yapıp yapmadığını bildiriyor. Ve gördüklerimize göre insan umwelt'ini genişletebiliyoruz, böylelikle deneğimiz, birkaç haftanın ardından gezegendeki ekonomik dalgalanmaları doğrudan algılar hâle geldi. Ne kadar başarılı olduğunu daha sonra bildireceğiz. (Gülüşmeler)
15:21
Sürdürdüğümüz bir başka deney: Sabahki konuşmalardan beri, Twitter'daki TED2015 etiketli gönderileri otomatik olarak tarıyoruz ve otomatik duygu çözümlemesi uyguluyoruz, olumlu, olumsuz ya da yansız sözcüklerden hangilerini kullanıldığına bakıyoruz. Konuşmam sürerken bunu hissedebiliyorum ve şu anda binlerce insanın duygusunu gerçek zamanlı olarak toplayacak biçimde bağlıyım, bu yeni türde bir insan deneyimi, çünkü şu anda insanların nasıl hissettiğini ve konuşmadan ne kadar zevk aldığını bilebiliyorum. (Gülüşmeler) (Alkış) Sıradan bir insanın edinebileceğinden daha büyük bir his bu.
16:10
Ayrıca pilotların da umwelt'ini genişletiyoruz. Buradaki durumda, yelek dokuz farklı bilgiyi alıyor buradaki dörtpervaneden, bu bilgiler yalpalama, sapma, yönelim ve ilerleme bilgileri ve bu durum pilotun uçurma yeteneğini geliştiriyor. İşin özünde, sanki derisi yukarıda uçuyormuş gibi oluyor.
16:31
Bu yalnızca başlangıç. Öngördüğümüz şey, birçok düğmeyle dolu pilot kabinini alıp bütün her şeyi okumaya çalıştığımız durumdan hissettiğimiz duruma döndürmek. Artık bilgi dünyasında yaşıyoruz ve büyük verilere erişmekle deneyimlemek arasında fark var.
16:53
Bence, insan duyularını genişletmede ufuktaki olasılıklarda bir son yok. Bi düşünsenize; bir uzay insanı, Uluslararası Uzay İstasyonu'nun genel durumunu vücudunda hissedebilecek, ya da, hissetmek demişken, sağlığınız için gözle görülmeyenleri hissedebileceksiniz, kan şekeriniz, vücudunuzdaki mikrop oranı, 360 derecelik görüş açısı, kızılötesi veya morötesi görebilmek gibi şeyler.
17:22
Kilit noktası şu: Geleceğe doğru ilerledikçe, gitgide daha çok kendi tak-kullan çevresel aygıtlarımızı seçebileceğiz. Doğa Ana'nın kendi zaman akışına göre duyu organları hediye etmesini artık beklemek zorunda değiliz, bunun yerine, iyi anne babalar gibi, Doğa Ana kendi yörüngemizi belirlememiz için gereken araçları verdi. Şu anki sorumuz şu: Kendi evreninizi nasıl keşfetmek ve hissetmek istiyorsunuz?
17:51
Teşekkür ederim.
17:53
(Alkış)
18:10
Chris Anderson: Hissedebiliyor musun? DE: Evet.
18:12
Aslına bakarsan, alkışları ilk kez yeleğimde hissediyorum. Güzelmiş. Masaj gibi. (Gülüşmeler)
18:18
CA: Twitter kafayı yedi. Twitter delirdi. Şu borsa deneyi. Kaynak bütçesini sonsuza dek güvenceye alan ilk deney olabilir, başarılı olursa, değil mi?
18:30
DE: Doğru, maddî destek için Ulusal Sağlık Enstitüsü'ne başvurmama gerek kalmaz.
18:33
CA: Fakat, yalnızca biraz şüpheci olmak için soruyorum: Harika bir şey, ama şimdiye kadarki kanıtların çoğunluğu duyu değiştirmenin işe yaradığını gösteriyor, duyu ekleme işe yarayacak demek değil? Demek istediğim, kör insanlar dilleri aracılığıyla görebiliyor; çünkü görme merkezi hâlâ var, işlemeye hazır, böyle bir şey gerekmiyor mu?
18:54
DE: Harika bir soru. Aslına bakarsan beynin işleyeceği veri türlerindeki kuramsal sınırlar hakkında hiçbir fikrimiz yok. Genel görüşe göre, beyin olağanüstü bir biçimde esnek. Bu yüzden, bir insan kör olunca, eskiden görme merkezi olan bölge, diğer duyularla; dokunma, duyma, sözcüklerle yer değiştiriyor. Buna göre, beyin kabuğu tek işlevli bir birim. Tek bildiği, gelen bilgiyle belirli hesaplamalar yapmak. Örneğin Braille alfabesine bakarsak, insanlar bilgiyi parmaklarındaki çıkıntılardan ediniyor. Bu yüzden, sonunu bildiğimiz bir kuramsal sınır olduğunu düşündürecek bir neden yok.
19:32
CA: Eğer bu doğrulanırsa, insanlar sana akın edecek. Bunun birçok olası uygulama yolu bulunuyor. Hazır mısın buna? Seni en çok ne heyecanlandırıyor, ucu nereye gidiyor? DE: Sanırım birçok uygulama yolu bulunuyor. Duyu değiştirmeyle ilgili olarak, ilk bahsetttiğim şeyler var, uzay istasyonundaki uzay insanları, vakitlerinin büyük bir bölümünde göstergeleri izliyorlar, bunun yerine olan biteni hissedebilirler; çünkü duyu değiştirme, çok boyutlu veriyle uğraşırken oldukça yararlı. Kilit nokta şu: Görsel sistemimiz kenarları ve içeriği algılamada başarılı, ama dünyamızın şimdiki hâlini algılamada başarısız, ekranlar ve tonlarca veriyle dolu dünyamız. Bu veriyi odaklanarak yavaş algılamak zorundayız. Bu yenilik, nesnenin durumunu hissetmemizi sağlıyor bize, tıpkı etrafta yürürken vücudumuzun durumunu bildiğimiz gibi. Bence, ağır iş makinelerini, güvenliği, bir fabrikanın durumunu, donanımlarınızı hissetmek, işe yarayacağı noktalardan birisi.
20:24
CA: David Eagleman, akılları baştan alan bir konuşmaydı. Çok teşekkürler.
20:27
DE: Teşekkürler Chris. (Alkış)

kaynak...

David Eagleman: İnsanlara yeni duyular ekleyebilir miyiz? - TED.com


4 Kasım 2016 Cuma

BAŞKANLIK YA DA SEZARİZM



Jules César (M.Ö. 100-44)’ın Sezarlığını bilmeyen yoktur.
‘Astığı astık kestiği kestik’ bir Roma İmparatoru’dur.
Ancak ‘Sezarizm’ daha çok III. Napolyon (1852-1870) için kullanılır.
Bir ‘Darbe’yle iktidarı ele geçirip Fransa’ya II. İmpararorluk dönemini yaşatan Louis Napoléon için.
Günümüzde ise Nocolas Sarkozy’i tanımlamak için kullanılmadı değil.
Ya da ‘astığı astık kestiği kestik’ izlenimi veren bütün Devlet ‘Başkan’ları için kullanılmaktadır diyelim.
Louis Napolyon’un onsekiz yıllık ‘iktidar’ ya da ‘İmparatorluk’ döneminden sonra Paris Komünü olmuştur ya, onu geçelim.
Kasım 2012’de Le Monde Diplomatique ise sadece Fransa değil ama bir bütün olarak Avrupa Birliği’nin ‘Sezarizm’e kaydığını ileri sürüyordu (Cédric Durand /Razmig Keucheyan, ‘Vers un césarisme Europén’, Le Monde Diplomatique, Novembre 2012).
Yazarlar, “Her ne kadar bir yıl önce Avrupa birliğine Nobel Barış Ödülü verildiyse de, diyorlar, Avrupa Merkez Bankası ve Brüksel Komisyonu, üye ülkelere bir ‘bütçe savaşı’ açmış bulunmaktadır”.
Bu gidişle, doğal olarak Avrupa Birliğine üye ülkelerde, örneğin İralanda, Macaristan, Romanya, Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz ve Fransa’da önce ‘kemer sıkma programları’ ardından da ‘halka karşı hükûmet biçimleri’ ( la forme de gouvernement des peuples sans les peuples) ortaya çıkacaktır.
Demek ki, Avrupa’da tek tek ülkelerin Devlet başkanları, kişisel özelliklerinden dolayı ‘Sezarizm’e kaymamakta, büyük oranda, 2008’lerden buyana içinden çıkılamayan ‘kapitalist sistemin bunalımı’ndan dolayı sezarizme zorlanmaktadırlar.
Türkiye’ye dönüp, şimdilerde harlanan ‘Başkanlık sistemi’ tartışmalarını, Dr Recep’in kendisine baldan tatlı gelen ‘öfke’sine bağlamanın yanısıra, atası II.Abdülhamit’in çağdaşı olan III. Napolyon’un ‘İmparatorluk hevesi’ne de bağlayabiliriz.
III. Abdulhamit olmak...
Le Monde Diplomatik yazarları, Avrupadaki ‘olası sezarizm’ eğilimini ‘ekonomik bunalım’ın AB kurumları tarafından üye ülkelerde bir ‘kemer sıkma’ zorunluluğuna bağlamaktalar.
Türkiye’de ise, ‘bütçe’ olmadığı için ne sıkılacak bir kemer ve ne de sıkılacak bir ‘ekonomist kafası’ vardır.
Varsa yoksa III.Abdulhamit ‘istibdat’, pardon ‘istikrar’ özlemi vardır.
Batı’yı bırakıp Doğu’ya dönecek olursak, orada da ‘sezarizm’ teriminin bu kez Putin için kullanıldığını görüyoruz.
Putin’e yöneltilen eleştirilere, Alexandre Douguine, Mart ayında yayımlanan bir makalesiyle yanıt veriyor: “Egemen Uygarlık ve Sezarizm’den kaçınma” (Civilisation souveraine et élimination du Césarizme).
Douguine’in neden ‘Uygarlığın egemenliği’ değil de ‘Egemen uygarlık’ demesi üzerinde ayrıca durulmalıdır.
Anımsanacağı üzere, Avrasyacılık üzerine olan yazılarımızda, Douguine’in Kıta uygarlığının (Avrasya) Deniz Uygarlığı’na (Atlantik) baskın geleceğine ilişkin bir tez (hipotez)’i vardır.
Ancak burada Douguine’in, Antonio Gramsci (1891-1937)’nin politikada ‘Hegemon Blok’ kavramına gönderme yaparak ‘sezarizm’ terimini bu yönüyle ele aldığını söyleyelim.
Çok daha önemlisi, Egemenlik (souveraineté) ile Hegemonya (Hégémonie) terimlerini de ‘anlamdaş’ olarak kullanmamak gerektiğini özellikle belirtelim.
Gamasci, diyor Douguine, dünya kapitalist sistemini üç düzeyde ele almaktadır: ekonomik, politik ve entellektüel.
Söylemeye gerek yok ki, ‘ekonomi’ denilence, akla önce ‘piyasa’ gelmektedir.
Sağcı ya da solcu olsun bütün burjuva partilerinin görüşleri ‘politik düzey’i oluşturmaktadır ama ‘hegemonya’nın taşıyıcısı (yenidenüretimi diyelim) entellektüel düzeyde (ya da entellektüellerin kendilerinde) dir.
İlginç olan, her ne kadar entellektüeller hem ekonomik ve hem de politik düzeye bağımlı gibi görünseler de, özde ‘özerk’ bir konumdadırlar. Fakat ekonomik ve politik düzeylerden bağımsız olsalar da, ‘piyasa’nın üstünlüğü ve ‘kapitalist sistem’i bir ‘ilke’, bir ‘ülkü’ (idée) olarak benimsemiş bulunmaktadırlar.
İşte, Gramsci’ye göre, asıl ‘sezarist’ olan bu entel takımı, ekonomik, politik ve sosyal konularda liberalizm türleri arasında gidip-gelebilirler ama gerek politik parti ve lideleri gerekse tüm ‘kurulu düzen’in kalımlılığından ödün vermezler, veremezler.
‘Beyin’lerinin geri planında ‘geleneksel değerler’ ve ‘tutuculuk’ bulunan bu gerçek ‘sezarlar’, güzel Türkçemizle, ‘Şeyh uçmaz müritleri uçurur’ sözüne uygun olarak yeni yeni ‘Sezarlar’, ‘Abdulhamitler’, ‘Putinler’ ve ‘Dr Recepler’ yaratırlar.
Bu sonunculardan biri, güya zamanın Genelkurmay Başkanına ‘Kes ulan!’ demişmiş..
‘E... ntellektüel’ Genelkurmay başkanı olursa der.
Sezarizm ve özellikle de ‘egemenlik’ konusunu daha da açmamız gerekiyor.
Ta ki bu ‘e...ntellektüeller’ anlaya..
Be gerçek ‘Sezar’lar.. Sezaristler.. Bu ‘e...’, ‘.ntellektüeller’.

Habip Hamza Erdem
kaynak...guncelmeydan.com

2 Kasım 2016 Çarşamba

Atatürk’ün Cumhuriyet Köyü Projesi

Mustafa Kemal Atatürk, başarılı bir siyasetçi ve asker olmasının yanı sıra ateşli bir idealistti de. Ancak onun vasıfları bunlarla sınırlanamaz. Bu vasıflara eklenebilecek en önemli özelliklerinden biri de cesur bir toplum mühendisi oluşudur. Güttüğü doğru politikalarla harap olmuş bir ülkeyi, tüm dünyanın saygı duyduğu çağdaş bir ülkeye dönüştürebilmiştir. Üstelik bunu oldukça kısa bir sürede başarmıştır. Bu uğurda kimi zaman keskin ve radikal kararlar alması kaçınılmazdı elbette. Ama o zaten zor şartların adamıydı ve yüzlerce yıllık oturmuş bir düzene balyoz sallamaktan asla çekinmedi. Bir ülkenin değişim ve dönüşümü için, işe o ülkede yaşayan insanlardan başlanması gerektiğinin farkındaydı. Cehalete savaş açıp eğitime büyük önem verdi. Onlarca yıla yayılan kapsamlı ekonomik kalkınma projelerine girişti. Sanattan alfabeye, kılık kıyafetten dinsel kurumlara, kadın-erkek eşitliğinden dilin arındırılmasına kadar akla gelebilecek her alanda devrimsel yeniliklere imza attı…

Tüm bu çaba, ayağı bilime ve teknolojiye basan, yüzü geleceğe dönük aydınlık bir ülke var edebilmek içindi. Asırlardır ümmet olmuş bir halktan millet yaratabilmek içindi… Padişahların, şeyhlerin, şıhların, mollaların, ağaların zincirlerinden arınmış özgür ve modern bir devlet ortaya çıkarabilmek içindi… Kimi zaman tehlikeler yaşıyor olsa da, onun kurduğu bu ülke tam 92 yıldır varlığını sürdürüyor… Ona ve arkadaşlarına milletçe çok şey borçlu olduğumuz bir gerçek. Bu yazıda sizlere, Atatürk’ün pek bilinmeyen Cumhuriyet Köyü Projesi’nden bahsetmeye çalışacağım. İnanıyorum ki okuduğunuzda, Atatürk’e ve onun idealistliğine bir kez daha hayran kalacaksınız.

Hepimizin bildiği gibi bu büyük mücadele ve düşünce insanı, ömrünün son zamanlarında Köşk’e kapanmış, dil ve tarih çalışmalarına yoğunlaşmıştır. Her gece kurulan içki sofrası, kimi zaman entelektüel sohbetlerin yapıldığı, kimi zaman memleket meselelerinin tartışıldığı ve bazen de ortaya ilginç fikirlerin atıldığı bir düşünce meclisi olur. İşte Atatürk’ün bugün için bile dahiyane olarak tanımlanan Cumhuriyet Köyü Projesi, bu dönemde ortaya çıkan bir çalışmasıdır.

“Köylü milletin efendisidir” şiarını benimseyen ve kendine ilke edinen Atatürk, Türkiye’nin tabandan kalkınması için 1937 yılında ön taslaklarını bizzat kendisinin çizdiği Cumhuriyet Köyü Projesi’ni ortaya atmıştır. Atatürk bu projesiyle, çağdaş ve çevreci bir köy yaratma arzusundaydı. Öyle inanıyordu ki bu proje hayata geçirildiği takdirde aşiret, tarikat eksenli feodal yapıyı yok ederek, kalkınmayı ve aydınlanmayı tabandan, yani köyden başlatacaktı. Merkezinde insan, hayvan ve doğa olan bu akıllı proje, adeta bir gelecek projesidir. Ancak Ankara’daki Temelli Köyü gibi bazı pilot köylerde uygulanmaya çalışılmışsa da, ekonomik yetersizlikler başta olmak üzere pek çok nedenden dolayı hayata geçirilememiş ve tarihin tozlu raflarında yerini almıştır. Proje kapsamındaki köylerin yerleşim planı, Prof. Dr. Afet İnan’ın Türk Tarih Kurumu’nca yayımlanan, “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı 1933” adlı kitabında yer alıyor. Afet İnan kitabın önsözünde bu projeden şöyle söz etmiş:

“Cumhuriyet Köyü planını, doğrudan doğruya bu kitabın konusu ile ilgili olmamakla beraber buraya ekledim. 1937 yılında Trakya Umumi Müfettişi General Kâzım Dirik tarafından bana verilmiş olan bu planı yapan mimarın adı konmamıştır. Ancak üzerinde ‘her hakkı mahfuzdur’ diye kayıt vardır. Planda yandaki listede okunacağı gibi 43 kamu kuruluşu yer alıyor. Bir köye gerekli olan her şey düşünülmüştür. O zaman bu planın herhangi bir yerde uygulanmaması büyük bir kayıptır. Cumhuriyet Köyü planının bugün yeni kurulmakta olan köylerimize uygulanmasını candan dilerim.” Önsözün yazıldığı tarih 31 Ağustos 1971.

Projenin detaylarına baktığımızda ilk gözümüze çarpan şey, dairesel bir yerleşim planı oluyor. Planın tam merkezindeki küçük dairenin etrafına, gittikçe genişleyen dört daire eklenmiş. Plan, bu yönüyle ilk bakışta bir dart tahtasını andırıyor. Merkezden çevreye doğru helezonik bir biçimde genişleyen dört parçalı köy planı, dışa doğru 6 yolla bölünmüş. Aslı Türk Tarih Kurumu’nda muhafaza edilen Cumhuriyet Köyü Projesi’nde okul, cami, köy konağı, sağlık ocağı, otel-han, çocuk bahçesi ve fabrika dahil toplam 43 yapı bulunmakta. Plana göre köyün orta yerine yapılacak anıtın etrafında çeşitli sosyal tesislerin yanı sıra, terzi, bakkal, berber gibi işletmelere de yer verilmiş. Bu sayede hem çevreci bir yerleşim alanı yaratılırken hem de sosyal yaşamın ve dayanışmanın arttırılması düşünülmüş.

Hatırlayacağınız gibi, endüstri tasarımcısı ve toplum mühendisi Jacque Fresco‘nun Zeitgeist belgesellerinde anlatılan Venüs Projesi de buna benzer bir yerleşim ve yaşam planı öngörüyor. Fresco’nun, Venüs Projesi’ni ilk olarak ne zaman geliştirmeye başladığı bilinmese de, söz konusu projenin şu anki halini 90’lı yıllarda aldığı açıktır. Zamana dayalı koşulsal farklılıkları gözardı ettiğimizde iki proje arasında kısmi benzerlikler olduğunu söylemek mümkün. Hiç kuşkusuz ilk göze çarpan benzerlik, iki projenin de hemen hemen aynı dairesel yerleşim planına sahip oluşu. Elbette bu bir rastlantı değil. Çünkü dairesel yerleşim, üzerinde yaşayan topluluk için konaklamadan altyapıya kadar birçok imkan ve kolaylık sunuyor. Araştırmacı yazar Sinan Meydan, “Akl-ı Kemal: Atatürk’ün Akıllı Projeleri” adlı kitabında her ne kadar Venüs Projesi’nin, Atatürk’ün Cumhuriyet Köyü Projesi’nden esinlenilerek oluşturulduğunu iddia etse de bu konuda elle tutulur bir kanıt yoktur. Ancak Jacque Fresco’nun babası Isaac Fresco’nun, 1900’lü yılların başında İstanbul’dan ABD’ye göç etmiş bir bahçıvan olduğunu belirtmekte yarar var.

Cumhuriyet Köyü Projesi, sadece bir yerleşim planı değildir; tüm ülkeyi kapsayan kentsel, çevresel, toplumsal ve siyasal bir dönüşüm projesidir. Buna bağlı olarak köyde kurulması planlanan yapılar kültür-sanat faaliyetlerine, çocuk ve gençlerin yetişmesine, tarım ve hayvancılığın ilerletilmesine, köy halkının sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasına öncelik verilerek tasarlanmış. Kısacası projenin, tabandan yükselmeci bir anlayış esas alınarak kurgulandığı ortadadır.

1971 yılında Bülent Ecevit’in de, kalkınmayı köyden başlatmak savıyla ortaya attığı bir Köykent Projesi vardı. Ekim 2001’de, yani Ecevit’in son başbakanlık döneminde, Ordu’nun Mesudiye ilçesinde bir köykent denemesi bile başlatıldı. Hatta Ecevit, 9 köyün birleştirilmesiyle sağlanan bu başlangıç için “Kırk yıllık rüyam gerçekleşti” demişti. İşte o zaman kimilerinin Ecevit romantizmine bağlayıp dudak büktüğü Köykent Projesi’nin kökeni, ta Atatürk’ün Cumhuriyet Köyü Projesi’ne kadar gidiyor…

Bu yazıda, Atatürk’ün gerçekleşememiş bir hayalini anlatmaya çalıştım. Cumhuriyet Köyü Projesi eğer hayata geçirilebilseydi neler olurdu bilemiyoruz; ama biz bilimkurgucular hayal kurmayı severiz. Siz siz olun, hayallerinizin peşinden koşmaktan asla vazgeçmeyin…



Hareket halindeki cehaletten daha korkunç bir şey yoktur...


Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk'ün manevi mirasçısı olarak 'evet, değer' diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!...Necip Hablemitoğlu


Hükümetler en seçkin insanlardan meydana gelmiş olsaydılar, tüm halkın bir kaç kişiye boyun eğmesi haklı gösterilebilirdi; oysa durum böyle değildir, geçmişte de böyle olmamıştır, gelecekte de olamayacaktır. Halka hükmedenler genellikle en kötü, en değersiz, en acımasız, en ahlaksız ve her şeyden önce en yalancı kimselerdir; ve bu bir rastlandı değildir...Tolstoy

Aklın, Sokrates’ten bu yana yobazlık ve hurafeye karşı açtığı savaş henüz kazanılmış değildir...Isaac Asimov

Özgürlükler genellikle aniden değil yavaş yavaş yitirilir...David Hume


Nasıldı

-I- 
Önce sevinç uyutmadı beni 
Sonra üzüntü nöbet tuttu bütün gece. 
İkisi de gidince başımdan 
Uyudum, ama ah, her mayıs gecesi 
Bir kasım sabahı getirdi ardından. 

-II- 
Senin derdin benimdi 
Benimki senin 
Paylaşamazsam bir sevinci seninle 
Yoktu benim de sevincim


Salkımsöğüt...

Kasımın üçüncü haftasında havalandırmada bir şeyin kıpırdadığını fark ettim. Şiddetlenen rüzgârın bir hediyesi... 7 metre yükseklik, bir de üstüne tel örgüyü aşıp havalandırmaya gelebilen fazla bir şey yoktur. 
Arada mevsim böcekleri uğrar. Onlar da anlar, dört yanı beton, zor bir yere geldiğini. Kısa sürede terk eder. Edemezse, son durağıdır... 
Rüzgârın önüne katıp getirdiği, bir sonbahar yaprağıydı. Hoş geldin demeye hazırlanır gibi yaklaştım, zarar vermemeye özen göstererek avuçlarıma aldım. 
Hemen tanıdım. Bir salkımsöğüt yaprağıydı. Üzerinde çok açık yeşilden sarıya, sarının değişik tonlarından kahverengiye kadar uzanan renk bahçesiyle avcumu kocaman bir parka çevirdi. Dokundum, iyice kurumuş. Zaten iyice kurumadan dökülmez dalından, öyle hatırlıyorum.

***
Tam dalından koptuğu yere dokunup sordum: 
- Kimlerdensin sen, anlat bakalım?.. 
Ankara’da salkımsöğütlerin olduğu yerleri saydım, oralı olmadı. Bulunduğu yeri yadırgadı belki de. Şimdi binlerce yaprakla birlikte toprağın üzerinde gökyüzünü seyredip rüzgârla birlikte dans etmek varken, hiç bilmediği bir yere gelmişti. 
Koğuşa getirip çalışma masamın baş köşesine koydum, “burası senin” dedim. 
Okuma-yazma arasında sohbet ediyoruz. Ankara’nın en güzel mevsiminin sonbahar olduğunu anlattım ona. Özgürlükte yazdığım sonbahar yazılarından, aklımda kalanları paylaştım... 
Bir keresinde “som”bahar diye yazmıştım. Sarının bu kadar çok çeşidinin olduğunu, insan sonbaharı görmese bilemez ki. Hem, o yaprakların tümüyle dökülüp toprakta açtığı, ağacın da çırılçıplak dallarıyla yapraklardan fışkırmış gibi durduğu doğal mucizeyi unutabilir mi insan? 
Yapraksız dallar çıplak kalmıştır ama göz hizasına kadar yaklaşıp bakınca, ilkbahar hazırlığını görürsünüz daha kışın başında.
Salkımsöğütleri gözümün önüne getirmeye çalıştım. Yaprağın koptuğu yerin hemen dibinde topluiğne başı kadar minicik bir uç vardır. Yaprak kopup giderken gözü arkada değildir. Kendisinden sonra doğacak olanı görüp çıkmıştır rüzgârla yolculuğuna.
Bir de salkımsöğütlerin ilk sonbahar yağmurlarından sonraki halleri çok hoştur. Dallar yağmur yüklüdür. Altına geçip dalları sarstın mı, sana özel yağmur yağmaya başlar. Yapraklar yüzünü okşarsa daha güzel olur. Her biri usta bir ressamın elindeki fırça gibidir, yüzünüze mutluluk resimleri yapmaya girişirler. 
Yağmur sularının yapraklar üzerindeki yolculuğunda seyri doyumsuzdur. Bazen, hatta çoğunlukla yaprağın tam ucunda bembeyaz bir damla durur. Ağaç çiçek açmış gibi olur. Rüzgârla birlikte düşen damlanın yerini yenisi alır.

***
Ağaçların dalları hep gökyüzüne doğrudur. Çok azı aşağı doğru sarkıktır. Salkımsöğüt kadar sarkık olanı yoktur. 
Aslında, evvel zaman içinde bizim salkımsöğütlerin de dalları yukarı doğru uzarmış. İnce uzun gökyüzüne tırmanırmış. Yerleşim yerlerinin dışında, ama su kıyılarında yaşarlarmış. 
Birbirine kavuşması yasaklanan iki sevgili bir gün gizlice buluşup köyü terk etmiş. Aileler durumu anlayınca hemen peşlerine düşmüş. Sıra sıra söğüt ağaçlarının olduğu bir yerde görünmüşler. Hemen ötesi ırmakmış. Artık bir yere gidemezlermiş. 
Ağaca tırmansalar çözüm değil. Suya atlasalar, boğulacaklar. Kavuşamamaya da dönmek istemiyorlarmış. 
Tam o sırada ırmağın iki yakasındaki söğüt ağaçları tüm dallarını yere eğmişler. Sevgililer atlamış dallara, arasında kaybolmuşlar. Arkadan gelenlerin görmeleri mümkün değilmiş. 
Dalların altında, dallara tutunarak ırmağı geçip özgürlüklerine kavuşmuşlar. 
O günden beri söğütler dallarını hep yerde tutarlarmış. 
Belki bir çift sevgili bize tutunur... 
Özgürlüğe koşar diye... 
 Cumhuriyet-01 Aralık 2013 Pazar