Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

31 Mart 2016 Perşembe

Kurt ile Köpek


Bir masal var kaf dağının ardında. Köpekle tazıyı anlatıyor masal , biz ne desek boşuna .Köpekler kuş uçurmaz olmuş çiftlikten, kurt bundan etkilenmiş tabi. Tazıya dönmüş açlıktan… Bir köpek görmüş dağda, yağlı, besili, parlak tüylü,yolunu şaşırmış besbelli, “bunu yersem ne güzel olur demiş. Saldıraya geçecekmiş ama çekinmiş.Aşağıdan alıp yaklaşmış yanına.
– İyi ense yapmışsınız maşallah demiş. Köpek şöyle uzun uzun bakmış.
– Siz de yapabilirsiniz bayım demiş. Benim gibi beslenmeyi isteseniz beslenirsiniz. Yaşamak sayılmaz sizinki, hep sefil olmak kötü bir şey besbelli. Ne bu böyle, ne rahat bir uyku, ne ağız tadıyla yenen bir lokma yemek.Gelin benim yanıma dünya varmış deyin. Kurt bayağı merak etmiş doğrusu. Nasıl bir işmiş ki bu ?
– Orda işim ne olacak benim ?


Çomar gülmüş:
– Hiççç demiş.Fakir fukaraya saldıracaksın, evin adamlarına kuyruk sallayacaksın, sahibine hoş görünmek tek görevin. Bunun karşılığında artık ne varsa hepsi senin. Tavuk kemiğimi istersin , güvercin, bıldırcın kemiği mi. Bu arada sırtını okşarlar sabah ve akşam keyfe bak.
Kurdun ağzı kulaklarına varmış , gözleri dolmuş sevinçten… Köpeğin peşine takılmış çiftliğe doğru yol alırken, boynunda bir iz görmüş
– Bu da nesi ? demiş.
– Hiçç demiş köpek
– Hiç ama ne ?
– Değmez konuşmaya bile nene gerek
– Söyleyin canım merak ettim işte.
– Tasmanın yeri olacak
– Neee? Bağlıyorlar mı ? demiş kurt; öyleyse her istediğin yere gitmek yok.
– Yook demiş. Köpek ne çıkar bundan ?


Kurt yolunu çevirmiş başka yöne:
-Sizin olsun eti de kemiği de ben özgürlüğümü kimselere veremem, kimsenin boyunduruğu altına giremem, demiş ve uzaklaşmış ordan. Gidiş o gidiş….

La fontaine masalları

Özgürlük


Çoğu insan özgürlüğü yanlış anlıyor, hatta bazen onu doğru olarak anlayan kimseyle henüz karşılaşmadığımı düşünüyorum. Tüm evren Mutlak Yasalar’dan ibarettir. Özgürlük eylemlere ancak yasalar kapsamında olduğu sürece serbestlik sağlar.

  Gerileyen, gelişmemiş olan, dar zihinli ancak sayıca daha fazla olanlar için özgürlük düşüncesi, yasalardan kaçmak demektir ki bu elbette imkansızdır. Tüm dünyevi zenginliklerden daha değerli olanı özgürlüktür; acı çekerken kendini sıkmaktan ve kilise kurallarının darlığından özgürleşmek; davranışlarda özgürleşmek, kılık kıyafette, eşyada özgürleşmek; yerli modaların dayatmalarından ve saçmalıklarından özgürleşmek, siyasi partilerin gösterilerinden ve siyaset kurallarından tamamen özgürleşmek ve hepsinden iyisi, hemen her birimizin özgürlük kavgası yapıp durduğumuz halde esiri olduğumuz kusurlu alışkanlıkların, nefsin zorba egemenliğinden tamamen özgürleşmektir.

   Böyle bir serbestlik anlayışıyla gerçek demokrasiye, onun yüksekliğine ulaşabilir miyiz? Bizler doğumdan ölüme kadar, her hareketi ve zamanın her dakikasını kapsayan karşı konulmaz yasalara tabi olduğumuz halde bir paradoksun eseri olarak bundan kaçıp özgür iradeye sığınmaya çalışırız. Oysa tuhaf da görünse bizler özgürlüğe sadece yasaların bilgisiyle ve onlara üstü örtülü bir boyun eğişle erişebiliriz. İnsan iradesinin, insanın özgür ruhunun önemi sözlere sığmayacak kadar büyüktür. Ancak yasaları anlayarak ve onlara uyarak gerçek özgürlüğe ulaşılabilir. Çünkü, Özgürlük Yasası en mutlak ve yüksek olandır.

  Sığ anlayışlarda özgürlük; kendini tüm yasalardan, tüm kısıtlardan muaf tutmak olarak görülmektedir. Bilge olanlar ise tam tersine bunda yasaların yasasını görmektedir, yani şuurlu iradenin veya insanın bir parçasının; tüm zamanlar boyunca varolmuş, tarihte yer etmiş, ölümsüzlüğün ispatı olan, tüm nesnel dünyaya ahlaki bir amaç ve insanlığa saygınlığını veren; evrensel, ebedi, ve şuursuz olanla birleşmesini görmektedirler.

Çeviren: Işık Uçkun

Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz


Yıl 1943.
Genç Mustafa'nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi'ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.
Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:

"Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun." Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

- Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
- Alıyorum.
- Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten...

23 yaşındaki genç memur "Ne yapayım, ne yapayım?" diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce "Deli misin bey?" der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.
O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir.

Çünkü o zaman da şimdiki gibi, "Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da" zihniyeti aynen var.
O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır.
İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne "Kitap İare (Ödünç) Sandığı" yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.
Kütüphaneye de bir yazı asar:
"Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz."


Köydeki çocuklar şaşırır.
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var.
Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

"Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak" der.
Mustafa artık Ürgüp'teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel'le köy köy gezmektedir.
Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca'nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa'nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.
Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.
Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor.
Zenith ve Singer'e mektup yazar:
"Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım" der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar. Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, "kendi görev tanımı dışında davranıyor" diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp'e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.
Girişimcilik ne biliyor musun?
Bulunduğun yere yenilik katmalısın.
Mutlaka adım atmalısın.
Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.
Bakın Nevşehir'den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.



Dilenci ve Şair

New York’ta, Brooklyn Köprüsü üzerinde dilenen kör bir dilenci bir gün, bir şairin dikkatini çeker.
Dilencinin boynunda asılı bir tabela vardır.
Şair, dilenciye günlük kazancının ne kadar olduğunu sorar.
Dilencide sekiz dolar kadar olduğunu söyler.Bunun üzerine şair,dilencinin boynuna asılı tabelayı ters çevirerek bir şeyler yazar;
‘Şimdi buraya senin kazancını arttıracak bir şeyler karaladım. Bir hafta sonra yanına geldiğimde bana sonucu söylersin’ der ve oradan ayrılır.
Şair, bir hafta sonra dilencinin yanına uğrayıp kendini tanıtınca…
Dilenci:
‘Bayım size ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir haftada kazancım ikiye katlandı. Çok merak ediyorum tabelaya neler yazdınız?
Bunun üzerine şair gülümser ve:
Tabelada ” Doğuştan körüm, yardım edin ” yazıyordu.
Bense ” Bahar gelecek, ama ben yine göremeyeceğim diye yazdım “der.
Önemli olan, anlatılmak istenen şeyi en iyi şekilde anlatmak olduğuna göre; Her şeyin daha iyi anlatılabileceği bir yol vardır.
Yeter ki onu bulmaya, uygulamaya ve ufkumuzu bu doğrultuda genişletmeye uğraşalım. 


Çöp Kamyonu Kanunu


Kadın taksiye binmiş ve havaalanına gitmek istediğini söylemişti.

Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önlerine çıktı. Şoförü çarpmamak için sert şekilde frene bastı.


Taksi kaydı, ama diğer arabaya çarpmaktan kıl payı farkla kurtuldu. Siyah arabanın sürücüsü camdan başını çıkarıp bağırmaya ve küfretmeye başladı.


Taksi şoförü ise gayet sakin ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı. Kadın bütün bu olanları sokunu yaşarken, taksi şoförünün tavrına daha da şaşırmıştı.


Sordu: "Neden böyle davrandınız? Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastanelik edecekti."


Taksi şoförü gülümsemeye devam ederek: "Çöp Kamyonu Kanunu" dedi.


Kadın: "Çöp Kamyonu Kanunu mu?" diye sordu, anlamamıştı.

Şoför açıkladı :"Pek çok insan, çöp kamyonu gibidir. Her tarafta içleri çöp dolu olarak dolaşıyorlar; kızgınlığı, öfkeyi ve hayal kırıklığını biriktiriyorlar. Ancak doldukça çöpleri bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar. Bu bazen ben, bazen de siz olabilirsiniz. Kişisel almayın. Sadece gülümseyin, onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin. Onların çöpünü alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın." 
 
Başarılı insanlar, çöp kamyonlarının günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler.
Hayat sabahları pişmanlıklarla uyanmak için çok kısa, dolayısıyla "size iyi davranan insanları sevin, iyi davranmayanlar için iyi temennilerde bulunun."

 

Kızılderili İlkeleri


Dua etmek için güneşle beraber uyan. Tek başına dua et. Sen konuşursan büyük ruh seni dinleyecektir.
Yollarını kaybedenlere karşı hoşgörülü ve toleranslı ol. Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık ve hırs kaybolmuş bir ruhun işaretleridir. Bir gün yollarını bulabilmeleri için dua et.
Kendini, kendin için ara. Başkalarının senin için yol çizmelerine izin verme. Bu senin ve yalnız senin yolun. Başkaları seninle beraber yürüyebilir ama senin için yürüyemez.
Misafirlerine düşünceli davran. En iyi yemeğini, en iyi yatağını sun. Onlara saygı göster ve onurlandır.
Senin olmayan bir şeyi alma. Başka bir insana, bir topluluğa, doğaya veya bir kültüre ait olabilir. Onlar kazanılmış veya sana verilmiş değildir.
Bu yeryüzünde var olan her şeye saygı duy. Bu bir insan veya bitki olabilir.
Başka insanların düşüncelerine, dileklerine ve sözlerine değer ver. Sözünü kesme, dalga geçme veya taklit etme. Her kesin kendini istediği gibi ifade etmesine izin ver.
Başkaları hakkında kötü konuşma. Evrene bıraktığın olumsuz enerjiler, bir kaç kat artarak seni yine bulur.
Herkes hata yapar ve her hata affedilebilir.
Kötü düşünceler aklın, bedenin ve ruhun hastalanmasına yol açar. Olumlu düşünce egzersizleri yap.
Doğa bizim için var olmaz, bizim bir parçamızdır ve biz de onun bir parçasıyız.
Çocuklar geleceğimizin tohumlarıdır. Kalplerinde sevgiyi yeşert, onları erdemle ve hayat dersleriyle sula. Büyüdüklerinde, yeterince gelişebilmeleri için onlara alan tanı.
Başkalarının kalbini kırmaktan kaçın. Yarattığın acının zehri bir gün sana geri döner.
Her zaman gerçekten yana ol. Dürüstlük evrenimizde insan iradesinin bir sınavıdır.
Kendini dengede tut. Rasyonel Sen’i, Ruhsal Sen’i, Duygusal Sen’i ve Fiziksel Sen’i. Hepsi güçlü, saf ve sağlıklı olmalı.
Zihnini güçlendirmek için vücudunu da güçlendir. Duygusal yaralarını sarmak için ruhunu büyüt.
Kim olacağın ve ne yapacağınla ilgili bilinçli kararlar ver. Aldığın kararların sorumluluğunu al.
İnsanların kişisel alanlarına ve gizlilik taleplerine saygı duy.
Kimsenin kişisel eşyasına dokunma, özellikle de kutsal ve dini eşyalara.
Kendine adil davran. Kendini besleyemezsen, başkalarını da besleyemezsin. Önce kendine yardım et.
Herkesin inancına ve inanışına saygı duy. Başkalarını senin inandığın dine inanmaya zorlama.
Kaderinin güzelliklerini başkalarıyla da paylaş. Gönüllü olarak iyilik yap.


29 Mart 2016 Salı

Tanrılar Okulu

Evren olduğu haliyle mükemmeldir.
Değişmesi gereken yalnızca sensin !
Kişi başına gelen durumlara karşı tavrını değiştirdiğinde, başına gelecek olayların doğası da zamanla gelişecektir.
Senin içinde savaş olmazsa, dışında da olmaz. Kural budur.
Dünya tozdur, üfle gitsin !


Aşkı tanıdığında, Yaratıcı'yı da tanırsın.


    Ağlamaktan korkma! Zihindeki ıstırap veren düşünceler gözyaşı ile temizlenir.
    Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Sana uymayabilirim. Yanımda yürü ki böylece seni görebileyim, böylece ikimiz eşit oluruz.
    Ute Boyu
    Aşkı tanıdığında, Yaratıcı'yı da tanırsın.
    Fox Boyu
    Avlayacaksan en zayıf geyiği avla, çünkü sağlam olanlar yeni neslin devamını sağlayacaktır.
    Barış ve mutluluk her anda mevcuttur. Barış ve mutluluk her adımdadır. Ruhun meseleleri için siyasi çözümler yoktur.
    Bir başkasının kabahati hakkında konuşmadan önce daima kendi çarığının içine bak.
    Sauk Boyu
    Bir düşman çok, yüz dost azdır.
    Hopi Boyu
    Bir kere "Al şunu" demek, iki kere "Ben vereceğim" demekten iyidir.
    Biz ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan etmeyiz, lazım olduğu kadar keser, kestiğimizin hepsini kullanırız. Eğer onların hislerini düşünmez ve kesmeden önce tütün ikram etmezsek, ormanın diğer bütün ağaçları gözyaşı dökecektir, bu da bizim kalbimizi yaralar.
    Bütün dinler Tanrı'ya dönüş yolunda bastığımız taşlardır.
    Bütün Kızılderililer her yerde durmadan dans etmelidir. Önümüzdeki ilkyaz Yüce Ruh gelecek. Bütün av hayvanlarını geri getirecek. Avdan geçilmeyecek bu topraklarda. Bütün ölü Kızılderililer geri gelecek ve yeniden yaşayacaklar.
    Wovoka Boyu
Barış ve mutluluk her anda mevcuttur. Barış ve mutluluk her adımdadır.
    Cevap vermemek aslında bir cevaptır.
    Hopi Boyu
    Doğum yapan her şey dişidir. Kadınların ezelden beri bildiği kainatin dengelerini erkekler de anlamaya başladıkları zaman, dünya daha iyi bir dünya olmak üzere degişmeye başlamış olacaktır.
    Mohawk Boyu
    Dur, dinle. Hep konuşursan hiçbir şey duyamazsın.
    Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır.
    Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap! Eğer onu yenersem utanç duymayayım.
    Apache Boyu
    Eğer bir ülkede gölgelerin boyu insanların boyunu geçmişse o ülkede güneş batıyor demektir.
    Eğer herkes bir başkası için bir şey yaparsa dünyada ihtiyaç içinde kimse kalmaz. Sadece bir kişiye yardım et! Şimdiki usul bu değil ama inanıyorum, insanlar bu yolu öğrenecekler.
    Eğer sorsanız: 'Sessizlik nedir?' Cevap veririz: O Büyük Ruh' un sesidir. Yine sorsanız: 'Sessizliğin meyveleri nelerdir?' Cevap veririz: Kendi kendini kontrol, gerçek cesaret demek olan metanet, sabır, vakar ve saygı.'
    Fakir olmak, şerefsiz olmaktan daha küçük bir meseledir.
    Gözlerde yaş yoksa, ruh gökkuşağına sahip olamaz.
    Gözün ile değil, yüreğin ile hüküm ver.
İnsan iki ruhludur. İçinde bir iyi köpek bir de kötü köpek kavga eder. Hangisini daha çok beslersen o kazanır.
    Günümüzde insanlar bilgiyi arar oldu, hikmeti değil. Halbuki bilgi mazidir, hikmet ise istikbal.
    Lumbee Boyu
    Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar kaybolup giderse insanoğlu büyük bir ruh yalnızlığı içinde ölecektir. Hayvanlara ne olduysa insanlara da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır. Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir.
    Her şey aynı nefesten alır: Hayvanlar, insanlar, ağaçlar... Hayvanlar olmazsa insanlar ne yapar? Tüm hayvanlar gitse insanların ruhu büyük bir yalnızlığa boğulur; insanlar yalnızlıktan ölür.
        Kızılderili Reisi Seattle
    Her şey halkadır. Her birimiz kendi hareketlerimizden sorumluyuz. Hepsi döner dolaşır, bize geri gelir.
    Herbirimizin farklı bir rüya gördüğünü hatırlatmakta fayda var.
    İhanet arkadaşlık zincirini karartır, fakat vefa onu her zamankinden parlak yapar.
    İlkbaharda usul usul yürü; toprak ana hamiledir...
    İnsan iki ruhludur. İçinde bir iyi köpek bir de kötü köpek kavga eder. Hangisini daha çok beslersen o kazanır.
    İnsan tabiattan uzaklaştıkça kalbi katılaşır.
    İnsanın gözleri öyle kelimelerle konuşur ki dil onları telaffuz edemez.
    Kartalı vuran kendi tüyünden yapılmış oktur.
    Kaybetmeyi ahlaksız bir teklife tercih et. İlkinin acısı bir an, diğerinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer.
    Kehanet, muhtemel bir olayı kesin bir bakış ile görmekten başka şey değildir. Hava ya bulutlu olacaktır, ya da güneş açacaktır.
    Cherokee Boyu
    Komşun hakkında hüküm vermeden önce, iki ay onun makosenleriyle yürü!
    Cheyenne Boyu
    Nimet de külfet de 'Büyük Ruh' un elindedir. Bazen onun külfeti bizi nimetinden daha fazla akıllandırır.
    Ölüler güç ve bilgilerini beraberinde götürmez, yaşayanlara ilave eder.
    Hopi Boyu
Onun ayakkabıları ile bir mil yürümediğiniz sürece bir kişiyi asla eleştirmeyin.
    Onun ayakkabıları ile bir mil yürümediğiniz sürece bir kişiyi asla eleştirmeyin.
    Senin vicdanın senden başkasını temsil edemez.
    Sevgi ile yorulmadan ilerleriz. Sevgi ile, sadece onunla başkaları için fedakarlık yapabiliriz.
    Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.
    Su gibi olmalıyız. Her şeyden aşağıda, ama kayadan bile kuvvetli.
    Siyu Boyu
    Şeytan hakkında konuşmayın. Gençlerin kalbinde merak uyandırır.
    Siyu Boyu
    Unutmayın çocuklarınız sizin değildir. Onu Yaratıcı'dan ödünç aldınız.
    Mohawk Boyu
    Ulu Ruh'un kelimeleri meşe yaprağı gibi sararıp düşmez: çam yaprağı gibi ilelebet yeşil kalır.
    Üç barış vardır: Birinci barış, en önemli barıştır. İnsan ruhundadır o. İnsan, kainatla ve kainatın bütün güçleri ile olan ilişkisini, beraberliğini farkettiğinde, kainatın merkezinde Büyük Ruh'un durduğunu ve bu merkezin her yerde, her birimizin içinde olduğunu farkettiğinde birinci barış sağlanmıştır. Bu gerçek barıştır, diğerleri sadece bunun akisleridir. İkinci barış iki fert arasında olan barıştır. Üçüncü barış ise iki millet arasında yapılır. Fakat hepsinden önce, anlamalısınız ki 'gerçek barış' dediğim birinci barış, insanın ruhundaki barış yoksa ne fertler ne de milletler arasında barış olabilir.
    Yağmur iyilerin üzerine de yağar, kötülerin de..
    Yanlışı gören ve önlemek için eli uzatmayan yanlışı yapan kadar suçludur.
    Yapmamız gereken: her şeyi eski sadeliğine döndürmektir, böylece bozulan düzenimiz yeniden kurulacaktır.
    Yaşlılık ölüm kadar şerefli değildir. Yine de çok kimse onu ister.
    Yeryüzü, bize atalarımızdan miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık.
    Bir insanı küçümsemek akılsızlık, çok büyük görmek de korkaklıktır.

kaynak...vikisöz
 
Aşkı tanıdığında, Yaratıcı'yı da tanırsın.

A bunch of music



 

Mark Twain



Bazen merak ediyorum, dünyayı yönetenler bizimle kafa bulan zeki insanlar mı, yoksa gerçekten bu kadar embesiller mi? 


Sokrates’in Savunması


M.Ö. 399 yılında, üç Atinalı, Sokrates’in aleyhine, onu topluma karşı tehdit olmakla suçlayan bir kamu davası açarlar. Suçlama iki bölümden oluşur;
* Onun sapkın bir mezhebe sahip olduğu iddiası
* Gençlerin kafasını karıştırarak onları yanlış yöne sürüklediği iddiası
Bu iddiaların temelinde ise siyasi ve dini nedenler yatmaktadır. Daha önceden Sokrates’in çevresinde yer alan aristokratların, ülkede kötü anılarla hatırlanıyor olması ve bunun yanında, Sokrates’in dindeki birtakım yanlışlıkları söylemesi dava açılmasında başlıca etkenlerden olmuştur.
Sokrates’in savunması üç bölümden oluşur;
Sokrates’in kendini savunması
Ceza için önerisi
Mahkemeye son hitabı

Sokrates kendini savunurken öncelikli olarak vurgu yaptığı nokta, ölümün korkulacak bir durum olmadığı, ölümden kurtulmak için yalan söylemeyeceği, her zaman gerçekleri aktaracağı yönündedir. Ve bu şekilde bir hayat yaşadığı için ölüme mahkum olacağını önceden de bilseydi, yine de aynı hayatı yaşayacağına, felsefesiz bir hayat düşünemediğine değinir ve “Hiçbir şeye değmeyen bir adam bile hayatını ölüm ve yaşam ihtimallerini hesaplayarak geçirmemelidir; düşünmesi gereken tek şey, yaptığı işin iyi mi yoksa kötü mü olduğudur, yani iyi bir adam olarak mı yoksa kötü bir adam olarak mı yaşayacağıdır.” şeklinde açıklamalarda bulunarak ölüm korkusunun olmadığını pekiştirir.
Bir diğer nokta ise gençleri baştan çıkararak ülkelerini ve dinlerini yanlış aktarmadığını belirtmek istemesidir. Üstelik farklı bir iddia daha vardır ki o da, gençlerden para aldığı yönündedir. Kaldı ki bir insanı gerçek anlamda eğitebilen kişilerin para almasının bile o kişi için bir onur olacağından ancak kendisinin böyle bir yola başvurmadığından ve bu kötü şöhretinin, sahip olduğu bir çeşit hikmetten kaynaklandığından söz ediyor. Bu hikmetin ise insanların elde edebileceği bir hikmet olduğundan ve bu “sınırlı” anlamda bilge olduğundan bahsediyor. Ve bu bilgeliğin insanüstü olmadığını, gençleri de bu bilgeliğin ışığı doğrultusunda, doğru olanı anlatarak etrafında topladığını; varlıklı ailelerin yapacak işleri olmayan çocuklarının, onun hayatı ve insanları sorgulamasından hoşlandıklarını belirtmektedir. Ve Sokrates bilgeliğini şu şekilde tanımlamaktadır:
Bilgelik, hiçbir şey bilmediği halde bildiğini zannetmek değil; bilmediğini bilmektir. Ve sizin en bilgeniz Sokrates, kendi bildiğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir.
Kitabın akışı içerisinde bunun gibi açıklamalar ve çarpıcı benzetmeler dikkati çekmektedir. Bu benzetmelerin bir diğeri ise şu şekildedir:
Ben Tanrı tarafından bu devlete gönderilmiş bir at sineğiyim. Ve bu devlet, koca cüssesi nedeniyle yavaş hareket edebilen ve canlanması gereken bir attır. Ben de Tanrı’nın bu devlete musallat ettiği bir at sineği gibi bütün gün boyunca her yerde sizi uyandırıyorum, hareketlendiriyorum, azarlıyorum ve ikna ediyorum. Ve eğer Tanrı sizi düşünerek bir at sineği daha göndermezse, hayatınızın geri kalanını uyuyarak geçirirsiniz.
Ancak Sokrates, tüm bu açıklamalarına rağmen mahkeme heyetini ikna edemez ve mahkeme ona iki seçenek sunar; ya sürgüne gönderilecektir ya da idam edilecektir. Sokrates ise ölüm cezasını talep eder. Çünkü başkalarının istediği şekilde bir hayat yaşayıp, kendi felsefesini gerçekleştiremeyecekse, ölmeyi buna tercih eder. Felsefe olmayan, sorgulanmayan bir hayat düşünemez. Çünkü onun için “Sorgulanmayan yaşam, yaşamaya değmez.”




Kızılderili Reisin Mektubu

Bu mektup, “Duwarmish” Kızılderililerinin reisi SEATTLE tarafından
“Washington'daki büyük başkan”a yani 1853–1857 seneleri arasındaki
Amerikan Cumhurbaşkanı Franklin Pierce'ye ithaf en yazılmıştır.

Yale, Sorbon, Oxford ya da bir başka okuldan mezun olan
ünlü bir düşünürün sözleri değil bunlar.
Nobel ödülü kazanan bir edebiyatçının da değil.
Beyaz adamın “kafa derisi avcıları”, “vahşi”, “barbar” ilan ettiği
Kızılderililerin şefi Seattle'nin beyaz başkan'a mektubu:

“Washington’daki büyük başkan bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir mektup yollamış. Dostluktan söz etmiş büyük başkan...
Ama biz sizin, dostluğumuza, ihtiyacınız olmadığını biliriz.
Gökyüzünü nasıl satın alabilirsiniz?
Ya da satabilirsiniz?
Ya toprakların sıcaklığını?
Ağzımdan çıkan sözler yıldızlara benzer, büyük başkan, hiç sönmezler.
yüzden söyleyeceklerime güveniniz.
Havanın taze kokusuna
Suyun pırıltısına
Sahip olmayan biri onu nasıl satabilir?
Kutsaldır bu topraklar benim için ve ulusum için...
Yağmur sonrası ışıltılı her çam yaprağı
Denizi kucaklayan kumsallar
Karanlık ormanların koynundaki sis
Şakıyan böcekler...
Ve bilin ki: Kızılderili adamın anıları
Ağaçların özsuyunda saklıdır.
Toprak bizim anamızdır.
Washington’daki büyük başkan
bizden topraklarımızı istediği zaman bütün bunları istemektedir.
Büyük başkan bizim babamız biz de onun çocuklan olacakmışız.
Büyük ruh ulusumuzu sever fakat nedendir bilinmez
Kızılderili çocuklarını terk etti.
Şimdi size makineler yolluyor ve çok yakında beklenmedik yağmurlar sonrası yataklarımıza taşan ırmaklar örneği beyaz adam
bu toprakların her karışını dolduracak. Bizler yetim kaldık.
Çünkü başka ırklardanız. Çünkü ihtiyarlarımız farklı öyküler anlatırlar.
Bilesiniz ki...
Derelerin ve ırmakların içinden geçen sular
Sadece su değildir.
Atalarımızın kanıdır o.
Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam
Toprağı çocuklarından çalar.
Açlığın, dünyayı saracak beyaz adam
Ve ardından koskoca bir çöl bırakacaksın.
Sabahın sisi dağların karnından doğan güneşi görür.
Ve kaçar.
Demir at (lokomotif)
Öldürüp çürümeye bıraktığınız,
Binlerce buffalo'dan nasıl kıymetli olabilir?
Nasıl? Anlayamıyorum.
Hayvanlar insanları bıraksa,
İnsanlar ruhlarının yalnızlığından ölmez mi?
Hayvanların başına gelen, insanın da başına gelecektir.
Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecek...
Çocuklarımıza bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretin. Toprak bizim anamızdır.
Ve toprağa tükürülmez.
Toprak insana değil, insan toprağa aittir.
İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece...
Beyaz adam neyi satın almak istiyor?
Gökyüzü ve toprakların sıcaklığını mı?
Koşan antilopların çabukluğunu mu?
Biz size bunları nasıl satabiliriz?
Ve siz nasıl satın alabilirsiniz?
Bir kâğıt parçasını imzaladığımız
ve beyaz adama verdiğimiz için
her şeyi yapabileceğini mi zanneder beyaz adam?
Havanın tazeliğine ve suyun pırıltısına sahip değilsek, bunu nasıl satabiliriz size? 
Son buffalo da öldüğünde onları tekrar nasıl satın alabilirsiniz?
Beyaz adam geçici bir iktidardadır ve o kendini her şey zannetmektedir.
Bir insan annesine sahip olabilir mi?
Günlerimizin kalan kısımlarını nerede geçireceğimiz önemli değil.
Çocuklarımız babalarını gururları kırılmış gördüler.
Savaşçılarımız utandırıldılar.
Yenilgiler sonrası kendilerini içkiye ve yemeye verdiler.
Bu yolla vücutlarını uyuşturuyorlar.
Birkaç kış ömrümüzün kaldığı bu topraklarda
yakında matemimizi tutacak bir tek kişi bile kalmayacak. 
Ama niye ağlayayım? İnsanlar denizdeki dalgalar gibi gelip geçerler.
Biz gidiyoruz, ama beyaz adamın da bir gün keşfedeceği şeyi bugünden biliyoruz. 
Hepimiz aynı büyük ruhtan geliyoruz.
Beyazlar da bir gün bu topraklardan gidecektir.
Belki de bütün ırklardan daha çabuk. 
Yataklarınızı zehirlemeye devam edin.
Ve bir gün kendi çöplerinizde boğulacaksınız.
Bu kader bizim için şu anda bilinmezdir.
Fakat biliyoruz ki, batışınızda her tarafa parlak bir ışık yayacaksınız.
Bütün buffalolar öldürüldükten, yaban atları ehlileştirildikten,
ormanların en gizli köşelerine kadar dünya insan kokusu ile dolduğunda
sevimli tepelerin görüntüsü konuşan tellerle kirletildikten sonra...
Bir bakacaksınız ki... Gökteki kartallar yok olmuş.
Hızlı koşan taylara elveda demişsiniz. Bu ne demektir, biliyor musunuz?
Bu yaşamın sonu ve sadece daha fazla hayatta kalmanın başlangıcıdır...
Biz (kardeşlerininkinden ne kadar farklı olursa olsun)
her insanın istediği gibi yaşamasını savunuruz.
Eğer biz teklifinizi kabul edersek, bu sadece yeni topraklan güvence altına almak için olacaktır ve orada son günlerimizi rahat ve huzurlu geçirebiliriz belki...
Size bu topraklarımızı sattığımız zaman, siz de onu bizim sevdiğimiz gibi seviniz, onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz.
Ve onu bugün bulduğunuz gibi hatırlayınız.
Bu topraklan ve üzerindeki canlıları çocuklarınız için koruyunuz.
Çünkü bu dünya kutsaldır.
Beyaz adam bile ortak kaderimizden kaçamaz,
belki biz hepimiz kardeşiz, bunu zaman gösterecek.”
Duwarmish kızılderililerinin reisi
Reis Seattle

Fragmanlar


Kendinizi başkasına anlatmayın..
Sizi sevenin buna ihtiyacı yoktur.
Sevmeyen de inanmayacaktır zaten…
Onun hayatında bir seçeneksen,
Onun senin bir önceliğin olmasına izin verme.
İlişkiler en iyi dengeli olduğunda yürür…
Uyandığında iki seçeneğin var…
Tekrar uyuyup bir rüya görmek, ya da uyanıp rüyanın peşinde koşmak…
Bize değer verenleri ağlatır, vermeyenler için ağlarız…
Bizim için hiç ağlamayacaklara değer veririz…
Garip ama gerçek…
Bir kez bunu anlasak değişmek için hiçbir şey geç değil…
Mutluyken söz, üzgünsen cevap, öfkeliysen karar verme…
Zaman nehir gibidir…
Aynı suda iki kez yıkanılmaz…
An’ı yaşa, geçen su bir daha gelmez…
Hep meşgulsen, hiç müsait olamazsın…
Hep zamanının olmadığnı söylersen, hiç zamanın olamaz…
Hep “yarın yapacağım” dersen, yarın hiç gelmez…“


Bil ki güneşe bakmaya cesareti olmayan gölgede kalmaya, gölgeyi ışık sanmaya mahkumdur.


Âriflerin alâmeti üçtür: Gönül fikriyle; beden hizmetiyle; gözün gerçekleri görmesiyle meşgul olmak...

Seni özel kılan sevdiğin değil, sevgindir.

Bazen dönüp arkasına bakması gerekir insanın, nerden geldiğini unutmaması için.

Bil ki güneşe bakmaya cesareti olmayan gölgede kalmaya, gölgeyi ışık sanmaya mahkumdur.

Eğer susarsan konuşman daha aydınlık olur... Çünkü sükutta hem sessizliğin ışığı, hem de konuşmanın faydası gizlidir.

Sabırsızsın, oysa bütün mahlukat sabrın ipliğiyle bağlıdır birbirine. Dünya sabırla döner. Çünkü güneşin de, ayın da zamana ihtiyacı vardır. Sabırlı ol. Büyük sırlara ermek için sabır denizinde yüzmeyi öğrenmen lazım. Çünkü sırlar, sabır denizinin dibinde saklıdır.


Şarabi Haller


Şarabi Haller
Ömer Hayyam “Cemşit” rubaisinde:
Yıkık bir saray bu dünya dedikleri
Gece ve gündüz atlarının durak yeri
Yüz Cemşit’den arda kalmış bir dünya bu
Yüz Behram kendinin sanmış bu gökleri.” der…
Cemşit: Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’da geçer. Pers ülkesi kralıdır. Kral Cemşit bağ bozumu sonrası çok sevdiği üzümleri kışın bile yemeği umarak, büyük küplere doldurulup mahsende saklanmasını emreder. Zaman içinde üzümler çatlayarak fermantasyon ile köpürmeye başlar ve farklı kokular yükselir.
Bunun zehirli olabileceğini düşünen Cemşit, küplerin üzerine zehirlidir diye yazdırır. Depresyona giren cariyelerinden biri ölmek ister ve zehirli sıvıdan içmeye başlar. Zaman içinde cariyede ne gam kalır ne keder. Bunun üzerine cariye durumu Cemşit’e anlatır.. O günden sonra şarap, Cemşit’in ve tören yemeklerinin vazgeçilmez içkisi olur.
Fransa’nın Chardonnay üzümünün orijini; Kudüs’ün tepelerindeki bağlardır. İbranice etimolojisi Shaar-adonay yani “tanrının kapısı” demektir.
Şarap – Peynir ilişkisi:
6 bin yıllık Sümer tabletinden; “Onda olup da bende olmayan ne var? O bana taze şarabını sunar, ben ona taze süt veririm. O bana olgunlaşmış şarabını sunar, ben ona iyi peynirlerimden veririm.”

 felsefe taşı | düşünce platformu

 

25 Mart 2016 Cuma

George Carlin

Marifet, çocuklara sadece okuma-yazmayı öğretmek değil, sorgulayan ve düşünen çocuklar yetiştirmektir.




23 Mart 2016 Çarşamba

Bilginin Sesi

Doğru olan gerçektir.Doğru olmayan gerçek değildir.O bir illüzyondur, ama gerçek gibi görünür. Sevgi gerçektir.O yaşamın en yüksek ifadesidir.



Çırılçıplak


Küstahlığımı nezaketim götürdü
Saadece kendime bakakaldım.
Kararsızlık bir an sürdü.
Gizlenen insanların ortasında ben kaldım,
Çırılçıplak.

Selâmımı tanıdıklar götürdü.
Saygı bekleyince alçaldım.
Kararsızlık bir an sürdü.
Kendini beğenmişlerin ortasında ben kaldım,
Çırılçıplak.

Ağlamayı ölenler götürdü.
Kendimi ölmez sanınca ufaldım,
Kararsızlık bir an sürdü.
Ölülerle dirilerin arasında ben kaldım,
Çırılçıplak.

Sonsuzluğu ufuklar götürdü.
Yarattığım dünyaların içinde daraldım.
Kararsızlık bir an sürdü.
Başlangıç ile bitiş ortasında ben kaldım,
Çırılçıplak.

Aydınlığı bulutlar götürdü.
Yıldızlara doğru yol aldım.
Kararsızlık bir an sürdü.
Varanlar ile duranlar ortasında ben kaldım,
Çırılçıplak.




Charlie Chaplin

Evrensel bir nimet olan sessizlikten zevk alabilenler, dünyanın en mutlu kişileridir...




Mevlana

Kahverengi dallardan pembe çiçekler açtığına göre, ümitsizliğe gerek yok.



Yunus Emre

Küçük insanlar dengini, büyük insanlar kendini arar. 



20 Mart 2016 Pazar

Gün bitse de gökyüzünde; Günler daha mühürlenmedi. Çünkü dilde söz, Çiçekte renk, Zamanda gelecek bitmedi.

İnsanlar kaybedilirken ey çocuk
İnsanlık adına
Nasıl başlar bu yeşil ve mavi yolculuk
Hangi gemi kalkar bu ülke limanlarından
Hangi mavilikler karşılar seni
Kıyılar zincir olmuş bileklerde
Dalgalar yargısız infaz
Al kalemi eline ey çocuk
Yeşilin ve mavinin şiirini yeniden yaz



Eğer hala

Eğer hala kızıyorsan,
kendin ile olan kavgan bitmemiş demektir.

Eğer hala kırılıyorsan,
gönül evinin tuğlaları pekişmemiş demektir.

Eğer hala kınıyorsan,
düşüncelerin yeterince berraklaşmamış demektir.

Eğer hala karşılıksız sevmiyor
ve sevginde ayrım yapıyorsan,
hala akıl ve mantığını kullanıyor,
içindeki sevginin yoğunlaşmasına engel oluyorsun demektir.

Eğer hala 'ben' demekten vazgeçmiyorsan,
dizginlerin hala nefsinin elinde
ve sen bu esarete boyun eğiyorsun demektir.

Eğer hala mûsibetlere yana yana üzülüyorsan,
gerçeği bilmiyorsun demektir.

Ve eğer hala 'şikayet' ediyorsan,
hakikati göremiyorsun demektir!..

Bugün baharın ilk günü!

Bugünlerde Bahar İndi...Tohumlar bitki yapar tohumlar Adam yapar, insan yapar, yürek yapar Demirci örsü gibi, kıpkızıl ve güzel ve çiçekli ve aydınlık Ve dertli ve sımsıcak, al da canının içine koy ve gözü yaşlı Ve ölüme ve zulüme Ve adamın adam öldürmesine karşı Ve soyguna karşı, Ve köleliğe karşı.

 

18 Mart 2016 Cuma

Diriliş (Çanakkale 1915)


Kilitbahir ile Eceabat arasında Boğaza bakan bir tepenin üzerinde, Mehmetçiğin dev bir resminin yanında Neclettin Halil Onanın bir şiirinin iki dizesi yazılıdır:

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın Bu toprak bir devrin battığı yerdir.

Asker sigarasının üzerindeki resmi ve iki dizeyi dağın yamacına işleyen Yedeksubay Seyran Cebi, bu görevi veren de 40. Piyade Alayı Bölük Komutanlarından Üsteğmen Turan Sekip Pınar'dır (İsmail Bilgin, Çanakkale Destanı, s.178 -179). Turan Sekip Pınar'ı niyeti için, Seyran Çebi'yi emeği için saygıyla anarım.

Ama bu şiirin Çanakkale Savaşı ile bir ilgisi yok. Büyük Zafer (30 Ağustos 1922) için yazılmıştır. Şiirin tamamını okuyan durumu kolayca anlar. Doğrusu buraya M. Akif'in Çanakkale şiirinden bir dize yakışır. Böylece bu yanlışlık da sona erer. EK -1669

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın, Bu toprak, bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın, Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda, Gördüğüm bu tümsek, Anadolu'nda, İstiklal uğrunda, namus yolunda, Can veren Mehmed'in yattığı yerdir.

Bu tümsek, koparken büyük zelzele, Son vatan parçası geçerken ele, Mehmed'in düşmanı boğuldu sele, Mübarek kanını kattığı yerdir.

Düşün ki, hasrolan kan, kemik, etin Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin, Bir harbin sonunda, bütün milletin, Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

kaynak  Turgut Özakman - Diriliş (Çanakkale 1915) 

  Biz diri, canlı, hayat dolu, duyarlı, dikkatli, bilinçli, bağımsızlığa âşık, gururuna düşkün bir millettik.
 Ne oldu bize?
Yoksa son yüzyıl içinde Çanakkale dirilişini, Milli Mücadeleyi, o kutsal çılgınlığı, zaferi, ilkellikten ve bağnazlıktan kurtuluşu, uyanışı, aydınlanmayı, çağdaşlaşmayı, kadın özgürlüğünü, cumhuriyeti, dünyanın Türk mucizesi diye andığı bu büyük macerayı yaşayan biz değil miydik? Yoksa bunlar milletçe birlikte gördüğümüz bir rüya mıydı? şehitler, gaziler, kahramanlar, o öldürücü acılar, o emsalsiz sevinçler, inanılmaz başarılar hayal miydi?
Hayır!
Hepsi gerçek.
Ama içerden, dışardan söylenen ninnilerle, süslü kutular ve göz alıcı şişeler içinde sunulan uyku ilaçlarıyla bizi yeniden uyutmaya çalışıyorlar.
Tarih son kez uyarıyor:
Uyuma ey Türk!
Dirliğin, birliğin, dilin, benliğin, tarihin, yurdun, adın bir kez daha giderse, bir daha hiçbiri geri dönmez.

11 Mart 2016 Cuma

Uyku


Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Dallarında gezinsin
Kül rengi güvercinler

Konsunlar yastığıma
Uyutmak için beni
Sırtlarında kuş tüyü
Gagalarında ninni

Kaldırıp yatağımı
Uçursunlar göklere
Kendimi yıldızlarda
Bulayım birdenbire

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Alnıma dokunanlar
İyileşmiş desinler


Albert Einstein


İnsan, evren denilen bütünün bir parçasıdır, ki bu parça zaman  ve  mekanla sınırlandırılmıştır.
İnsan kendini, düşüncelerini, hislerini; bilincindeki yanılsamayla; bütünden ayrıymış gibi deneyimler.
Bu yanılsama, bir hapishane gibidir; kişisel isteklerimizi kısıtlar ve sevgimizi sadece çevremizdeki en yakın birkaç kişiyle sınırlandırır.
Yaşam görevimiz, sevgi çemberimizi genişleterek, tüm yaratılanı ve doğayı güzelliğiyle kucaklayarak, kendimizi bu tutsaklıktan/ hapishaneden kurtarmak olmalıdır.
Hiç kimse bunu bütünüyle başaramaz, ancak bunu başarmak işin gösterilen çaba, özgürlüğün ve içsel güvenliğin bir parçasıdır.


Herkes kendi tercih ettiği şekilde yaşar. Ama siz yine de bu hayat derslerine bir göz atın. Belki de kötü giden hayatınızı iyiye çevirebilecek bir ipucu vardır.

İyice tanımadan hiçbir insana bağlanma.

 Bitmemiş ilişkilerin üzerine ilişki kurma, acı çeken sen olursun.

 İyice soruşturup diğer insanların da haklı olabileceğini düşün.

 Seni takmayanı sen de takma, konuşmayanla asla konuşma.

 Güvenmediğin biriyle asla flört etme.

 Yalanını yakaladığın kişinin düzelebileceğini düşünme.

 İnsanlara doğru değer ver, haketmeyenleri sil.

 Kimseye yalvarma.

 Asla dönüp de arkana bakma.

 Sır tutmasını bil.

 Dostlarının yeri ayrı, sevgilinin yeri ayrı. Sevgilin için dostlarını, dostların için sevgini satma.

 Hakettiğin sevgiyi alamadın mı? Kendini üzme, sorun sen değilsin.

 Kimsenin lafıyla dolduruşa gelme, ama aklının bir köşesinde de tut.

 Bir ilişkiyi kafanda bitirdikten sonra iki çift tatlı söz, iki damla gözyaşı için asla yumuşama.

 Seni sevenlerle kullananları iyi ayırt et.

 Seni dinleyip anlamaya niyeti olmayanlarla tartışma.

 Emrivaki oluşturulan dostlukları kabul etme.

 Eğer verdiğin o kişide kalmıyorsa ikinci bir sır şansı verme.

 Dostun olacak insanları bazı kriterlere göre belirle.

 Kendini öven insanlardan kaç.

 Karşındakinin doğruyu söylediğini varsayma.

 Kendine saygını yitirmene neden olacak hiçbir şey yapma.

 Sorunun olduğunda insanlar zaman ayırıp seni dinliyorlarsa onların öğütlerini gözardı etme.

 Göz göre göre su birikintilerine taş atma, mutlaka üzerine sıçrar.

 Gözyaşlarının değerini bil. Onları haketmeyenler için harcama.

 Sana bahşedilen zekayı kullanmayarak Allah’a hakaret etme!

 Senin zekana inanan insanları hayal kırıklığına uğratma.

 Kendini sev.

 Alkol alınca kontrolünü yitirenlerle asla tartışma.

 Dışarıdaki güneşe bakıp gülümse ve önünde koskocaman bir gelecek olduğunu unutma.

 Dostluğunla yetinmeyenler için hiçbir fedakârlık yapma.

 İnsanları kaybediyorsun diye ağlayıp sızlama, ama kazandığın insanların değerini bil.

 Kimseye taşıyabileceğinden fazla değer verip bununla övünmesine fırsat verme.

 Güvenmediğin kimseye aleyhine kullanılabilecek hiçbir koz verme.

 İstediğini almak için asla duygu sömürüsü yapma.

 Sana duyulan sevgiyi ve güveni istismar etme.

4 Mart 2016 Cuma

Dünya Düşünürleri Gözüyle Atatürk Ve Cumhuriyeti


Kadınların özgürleşmesinden söz edildiğinde hep Süreyya Ağaoğlu'nun yazdığı bir kitabı hatırlarım. "Böyle Bir Hayat Geçti" adlı kitapta Süreyya Ağaoğlu çok ilginç bir olaydan söz eder. Kendisi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra , yine hukuk alanında ilk doktara yapanlardan bir başka hanımla birlikte Ankara'da bir bakanlıkta çalışmaktadır. İşlerini severek , mutlulukla yapan bu iki hanım , öğlen yemeklerinde bir sıkıntı yaşamaktaydılar. Bir tek aşevi vardır , İstanbul Lokantası , ve oraya yalnız erkekler gidebilmektedir. Bir gün bu iki kadın yüreklilik gösterip İstanbul Lokantasına gidiyorlar. Herkes şaşkınlık içinde kalıyor. Onlara arkalarda bir masa gösteriyorlar. Yemeklerini orada yiyorlar. Süreyya'nın babası Ahmet Ağaoğlu O'na " Bir daha böyle bir şey olmayacak. Lokantada yemek yemek yok!" diyor.
Bu olaydan sonra bir gün Atatürk ve Latife Hanım Ağaoğullarını yemeğe çağırıyorlar. Atatürk Süreyya' işyerinde çalışmasının nasıl olduğunu soruyor. O da "Çok iyi Paşam sağ olun," diyor ve şunları da ekliyor: "Ama yemek yeme konusunda bir güçlüğümüz var. Babam bize dışarıda yemek yiyemeyeceğimizi söylüyor." Atatürk , "Ben de babanız gibi düşünüyorum."(Burada çok büyük incelik var anlaya) diyor. Süreyya düş kırıklığına uğramıştır ama işine devam ediyor. Ertesi günü çalışırken müdürü "Süreyya , Süreyya , Paşa dışarıda ; Latife Hanım'la birlikte öğlen yemeği için seni bekliyorlar," diyor. Arabaya biniyorlar. Atatürk arabayı özellikle lokantanın yanından geçiriyor ve orada durduruyor. Sanırım Bitlis milletvekili olan birisini çağırıp onunla konuşuyor. Bu arada öteki milletvekilleri de yanlarına geliyor. Atatürk yüksek sesle şunları söylüyor: "Süreyya öğle yemeğini bugün bizimle yiyor ama yarın lokantada yiyecek." Öyle de oluyor. Başka kadınlar bunu duyuyor ve onlar da gelmeye başlıyor. Böylece kadınların lokantalarda yemek yiyememeleri uygulaması sona eriyor.



Milena Jesenska


Yağmurda Melankoli
Uyuyan bir insanı izlediniz mi hiç?
Bir ölüden çok daha korkunç görünür!… Bu görüntü düşüncelerle, isteklerle, özlemlerle, uyuyan kişinin düzenbazlığıyla doludur. Kimse o kişinin içinde neler olup bittiğini bilemez. Nefes alıp verir ve kendi içinde neler olup bittiğini, nasıl uyanacağını, ertesi gün neler yaşayacağını kendisi de bilemez...


3 Mart 2016 Perşembe

Doğudan Uzakta

İnsanın kendi iç hesaplaşmalarıyla tamamen baş başa kalmak istediği anlar vardır ve o noktada en küçük bir dış müdahale bile saldırı gibi algılanır.
*
Her şey çürüdü: Arkadaşlık, aşk, adanmışlık, akrabalık, inanç, sadakat. Hatta ölüm. Evet, bugün ölüm bile bana kirlenmiş, bozulmuş gibi geliyor.
*