Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

28 Aralık 2015 Pazartesi

Zorba

Artık dünküleri hatırlamaktan, yarınkileri istemekten vazgeçtim; şimdi, şu anda ne oluyor, o ilgilendiriyor beni.

Sürekli kurcalayan, törpüleyen acı...








Bilginin her türü ıstıraptan gelir. Sefahat, duraklamak ve geriye bakmamak eğilimindedir, oysa acı hep nedenleri sorar. İnsan ağrılarda incelir. Sürekli kurcalayan, törpüleyen acı, ruhun toprağını altüst eder. Yeni düşünce meyveleri için gerekli havalandırmayı sağlayan da bu altüst oluştur.



Yüzme Havuzu

Ama biz dağınık kaldık. Sevgimizle, sevgisizliğimizle. Mutluluğumuzla, mutsuzluğumuzla. Özlemlerimizle, yitikliğimizle... 


Otuzyedi Gün Kaç Gündür

Ama her yaşta mutlu olmaya hakkı vardır insanın.


Vakit öldürüyoruz, diyorlardı.Kimin haddine düşmüş vakit öldürmek! "Vakit" onu yaşatmayı bilmeyenleri öldürür...


İnsanda aşkla yanmak mecazdır.Çiçekte gerçektir, çünkü damat adayları kendi ağırlıklarının birkaç misli oksijen yakarlar.Güzel koku olur, sıcak bir tütsü gibi bakireyi sarar yalvarışları.Bu yalvarışın bütün gövdesini dolanışından gelinin başı döner, canına en yakın olan güveye eğilir.Gelin bu öpüşten kalkınca doğan yeni gün kadar yeni ve temizdir.Bağrında yeni hayat başlar...
Çiçeği ise çoğu insan bilirim sanır.Kesilir vazoya konur, demet ve çelenk edilerek sunulur vb. Yaprakların damarlarından akan yemyeşil kan, çiçekte renk renk parlar.Çiçek ölünceye kadar bal yapar.Zaten çiçek, bitkinin zifaf odasıdır, bitki orada balayını yaşar.Balayı çiçekte mecaz değildir, objektif bir gerçektir.
Bir de toprak hiç yalan yutmaz, onun bağrına tohum ve tane atarsın, hemen bitki yaprak yaprak yeşil alev gibi fışkırır.Tohum diye çerçöp atarsın hiçbirşey fışkırmaz.Toprak çerçöpü de yabana atmaz,onu tohuma gübre yapar.
...Alışılan öfkelenmektir, diye öfke taslamak zahmetine de katlanamıyordum.
...Neyse, hayatımda pek kazanmadım ki, kazanmasını öğreneyim.Ama kaybetmesini, hem de şahane kaybetmesini öyle öğrendim ki, en zengin kazanışlara taş çıkartan bir ferahlık ve gönül açıklığıyla, gülerek kaybederim.
Vakit öldürüyoruz, diyorlardı.Kimin haddine düşmüş vakit öldürmek! "Vakit" onu yaşatmayı bilmeyenleri öldürür...
Bir insanın adını bilmekle o insan hiç tanınır mı? Bir insanın bana takdim edilmesiyle onu tanımış oluyorum. Tanıtılmamışsa o insan bana yabancı oluyor.Ona bir yakınlık duymamam, onunla konuşmamam, hatta ona hafif tertipten somurtmam gerekiyordu.Bana yabancı gelen insan yoktur.İnsanları dünya gözüyle bir kere görürüz.İşte o kadar.Bir mahkemede savcı beni "Tanımadığı insanlarla konuşur." diye suçlamıştı.Kabahat mi, diye şaşakaldım.
Her günkü hayatın şu fenalığı vardır ki,insanın ilgisini her günkü hayatın dar gereksinmelerine toplar.Ben adeta can kulağıyla dinliyor ve gönül gözüyle bakıyordum. Dostoyevski, Budala adlı eserinin başında bir adamı uzun uzun konuşturur.Ben onu okurken lafı neden bu kadar uzatıyor diye şaşardım.Şimdi neleri anlatmak istediğini anladım. Dostoyevski, az daha idam edilecekken, edilmeyen bir adamdı.Yazar, böyle bir tehlikeyi geçiren adamın hayatla ilgisinin,her günkü hayatı yaşayan bir insanınkinden bambaşka olduğunu anlatmak istiyordu.Biz o sayfaları okurken, her günkü hayatı yaşayan adamın havasında okuyorduk o romanı.Yazarın anlattıkları bu nedenle bize aşırı uzun geliyordu.
İnsanın hayatta yürüdüğü tek yol, bazen ikiye ayrılıp çatallaşıverir.İnsan, yolun bu yöndekini seçse havari ve melek olur, öbür yönünü seçse iblis ve şeytan olur.Öyle bir durum olabilir ki, iki yolun birisini seçmek üzere olan insana tam kritik anda bir karıncanın dürtüşü ya da yolun üzerinde tesadüfen bir çöp parçasının bulunması havari adamı iblis eder, atar.
Felek, Praksitel'in yonttuğu bir heykel gibi kusursuz yaratık yapmaz.Elbette kusurlu bir tarafı olacaktır.Ben bu kadar erdem verdim, karşılık olarak şu kadar erdemi isterim denemez.Dünya bakkal dükkanı mı?
Yaradılışın yarattığı ota, ağaca, insana , yani yavrularına verdiği bir sevinç ve mutluluk vardır, onu özlüyordum.İnsanlar doğayı yeniyoruz diye daha büyük bir sevinç ve mutluluk peşine düşmüşlerdi.Kimdir yaradılışı yenen? İnsan beyni mi? O da yaradılışın bir yaratığıdır.
Doğancılar Mevlevi dergahının önünden geçerken, odanın şeyhi ve iki müridi, dergah kapısından çıkıyordu.Beni görünce,tanımadıkları halde sağ ellerini yüreklerinin üzerine koyarak baş eğip selam verdiler.Ben de selam verdim.Hoşuma gidiyordu bu selamlar.Ne tuhaftır,sokakta cana yakın yüzlü birisini görürsünüz, içinizden ona " Hey insanoğlu, geçmişte ve gelecekte raslantı sonucu işte birbirimizi dünya gözüyle görüyoruz.Nasılsın bakalım?" diyesiniz gelir.Ama kendinizi tutarsınız, çünkü gelenek ve göreneklere göre,birbirinizin yabancısısınız.Yanaşmaya gelmez, çünkü kirpiymişsiniz gibi dikenleriniz birbirine batar. Somurtacaksınız. Oysa yabancı olsa da, el yürekte eğilerek selam vermek hoş oluyordu.
Bir şeyi olur gibi görünmeye çabalamaktansa, o şeyi gerçekten olmak daha kolayıma gelir.Dünyaya bir kere geliyoruz,hayatımızı ersatz olarak geçiremeyiz ya.

Sabırlı insanların ağır ağır kabaran öfkeleri korkunç olur.
Artık insanoğlu fennin saptanmış ana hatları üzerinde hiç sapıtmadan ağır ağır ilerleyecekti.Siyasi kurullar da artık son ve kesin şekillerini bulmuş sayılıyorlardı.İmparatorluk,meşrutiyet ve demokrasi vardı.Dinler de malumdu, bunca yüzyıllardan beri kurulmuş temellerinin üzerinde betonarme gibi pekleşmişlerdi.Moral de oturaklaşmış, neyin iyi,neyin kötü olduğu kesince belli olmuştu.Atalar ve nineler tarafından kurulan moral kurallarının çemberi içinde dolap beygiri gibi dönüp dolaşılacaktı ve son gelince nallar dikilecekti.
Yeryüzünde savaşa son verecek olan Birinci Dünya Savaşı henüz bitmişti.Son savaş olacağı umulan İkinci Dünya Savaşı'na ise on sekiz-on dokuz yıl vardı.Zaten "Birinci", "İkinci" Dünya Savaşı diye savaşlara numara koymak boştu.Birinci Dünya Savaşı ile savaş başladı ve o savaş hala bitmedi.Ne var ki, savaşın çeşitli safhaları arasında politika adamları yeşil masalarının çevresine toplanarak birbirine, "Savaşa bitti diyelim mi?" deyip, "Haydi bitti diyelim" diyorlar ve tomar tomar kağıtların üzerine basıyorlardı imzaları.Fakat savaş sinsi sinsi şurada burada devam ediyor,bir yavaşlama sonunda yine alevleniyor ve yine ortalığı sarıyordu.Ondan sonra yine masa başına geçiliyordu,yine büyük törenlerle imzalaşılıyordu.Herkes "Bitti! Bitti!" diye kendisini ve birbirini aldatıyordu.Ama ölüm-kalım savaşı yine de alabildiğine bütün hızıyla sürüp gidiyordu.Durgunluk devirlerine barış deniliyor,soğuk savaş deniliyordu.Velhasıl uydur uydur ebegümeciydi.



İki insan ayrılırken, şefkatli konuşan taraf aşık olmayan taraftır.


Vücudumuz, sadece bacaklar, kollar gibi uzuvlardan oluşsaydı, hayata tahammül etmek kolay olurdu. Ne yazık ki, içimizde kalp adını verdiğimiz o küçük organı da barındırırız...Mahpus

Güzel kadınları hayal gücü olmayan erkeklere bırakın...Kayıp Zamanın İzinde

Bizi mutlu eden insanlara minnet duyalım.
Onlar ruhlarımıza çiçek açtıran sevimli bahçıvanlardır.


Kitap sessizliğin çocukları ve yalnızlığın yapıtlarıdır.

Biraz derinliği olan her tensel cazibenin ardında, sabit bir tehlike vardır...Mahpus

Peki hayatı önemsemeyeceksek, neyi önemseyeceğiz? Hayat yüce Tanrının asla iki kere bağışlamadığı tek nimettir...Kayıp Zamanın İzinde


çoğu kez aşık olduğumuzu anlamamız, hatta belki aşık olmamız için, ayrılık gününün gelip çatması gerekir...Albertine Kayıp

Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir...Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

Kitap, dersini her zaman tekrarlayan hazır bir öğretmendir.

    Bilgelik bizi bulmaz;
    Başka birinin bizim yerimize çıkamayacağı
    bir yolculuğun ardından
    onu biz buluruz.
   
Tek gerçek seyahat, İuventus'un sularına tek gerçek dalış, yeni yerlere gitmek değil, başka gözlere sahip olmak, dünyayı bir başkasının, yüzlerce başka kişinin gözleriyle görmek, her birinin gördüğü, her birinin içerdiği yüzlerce dünyayı görmektir...Mahpus

    Kederlerin yerini fikirler alır.
   
    Uzayda bir geometri olduğu gibi, zamanda da bir psikoloji vardır ve düzlem psikoloji hesapları bu psikolojide geçerli olmaz, çünkü düzlem psikolojide zaman ve büründüğü şekillerden biri, yani unutuş göz önüne alınmamıştır; gücünü hissetmeye başladığım unutuş gerçeğe adaptasyonda çok güçlü bir etkendir, çünkü içimizde sürekli gerçekle çatışarak yaşayan geçmişi yavaş yavaş yok eder...Albertine Kayıp

  Dünya kurulduğundan beri insanların göze aldığı zihinsel çabaların ve bol keseden savurdukları kibirli yalanların dörtte üçü, kendilerinden daha aşağı seviyede bulunan kişiler uğruna harcanmıştır ve aslında kendilerini küçültmekten başka işe de yaramamıştır...Swann'ların Tarafı

    Gilberte insan kılığındaki devekuşlarının en yaygın türüne aitti; bunlar görülmemek için değil, görüldüklerini görmemek için kafalarını kuma gömerler; görülmemeleri zaten imkansızdır; görüldüğünü görmemek ise hiç yoktan iyidir; gerisini de şansa bırakırlar...Kayıp Zamanın İzinde


Bu ayrılık ruhuma vücut ağrısı gibi hissettiğim bir acı veriyor. Ayrıyken insan saatler konusunda çok cömerttir. İstediği bir zamanın içinde ilerler...Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

    Rastgele yatıştırıcı bir ilaç ya da tehlikeli bir zehir seçebileceğimiz bir dispansere benzeyen hafızamızda her şeyi bulabiliriz.

    Bize acı çektiren her insan, bizim kendisine atfettiğimiz tanrısal bir varlığın kısmi bir yansıması ve en alt basamağıdır; ikisini bağdaştırdığımızda bu tanrısal varlığı (Fikri) seyrederken, daha önceki ıstırap, yerini bir anda mutluluğa bırakır. Yaşama sanatı, bize acı çektiren insanları, tanrısal biçimlerine ulaşmamızı sağlayacak bir basamak gibi kullanmak ve böylece hayatımızı mutluluk içinde, tanrısal varlıklarla donatmaktır...Yakalanan Zaman

Okumada, dostluk aniden başlangıçtaki saflığına kavuşur.Kitaplarda sahte sevimlilik yoktur.Geceyi bu dostlarla geçiriyorsak, bu gerçekten istediğimiz içindir.En azından kitaplar söz konusu olduğunda dostlarımızı genelde üzülerek terk ederiz...Okuma Üzerine

    İnsan bekleyiş içindeyken, arzuladığı şeyin yokluğundan ötürü o kadar ıstırap çeker ki, bir başka mevcudiyete tahammül edemez...Sodom Ve Gomorra

asit bir çörek, onu biz yiyorsak eğer, XV. Louis'in önüne konmuş bütün çintelerden, adatavşanlarından ve kınalı kekliklerden daha fazla haz verir bize; bir dağın tepesinde uzanmış yatarken, birkaç santim ötemizde titreşen bir ot, kilometrelerce uzağımızdaki bir tepenin baş döndürücü yükseklikteki zirvesini görmemize engel olabilir. Zaten bizim hatamız, sevdiğimiz kadının, ne kadar sıradan da olsa, zekasına tatlılığına değer vermemiz değildir. Hata, başkalarının tatlılığına, zekasına kayıtsız kalmamızdır. Yalan, bizde daima uyandırması gereken öfkeyi, iyilik de minneti, ancak sevdiğimiz bir kadında gördüğümüz zaman uyandırır; tensel arzu, zekaya hak ettiği değeri vermek ve manevi hayata sağlam temeller kazandırmak gibi, olağanüstü bir güce sahiptir. O ilahi şeyi, yani her konuda sohbet edebileceğim, güvenip içimi dökebileceğim birini, bir daha asla bulamayacaktım. Güvenmek mi? Peki ama, başka insanlar, bana Albertine'den daha fazla güven vermiyor muydu? Başkalarıyla daha derin sohbetlerim olmuyor muydu? Ama güven ve sohbet vasat şeylerdir, mükemmel olup olmamaları önemli değildir; önemli olan, ilahi denebilecek yegane şeyin, yani aşkın, güvene ve sohbete karışmasıdır. Alebertine'i, siyah saçların çevrelediği pembe yüzüyle, otomatik piyanonun başına otururken görüyordum; aralamaya çalıştığı dudaklarımın üstünde, dilini hissediyordum; Albertine'in o anaç, yenilemeyen, besleyici ve kutsal dilinin gizli alevi ve çiyi sayesinde, Albertine dilini sadece boynumun, karnımın üstünde gezdirirken bile, aslında yüzeysel olan, ama bir şekilde, astarı görünen bir kumaş gibi dışsallaşarak, teninin içi tarafından gerçekleştirilen bu okşamalar, en hafif dokunuşlarda bile, içeriye nüfuz edişin esrarengiz hoşluğuna bürünürdü...Albertine Kayıp

    Nasıl ki bencilliğimiz hayatımız boyunca benliğimiz için değerli olan hedefleri önünde görür, ama bu hedefleri sürekli gözleyen ben'i hiç algılamazsa, aynı şekilde eylemlerimizi yöneten arzu da eylemlere eğilir, ama kendisine yönelmez; bunun nedeni belki aşırı faydacı olup eyleme dalması ve bilgiyi küçümsemesi, belki bugünün hayal kırıklıklarını telafi etmek için geleceğe yönelmesi, belki de zihinsel tembellik yüzünden, içe bakışın dik yokuşundan yukarı çıkmaktansa hayal gücünün yumuşak eğiminden aşağı kayıvermesidir...Albertine Kayıp

    Kendi seçimimizle, iki güçten birine teslim olabiliriz: biri, kendi içimizden, derin duygularımızdan kaynaklanır, öteki dışarıdan gelir. Birinci güç, beraberinde doğal olarak bir mutluluk, yaratan insanların hayatından yayılan mutluluğu getirir. Dışımızdaki insanları harekete geçiren dürtüyü bizim içimize sokmaya çalışan diğer kuvvet ise, beraberinde haz getirmez; ancak biz, karşılık niteliğinde bir darbeyle, son derece sahte olduğu için, çabucak sıkıntıya, üzüntüye dönüşen bir esrime içinde, bir haz ekleyebiliriz ona...Guermantes Tarafı

    İnsanlarla genelde o kadar ilgilenmeyiz ki, bize bunca acı ve mutluluk verebilme gücünü bir kişiye yüklediğimizde, o kişi başka bir dünyaya aitmiş gibi görünür gözümüze, bir şiirsellikle sarmalanır ve hayatımızı, kendisinin az çok yakınımızda bulunacağı, heyecan dolu bir akış haline getirir.

    Kıskanç bir erkek sevdiği kadını bin bir önemsiz hazdan mahrum ederek çileden çıkartır. Ama kadın hayatının temelini oluşturan hazları erkeğin kendini en basiretli zannettiği ve üçüncü şahısların kendisini en çok bilgilendirdiği anlarda bile aramayı akıl edemeyeceği bir yerde saklar.

   İki insan ayrılırken, şefkatli konuşan taraf aşık olmayan taraftır.
   
    Zahmete değecek bir insan için sıkıntıya katlanmak en büyük zevktir. Nitelikli insanlar için, sanatları incelemek, antikacılık, koleksiyonculuk, bahçecilik gibi zevkler, başka bir şeyin yerini tutan, işlevini yerine getiren oyalanmalardır sadece. Diogenes gibi fıçımızın içinde yaşar, bir insan ararız. Ehvenişer kabilinden begonya yetiştirir, porsuk ağaçlarını budarız; çünkü begonyalar ve porsuklar bize karşı koymazlar. Ama aslında, zahmete değeceğinden emin olsak, zamanımızı bir insana harcamayı tercih ederdik. Bütün mesele budur; siz kendinizi biraz tanıyorsunuzdur herhalde. Zahmete değer misiniz, değmez misiniz? ...Kayıp Zamanın İzinde

    Ne var ki, uzak bir geçmişten geriye hiçbir şey kalmadığında, insanlar öldükten, nesneler yok olduktan sonra, bir tek, onlardan daha kırılgan, ama daha uzun ömürlü, daha maddeden yoksun, daha sürekli, daha sadık olan koku ve tat, daha çok uzun bir süre, ruhlar gibi, diğer her şeyin yıkıntısı üzerinde hatırlamaya, beklemeye, ummaya, neredeyse elle tutulamayan damlacıklarının üstünde, bükülmeden, hatıranın devasa yapışını taşımaya devam ederler...Swann'ların Tarafı

    Fotoğraf, gerçeğin bir kopyası olmaktan çıkıp bize artık mevcut olmayan şeyleri gösterdiğinde, yoksun olduğu haysiyeti bir ölçüde kazanmış oluyor...Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde



Üçlükler



I
Gülümse! gör ölümsüz karşılığını bunu
İşte
Lambalar, bardaklar, çiçekli güz sürahileri.

II
Günün ilk saatleri
İyi biliyorum, ilk saatlerini günün
Peki, nedir öyleyse bu sabah silintisi.

III
Hiçbir dilde söylenmemiş
Hiçbir dilde yazılmamış
Sözler ve şarkılar içindeyim.

IV
Neden aklıma geliyor istasyon büfesindeki duruşun
Hava soğudu -kasımın son günleri-
Kar yağacak, bembeyaz olacak unutulmuşluğum.

V
Bir gemi geçiyor, sessiz bir gemi
Oysa yolcularla dolu içi
Girince gemiye kimseler yok -dalgalardan başka-
VI
Bütün gün yağmur yağdı
Ya da bir gün içinde bir yıldan fazla
Günü ıslattı bu yağmur.

VII
Nedir mi yalnızlık -kendine sor önce-
Bir sabah, erkenden, bir kır çiçeğinin üzerinde
Görünce parladığını bir çiğ tanesinin.

VIII
Gölgen yok senin, ayak izlerin yok
Neden mi? acılar barınmamış ki sende
Mutluluk yok mutsuzluk yok 

 

Kar


-Esin'e-
Akşam çok uzun süreden sonra gelmişti. Aynı akşamın gecesi çok derin,
karanlık, olağanüstü karanlık oldu. Bir ara ağaçlar altında yürüdüğümüzü
hatırlıyorum.Sonra suya atladılar yanımdakiler. Belki ben bunun için döndüm
eve. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Evde her gün üzerinde oturduğum bir koltuk
var. Camdan düzensiz bir duvar, bir ayva ağacı, toprak birikintileri ve
kurumuş otlara bakıyorum. Gece bile olsa görür gibiyimonları. Çünkü bu evi ve
bahçesini çok iyi tanıyorum.
İçeri girdiğimde kapkaranlık her yan. Gözlerim alışsın diye sokak kapısına
dayanıp bekliyorum. Alışmıyor gözlerim. Hiç bir şeyi seçmek imkansız. Her şey
imkansız. Ellerimle eşyaları bulmaya çalışıyorum.
Yok hiç bir şey.
Birden salonda bir mum parlıyor. Ve hiç bir aydınlık vermiyor bu mum.
Salona doğru bir adım atıyorum. Ve kafamı çevirdiğim her yanda ışık vermeyen,
parlak mumların ufak alevlerini görüyorum. Yer birden sallanmaya başlıyor.
Mumlar, ev, ben sallanarak dönüyoruz. Bu sallantı arasında birden bir fare
beliriyor. Ben çok korkarım farelerden. Çocukluğumdan beri. (Birden bu geliyor
aklıma.) Fare kafasını kaldırmış hareketsiz sıçramakta.
Kafasının iki yanında siyah gözleri var. (Birden bunun eskiden,
çocukluğumda görmüş olduğum farelerden çok başka olduğu geçiyor aklımdan.) Bu
grilikte, kafasından büyük gözlü fare görmemiştim hiç. Ve ben bunu düşünürken
gözümü oynattığım her yer farelerle doluyor. Sayısız yanan mumlar ve her yanda
sayısız siyah gözlü gri fareler. Ve ben bunların arasında sallanarak
dönmekteyim. Çok korkuyorum. Arkamda bir kapı olduğunu hatırlıyorum. Hemen
geri dönüyorum. Açıp kapıyı sokağa çıkacağım. Tam o anda kapının ortasında
durmakta olan, görülmemiş irilikte, benim başım kadar büyüklükte kara gözlü
bir fare, göğsüme sıçramaz mı? Üstelik pençelerini geçiriyor göğsüme ve ben
onu çözmeye çalıştıkça, o daha derin gömülüyor içime.
Bağırıyordum. İki elim de göğsümdeydi. Sanki bir şeyi söküp atmak
istiyordum göğsümden. Gün yeni yeni doğmaktaydı. Yeniden uyumaktan korktum.
Taşradaki evimiz bir yokuşun üzerindeydi. Alabildiğine büyük bir holün her
dört köşesinde gene çok büyük odalar vardı. Biz kış aylarında bu odalardan
birine çekilirdik. Ancak orası ısınırdı. Ama uykum gelince, annem beni, kışın
içinde yaşadığımız bu odanın tam karşısındaki odaya gönderirdi. Sıcak ve
havasız odadan çıkınca, soğuk, korkutucu, karanlık bir büyüklükte gelirdi hol
bana.
Karşı odaya girer girmez, yatağın altına bakar, sonra içine girer, yorganı
başıma çekip gömülürdüm. İşte o zaman korkmaya, terlemeye başlardım.
Düşündüğümü hatırlamıyorum. Oysa o büyük eviniçinde herbirimizin uykularının
ne büyük bir yalnızlıkta geçtiğini biliyorum. Ninem ölüm döşeğinde uzun süre
yattı. Yatağı benimkinin tam karşısındaydı. Ben büyüyordum. O ölüyordu.
O zamanlar, yatınca, onun ne zaman öleceğini düşünürdüm. Doğrusu
istiyordum ölmesini. Ölmesi gerekiyordu. Eriyordu çünkü bedeni. Ufalmıştı.
Derileri kemiklerinden sarkıyordu. Sabahları uyanır uyanmaz onun koynuna
girerdim. Sanırım bu, onun ölüm hastalığından daha evveldi. Çoktan uyanmış ve
yuvarlak gözlüklerini takmış bulurdum onu. Gözlüklerinin altından iki yanağa
yaşlar sızardı.
Ağlıyor musun? derdim.
Hayır, gözlerim sulanıyor, derdi.
Ama onlar gözyaşlarına çok alışmış da, ondan, derdim. Bu büyük evde, sabah
insanın ağlatabileceğini düşünmüştüm. Ve gece yatmadan önceki korku.
Bir gün holün karanlık bir girintisinde olan mutfağa girdiğimde, (daha
kapıdayken) ninemi karnını açmış, karnına bir bıçak dayamış, -beklerken-
gördüm. Ben de kapı eşiğinde bekledim bir süre. O ise hareketsiz durmaktaydı.
Eli bile titremiyordu. Hiç bir şey yapmıyordu. Ben de bir şey yapmıyordum.
Beni görmüyordu. Ben onu görüyordum.
Mutfağa ben niçin gelmiştim? Unuttum. Sonra yanına gittim.
Napıyorsun? dedim.
Kendimi öldürüyorum, dedi.
Hiç bir şey anlamadım. Bıçağı elinden alıp, almadığımı hatırlamıyorum.
Ama o öldürmedi kendini. Bunu biliyorum. Bir gün gene evden kaçmıştı. Bu daha
önce oturduğumuz kentten yazları çıktığımız yayladaydı. Orada bir göl ve
evimizin önünde bir elma bahçesi vardı. Bütün gün ağaçlara çıkar, elma yerdik.
Akşamları da annem önüne bir sepet alır, elmaları teker teker yedirirdi.
Hepimiz elmadan usanmıştık. Orada ninem evden kaçtı. Onu aramaya çıktık. Ben
yalnız çıktım. Ve onu uzakta, büyük at kestanesi ağacının yakınında bir
çukurda buldum. Başına eşarbını bağlamıştı. Yuvarlak gözlükleri gözündeydi.
Bana bakıyor, beni görmüyor. Benimle konuşmuyordu. İncecik yüzü sararmıştı.
Korkarak yanına sokuldum. Hayır korkmadım. Onu bulduğuma sevindim. Gerçekten
bulamayacağım yerlere gitti sanmıştım. Çukurda böyle duruşu şaşırttı beni.
Niçin çukura girdin? dedim.
Kendimi kaybedeceğim, taa şu dağların ardına gideceğim, derken, bana
gerideki Bozdağları gösterdi. Kendini dağlarda dolaşarak kaybetmenin ne
olduğunu hiç anlamadım. Eve birlikte dönüp dönmediğimizi hatırlamıyorum. Ama
onun ölümünü çok iyi biliyorum. Yatırdığımız hastanede onu ameliyat etmek
istediler. Buna karşı diretti. (Kimden duydum bunu? O zamanlar çok küçük
olduğum için, almazlardı beni hastaneye.)
O öldü. Hiç bir şey anlamadım onun ölümünden. Korkmadım da. Yalnız bir
evin yüksek katından caddeye bakarken, aşağıda giden cenaze arabasında onun
götürüldüğünü biliyordum. Bir kadın beni oyuncaklarla oynamaya zorluyordu.
Sanki şimdi bir başkasının ölümünden bir şey anlıyor muyum?
Kendi ölümümden?
Bir yıl annemle yalnız kaldık taşrada. O zaman birlikte yatıyorduk. Uzun
süre karlarla kaplı kalıyordu kent. Ve biz o koca evde, birlikte uyuduğumuz
uykuda ne değin yalnızdık. Ölümümü anlamadan büyüdüm. Bir gün yüksek bir evin
balkonunda tek kolumla asılı kaldım. Vücudum caddeye sarkıyordu. Kalabalık ve
bomboştu cadde. Aşağıda ninemin cenaze arabası gidiyordu. Gözlerimi aşağıya
yöneltmekten korkuyordum. Tek elimle balkonun içine geçmek için gösterdiğim
her çaba, caddenin derinliğine düşmem için bir tehlike oluyor. Ne içeri
girebiliyorum ne de caddeye düşüyorum. Bu bir düş mü? Boşluğa sallanırken
bunun bir düş olduğunu düşünüyor muyum? Bunun bir düş olup olmadığını
düşündüğümü hatırlıyorum. Oysa bu düşten uyanıp uyanmadığımı hatırlamıyorum.
Bilmiyorum. Annemle birlikte yatıyoruz. Sabaha karşı kapıyı çalarak
uyandırıyorlar bizi. Okulun hademesi gelmiş. Ağlayarak kendisi ile gelmemizi
istiyor bizden.
Henüz yüksek karlar arasından geçmemiş kimse.
Onlar önden gidiyorlar.
Ben arkadan.
Kar onların dizlerine geliyor.
Benim omzuma.
O kadın nereye götürüyor bizi?
Eve döndüğümüzde annem gene üzgün. Ve ben gene bir şey anlamıyorum. Annem
benim camdan düştüğümü bağırıyor ve ben onun sesini duyarak düşünüyorum.
Uyandığımda kendimi annemin koynunda mı bulacağım?
Yoksa bambaşka bir boşlukta mı?

1966

Eski Bahçe, Eski Sevgi
 

Kakmalar


Söz  
Biraz deniz kenarı biriktirdim
sessizlik
biraz
rüzgâra sözüm var

Bir Tepe ile Patika
Bir tepeyle
bir patika
ölümden konuşuyorlar
Suyu seyrediyorlar

Bakmak Bakıyor
bakmak
birden
o oluyor
Su Zamanı
Çakıltaşı
seni
su
sanıyor
Ertelenen
Ertele
beni
vakitsiz
kıl

Yavaş Yavaş Geçtim
Kalabalıkların Arasından


Yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından
bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen
geçtiği yeri
yavaş yavaş çıktım içimden. Dokundum
yavaş yavaş acıya, kuvarsa, şiire
yavaş yavaş tarttım suyu, anladım nedir ağırlık
korkular
coğrafya.
Eğildim sonra gövdeyi tanıdım ve düzenini
gördüm sessizliğin dümdüzlüğünü
gördüm yinelemedi gördüğüm hiçbir şey
böyle yavaş yavaş geçtim insandan insana
insanlaştırdım yavaş yavaş dışımı
böyle karıştım kalabalıklara
kalabalıklaştım böylece.


Son Şeyler Ülkesinde


Çevrede görülen her şey insanı yaralayabiliyor, insanı küçültebiliyor. Bir şeyi görmekle, yalnızca görmekle, bir parçanı kaybediyorsun sanki. Çoğu kez, bakmanın tehlikeli olabileceğini seziyor, gözlerini kaçırmak, hatta sımsıkı yummak eğilimini gösteriyorsun. O yüzden de şaşkınlığa kapılmak, baktığın şeyi gerçekten görüp görmediğini kestirememek ya da gördüğünü başka bir şeyle karıştırmak, ya da daha önce gördüğün -hatta düşlediğin- bir şeyi anımsadığını sanarak bocalamak çok kolay. Bu işin ne kadar karmaşık olduğunu anlayabilir misin? Herhangi bir şeye bakıp, "Ben şuna bakıyorum," demek yetmez. Gözünün önünde duran şey bir kalem ya da bir parça ekmek kabuğuysa bu olabilir belki. Ama ölü bir çocuğa, başı ezilmiş ve kana bulanmış olan, sokakta çırılçıplak yatan küçük bir kıza baktığını fark edince ne yapacaksın? O zaman ne diyeceksin? Hiç kem küm etmeden, dümdüz bir sesle, "Ölü bir çocuğa bakıyorum," diyebilmek kolay değil. Beyin sözcükleri biçimlendirmemekte diretiyor. Yapamıyorsun nedense. Çünkü gözünün önündeki şey kolayca içinden sıyrılabileceğin, kendinden ayrı tutabileceğin bir şey değil. Yaralanmak dediğim zaman bunu anlatmak istemiştim. Bakıp geçemiyorsun, çünkü gördüklerin -nedense- senin bir parçan, içinde gelişen öykünün bir bölümü oluyor. Hiçbir şeyden etkilenmeyecek kadar katılaşmak iyi olurdu herhalde. Ancak o zaman da insanlardan büsbütün kopar ve öyle bir yalnızlığa kapılırsın ki hayat katlanılmaz duruma gelir. Bunu yapmayı başaranlar, kendilerini birer canavar haline sokacak gücü kendinde bulanlar da var. Ama sayılarının ne kadar az olduğunu bilsen şaşarsın. Ya da şöyle diyeyim: Hepimiz canavarlaştık, ama yüreğinde bir zamanlar yaşadığı hayatın bir kırıntısını taşımayanımız yok gibi.

Bir "hiper metin" gibidir şehir


Sosyal ve maddi bir örgütlenme olan şehir, gerçekliğini her yerdeki yokluğundan alır..şehir her an her sokağında mevcuttur çünkü daima başka yerdedir. Şehirde yaşanan ilişkiler de bu yüzden şeffaf değildir hiçbir zaman, çünkü bütün diğer ilişkiler tarafından koşullanır. Coğrafi açıdan ne kadar kesin sonlu bir örgütlenme de olsa, şehir duygusal açıdan sonsuzdur, tüketilemez. Bir "hiper metin" gibidir şehir, sürekli değişir. O sonsuz metnin içinde devinen sonlu hayatlarımızın yol işaretleri yoktur.