Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

20 Aralık 2015 Pazar

Sevmek İnsan Olmaktır



- Sana, "Hayır!" dedim. Duymadın mı, gidemezsin!

İrkildim. Başımı kaldırdım. Merdivenlerden iniyorlardı. İkisi de gençti, güzeldi. Erkek, kadının omuzuna kolunu atmıştı. Kadının başı öne eğikti.
Siyah saçlarının kapattığı yüzü görünmüyordu. Dudaklarının kıpırdadığını
hissettim. Ama sesi duyulmadı. Erkeğin kolu kasıldı. Sıkıyor, acıtmak, ezmek istiyordu sanki.

- Ne demek, işim var. Sana kaç kere söyledim. Senin benden başka işin olamaz! Senin işin ben’im.

Ben bu sesi tanıyordum. Ben bu sesi çok uzaklardan ve çok yakından tanıyordum. Ayni dünyada yaşadığım pek çok kadın gibi, hiç de yabancısı değildim bu hırçın sözlerin.

“Erkek kadını ne çok seviyor (!)” diye düşündüm. “Her an yanında istiyor, demek ki kadın onun kadar aşık değil. Çünkü başka bir şey sokuyor yaşamına. Kendine iki kişilik bir dünyanın dışında açılımlar arıyor. Bu bir arkadaş ziyareti bile olsa...”

Tiyatrodayım. Oyun henüz başlamadı. Önümdeki sırada genç bir çift var. Konuşuyorlar. Kadının tiz bir tonlaması var. Dikkatimi çekiyor. Zaten duyulmayacak gibi de değil.

- Kaç paraymış biletler?... Ha öyle mi. Bak ben sana sinemaya gidelim dedim. Daha ucuza gelecekti. Ama senin umurunda mı? Sen harcamayı bilirsin.
- Yaa, tamam sus.
- Sus demek kolay. Hep öyle dersin zaten. Bak kış geliyor. Üstünde doğru dürüst palton bile yok. Bizimkilerden de almıyorsun.
             
Ben bu sesi de tanıyorum. Biraz da benim sesime mi benziyor ne...
Erkeği ne çok seviyor kadın. Aslında onu düşünüyor besbelli. Adam biraz vurdum duymaz galiba. Evi mutlaka kadın çeviriyordur. Canı çıkıyordur aybaşını getireceğim diye. Adam gidip kitap falan alıyordur durup dururken. Ya da cebindeki son parayı bir çingeneye verip, bir demet çiçekle ama ekmek almadan geldiği bile olmuştur eve. Belki de o çiçekler vazoya değil, çöpe gidivermiştir...

NE ÇOK SEVİYORUZ BİRBİRİMİZİ
Evet, ne çok seviyoruz birbirimizi. Beğenerek aldığımız bir giysiyi sever gibi. Evimize aldığımız ve terbiye edilmesi gereken, huysuz ama cana yakın bir kedi yavrusunu sever gibi. Çiğnerken bize haz veren bir çikolata parçasını sever gibi... Kaçımız farkında bir insanı, bir kişiyi, bir bireyi sevmenin ne demek olduğunun!

NE İSTİYORUZ?
Hemen hepimiz aşık olmuşuzdur, ya da olduğumuzu sanmışızdır en azından. Sonsuz umutlar ve beklentilerle başlayan çılgın bir akışın içinde buluvermişizdir kendimizi ansızın. Dünya artık daha güzel olacak, yalnızlığımız bitiverecek sanmışızdır. Ama uzun sürmez düş kırıklıklarının başlaması. İnanmak istemesek de, azar azar tüketmeye başlarız aşık olduğumuz kişiyi. Bu tükeniş, ya ayni çatı altında başlar, ya da ayrılıklarda. Ne olduğunu, neden olduğunu anlayamayız çoğu kez. Bir de bakmışız, ne onda kalmış o eski duygular, ne de bizde. İki yabancı, hâttâ bazen iki düşman gibi Artık hayatı değil, yalnızlığı paylaşmaya başlamışızdır farkına bile varamadan. Çünkü aslında aşık olduğumuz, kişinin kendisi değil, nesnesidir çoğu kez. Nesnenin albenisidir. Özne bizizdir çünkü. Bu albeni, nesneden bize akan bedensel arzu, ya da sahip olmayı istediğimiz özellikleridir karşımızdaki insanın. Bu özelliklerin, hiç de vehmettiğimiz gibi olmadığını anladığımızda, ya da bedensel istek, alışkanlığa dönüşerek azalmaya başladığında aşkımız da bitişe doğru hızla yol almaya başlar. “Demek doğru insan değilmiş benim için” deyip aklayıveririz de kendimizi, hiç düşünmeyiz kişinin nesnel görüntüsünü kafamızda önceden çizilmiş sevgili imajıyla karıştırıp, aslında en başından beri, o insana değil, yine o insanın görüngüsüne bürüyüverdiğimiz şablona aşık olduğumuzu bir türlü itiraf edemeyiz kendimize.

İçimizdeki ses, “işte aradığın bu” demiştir. “Bu, senin hayalindeki sevgili” Ne onu gerçekten anlamayı istemişizdir aslında, ne de tanımak için yeterince gayret sarf etmişizdir. Ve yine o sestir her zaman, usta bir avukat gibi, bizi bizde aklamayı üstleniveren.

SEVMEK Mİ, SEVİLMEK Mİ?
Sevgiye dair ne biliyoruz? Sevmenin ne olduğunu düşündük mü hiç? Ne
yapıyoruz sevgiyi hak etmek için? Sevmek, bir insanı koşulsuz sevmek istiyor muyuz acaba? Yoksa, koşullarımız mı var kendimize göre hep? Yoksa, gerçekte istediğimiz şey, koşulsuz sevilmek mi sadece? “Sevmek istiyorum” derken, asıl kastettiğimiz, “sevilmek istiyorum”dur genellikle. Bu istekte, bizi istediğimiz, beklediğimiz anlamda sevecek bir insanı bizim de seveceğimiz varsayımı yatar belki. Bu bir yere kadar doğrudur da. İnsanın, değer verdiği kişinin sevgisine kayıtsız kalabilmesi
güçtür.

Ama sevgi bir mal, bir meta mıdır ki, vermek için önce bir şeyler almayı bekleyelim? Önce kafamızdaki sevgi kavramını netleştirelim. Sevmeyi, sevilmek olarak algıladığımız sürece, varsıl bir sevgiyi üretebilmemiz olası değil. Sevgi, nesneye bağlı olmaksızın, içimizde zaten var olması gereken bir birikim, bir duygu. Kişi bu birikimi edindiği deneyimler sonucu da kazanabilir, varlığının bir parçası olarak da içinde zaten taşıyor olabilir. Çünkü sevgi duygusu, ilkin insan olmak için, kişinin kendisi için taşıması gereken bir duygudur. Ve bencillik duygusuyla bir arada yaşayabilmesi çok güçtür bu duygunun.

NEREDEYİZ?
Doğduğumuz günden bu yana, bize sunulan değer yargılarıyla biçimlendik. Pek azımızın, çarpıklıkların ayrımına varıp, onları yok etme adına kendimizi geliştirebilme şansımız oldu. Davranışlarımızı belirlediler. İsteklerimizi yönlendirdiler. Beynimize genel geçer kavramlar yüklediler. Duygularımızı bile savunamadık çoğu kez. Hep şablonlar vardı çevremizde. Ayıplar, yasaklar, gelenekler ve çıkarlar... Kimin çıkarları? Ailemizin, çevremizdekilerin, toplumun, devletin. Yani, bizi uysal kuzucuklar haline getirmek için kurgulanmış kurulu düzenin. Düzen, bize aykırı olma, ayrı olma şansını hiç vermedi. Farklı olmaya çalıştığımızda dışlandık, yaptırımlara uğradık. Çoğu kez aykırılığımız uyumluluğa, direncimiz kolaycılığa yenildi. Şöyle ya da böyle, kolay olanı seçtik ve benzedik, bizim olmamızı istedikleri kişiye.

TUTUNUYORUZ
Sevgimizde bile hep kolay olana tutunuyoruz. Kimimiz edilgeniz. Kendimizi bir şeyin ya da birisinin aracı haline getirdik. Yaşamdan kaynaklanan Sorunlarımızı üretici edimlerle çözme yürekliliğini gösteremeyip, bir şeye ya da birisine sığındık. Adımıza verilecek kararlara uymaya hazırız. Korunduğumuzu düşünerek yönlendiriliyor, yönetiliyoruz. İçimizde bastırılmış bir çığlığı taşıyarak. “Bu benim yaşamım mı, yoksa başkası mı yaşıyor benim yerime” diyen, o sorgulayan sesi, gündelik telaşların gürültüsüyle boğarak, birey olmayı erteleyerek sürdürüyoruz, özdeki sevgisizliği yapay görüngülerin ardına gizlemeyi. Kimimiz etkeniz ilişkilerimizde. Kendi parçalanmışlığımızı, bir başka kişiyi, kendimizin bir parçası haline getirerek aşmaya çalışıyoruz. Kendimize bir uydu edinerek yalnızlığımızın, hapsolmuşluk duygusunun üstesinden gelebileceğimizi düşünüyoruz. Bir başka kişinin üstünde egemenlik kurarak, onun kişiliğini kendi kişiliğimizin içinde eriterek, yok ederek bütünleşebileceğimizi sanıyoruz. Sonra da küçümsüyoruz o kişiyi. Bütünlüğü kaçamaklarda aramaya başlıyoruz. Ya da iki kişi bir araya gelip, dış dünyaya karşı iki kişilik bir bencilliği üretmeye başlıyoruz. Bunu, sevgiyi elde etmenin kolay yolu sanıyoruz. Ne kolay oluyor toplumun kalıplarına girivermek! Uygun (!) birisiyle evlenip, mutlu bir yuva kurarak can sıkıntısını birlikte üretmek! Ne kolay oluyor, aşkı, hayallerimizde yaşattığımız sanal bir sevgili düşüyle özdeşleştirmek ve onun asla ulaşamayacağımız bir yerlerde olduğunu düşünerek hüzünlenmek...

YABANCIYIZ
Yabancıyız, başta kendimize ve kendi gereksinimlerimize. Vermek, ne güzel edimidir insanın! Kendi zenginliğinden, duygusal, düşünsel, tinsel birikimlerinden bir şeyler vermek, insanın derinlerde yaşayan en büyük tutkusu değil mi aslında? Ne özveri adına, ne de karşılığını bekleyerek, sadece içindeki varsıllığı duyumsayarak vermek. Verebilecek çok şeyi olan, varsıllığı da çok olan değil midir? İnsanın kendi dünyasındaki sevinçlerini, hüzünlerini, bilgisini, anlayışını, ilgi ve becerisini aktardığı kişi de varsıllaşmaz mı? Vermek, insana, yaşama bir şeyler katmak, üremek, üretmek, çoğalmak, çoğaltarak bütünleşmek, sevmek değil midir? Sevmek, nesnelerden soyutlanmış sıcak ve üretken bir ilişki için emek vermek, sevgiyi, vermeyi sevince dönüştürebildiğimiz yerde, sıcacık bir bebek öpücüğü tadında duyumsadığımız şey değil mi, mutluluk duygusu da?

NEDEN?
Bunca kolayken sevmek ve bunca güzelken, neden beceremiyoruz öyleyse? Hiç birimiz yaşadığımız çağın, toplumsal, ekonomik, politik yapılanmanın değer yargılarından bağımsız değiliz. İçinde yaşadığımız dünyada, ne yazık ki, tüm ekonomik ve toplumsal ilişkiler Pazar ekonomisinin kurallarına göre düzenleniyor. Her şeyin bir maliyeti ve bir etiketi var artık, sevginin bile. Değerler hiyerarşisinde emek de, sevgi de giderek daha aşağıya itiliyor. Beğeniler standartlaştırılıyor. Çağımızın insanı, sistemin elinde etkin bir silaha dönüşen iletişim araçlarının etkisine son derece açık. Kolayca etkileniyor ve yönlendiriliyor. İnsan değil, ama bir tüketim birimi olması isteniyor insanın. Toplumsal mekanizma, bireyleri kendisiyle uyumlu hale getirebilmek için her şeyi, acımasızca kullanıyor. Yabancılaşmanın boyutları her alanda, her gün biraz daha büyüyor. Özgüveni sarsılmış, politik ve dinsel yönlendirmelerin de etkisiyle huzursuzluk ve suçluluk duygusuyla sarmalanmış birey, düzenin onayladığı ve kendisine sunduğu, sığ kültürel ürünler ve edimlerle yetinmek zorunda kalıyor. Birey, satın alarak, tüketerek ve her şeyi olabildiğince ucuza maletmeye çalışarak, mutlu olduğunu, eğlendiğini sanarak oyalanıyor. Sevgi de, mutluluk gibi ucuza maledilmesi gereken bir meta konumuna indirgeniyor.

NE YAPIYORUZ?
İnsanın özünde hep bir bütünleşme arzusu yatar. Ayrılığını koruyarak, bir olma, hem içsel dünyası hem de dışsal dünyasıyla bütünleşme. Bunu
başaramadığında mutsuz olur. Arayışı sürer. Farkında olsun ya da olmasın. Kapitalist yapı içinde kendi değerlerine yabancılaşan, onları yitiren insan, yabancılaştığı öz değerlerini başka bir insanda var sayarak ilişkiye giriyor. Ama beklentilerin yozluğu, ilişkiyi en başından tüketmeye başlıyor. İnsan, ilişkiye girdiği kişide kendini bulamadığı gibi, giderek kendini, kişiliğini yitirmeye başlıyor. Umutsuzluğa düşüyor. Kişi bu durumda, ya içinde bulunduğu konumu kabulleniyor ve konumunu koruyarak kendi yararına bir takım düzmece tatminler peşine düşüyor. (çapkınlık, yalan, aldatma...vb...) Ya da uydurma aşkların izleyicisi durumuna girerek, kendine gerçek hayatın dışında fantastik bir düş dünyası yaratıp ona sığınıyor. (pembe diziler, paparazziler, televoleler, aşk romanları, aşk filmleri...vb...) 70.li yılların “Love Story’si bu yönelişin tipik bir göstergesi. Böylece yarattığı sanal dünyadaki sanal aşklar, bireyin yalnızlığını uyuşturmaya yarayan soyut ve yabancı bir sevgi düzlemi üreterek, onun oyalanmasına yarıyor.

NASIL SEVMELİ?
Sevgi, duygusal boyuttan yola çıkarak, etkin bir eylemliliğe dönüştüğü oranda sağlıklı ilişkilere temel olabilir. Kişi sevme yetisini geliştirebilir. Sabırla ve adım adım. Dışımızdaki dünya ile gerçekçi bir iletişim içine girmekle başlayabiliriz işe. Bunun için de ilkin, nesnel bir bakışla önce kendimizi, eksiklik ve kusurlarımızı, davranış biçimlerimizi görmeye çalışarak, her şeyi yerli yerine oturtmamız gerek. Nesneleri, bize ne katabileceği duygu ve kaygısından arınarak algılayabilmek, nesnel görüntüyü idealize ettiğimiz görüntüden soyutlayarak, olduğu gibi görmeye ve göstermeye alışmak. Çevreden gelen anlamlı iletişimlere açık ve dengeli bir uyumluluğu kurabilmek. Nesnel olamadığımız hallerde ise, duyarlı olmaya çalışmak. Sonra da dünyaya ve kendimize üretken bir çabayla yönelmek. İnanmak. İlk önce kendimize, kendi değerlerimize. Çünkü bir insana inanmak demek, önce kendimize inanmak demektir. Kişinin kendine olan inancı başkalarında ilgi ve sevgi yaratabilme ve bu sevgiyi geçerli ve süreğen kılabilme yetisini geliştirecektir.

SEVMEYE ALIŞMAK
Küçücük şeylerden başlayarak, bir çiçekten, duyarlı bir yaklaşımdan, ilgi taşıyan bir ses tonundan, anlayış bekleyen bir bakıştan başlayarak.
Önce kendimizi sevmeyi deneyerek.
Sevmeye alışmak.
Sevgi duymak.
Dürüstlük temelinde yükselecek, içinde anlayışı, sezgiyi, duyarlılığı,
bilgilenişi, ilgi ve itinayı taşıyan bir yapıyı oluşturabilmek tüm çevremizde. Sevmeliyiz.
Sevmeyi öğrenmeliyiz
Çünkü sevmenin asıl anlamı sistemin dayattığı metalaşmaya karşı durmak, kafa tutmaktır.
Çünkü sevmek çıkar paylaşımı değil, hayatın paylaşımıdır.
Çünkü sevmek insan olmaktır.

Bütün alışkanlıklardan, kolaycı yaklaşımlardan, bencilliklerimizden sıyrılıp
sevmek.
Sevgiyi, sevmeyi öğrenmek için çaba sarfetmek.
Emek vermek, üretmek.
Böyle de yaşayıp gidebiliyorken üstelik.

Ama, Stephan Chtinipatchov’un dediği gibi:


"Aşk, insanın iyi bir şarkı, diyeceği geliyor
Ve iyi bir şarkı bestelemek kolay değildir.
"