Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

20 Kasım 2015 Cuma

Çocuk Ne Yaşıyorsa Onu Öğrenir


Eğer, bir çocuk sürekli eleştirilmişse; Kınamayı ve ayıplamayı öğrenir. 
Eğer, bir çocuk kin ortamında büyümüşse; Kavga etmeyi öğrenir. 
Eğer, bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa; Sıkılıp, utanmayı öğrenir. 
Eğer, bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse; Kendini suçlamayı öğrenir.
 Eğer, bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse; Sabırlı olmayı öğrenir. 
Eğer, bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmişse; Kendine güven duymayı öğrenir. 
Eğer, bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse; Takdir etmeyi öğrenir. 
Eğer, bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse; Adil olmayı öğrenir. 
Eğer, bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse; İnançlı olmayı öğrenir. 
Eğer, bir çocuk kabul ve onay görmüşse; Kendini sevmeyi öğrenir. 
Eğer, bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse; Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir...Dorothy Law Nolte 

Çeviri: Doğan Cüceloğlu 

Hayatınızın şarkısını size kim hatırlatıyor?


Her kültürde olduğu gibi Afrika kabilelerinin de birbirinden farklı gelenekleri, adetleri vardır. Bazı Afrika kabilelerinde bir kadın hamile olduğunu anladığı zaman, birkaç arkadaşı ile birlikte yabani çayırlara gider ve orada çocuğun şarkısını duyana kadar dua eder, meditasyon yaparlar. Çünkü inanırlar ki; her ruhun yaşam amacını ifade eden kendi titreşimi vardır. Hamile kadın şarkıya uyumlandığı zaman, hep birlikte onu yüksek sesle söylerler. Sonra kabileye döner ve o şarkıyı herkese öğretirler. Çocuk doğduğu zaman, cemiyet toplanır ve ona hepbirlikte şarkısını söylerler. Daha sonra da hayatının önemli evrelerinde çocuğa hep şarkısı hatırlatırlır; eğitime başladığı zaman, yetişkinliğe geçerken, evlilik zamanında köylüler toplanır ve çocuğun şarkısını söylerler.

Ve son olarak serüveni tamamlandığında, veda zamanı geldiğinde yani ölümünde de aynı doğduğu zaman yaptıkları gibi, ailesi ve arkadaşları o kişinin yatağının etrafında toplanır, öbür hayata geçerken ona şarkısını söyler, onu kendi şarkısı ile uğurlarlar.

Afrika kabilelerinde, köylülerin kişiye şarkısını söyledikleri bir başka durum daha vardır. Eğer hayatı boyunca herhangi bir zamanda kişi bir suç işlerse ya da anormal bir sosyal davranışta bulunursa, köyün merkezine çağırılır ve cemiyetteki insanlar onun etrafında bir halka oluşturur. Sonra onun şarkısını ona söylerler. Çünkü, antisosyal davranışın düzeltilmesinin ceza ile yapılmaması gerektiğini bilirler. Şarkıyı söyleyerek ona kimliğini, sevgiyi ve hayatın gerçek amacının hatırlatmasını yapar, yalnız olmadığını gösterirler..." diyor...Alan Cohen


Sevda Tepesi


Yıl 1931... Amerikan Koleji’nin güzel kızıydı, Belkıs... Mabeynci Remzi Bey’in torunu, Kaymakam Sefer Bey’in kızıydı. Babasının ölümünün ardından annesi Nafia Hanım evlenmemiş; kendini oğlu Orhan’a ve Belkıs’a adamıştı. Belkıs, eğitiminin ardından Felemenk Bahrisefit Bankası’nın İstanbul Şubesi’nde çalışmaya başlamıştı. Belkıs’ın bir aşkı vardı; ‘Valentino Vahit’... Genç adam, ünlü aktör Rudolf Valentino’ya çok benzediği için ‘Valentino Vahit’ olarak tanınan Harbiye öğrencisiydi. Vahit, Bursa’ya yedek subay olarak atandığı zaman evlenmeye karar verdiler ama hem Belkıs’ın annesi Nafia Hanım hem de Vahit’in babası Eminönü Belediye Zabıta Komiseri Emin Bey, bu evliliğe karşı çıktı. Ve iki genç için kötü günler başladı. Bu arada Vahit, 35 yaşlarında bir adamın sevgilisiyle ilgilendiğini duyunca, İstanbul’a gelir. Gece yarısı Kıbrıslı Yalısı’nın korusunda buluşmak üzere randevulaşır iki sevgili... Çaresizlik içinde kıvranan genç subay, beylik tabancasıyla sevgilisinin kalbine iki el ateş eder. Sonra da kendisini vurur. İşte o olaydan sonra bu tepe, ‘Sevda Tepesi’ olarak anılmaya başlar. 

 Bu iki sevgilinin mezarı halen Sevda Tepesi'nin yanındaki Kandilli Mezarlığı'ndadır.

Saf Şiir Yoktur


Günün ya da gecenin belirli saatlerinde, yararlı nesneleri sessizce, dikkatle incelemek meşakkate değer: tahıl ya da madenle gereğinden de yüklü, uzun, tozlu yolları kat etmiş tekerlekler, kömür çuvalları, fıçılar, sepetler, marangoz araç-gereçleri. Bu nesnelerin insan ve yeryüzüne dokunuşları, gerçekliği bozan lirik şair için değerli dersler taşıyabilir. Eskimiş yüzeyler, insan elinin verdiği aşınma, bu nesnelerden -zaman zaman trajik, ama hep acıklı- doğan her şey, gerçekliğe küçümsenmemesi gereken bir çekicilik verir.
İnsandaki bulanık katışma onlarda ayırt edilir: Kümelere yönelme, gereçlerin kullanımı ve eskimesi, el ya da ayak izi her yüzeye nüfuz eden insan varlığının sürekliliği.
Aradığımız işte bu şiir. Asitle, insan elinin emeğiyle aşınımış, yasal ve yasanın dışında her çeşit işin beslediği, ter ve duman, sidik ve zambak kokularıyla kaplanan şiir.
Bir giysi ya da bir vücut kadar kirli bir şiir, yemek ve utançla lekelenmiş bir şiir; kırışıklıklar, gözlemler, düşler, uyanışlar, kehanetler, aşk ve nefret ilanları, hayvanlar, vuruşlar, kasideler, manifestolar, inkarlar, kuşkular, onaylar, vergilerle dolu bir şiir.
Sevdalanışın kutsal yasası, ve dokunma, koklama, tatma, görme ve duymanın buyrukları, adalet tutkusu ve cinsel arzu, okyanusun sesi, hiçbir şey kasıtlı olarak dışarda bırakılmadan, hiçbir kayda zorlanmayan bir sevda uğruna ölçülmemiş derinliklere dalış. Ve şiirsel ürün parmak izleriyle, diş ve buz izleriyle damgalanacaktır - terin ve savaşın azar azar soğurduğu bir şiir. Biri, sürekli çalınan bir enstrüman kadar düzgün sürtünmeyle aşınan yüzeyi, yontulmuş odunun sert yumuşaklığını, mağrur demir gücünü kazanıncaya kadar. Çiçekler, buğday ve suda da o özgül bütünlük vardır, o aynı; elle tutulur görkemlilik.
Ama melankoliyi, bir başka çağın duygusallığını, harikaları çalım satma deliliğiyle bir tarafa atılmış olan o bütünüyle dokunuşun kirlettiği ürünü görmezlikten gelemeyiz: ayışığı, hüzünlü kuğu, "sevgilim", hiç kuşkusuz şiirin asli ve önemli unsurlarıdır. Kötü zevkten kaçan, belaya yakalanmış demektir.