19 Nisan 2015 Pazar

Elimden gelse,bütün dünya okullarının programlarına ''insanın insanı sömürmemesi'' adlı bir ders koyardım



 Elimden gelse,bütün dünya okullarının programlarına ''insanın insanı sömürmemesi'' adlı bir ders koyardım...İsmail Hakkı Tonguç
 
Bilmesek de, istemesek de geçmiş zaman şimdiki zamanın içinde bütün canlılığıyla tik-taklarına devam eder... Ama bugün, hatırlama hakkını canlandırmak ve hayata geçirmek hiçbir zaman olmadığı kadar gerekli: Geçmişi tekrarlamak değil, tekrarlanmasını önlemek için, aptallığın ya da talihsizliğin sürekli yankısına mahkûm olmayan seslerle konuşabilmek için...Eduardo Galeano

Peride Celal’den kalan bir demet anı


Sennur Sezer
Bir iki yıl önceydi sanırım, ya da bana öyle geliyor, Nâzım Hikmet’le ilgili bir konuşma yapmaya gitmiştim. Engin Ayça ile birlikteydik. Bir başka türlü söylersem görüntü de aldık epey. Münevver Andaç’ın Nâzım’ı görmeye Bursa’ya gittiğinde yanında Peride Hanım’ın olduğunu biliyordum. Münevver Hanım’ın onu hapishaneye yanında götürmediğini de. Burgaz’da  (sırasıyla) Efser Berk (Münevver Andaç’ın kız kardeşi), Sait Faik, Münevver Andaç, Peride Celal’in bir fotoğrafları da var Nâzım’la.  Fotoğrafı Vedat Günyol  çekmişti.

Peride Celal’in yayımlanan ilk öyküsü “Ak Kız” 1935 tarihini taşır. Bu tarihten başlayarak öykü, roman, röportaj yayımı, gazetelerde edebiyat bölümü hazırlama, Basım Yayın Genel Müdürlüğünde İrtibat Bürosunda çalışma, Bern Basın Ataşeliği Sekreterliği yaşamını kazandığı işlerden. Yaşamını (ve dadısıyla anneannesinin geçimini) kalemiyle kazanmaya başladığı yıllarda duygusal yönü ağır basan öykü ve romanlar yayımladı.

Nâzım Hikmet’in askerliğe çağrılışında karakola kefil olduğunu, süreyi uzattığını pek kimse bilmez. Bu kefalet onun gazetelerle olan ilişkisini epey sarsmış, patronlarından azar işittirmiştir. Ama ben Nâzımdan söz ederken yüzünün pembeleşmesini, ona duyduğu hayranlıktan olduğunu söyletemedim. “Ona herkes hayrandı” dedi yalnızca. Nâzım yurtdışında onu sorduğunda “Keyfi yerinde, zengin bir avukatla evlendi “ demişler. Kırılmıştı.

Peride Celal’in genç kız diye anılan romanlardan  ciddi romanlara geçişindeki dönemeç , birçok eleştirmene göre, 1949 yılında yayımlanan “Dar Yol” dur. Kendisi , 1954 yılında yayımlanan “Üç Kadın” romanının “Pembe edebiyattan gerçek edebiyata geçiş” kitabı olduğunu söyler. Daha önceki kitapları “Geçinmek için çalakalem yazılmış roman alıştırmalarıdır”.

Ben, Peride Celal’e “Jaguar” adlı uzun öyküsüyle hayran oldum “Üç Yirmi Dört Saat” adlı romandaki ruh çözümlemeleri, büyük ve zengin evlerdeki emek sömürüsünün ince anlatımı beni çekmişti. Ama “Jaguar” bana emperyalizmin mahalle yaşamına girişinin bir simgesi gibi görünmüştü. Sonra “Bir Hanımefendinin Ölümü” geldi. Romanda burjuvazinin soygun temelleri üstünde oturan kapitalizmin getirdiği ahlak sorgulanıyordu. Kurtlar (1990) ise , yalnız Peride Celal’in yazarlık geçmişini değil, Babıali dediğimiz yayın dünyasının da geçmişini irdeliyordu.

“Deli Aşk”sa İkitelli medyasının ünlü, seçkin, yakışıklı gözde köşe yazarlarının kofluklarından, ahlak anlayışlarından, üst düzey bürokratların yapay aile ilişkilerine, kuralcı sevgililerine uzanır.

Nâzım Hikmet, 1950’lerde onun için “Küçük baltasıyla büyük bir ormanda yol açmaya çalışıyor” demişti. Bence o baltasıyla korkulukları yıkarak duvarların ardını da gösterdi.
kaynak...evrensel.net

Yaşamın Şarkısı


Yalnızca biçimli dalını sevme ağacın,
Kalbinde onun imgesini taşıma.
Ölür.
Ağacı her şeyiyle sev.
O zaman biçimli dalı da sevmiş olursun,
Yumuşak ve kıvrımlı yaprağı da,
Utangaç tomurcuğu ve açmış çiçeği de,
Dökülen taç yaprakları ve dans eden yüksekliğide
İçten sevginin güzel gölgesini de.
Ah, yaşamı her şeyiyle sev.
O yok olmak nedir bilmez.

Doğa ve Çevre Üzerine 


Yaşamın Ucuna Yolculuk


Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama isteği kadar büyük.

Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar.

Yaşamın, daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı.

Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu. İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması.

Her anı ölüdür.


Şimdi sen de bir ölüsün. Her zaman benimle birlikte olan, birlikte taşıdığım sözcüklerime dönmem gerek. Sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirim. O caddeye, o geceye, gecelere, uykuyla uyanıklık arasında öylesine yatıp uyuyamadığım için sinirlendiğim ve herşeyi düşünüp, kalkıp düşündüklerimi sözcüklere çeviremediğim gecelere.

Öykü ve şiir yaratmak için doğmuş olanlar, aşık olmakla yetinemezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entelektüel örgüsü yoktur.

İnsan hiç geçmesin istiyor varoluşu. Bu duyguyu yitirmemen gerek. İnsanda biçimlenmese de. Bu duygu beni yenen, içimde yaşayan ve ölen canlıyı yenen tek duygu.

Biz İyice Düşünerek Bu İkinci Yolu Tuttuk. Gerçekçilik Açısından Kafka


Her soy sanat eseri, insanın dünyada bulunuşu­nun bir biçimini anlatır.

Bundan iki sonuç çıkar: gerçekçi olmayan, yani kendi dışında ve kendinden bağımsız bir gerçeği vermeyen şey sanat olamaz; maya olarak, gerçekle ku­cak kucağa olan insanın varlığını gözönüne almamaz­lık edemediği için bu gerçekçiliğin tanımlanması son derece karışıktır.

Baudelaire : “Şiir, içinde en çok gerçeği taşıyan, ancak bir başka dünyada tümden doğru olan şeydir” diyordu.

Gerçekçilik, sanat eserleriyle tanımlanır, onlar­dan ayrı ve önce değil.

Bilimsel bir araştırmaya, yalnız diyalektiğin daha önceden bilinen kanunlarına göre değer biçileme­diği gibi, artistik bir yaratışa da kendinden önceki eserlere özgü ölçülerle değer biçilemez.

Stendhal ve Balzac’tan, Courbet ve Repine’den, Tolstoy ve Martin du Gard’dan, Gorki ve Mayakovski’den, büyük bir gerçekçiliğin ölçütleri çıka­rılabilir. Peki, Kafka’nın, Saint – John Perse’in ya da Picasso’nun eserleri bu ölçütlere uymazsa ne yapacağız? Onları gerçekçilikten, bu denek sanattan saymayacak mıyız? Yoksa, tersine, gerçekçiliğin ta­mamını açmamız, genişletmemiz, yüzyılımızın karak­teristik eserlerinin ışığında ona, bütün bu yeni zen­ginlikleri geçmişin mirasına katmamıza imkan verecek yeni boyutlar bulmanıız mı gereklidir?

Biz iyice düşünerek bu ikinci yolu tuttuk.

İşte bu nedenle, gerçekçiliğin çok dar ölçüleriyle uzun zamandır sevmeyi kendimize yasakladığımız eserleri seçtik.

Hürriyet, hiçbir zaman soyut değildir. “Yokluk” tan çıkmaz. Gerçek hürriyet ancak, geçmiş za­manların kültürde, yaşanılan günlerin mücadelele­rinde ve geleceiği kuran kimselerin ortak çabalarm­da kök salmış durumda bulunur.

Sanatçı ve yazar da bu yasadan ayrı değildir.

Sanatta gerçekçilik hürriyetin en yüksek şekli olan insanın, insan tarafından devamlı yaratılışına katılmanın bilinçleşmesidir.

Gerçek olmak, gerçek olanın görüntüsünü (image) değil, onun hareketini taklit etmek demek­tir; eşyaların, olayların ve insanların tam bir kop­yasını, tıpatıp benzerini vermek değil, oluş halinde bir dünyanın yaratıcı eylemine katılmak, ondaki iç düzeni bulmaktır. Buradan gidilerek, sanatçının ger­çek hürriyeti tanımlanabilir: Sanatçı, kendi dışında ve kendinden bağımsız olmuş bitmiş bir gerçekliği tarafsız bir şekilde yansıtmak ya da açıklamak zo­runda değildir. O yalnızca, mücadelenin bir anlatıcı­sı değil, aynı zamanda tarihi görev ve sorumluluk ta­şıyan savaşçılardan biridir de. Herkes için olduğu gibi onun için de söz konusu olan, dünyayı yorumla­mak değil onun değiştirilmesine katılmaktır.

Sanatçının rolü, filozofun ya da tarihçininkiyle aynı değildir. Örneğin, gerçeğin bütününü yansıtımak zorunda değildir sanatçı.

Gerçekçilik adına, bir eserden, gerçeğin bütününü yansıtmasını, bir devrin ya da bir halkın tarihsel yörüngesini çizmesini, geleceğin ana devinim ve perspektiflerini göstermesini istemek, felsefi bir istek olur, estetik değil.

Bir eser, belirli bir devirde insanın dünya ile iliş­kisinin çok sınırlı, hatta çok öznel bir tanığı, olabilir; ama bu tanıklık doğru ve büyük de olabilir.

Bir yazar, örneğin yabancılaşmanın şu ya da bu yönünü çok kuvvetle duyabilir ve açıklayabilir; ama onun nedenlerini ve onu aşma yollarını bulamaz, gösteremez ; onun köleliğinden kurtulamaz. Bütün bunlara. rağmen yine de büyük bir yazar olaıbilir.

Baudelaire’de ya da Rimbaud’da da çağlarının tüm kanununu bulamadım ben. Ama bu, onları, bi­linmeyen dünyaları bulanların en büyüklerinden say­mamıza engel midir?

Bir yazarın ya da sanatçının felsefi ve politik bi­lincinin; onun sanatçı kabiliyeti derecesinde olması arzu edilir .. Fakat onu yalnız bu ölçüde vurursak, şiirlerinde onu bir şair olarak değil, bir tarihçi, bir po­litikacı ve filozof olarak değerlendirmiş oluruz, bir yazarın ya da bir sanatçının, geleceğin perspektiflerine dair aydınlık bir bilimci olması ve bu yolla eserine mücadeleci bir anlam katması arzu edilir, fakat onu yalnızca bu ölçüte vurursak, çok kere, Baudelaire’in sorduğu soruya sürüklenmek sev­ilkesile karşılaşırız: “Erdemli yazarlar, erdem’i sev­dirmekte usta mıdırlar?” Sanata özgü ahlâk, kural koymaz, uyandırır.

Maddeciliğin ve sanatta da gerçekçiliğin en önemli tezi, “Bilinç, hayatı değil; hayat bilinci be­lli eder … Bilinç, hiç bir zaman, bilinçli, Varlık’tan baş­ka birşey değildir. Hiç bir şekilde bilincin ve hayatın ilişkilerinin mekanik bir gerekirciliğini icabettirmez.

Bir insanın dünya anlayışını onun sınıfsal duru­mundan çıkarmak saçma olurdu. Sınırı menşeleri bakımından Marks bir küçük burjuva, Engels bir büyük burjuva idi. Ama dünya görüşleri kendi sınıflarının dünya görüşü değildir. Gelgelelim bu, her­hangi bir dünya görüşünün herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda doğabileceği anlamıma gelmez. Devrimci bir gerçeklik olmadığı sürece devrimci bir kuram olanaksızdır, olmaz. Marksçılık, ancak işçi sı­nıfı başlıbaşına bir tarihi kuvvet olarak ortaya çıktığı zaman doğabildi ve kentlinden önceki ütopyalardan kurtulabildi. “Tarihi hareketin kavranışı” ancak o zaman, doğuş ve gelişim halindeki bu gerçek açısın­dan bakarak, devrimci bir dünya görüşüne varmağa imkan veriyordu.

Peki, sözgelimi, Kafka’nın eserlerinin, kapitaliz­min çürüme devresinde Avusturya -Macaristan boyunduruğundaki Prag’da yaşamış bir Yahudi tücca­rının oğlunun eserleri olduğunu bilmenin hiç mi önemi yoktur? Değil tabii. Kafka’nın bilincinin oluşu­mundaki tarihi şartları araştıran bu incelemenin önemi büyüktür. Çünkü Kafka’nın artistik yaratışının bütün gereçleri bu yaşantıdan gelmektedir. Fakat bu ilk araştırma bir cevap değil, bir sorudur. Sanat eseri, bir sonuç, bir bileşke değildir. Sanat eseri, zamanının, aile çevresinin, toplumsal, dinsel, kültü­rel çevresinin, kişisel durumunun ve görevlerinin aşklarının ve tüm hayatının sanatçının önüne koy­duğu soruların topluma birden verilmiş toptan bir cevaptır. Bu cevap, kendisini meydana getiren şart­ların toplamından daha başka, daha fazla birşeydir. Kafka’yı anlamak, herşeyden önce, bu kendine özgü bu biricik girişimi, bu yepyeni cevabı, etkilerin birikiminden kurtarmaktır. O yine de, devrini ve onun gelişme şartlarını tam olarak kavrayamayan kısmi bir cevaptır. Kafka’da Marks gibi toplumsal kaynağı bakımından bir küçük burjuva olmasına rağmen, Marx’tan farklı olarak, sınıfının tarihi perspektif­lerini (ya da, daha çok, tarihi perspektif yokluğunu) aşamaz. Oktobr Devrimi’nin ve savaş sonrası büyük işçi hareketlerinin çağdaşı olan bu insan, apaçık or­taya koyduğu bu yabancılaşmanın kölesi olarak kalır.

Yabancılaşmayı, insanı heyecanlandıran artistik bir anlatım içinde vermesine rağmen., bu yabancı­laşmanın bilincinden devrimci sonuçlar çıkaramaz, O halde Kafka’nınbir küçük burjuva olduğunu; Prag’da, Yahudi topluluğu arasında, aile çevresinde bir küçük burjuva olarak içinde yaşadığı somut şartları belirtmek çok önemlidir; yalnız, onun varoluş şartla­rını inceleyen bu zorunlu incelemenin ne bir açıkla­ma, ne de bir değer yargısı olmadığını gözden uzak tutmamalıdır. (138)

Saint-John Perse için de buna benzer bir yol de­nedik bu kitapta. Saint-John Perse’in şiirini, Fransız Dışişleri Bakanlığının bir yüksek memuru olan bir bü­yük burjuvanın «Weltanschauung» u (139) olarak tanımlamak ne kadar saçma ise, onu meydana getir­miş olan insani tecrübeyi ve bu tecrübe karşısında şairin kibirli inkar (negation) tepkisini öğrenmeksi­zin bu şiiri tamamen anlamak o kadar güçtür.

Aynı şekilde Picasso’yu, İspanyol anarşizmi ve mistisizmi, emperyalizm devrine özgü tinsel çözül­me, kapitalist resim pazarı şartlarıyla sosyolojik ola­rak açıklamak iddiası ve bu yolla, çökmekte olan burjuvazinin çehresini ortaya koyan sanatının bir çöküş sanatı olduğu sonucuna varmak da yanlıştır.
Aksine bugün biz resimde yeni bir çıkış, gerçek bir “Rönesans” ın söz konusu olduğuna inanıyoruz­. Niçin? Çünkü. Picasso, dört yüzyıldır kullanıla kulla­nıla bir gelenek haline gelmiş olan mekan ve perspektif anlayışını tartışma konusu haline getirmekle, re­sim sanatına yeni yollar açıyor, geleneksel gerçekçi­liği dar bir tanımlamadan kurtarıyordu. İtalyan Rö­nesansından beri anlaşıldığı haliyle perspektif, bir baş­ka kurala dayanırdı, dünya, bir tek gözle ve yerimiz­den kıpırdamadan baktığımız bir manzaradır, denir­di. “Kübist” denilen resim bize, nesnelere bakışın daha insanî, daha gerçek şartlarının bilincine ulaşma imkanını verdi; örneğin, çevresinde dönerek bak­tığımız bir nesneyi, bir tuval üzerinde birbirini izle­yen bir sıra görünüşle gösterdi bize; bir kişinin ya da bir sahnenin karakteristik unsurlarını, bizim anımızda veya düşümüzde gözümüzün önüne geldikleri gibi bir tek imajda birleştirdi; eşyaların konumunu ve biçimini gerçekten arzumuzun, sıkıntımızın biçim değiştirttiği ya da büyüttüğü gibi değiştirir. Bu, gerçekçilikten kopmak demek miydi? Hayır. Çünkü, hareket eden, hatırlayan ve düş gören, umut eden ya da korkan bir insanın gördüğü dünya, ” Alberti pencere” sinden duygusuzca seyredilen bir dünyanın klasik soyutluğundan daha “gerçek” tir. Gelenekse! pers­pektif, geçmişte kendisine dayalı bütün şaheserleriyle birlikte gerçekçiliğin özel bir durumundan başka bir şey değildir; Picasso ise onun diyalektik bir aşımıdır.

Böyle bir eser, nasıl olur da bir çöküş sanatı olabilir?

Bu eser, içinde devrimizin yaşayan güçlerini barındırmaktadır.

Picasso, daha zamanının temel hareketinin politik, şuuruna erişmeden önce bu güçle­rin plastik anlatını şekillerini keşfetmiştir.

Bize büyük bir derstir bu; her büyük sanat eseri, gerçeğin yeni boyutlarını görmemize, anlamamıza yardım eder.

SON
(138) Çevirisini sunduğumuz eser, Roger Garaudy’nin “D’un Realisme sans Rivage” adlı eserinin, Kafka’ya ayrılmış olan üçüncü bölümüdür. Birinci ibölüm Picasso, ikinci bölüm ise Saint – John Perse’i gerçekçilik açısından. in­celemektedir. (Ç. N.)
(139) Aslı Almanca. Weltanschauung- Dünya Görüşü (Ç.N.)
Roger Garaudy
Çeviren : Mehmet Doğan
Hür Yayınları – 1965 
kaynak....psikolojiportali.com