Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

15 Nisan 2015 Çarşamba

M. Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım


Atatürk diyor ki: ''Hakların en birincisi yaşamak hakkıdır'' diğer bütün haklar ve bu haklar a mukabil vazifeler hep yaşamak hakkına dayanır. Şüphe yokki insanın yaşamak hakkı onu diğerlerinin yaşamak hakkına riayet etmek vazifesiyle bağlar. Bir insanın hakkı diğer bir insan için vazife olur. Hakkın bulunduğu yerde vazife ve vazifenin bulunduğu yerde hak vardır... İnsanlar içtimai hayatta haklardan ve vazifelerden örülmüş bir şebeke içinde tasavvur olunabilir .'' Bu ifadelerden sonra diğer önemli bir izah da, hak ve vazifeyi hukuk kaidelerinin tayin ettiği ve bunun devlet tarafından tatbik edildiğidir. Atatürk'ün yazısı aynen şöyle: 
''Tabiaten her insan içinde yaşadığı cemiyette hayatın en mesut, en kolay, en tatlı , taraflarının kendisine düşmesini ister ve en kuvvetli olan kendisinden zayıf olanları hiçe sayar. Bunun neticesi huzur, sükûn, emniyet ve intizam içinde yaşamak imkânsızdır. İşte insanlar arasında kavga yerine birbirine yardım, karşılıklı hürmet, intizam koyan, herkese haklarını ve vazifelerini tanıtan hukuk kaideleri ve kuvvetin bulunması sayesinde kabildir. Devlet herkesin hakkını ve vazifelerini tayin eder. Hiç kimse tayin edilen hudut haricinde bir hak iddia edemez. Bunun gibi kendisi de fazla hiçbir vazife ile mükellef tutulamaz.'' 

Atatürk'ün el yazısı ile olan tarif ise çok kısa ''Hürriyet, insanın mutlak olarak düşündüğünü yapabilmesidir.''

Bu notlardan sonra Atatürk'ün ''Hürriyet'' üzerine uzun yazıları vardır. Bu yazıların kaleme alındığı tarih 1930 yılının Ocak ve Şubat aylarıdır. Bu notlardan hürriyete ait geni şizahat verilmiştir. ''Hürriyet insanının düşündüğünü ve dilediğini başka birinin hiçbir tesir ve müdahalesi olmaksızın mutlak olarak yapabilmesidir. Bu hürriyet kelimesinin en geniş tarifidir. İnsanlar bu manada hürriyete hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki insan tabiatın mahlukudur. Tabiatın kendisi dahi mutlak hür değildir. Kainatın kanunlarına tabidir.''

'Her Türk hür doğar hür yaşar'' maddesinin tekrarından sonra Atatürk şu hükmü veriyor: ''Türkler demokrat, hür ve mesul vatandaşlardır.'' ''Türk cumhuriyetinin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir.'' Bu cümlesiyle Atatürk millet bütününe değer vermenin önemine işaret ediyor. ''Hürriyet mefhumu içinde ''medeni vatandaş '' olmanın esasları ve prensipleri böylece açıklanmış oluyor. Mesela yine ''Bir milletin kültürü (hars) yükseldikçe ferdi hürriyetin tatbikat safhaları (uygulama evreleri) genişler ve çoğalır. Muhtelif ş ekilde birbirinden ayrı ve müstakil ferdi hürriyetler meydana çıkar. Bu hürriyetler mahiyet (nitelik) ve tabiatlarına göre iki grubu ayrılırlar: 
1- Şahsi hürriyet. 2- İçtimai hürriyet. 
Bu ikinci grupta bilhassa basın hürriyeti ve basının efkârı umumiye üzerindeki rolü oldukça uzun bir şekilde izah edilmiştir. Ancak esas fikir şu cümlede özetlenmiştir: ''En büyük hakikatler ve terakkiler, fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi (karşılıklı alınması , verilmesi) ile meydana çıkar ve yükselir.''

Fakat yine bütün bu yazılarda vatandaşın her türlü medeni hakları karşısında vazife mesuliyetinin olduğu fikri paralel olarak ifadesini bulmuştur. Onun için ''Vatandaşların teşebbüs ve mesuliyet hisleri ne kadar inkişaf ederse (gelişirse) devlet için o kadar iyidir'' diyor Atatürk. Hürriyetin bir neticesi olarak vatandaşların eşit haklara sahip olmalarını anayasanın esaslı bir hükmü olarak kabul eden Atatürk, ''Eşitlikten maksat; kanun önündeki haklarda eşitliktir.'' Atatürk'ün bu ''medeni bilgiler'' vesilesiyle kaleme aldığı ve bizleri de çalıştrırdığı konularda, cumhuriyetimize temel olan prensiplerinde kanuna ve asrımızın umumi hukuk kaidelerine uyan esaslar bulunmaktadır. O, Türk vatandaşlarına hak tanıdığı yerde bir vazife karşılığını koymak istemiştir. ''Tembellik bütün fenalıkların anasıdır'' atasözü karşısında çalışmanın ferdi ve içtimai vazife olduğunu belirtmiştir.

Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik mevkiine konduğu vakit Türk milleti yükselecektir. Bir insan, hayatında büyük bir muvaffakiyet (başarı ) kazanabilir, fakat yalnız onunla övünerek kalmak isterse, o muvaffakiyet de unutulmaya mahkûmdur. Onun için çalışmak ve daima muvaffakiyet aramak, herkes için esas olmalıdır. Bir insan hayatında muvaffakiyetli bir iş yapmışsa, o iş tarihe ve millete mal olmuştur. O şahıs sadece onunla övünerek kalmak isterse, bu insanı tembelliğe götürür ve yeni muvaffakiyetlerden yoksun kı ar.
Hayat bir ilerleme ve dinamizm kaynağıdır. İnsan ona kendini uydurmak mecburiyetindedir.

Yeni daima yeni şeylerden ve insanların medeniyet yolunda ilerlemelerinden bahsedelim. Bu bize gelecek için hız ve kuvvet verecektir. Sizin sizce en büyük eseriniz hangisidir sorusuna cevap: Benim yaptığım işler biri diğerine bağlı ve lüzumlu olan şeylerdir. Fakat bana yaptıklarımdan değil yapacaklarımdan bahsedin. Biz Batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz. Devlet arması için çizilen kurt başlı semboller için: Bunların hiçbiri bugünkü dünyamızın içinde kurulan yeni bir devletin arması olamaz. Devlet armasını , sembolik bir insan başı olarak temsil etmeli. Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. Bir insan başının ifade etmeyeceği hiçbir şey tasavvur edemiyorum.

İstanbul'un büyük ağaçlarını gördüğü vakit: Bunlar da güzel, ama biz yapraklarının ve dallarının, her yıl nasıl büyüdüğünü gördüğümüz Ankara'nın ağaçlarının çoğalmasını istiyoruz. Bir dal badem baharını vazo içinde gördüğünde: Bahar gelmiş ne güzel, dedi ve hemen ilave etti: 
Fakat bu güzel çiçekler meyve vermeden solacak ve sade bizim birkaç günlük göz zevkimizi tatmin edebilecek, ne yazık! 1938. 
Orman Çiftliği'nde bir iğde ağacının söküldüğünü görünce: İğde eski ve çelimsiz bir ağaçtı . Fakat yaşayan ve baharda hoş kokularını etrafa saçan, güzel bir ağaçtı . Onu yeniden yetiştirmek gerek. 1937 
Bana memleketimizin ormanlık güzel yerlerinden tanıdıklarını anlat, oralara gidelim, ağaçlar altında dolaşabileyim, basit bir hayata kavuşalım, arzum yeşillik ve ağaçlık, fakat yaz kış yeşil duran ağaçlar arasında olmaktır. 1938

Milletin şahıslara, kendini unutacak ve kendini kaptıracak kadar meclup (bağlı ) olması , iyi netice vermez. Bunun tarihte misalleri çoktur. Oktav' ın elinde beş yüz seneden beri devam eden Roma Cumhuriyeti, sessiz sedasız, yavaş yavaş hemen mutlak bir hükümdarlığa döndü. Oktav daima Senato'ya dikkat ve hürmet ederdi. Zevahiri (durumu) kurtarmaya çalışırdı . Hürriyet taraftarlarını hoşnutsuzluğa sevk etmezdi. Oktav, hayat kaydı şartıyla konsüllüğü reddetti; diktatörlüğü asla kabul etmedi. Ogüst herkesin iyiliğine çalışırdı . Efkâr- ı umumiye kendisiyle beraberdi. Senato 'ya kendisini çok sevdirdi, her ne vakit iktidardan çekilmek istediyse. Senato rica ile kendisine iktidar ı muhafaza ettiriyordu. Senato Oktav'a Ogüst unvanını verdi. Bu unvan o zamana kadar yalnız mabutlara (tanrılara) verilirdi. Oktav bu yeni unvanla bir nevi kudsiyet inkisap etti. İşte bütün bu tevcihler Oktav'ı askeri ve sivil bütün iktidar ve selâhiyetleri, yavaş yavaş nefsinde (kendinde) toplamaya sevk etti. 44 sene devam eden bir Ogüst devri, cumhuriyetin unutulmasına kâfi geldi. Ogüst'ten sonra, içlerinde Neron dahi bulunan imparatorlar Roma devletini yıkıncaya kadar Roma'da taht sahibi oldular.'' (1930)

III - M. KEMAL ATATÜRK'ÜN MUVAFFAKİYET SIRLARI
O, bir gazetecinin "Mesut musunuz?" sözü üzer ine: "Mesudum, çünkü muvaffak oldum..." diyor (21 Haziran 1935). O halde bu muvaffakiyetin sırları nelerdir? Bence şu esaslar sıralanabilir: 
M. Kemal Atatürk, her işte başarı sağlamayı prensip edinmiştir. Fakat bunun kaynağını iki esasta bulmuştur: Bilgi, ilim, vatan ve millet sevgisi. O manevi kuvvetin bunlardan beslendiğine inanmış , bilgili ve muhakeme kudreti salim olan insanlara değer vermiştir. Zekânın sadece bir insanı geçici muvaffakiyetlere götüreceği, halbuki akıl ve bilginin kudretiyle elde edilen başarının sürekli olacağını söylemiştir. Bunun için çağımız insanının çalışarak bir emek karşılığı başarı elde etmesi gereklidir. Şimdi bunları bir sıraya koyalım.

Vatan mefhumu: Mustafa Kemal 1919'a kadar asker kumandan olarak o zamanın, vatan toprakları addedilen sınırlarında çarpıştı ve ordular idare etti. Trablusgarp'a giderken, gençliğinin en heyecanlı devri içinde; bir vatan parçasını kurtarmaya koşmuştu. Birinci Dünya Savaşı 'nda bir an önce vatan müdafaasında vazife görmeye baş amak için, bulunduğu ata şemiliterlikten kurtulmaya çalıştı . M. Kemal için vatan toprakları korunurken, hayat feda etmenin fiili örnekleri gözleri önünde cereyan etmişti. Nice vatan evlatlarının savaş meydanlarındaki ölüm iniltilerini O, kulaklarıyla işitmiş , gözleriyle görmüş tür. Devlet sınırlarını terk etmenin acısını büyük hüzünle hissetmiştir. Balkan Savaşı esnasında Trablusgarp'tan dönüşünde Mısır'a geldiği vakit, Makedonya'nın düşman eline düştüğü haberini almıştı . Bu haberden en büyük acıyı hissettiğini daima söylerdi. Doğduğu, büyüdüğü ve inkılâp fikirlerinin beslendiği şehir (Selanik) için, hayatının sonuna kadar hasret çekmiştir. En canlı hatıraları , çocukluğunun masum olayları , gençliğinin en ateşli anları o çevrede geçmişti. Atatürk, hisleriyle, hatıralarıyla daima bu şehrin bir çocuğu idi; en çok anlatmasın ı sevdiği hatıraları hep o bölge içinde geçenlere ait olurdu. Hatta ölümünden önceki günlerde heyecanl ı bir rüya gördüğünü anlatırken, Selanik'te bir komitecilik vakasının cereyanı esnasında Salih Bozok ile beraber bulunduklarını söylemişti. 
Bu olayları anlatmaktaki maksadım şudur:

M. Kemal'in, birçok Türk ailesinin yerleşmiş olduğu Osmanlı İmparatorluğ u'nun bu bölgesine, derin hislerle ve gençliğinin canlı hatıralarıyla bağlı bulunduğuna işarettir. Baş kumandan Mareşal Gazi M. Kemal, İzmir'e muzaffer ordusu ile girdiği vakit, önünde kaçan düşman ordusunu kovalamak, Makedonya'ya el u zatmak isteyebilirdi. Nitekim o sırada böyle bir hareketin yapılması için bazı sözler de geçmemiş değildi. Fakat, M. Kemal daha eyleme geçmeden önce kuvvetli olabilecek bir Türk vatanının sınırlarını aşmamak azmi ile bu işe başlamıştı . Zafer neşesi, Baş kumandanı istila hırsı ve hisleriyle hareket ettirmemişti. O "Milli hudut dahilinde vatan bir küldür" cümlesini (23 Temmu z 1919) Erzurum Kongresi'nde tespit ettirmiş bulunuyordu. Misak ı milli ile tayin edilmiş olan bu Türk vatanını düşman istilasından kurtarmak gayesiyle vatan evlatlarının kanı dökülmüştü. İşte M. Kemal Atatürk'te vatan fikri böyle şekillenmiş ve bugünkü vatanımızın her bir sınırında savaşmış bir insanın görgüsü ve kuvvetiyle, Türk için bir vatan bütünlüğü tespit ve kabul etmişti. İlk Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk, bu vatanın "hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez bir kül" olduğunu diğer devletlere de kabul ettirmiş tir. Atatürk, kendi zamanında yaşayan ve milletleri için imparatorluklar peşinde koşan, devlet ve hükümet reislerinin ideallerini asla benimsemedi. Hayaller kurmad ı ve böyle hayal olabilecek fikirleri hiçbir zaman bizlere telkin etmedi. Sınırlarını , en son Türk nesillerinin kanlarıyla yoğurup çizdiği bu Türk vatanında, o vatan mefhumunu manalandırdı . O, bir ölüm haberi karşısında, yurt toprağı için bana şu cümleleri yazdırmıştı : "Yurt toprağı ! Sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen Türk milletini ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın Türk toprağı ! Sen, seni seven Türk milletinin mezarı değilsin Türk milleti için yaratıcılığını göster". (1930) 
Atatürk bu hitaplarıyla yurt toprağına kutsî hüviyetini verirken, onun yaratıcılık ve hayatiyet mefhumları üzerinde duruyor. İşte, Atatürk'ün sınırlandırdığı bu vatan toprakları mukaddestir. Onun üzerinde dost elleri sıkılır, fakat düşman ayaklarını bastırmamaya azimli olduğumuzu, bütün dünya bilir.

Millet sevgisi: Atatürk, vatan topraklarının üzerinde yaşayan, milletinin sevgisiyle iş başarma yolunu tutmuştur. O, bu sevgiyi şu sözleriyle izah ediyor: "Millet sevgisi kadar büyük sevgi yoktur. İstiklal harbinde benim de milletime ettiğim birtakım hizmetler olmuştur zannederim. Fakat, bunlardan, hiçbirini kendime mal etmedim. Yapılanın hepsi milletin eseridir dedim. Aranacak olursa doğrusu da budur. Mazide sayısız medeniyet kurmuş bir ırkın ve milletin çocukları olduğumuzu ispat etmek için, yapmamız lazım gelen şeylerin hepsini yaptığımızı ileri süremeyiz. Bugüne ve yarına bırakılmış daha birçok büyük işlerimiz vardır. İlmi araştırmalarda bunlar arasındadır. Benim arkadaşlarıma tavsiyem şudur: Şahsımız için değil, fakat mensup olduğumuz millet için elbirliği ile çalışalım. Çalışmaların en büyüğü budur." Atatürk'ün bu sözlerinde hepimiz için bütün bir program mevcuttur. Millet sevgisi kaynağından ilhamını alan her fert, o büyük varlık için, birçok hizmetler yapmak kudretini kendinde bulur. Şahsi menfaatların üstünde elbirliği ile çalışarak vücuda getirilen işler, milletin bütünü için faydalı neticeler verir. Atatürk'ün bu sözlerindeki ku vveti benimseyerek kendimize rehber yaparsak milletimiz için değer sayılacak işlerin yapıcıları oluruz. Atatürk fikirleri ve prensi pleri tatbik mevkiinde gördüğü zaman huzura kavuşurdu. O, millet sevgisinden ilhamını aldığı için, büyük işler başarabilmişti. Şahsiyetini, bu varlığın büyüklüğünde bulmuştu. O aynen şöyle diyor: 
"Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir milletler tarihinin binbir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir."

M. Kemal Atatürk, Türk milletine en büyük nasihatını şu üç kelimede özetlemiş tir: 
Türk! Öğün, çalış , güven! Bu sözleri Ankara'daki Güvenlik Anıtı için yazdırırken yanında bulunmuş ve açıklamasını dinlemiştim. O, diyordu ki: Türklük esastır. Bu varlığı , tarih içinde araştırmak, tespit edilecek Türk medeniyeti ile övünmek yerinde olur. Fakat, bu övünmeye layık olmak için bugün çal ışmak lazımdır. Her sahada, bilhassa medeniyet âleminde eser vermek için çalışkan olmayı hedef tutmalıdır. 26 Mart 1937'de ise O, gençlere hitap ederken şöyle diyor: ''Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman dahi, durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir. Yorgunluk her insan için tabii bir haldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardırki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür. Sizler, yeni Türkiye'nin genç evlatları ! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan yorulmadan yürüyecektir.'' İşte Atatürk, çalışkan fertlerin teşkil ettiği bir milletin geleceğe güvenebileceğini düşünmüştür. Tarihiyle övünebilen, çalışmasına dayanabilen milletler, geleceğine güvenle bakmakta elbette haklı olacaklardır.

Milletlerin ancak kendi bünyelerini iyi tanıyan ve içlerinden çıkabilecek önderleri ve idarecileri, çağdaş bilim verilerinden faydalanma şartıyla toplumu ileri götürebilme yeteneğine sahip olurlar. Devrim, her şeyi sadece devirerek değil, yapıcı -kurucu olduğu zaman bir değer taşır. 
Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sözü ile kitabımın bu sonuç kısmını kapatıyorum. '' 
İnsan, hareket ve faaliyetin, yani dinamizmin ifadesidir.''