Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

17 Mart 2015 Salı

İki kişi gibi


soyunun mutlaka son temsilcisiydi,
zaman zaman aynaya bakan hüzünle.
tuğralı alnıyla eski bir berat gibi
avunan solgun yüzüyle.
geçmişe tahta kapılardan geçerdi
kuş tokmaklı, asma kilitli.

onunla iki kişiydik
daha doğrusu bana öyle gelirdi.
tam olarak bilmiyorum
ilk ne zaman seslendi.
sanırım bir akşam durup duruken
apansız çağırdı beni.

-hey ahbap; niye düştün yollara,
kaçılacak yer yok ki!

-olmasın ne çıkar,
yoruyorum ya peşimdekini.

muhacirlik günlerinden kalma
sanki yetim biriydi,
oluruna bırakmış her şeyi.
kararsız ve tedirgin
boğazımda rastlantıyla
isimsiz bir ot gibi bitiverdi.

bazen karıştırırdım
onunla kendi sesimi.
susar yeniden başlardım söze
çünkü yüzüme uygun değildi.
ama o kurnaz ve çocukça biraz da
hep benim sesime gizlenirdi.

bir ses ki için için
diplerde derinlerde şimdi.
bekliyor sırasını sabırla,
seçerek sözcüklerini.
çıkmak için gün ışığına
hazırlıyor konuşmaya kendini.

-hey ahbap; bu acı var ya,
kuş olsan kaçırmaz seni.

-öyleyse biri eski yazıyla
sağdan sola yazsın beni.

onunla bir kişiydik, iki kişi gibi.
benden ona, ondan bana
ince bir kanalla geçilirdi.
biledi paslı direncimi
umutsuzlukla
ve beni hiç terk etmedi.

Yaratıcılık



DOĞAYLA UYUM İÇİNDE OL 
Yaratıcılık çok çelişkili bir bilinç ve varlık durumudur. Bu eylemsizlik üzerinden eylemdir. Lao Tzu'nun, wei-wu-wei dediği şeydir. Bir şeyin senin üzerinden olmasına izin vermektir. O bir yapma değil, olanak sağlamaktır. Bütünlüğün senin üzerinden akabilmesi için bir geçit olmaktır. İçi boş bambuya dönüşmektir, sadece içi boş bir bambuya. 

İşte o anda, bir şey olmaya başlar, çünkü insanoğlunun arkasında Tanrı gizlidir. Ona küçük bir yol aç. Küçük bir aralık bırak ki, üzerinden gelsin. İşte yaratıcılık budur. Tanrı'nın gerçekleşmesine engel olmamaktır. Yaratıcılık dinsel bir durumdur. 

O yüzden, bir şairin Tanrı'ya bir din bilgininden daha yakın olduğunu söylüyorum, bir dansçı daha da yakındır. En uzaktaki filozoftur. Çünkü ne kadar çok düşünürsen, bütün ile aranda yarattığın duvar o kadar yüksek olur. Ne kadar çok düşünürsen egon o kadar daha ortaya çıkar. Ego, geçmişte birikmiş düşüncelerden başka bir şey değildir. Sen olmadığın zaman Tanrı vardır. İşte yaratıcılık budur. 

Yaratıcılık tam bir gevşeme halinde olmak demektir. Eylemsizlik değil, gevşeme hali demektir. Çünkü bu gevşemeden birçok eylem doğacaktır. Ancak bu, senin yaptığın bir şey olmaz. Sen sadece bir araçsın. İçinden bir şarkı akmaya başlayacak. Sen onun yaratıcısı değilsin. O, öteden gelmektedir. Her zaman öteden gelir. Sen yarattığın zaman, o sıradan ve yavan bir şey olur. Senin aracılığınla geldiğinde, muhteşem bir güzelliğe sahiptir. Yanında bilinmeyenden bir parça getirir. 

Büyük şair Coleridge öldüğü zaman geride binlerce tamamlanmamış şiir bıraktı. Hayatında birçok kere ona sorulmuştur: "Neden bu şiirleri tamamlamıyorsun?" Çünkü bazı şiirlerinin bir ya da iki dizesi eksikti. 

O da yanıt verir: "Yapamam. Denedim ama onları ben tamamladığım zaman bir şey eksik kalıyor. Yanlış oluyor. Benim dizelerim asla içimden akmış olan dizelerle uyum içinde olmuyor. O zaman kaya gibi sert bir engele dönüşüyor. O akışı önlüyor, bu yüzden beklemeliyim. Benim aracılığımla akan şey, her ne ise, o tekrar akmaya başlayıp şiiri bitirdiği zaman bitecektir. Daha önce değil." 

Sadece birkaç şiir tamamladı. Ancak o şiirler muhteşem bir güzelliğe, görkemli bir gizeme ulaştı. Bu her zaman böyle oldu. Şair kaybolduğu zaman yaratıcılık ortaya çıkar. O zaman şairin özü ele geçirilmiş olur. Tanrı tarafından ele geçirilmek, yaratıcılığın kendisidir.

Simone De Beauvoir şöyle demiştir: "Hayat hem kendini geliştirmek, hem de aşmaktır. Eğer bir şey sürekli aynı durumda kalıyorsa, o zaman yaşamak sadece ölmemektir." Yaratıcı olmayan bir insan, sadece ölmüyordur. Hepsi bu. Hayatının hiçbir derinliği yoktur. Hayatı bir hayat değil, sadece bir önsözdür. Hayat kitabı henüz başlamamıştır. Evet doğru, doğmuştur; ama yaşamamaktadır. 

Yaratıcı olduğun zaman, yaratıcılığın senin aracılığınla gerçekleşmesine izin verdiğin zaman, içinden yükselen ve sana ait olmayan şarkıyı söylediğin zaman, altına imza atıp "bu benim" diyemezsin. O zaman hayat kanatlanır ve yükselir. Yaratıcılık aşmaktır, aksi halde çoğumuz sadece kendimizi idame ettirmeye devam ederiz. Bir çocuk yaratıyorsun, bu yaratıcılık değildir. Sen öleceksin ve çocuk yaşamı devam ettirecek. Ancak hayatı devam ettirmek, kendini aşmadığın sürece yeterli değildir. Ve aşmak, ancak öteden bir şeyin gelip, seninle temas kurmasıyla mümkündür. 

Aşmak, aşkınlık anıdır. Ve mucize aşma anında gerçekleşir; artık sen yoksun aynı zamanda ilk kez olarak sen varsın. 

Bilgeliğin özü doğa ile uyum içinde olmaktır. Bütün büyük mistiklerin, —Lao Tzu, Buda, Bahauddin, Sosan, Sanai— verdiği mesaj budur. Doğa ile uyum içinde ol. Hayvanlar bilinçsizce doğa ile uyum içinde olurlar. İnsanoğlu bilinçli olarak doğa ile uyum sağlamalıdır. Çünkü insanın bir bilinci var. İnsan uyumsuz davranmayı seçebilir, o yüzden üzerinde büyük bir sorumluluk vardır. 

İnsanın sorumluluğu vardır. Sadece ve sadece insanın sorumluluğu vardır ve büyüklüğü buradan gelir. Başka hiçbir hayvan sorumlu değildir. Onlar her zaman uyum içindedir. Bundan sapmalarının imkanı yoktur, hayvan doğadan sapamaz. Böyle bir kapasitesi yoktur, çünkü onda bilinç yoktur. Senin derin uyku halindeki gibi yaşarlar. 

Derin uykuda sen de doğa ile uyum haline girersin. O yüzden derin uyku bu kadar gevşetici ve gençleştiricidir. Birkaç dakika derin uyuduğun zaman, tekrar taze ve genç olursun. Topladığın bütün tozlar, bütün yorgunluk ve sıkıntı kaybolur. Kaynakla temas kurmuşsundur. Ancak bu, kaynakla temas kurmanın hayvani yoludur. Hayvanlar yataydır, insan ise dikey. Uyumak istediğin zaman, yatay pozisyona düşmen gerekir. Ancak yatay pozisyonda uyuyabilirsin. Ayakta durarak uyuyamazsın, bu çok zor olur. Milyonlarca yıl geri dönerek, tıpkı bir hayvan gibi olmalısın. Yataysın, dünyaya paralelsin, birden bilincini kaybediyorsun. Birden o sorumluluğun kayboluyor. 

Zaten bu nedenden ötürü, Sigmund Freud hastalarını kanepeye yatırıyordu. Bu, hastasını rahatlatmak için değil, bu bir strateji. Hasta yatay olduğu zaman, sorumsuz olmaya başlıyor. Aksi halde sorumluluktan arınmadan, bilinçdışı şeyler söylemeyecektir. Eğer sorumlu kalırsa ve dikey pozisyonda olursa, bilinçli olarak bir şeyi söyleyip söylememeyi yargılayacaktır. Kendine sansür uygulayacaktır. Hasta kanepe üzerinde uzandığı zaman, psikanalist arkasında kalır, onu göremezsin. Birden tekrar hayvan gibi olur. Hiçbir sorumluluğu olmaz. Hiç kimseye, özellikle de bir yabancıya asla söylemeyeceği şeyler ağzından dökülmeye başlar. Bilinçaltının derinliklerindeki şeyleri söylemeye başlar. Bilinçaltı yüzeye çıkmış olur. Bu bir stratejidir. Hastasını bir bebek ya da hayvan gibi, tamamen çaresiz bırakmak Freudçu'ların stratejisidir. 

Kendini sorumlu hissetmediğin zaman doğal olursun ve psikoterapi buna çok yardımcı olur. Seni gevşetir, bastırdıkların yüzeye çıkar ve yüzeye çıktıktan sonra buharlaşır. Psikanalizden geçtikten sonra hafiflemiş olursun. Daha doğal, doğayla ve kendinle daha uyum içinde olursun. Sağlıklı olmanın anlamı budur. 

Ama bu geriye gitmektir, başa dönmektir, bodruma inmektir. Aşmanın bir yolu daha vardır. Bu da, tavan arasına çıkmaktır. Sigmund Freud'un yoluyla değil, Buda'nın yoluyla. Doğayla bilinçli bir şekilde, uyum içinde olarak kendini aşabilirsin. 

Bilgeliğin özü budur, doğayla uyum içinde olmak, evrenin doğal ritmiyle uyum içinde olmak. Ne zaman evrenin doğal ritmiyle uyum içinde olursan, o zaman bir şair, bir ressam, bir müzisyen, bir dansçı olursun. 

Bunu dene. Bir ağacın yanında oturduğun zaman, bilinçli bir uyuma geç. Doğayla bütünleş, sınırların kaybolmasına izin ver, ağaç ol, çimen ol, rüzgar ol. Birden, daha önce sana olmamış bir şeyin olduğunu göreceksin. Gözlerin daha duyarlı olmaya başlar. Ağaçlar hiç olmadıkları kadar yeşildir, güller daha pembedir, ve her şey sanki ışık saçmaktadır. O anda nereden geldiğini bilmediğin bir şarkı söylemek istersin. Ayakların dans etmeye hazırdır. Damarlarında dansın mırıltısını hissedersin. İçinde ve dışında müziğin sesini duyabilirsin. 

İşte bu, yaratıcılık durumudur. Buna yaratıcılığın temel niteliği diyebiliriz. Doğayla uyum içinde olmak. Hayatla ve evrenle aynı frekansta olmak. 

Lao Tzu, buna çok güzel bir isim vermiştir. Wei-wu-wei. Eylemsizlik üzerinden eylem. Yaratıcılık ikilemi budur. Bir ressamı resim yaparken görürsen, o kesinlikle aktiftir. Delicesine aktiftir. Her şeyiyle eylemdir. Ya da eğer bir dansçının dansını görürsen, o da tamamen eylemdir. Ancak yine de derinde bir ressam ya da dansçı yoktur. Sadece sessizlik vardır. O yüzden yaratıcılığın bir ikilem durumu olduğunu söylüyorum. 

Bütün güzel durumlar paradokstan ortaya çıkar. Ne kadar yukarı çıkarsan, gerçeklik ikileminin o kadar derinine inersin. En üst eylemle en üst gevşeme. Yüzeyde büyük bir eylem gerçekleşir, ancak derinde hiçbir şey yaşanmaz, ya da sadece hiçlik yaşanır. Sana ait olmayan bir güce, senden öte bir güce teslim olmak yaratıcılıktır. Meditasyon yaratıcılıktır. Ego kaybolduğu zaman içindeki yara kaybolur, iyileşirsin, bütün olursun, egon senin hastalığındır. Ve egon kaybolunca, sen artık durağan değilsin, akmaya başlarsın. Yoğun varoluş akıntısıyla birlikte akarsın. 

Norbert Weiner şöyle demiştir: "Bizler boyun eğen şeyler değil, direnmeye alışkın şeyleriz. Sürekli akan bir nehirde oluşan girdaplarız." İşte o zaman bir ego değil, olay olursun, ya da olayların bir süreci. O zaman sen bir süreçsin; şey değil. Bilinç bir şey değildir; bir süreçtir. Onu bir nesneye biz dönüştürdük. Ona "ben" dediğin zaman, bir nesneye dönüşürsün. Tanımlı, sınırlı, durağan bir nesne, işte o zaman ölmeye başlarsın. 

Egon ölümündür, egonun ölümü de gerçek hayatının başlangıcı. Gerçek hayat, yaratıcılıktır. 

Yaratıcılığı öğrenmek için herhangi bir okula gitmek zorunda değilsin. Tek öğrenmen gereken, kendi içine eğilip, egonun yok olmasına yardımcı olmaktır. Onu destekleme, onu güçlendirip, besleme. Ortada ego olmadığı zaman, her şey gerçektir, her şey güzeldir. O zaman, ne olursa olsun güzeldir. 

Hepinizin birer Picasso ya da Shakespeare olacağını söylemiyorum. Çok azınız ressam olacak, çok azınız şarkıcı olacak, çok azınız müzisyen, birkaçınız dansçı olacak ama zaten konu bu değil. Her biriniz kendi yolunda yaratıcı olacak. Bir aşçı olabilirsin ama orada yaratıcılık olacaktır. Ya da sadece bir temizlikçi olabilirsin ama orada yaratıcılık olacaktır. 

O zaman bir sıkıntı olmayacak. Küçük şeylerde yaratıcı olacaksın. Temizlik yaparken bile orada bir çeşit ibadet, dua olacaktır. O yüzden ne yaparsan yap yaratıcılığın tadını alacaksın. Çok sayıda ressama ihtiyacımız yok. Eğer hepimiz ressam olursak, hayat çok zor olur. Çok sayıda şaire ihtiyacımız yok. Bahçıvana da ihtiyacımız var, çiftçiye de. Her türlü insana ihtiyacımız var. Her insan yaratıcı olabilir. Eğer meditasyon yapıp egosuz olabiliyorsa, o zaman Tanrı onun üzerinden akmaya başlar. Onun kapasitesine, onun olanaklarına göre, Tanrı kendi şeklini almaya başlar. İşte o zaman her şey güzeldir. 

Ünlü olmak zorunda değilsin. Gerçek bir yaratıcı insan, ünlü olmaya en ufak bir değer bile vermez. Buna gerek yoktur. Yaptığı işte o kadar büyük bir doyum yaşıyordur ki, kendi özüyle ve bulunduğu konumla o kadar uyum içindedir ki, herhangi bir arzu söz konusu değildir. Yaratıcı olduğun zaman arzular kaybolur. Yaratıcı olduğun zaman hırslar kaybolur. Yaratıcı olduğun zaman, sen zaten olmak istediğin yerdesin.