Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

30 Eylül 2015 Çarşamba

Yollarınız farklı olsa da varacağınız yer aynı.



Ben Duygusundan Arınmak Kalıplarını Kırmak

Doğru olduğunu göstermek için koyduğun kurallar seni daha mı doğruya götürdü? Gerçek senle mi buluşturdu?

“Asıl amaç” dediğin şeyin bu olduğunu kalbinle onayladın mı? Yoksa kendini madde aleminde yüceltmek için, kalbinin seni çağıran, özünle buluşmanı sağlayan sesini duymak istediğin gibi mi duydun? Madde alemindeki seni gerçek sen zannettin. Asıl olanın “ben” değil, “hiç olmak” olduğunu unuttun. Kendi koyduğun kuralları “Tek” olanın kuralıymış gibi görmek istedin. Oysa kurallar açık, yalın. Ben diyebilmek için kendine göre algıladın; vicdan dediğin duyguyla onayladın. Aslında onayladığın ben merkezciliğinden başkası değil.

Herşeye bir cevap bulmak zorunda mısınız? Bırakın bazı şeyler de maddeleşmesin. Sadece hissedin, kalbinizle anlayın. O zaman maddenin anlamının sizin için o kadar da önemli olmadığını anlayacaksınız. Ve o zaman “Tek” olanın kanunlarının gerçekte ne için olduğunu anlarsınız.

İstediğin, çok arzu ettiğin şeylerin ardı arkası kesilmiyor. Biri biterken bir diğeri başlıyor. Ne arıyorsun? Ne buluyorsun? Bir düşün. Gerçekte aradığın ne? Eğer gerçek aradıkların şimdiye kadar bulduklarınsa neden sana yetmiyor? Yoksa yanlış şeyi mi istiyorsun?

Gerçekte bulmak istediğini yanlış sekilde mi arıyorsun? Bir düşün…

Birlik ve Beraberlik İçinde Olmanız Gerekir

Koşulsuz sevgiyi hissedebilmeniz için önce birlik kavramını hissetmeniz; sözde değil gerçekte hayatınıza uygulamanız gerekmektedir.

Gereksinim duyduğun ya da özlemini çektiğin mutluluğa erişebilmeyi yalnız kendin için mi istiyorsun? O zaman, bu istediğin seni gerçek mutluluğa götürebilir mi? Yoksa sadece egonun güçlenmesini, seni daha fazla sarmasını mı sağlar? Birbirinizin bilgi, beceri ve deneyimlerini hiçbir duygu üretmeden gözlemleyin. Maddenin sizin üzerinizde hüküm sürmesini sağlayan kıskançlık, nefret, hayranlık, kızgınlık gibi duygulardan sıyrılıp, birbirinizle gerçek bir paylaşma sağlarsanız, oluşan enerjinin senin üzerinde yaratacağı etki, özünü arama yolunda karşılaştığın engelleri çok daha rahat aşmanı sağlar. Sanki bildiğin yolda yürüyormuş gibi olursun.

Birbiriniz için hissettiğiniz duygular kendiniz için hissettiğiniz duygulardan farklı değildir. Bu duyguları kendiniz geliştirdiniz.

Özünüzün enerjisinin saf, temiz olduğunu, insanoğlunun bunu madde alemine daldıkça değiştirdiğini bil. Hepinize aynı saflıkta ve temizlikte enerji gelmekte, özde birsiniz. Sizin yarattığınız, sizi amacınızdan uzaklaştıran bu duygulara sıfır noktasından bakabilmeyi öğren. Yollarınız farklı olsa da varacağınız yer aynı.

Asıl Varoluş Amacınızı Hatırlama

Ruhun bedenle olan irtibatında kusursuz bir uyum, tam olarak anlaşılması zor bir gerçeklik vardır.

Beden ve perispiri birbirinden hem ayrı hem de bir bütün olarak düşünülmeli. Bedenin gevşeme anındaki yaydığı titreşimin düz bir çizgi gibi olması gerekir; öyle bir sakinlik, öyle bir dinginlik. Kalp atışlarınız aynı ritimde olmalı. Bu da ancak madde alemindeki düşünce formlarınızın ve sizi saran esiri bedeninizin daha süptil hale gelmesi ile mümkündür. Kalbinizin atışını kontrol etmek isterseniz bu sizi daha fazla esiri beden ve fizik beden arasındaki koordinatsızlığa götürür. İki bedeninizin de aynı frekans ve aynı çizgide titreşmesi için yalnızca sıfır noktasında kalabilmeyi deneyimlemeniz gerekmektedir.

Bu yapılan çalışma, sizin öz varlığımızla tekrar irtibata geçmeniz için gerekli olan, madde aleminde kendi var ettiğiniz, maddenin sizin üzerinizdeki etkisinden kurtulmanız için yapmanız gerekenlerden biridir.

Lineer çizgiyi yakaladığınızda asıl varoluş amacınızı hatırlamaya başlarsınız ve o zaman aslında ne olduğunuzu anlarsınız.

Ne biliyorsam hepsini anaokulunda öğrendim - Robert Fulghum

Ne biliyorsam hepsini anaokulunda öğrendim, erdem denilen şeyin diplomanın ucunda değil, hemen elinizin altında olduğunu daha anaokulunda öğretmişlerdi. Nasıl yaşanacağını, başarının nerede olduğunu, sevginin nasıl bulunacağını hep orada öğretirler.
-Herşeyi paylaş
-Hak yeme
-Kimseyi incitme
-Kimseye vurma
-Kendi kirlettiğini temizle
-Aldığını yerine koy
-Yemekten önce ellerini yıka
-Birini incittiğinde özür dile
-Tuvaletten çıkınca sifonu çek
-Sana ait olmayanı alma
-Biraz düşün, biraz dans et, biraz çalış
-Sevgi dolu bir hayat sür

Şu maddelerden herhangi birini alıp, genişletip süslü sözlerle bezeyin, aile hayatınıza, işinize, dünyanıza uygulayın. Ne kadar doğru ve sağlam olduğunu göreceksiniz.

28 Eylül 2015 Pazartesi

Madde size hükmetmesin, siz onu amacınıza ulaşmada araç olarak kullanın.


Madde Size Hükmetmesin

Dünya yaşamında madde ile olan bağını bir anda koparman mümkün değil. Bunu yapman doğru da değil. Özünü arama yolculuğunda madde ile olan bağını bağımlılık noktasından sıfır noktasına çekebilmek gerekir.

[Sıfır noktası: varlığın yüceliğini bilip, herşe

yin, her olayın bir düzen, bir ahenk içinde olduğunu bilmek. Madde aleminde istek, arzu ya da karşılaştığınız engellerde ne olumlu ne de olumsuz düşünce formu oluşturmamak, akışına güvenmek. Varlığının sesini dinleyip, gerçekte seni geliştirecek olan deneyimi yaşamak.]

Önce dünya hayatının sizin için ehemmiyetini düşünün. Neden sizin için önemli? Sahip olduğunuz, sizi mutlu ettiğini düşündüğünüz şeyler sizi gerçek anlamda mutlu ediyor mu? Yoksa gerçek mutluluk zannettiğiniz maddenin sizin üzerinizde kurduğu hükümdarlığı mı?

Madde ile birlikte olmak, maddeyi bir araç olarak kullanmak zorundasınız. Eğer onu soyutlarsanız özünüze ulaşma yolundaki en büyük engel olan nefsinizi önemsememiş olursunuz. Oysa asıl mesele nefsinizi terbiye etmek. O zaman yapılması gereken, maddenin sizin üzerinizde hükümdarlık kurmasına izin vermemek ve maddeden kendinizi soyutlamaya çalışmamak.

Yaşantınızda istek ve arzularınız için ne olumlu ne de olumsuz düşünmeyip sıfır noktasında kalabilmek. Bunu yapabilirseniz o zaman bu istek ve arzularınız çıktığınız özüne ulaşma yolculuğunda size gerçek anlamda hizmet etmiş olur.

Madde size hükmetmesin, siz onu amacınıza ulaşmada araç olarak kullanın.

İyi ya da kötü diye birşey yok


İyi ya da kötü senin dünya hayatında karşılaştığın olayların yansımasıdır. Sen zorluklarla ya da senin titreşimine uygun olaylarla karşılaşınca hissettiğin duygulara verdiğin isimlerdir bunlar.

İyi olay kötü olay, neye göre iyi, neye göre kötü…

Ben merkezli yaşıyorsunuz, madde alemiyle yoğrulduğunuzdan beri giderek artan ben merkezciliğiniz var.

Mutluluğu arama yolunda dünya hayatını gerçek hayatın zannettin. Gerçek senle olan bağını unuttukça madde alemine daha fazla girdin. Nefsini besledin büyüttün. Sen ve senin düşünce yapına uygun olayları ve beşer varlıkları iyi belledin. Kendini dairenin merkezinde, senin titreşimindekileri de etrafında gördün. Gerçek bu mu? Yoksa sen böyle olmasını mı istiyorsun? Bu düşünce seni gerçek sana götürüyor mu? Yoksa etrafındaki katmanları artırıyor mu?

Madde aleminde yaşadığınız deneyimlerin gerçekte sizin için ne ifade etmesi gerektiği bilincine vardığınızda, iyi kötü kavramları size hiçbir şey ifade etmemeye başlar.

Karşınıza çıkan olaylara ve sizinle aynı titreşimde olmadığını düşündüğünüz beşer varlıklara nefret, kızgınlık, öfke yerine sevgi ve hoşgörü hissettiğiniz zaman iyi kötü kavramları anlamını yitirir.

Unutmayın ki yok birbirinizden farkınız, özde birsiniz, teksiniz. Ancak bunun anlamını kavrarsanız o zaman kalbinizin derinliklerinden gelen sesi yavaş yavaş duymaya başlarsınız.

Gerçek duygu gerçek akıl

Karar mekanizmasının en önemli unsurları duygu ve akıl yönetimidir. Özlemini duyduğunuz gerçek yaşam, gerçek bilinç düzeyine çıkabilmeniz için gereken, duygularınızın ve akıl yürütme melekelerinizin denge prensibine uygun işleyişini sağlamalısınız.

Bu işleyişi öğrenebilmeniz için size engel gibi görünen deneyimler ya da fizik bedeninizi sarsacak olaylarla karşılaşırsınız. Bu olaylara sizi madde alemine gereğinden fazla bağlayan düşünce ve hissiyatla değil, gerçek duygu enerjisiyle bakabilmek önemlidir.

Gerçek duygu enerjisi özünüzün saflığını, temizliğini taşır. Onda iyi ya da kötü nitelik yoktur, nötürdür.

Şimdi bu anlatılmak istenen yeterince anlaşılmasa da zaman içinde her insanoğlu yavaş yavaş bütün benliğiyle anlayacaktır. Akıl yürütmek, mantıklı olmak, sizin dünya yaşantınızda karşılaştığınız deneyimlerden en az acı çekerek çıkmak için kullandığınız melekenizdir. Aslında akıl, gerçek duygu yakalandıktan sonra, onu madde alemine uygulamada izlenmesi gereken yolları belirleyen bir araç olmalıdır. Akıl ve duygu birbirini tamamlayan ve denge prensibine göre yönlendirilmeleri gereken melekelerdir.

Gerçek duygunun ve gerçek aklının seni asıl sana götüreceğini bil.



Özgürlük sana kanat verir

Ben tüm hayatım boyunca uyumsuz birisi oldum... Ailemin içinde, dinimde, ülkemde; ve bundan çok büyük bir keyif aldım çünkü toplumla uyumsuz olmak birey olmak demektir.

Varolan kurulu düzenle uyumlu olmak, bireyliğini kaybetmek demektir. Ve bütün dünyan bundan ibaret.

Uzlaşmaya gidip bireyliğini kaybettiğin an, her şeyi ...kaybetmiş olursun. İntihar etmiş olursun. Yaşadığımız dünya düzenine uyum sağlamış olan insanlar, kendilerini yok etmiş olan insanlardır.

Bunun çok büyük bir cesaret, çok güçlü bir özgürlük duygusu gerektirdiği kesin; aksi halde bütün dünyaya karşı tek başına direnemezsin. Ama bütün dünyaya karşı çıkmak o kadar büyük bir keyif, neşe ve lütuftur ki, hayatlarında hiç toplumla uyumsuzluk yaşamamış olanlar bunu anlayamaz.


İnsanlık tarihindeki bütün büyük isimler toplumlarında birer çıban başı olmuştur. İnsanoğlunun mutluluğuna ve dünyanın güzelliğine katkı yapmış olan bütün insanlar, toplumlarıyla çatışma içinde olmuştur. Uyumsuz olmak çok değerli bir niteliktir.

Hiçbir noktada taviz verme. İlk uzlaşma, senin yıkımının başlangıcıdır.

Bununla, inatçı olman gerektiğini söylemiyorum; eğer bir şeyin doğru olduğunu görüyorsan, ona uy. Ama bir şeyin doğru olmadığını fark ettiğin an, bütün dünya doğru olduğunu hissediyor olsa bile, o şey artık senin için doğru değildir. Konumunu sabitle. Bu sana dayanma gücü, azim ve belli bir bütünlük verecektir.

Uyumsuz olmak demek, egoist olmak demek değildir. Eğer bir egoistsen, er ya da geç uzlaşmaya gidersin. Ne zaman daha egoist olmanı sağlayacak bir grup insan, bir toplum ya da bir ülke bulursan, hemen o topluma uyum sağlarsın. Gerçek uyumsuz mütevazı bir insandır, o yüzden kimse onu içine çekemez. O özgürdür, çünkü egosundan özgürleşmiştir.

Benim anlayışıma göre sadece zeki olan ve birey olan insanlar dışlanır. İtaatkâr insanlar, bireyselliği olmayan insanlar, ifade özgürlüğü olmayan insanlar, hiçbir şeye hayır diyemeyen, kendi arzusuna karşı olsa bile evet demeye hazır olan insanlar bu dünyada saygın bir konuma yükselirler. Onlar başkan olur, onlar başbakan olur. Onlar, sırf intihar etmiş oldukları için her şekilde saygı görürler. Onlar artık yaşamıyor, fosilleşmiş durumdalar. Yaşayan bir insanı nasıl belirli bir kalıp içine sokabilirsin? Her birey özgündür. Neden bir başkasının kalıbına sığsın ki?

Dünyadaki bütün mutsuzluk çok basit bir şekilde açıklanabilir: Herkes, doğalarının olmalarını istediği şeyin ne olduğu araştırılmadan, başkaları tarafından kesilip, kalıplanarak bir düzene uyduruluyor. Varoluşa bir fırsat bile vermiyorlar. Çocuk doğduğu andan itibaren onu bozmaya başlıyorlar. Tabii, tamamen iyi niyetli olarak. Hiçbir ebeveyn bunu bilinçli olarak yapmıyor ama onlar da aynı şekilde şartlandırılmışlar. O da aynı şeyi çocuğuna uyguluyor; başka bir yol bilmiyor ki.

İtaat etmeyen çocuk sürekli ayıplanıyor. İtaatkâr çocuk ise sürekli övülüyor. Peki ama sen hiç itaatkâr bir çocuğun herhangi bir yaratıcı alanda dünyaca ünlü olduğunu gördün mü? Sen hiç edebiyat, barış ya da bilim Nobel ödülü almış itaatkâr bir çocuk duydun mu? İtaatkâr çocuk sıradan kalabalığın bir parçası olur.

Ben her yerde sürekli bir uyumsuz olarak yaşadım ve her anını, her damlasını keyifle yaşadım. Sadece kendin olmak o kadar güzel bir yolculuk ki.


Yeniden Başla




Kendini yorgun hissetsen bile,
Başarı senden kaçsa bile,
Bir hata sana zarar verse bile,
Hatta ihanet sana acı verse bile,
Bir hayal yok olsa bile,
Gözyaşları gözlerini yaksa bile,
Kimse gayretini fark etmese bile,
Nankörlük ödülün olsa bile,
Anlayışsızlık seni gülmekten alıkoysa bile,
Ve hatta her şey,
hiçbir şey olsa bile,
Vazgeçme,
Yeniden Başla..

R.Will


Empati


Yaşamınızın kontrolü sizde değil!
Öyle olduğunu düşünebilirsiniz, ama yanılıyorsunuz.
Elbette ki kendi kararlarınızı kendiniz vermekte özgürsünüz.
Bu kitabı kapatabilirsiniz.
O sandalyede oturmaya devam edebilirsiniz.
Ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz.
Ne isterseniz yapabilirsiniz.
Ama sorun şurada: Ne isteyeceğinizi kontrol edemezsiniz.
Her davranışınızı önceden belirleyen arzularınız ruhunuzun
o kadar derinlerine işlemitir ki, onlara dikkat bile etmezsiniz.
Ve bu da sizi mükemmel bir köle yapar.
Bu nedenle, hayatınızı yaşamaya devam edin. Ne isterseniz yapın.
Sadece 'isteklerinizin' tümüyle sizin kontrolünüzde olmadığı gerçeği üzerine kafanızı çok fazla yormamaya çalışın.



19 Eylül 2015 Cumartesi

Sevgi seninle olsun.



Egoyu Sen Yarattın

Kalbinin en kuytu köşesinde sakladığın sonra da unuttuğun özünün bilgisini artık hatırlama zamanı…

İnsanoğlu artık bilinçli yada bilinçsiz kum saatinin içindeki kumların azaldığının farkında. Bunun için yapması gerekeni içgüdüsel olarak biliyor: “Özüyle buluşmak”. Hedefine ulaşmak için önüne çıkan büyük kayadan yani egosundan kurtulması gerektiğinin hissiyat olarak farkında. Onun içindir bu büyük arayış, sağa sola savrulmalar, medet ummalar. Aslında yapmaları gereken sadece herkese aynı gözle bakabilmek. Kolay mı zannettin? Yaptığını mı düşünüyorsun? O zaman bir daha düşün… Belirli bir düzen, belirli kurallar etrafında geçti hayatın. Hep daha iyisini yapman gerektiği öğretildi. Bunu öğreten de sensin. Bu “Tek” olanın kuralı değil. Egoyu sen yarattın. Özünde bu bilgi yoktur. Sen kendini değiştirdin ama artık anlamaya başlıyorsun, hatırlamak istiyorsun, yarattığın egoyu artık yok etmek istiyorsun. O zaman önce kendini bağışla. Bilinçaltında kendine olan kızgınlığından başla. Kendini sev, hatalarını bil, bundan dolayı kendini affet.

Kendine kızmadığını mı düşünüyorsun? O zaman hayatını gözden geçir. Karşına çıkan engeller aslında birbirine ne kadar benziyor. Bu engelleri kızdığın benlikleri yok etmek için yaratıyorsun. Bir düşün, kendinden kendine bir itiraf bu… Zor gelse de, bunu yaptığında değişim için büyük bir adım atmış olacaksın.

Varlığın Bilgisini Alabilmek

Her insanoğlu özünün bilgisine ulaşacaktır. Bütün bilgiyi bir anda almak mümkün değildir. Onun için birbirinizin bilgi, tecrübe ve deneyimlerinden yararlanmanız bu yolculukta sizin engelleri daha rahat geçebilmenize yardımcı olur.

Karşılaştığın her varlıktan öğrenebileceğin birşey olduğunu unutma. Kalbinin sesini dinle, o seni yanıltmaz. Hep sevgi enerjisinin içinde olduğunu bil. Kuşkuyu etrafından uzaklaştır. Karşılaştığın varlığın senin gibi özünü arama yoluna girmiş bir gezgin olduğunu unutma!

Bir karşılaşma yaşanmışsa muhakkak paylaşılacak şeyler vardır. O anda küçük bir bilgi zannedilebilir ama unutma ki küçük bir kartopu yuvarlana yuvarlana kocaman bir kartopuna dönüşebilir. Dinle, söylenen sözlere değil onun arkasındaki o ruh varlığının aslında sana ne bilgi vermek istediğine bak.

Sevgi seninle olsun.

Varlığının Sesini Duyabilmek

İnsanoğlu yaradılışından beri neden var olduğunu bilmek istedi. Çeşitli sonuçlara vardı. Ama hiçbir zaman tek bir sonuçta mutabık kalamadı. Hep bir sır olarak kaldı. Bu sırrın gerçek cevabını ancak kalbinin bilgisine ulaşanlar anlayabileceklerdir. Eninde sonunda bu bilgiye bir gün insanoğullarının hepsi ulaşacaktır.

Aldığınız her bilgi sizin şuur alanınızda farklı bir bakış açısı yaratır. Yavaş yavaş değişmeye başlarsınız. Etrafınıza ördüğünüz kabuklar yumuşamaya, kopmaya başlar. Size öğretileni değil, kendi doğrunuzu bulmaya başlarsınız. Yolun başındayken yolun sonunu nasıl anlayabilirsin ki? Varlığın sana hep gerçek doğru bilgiyi kesintisiz olarak yaratımından beri gönderir. Yaratımının ilk evresinde bu ses tekti ve sen bunu tüm benliğinle hissedip seni sarmasına izin veriyordun. Sonra yavaş yavaş sesler çoğaldı. Değişim başladı. Madde alemine daldıkça varlığının sesini uzaklaştırdın. O hep sana seslendi ama sen diğer sesleri dinledikçe onun sesini duymak istediğin gibi duydun.

Artık uyanmak istiyorsun ve bu seslerin seni gerçek mutluluğa götüremeyeceğini hissediyorsun. O uzaklardan gelen sesin yine ruhunu saran, kucaklayan tek ses olup seni değiştirmesini istiyorsun. Varlığınla buluşmak, geçtiğin bu yollardan tekrar geçmek, yaradılışının ilk evresindeki özünün bilgisine tekrar ulaşmak, varlığınla bir bütün olmak, iki değil tek olmak istiyorsun.

Unutma ki sen de “Tek” olanın bir parçasısın. O’nu biraz olsun anlayabilmek için varlığının sana söylediklerine kulak ver.

Uygulama:
Varlığının sesini duyabilmek… O sesi ancak kalbinle duyabilirsin. Kendini incele, söylediklerini, yaptıklarını… Bunları söylerken ve yaparken hangi sese kulak verdin? Olaydan bir an olsun çık, seninle olan bağını düşünme. Olayı tekrar imajine et. Bu sefer gelen seslerin doğruluğunu kalbine sor. Ne olursa olsun onu susturma, ya da sözleri değiştirme. Bu olayda duydukların hoşuna gitmeyebilir, canını yakabilir ama unutma ki amacın maddenin senin üzerinde kurduğu hükümdarlığından kurtulup artık sadece varlığının sesini tek ses olarak duyabilmek.

Madde alemiyle yoğrulmuş sen ve özünün bilgisini bilen sen. Artık tek olma zamanı gelmedi mi?



17 Eylül 2015 Perşembe

Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.

Olgunlaşmak...
Artık eskisi gibi her hafta sonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.

İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.

Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık.

Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.

İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.

'Ben demiştim', 'ben bilirim', 'ben zaten anlamıştım' sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun.

İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun.

İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum.

Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken.

Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine.

Kestirmeleri de öğrendim gide gele.

Boş geçen her saniye değerli artık.

Daha yapılacak çok şey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim.

Gerektiğinde 'HAYIR' demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.

Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum.

Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.

Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.

Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar.

Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yasamadan hiçbir şey öğrenilmiyor.

Yasamışlığın oluşturduğu bir alçak gönüllülükle gülüyorum içimden sadece.

Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.

Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum.

Modaya uymak adına popumun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim .

Ayıp, günah yada ne derler korkuları çoktan geride kaldı.

Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor.

Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.

Sonra Sezen'in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.

İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor.

Yasamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.

Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yasadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.

İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.

Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok ise yarıyor.

Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.

Her zaman görüneni değil, arkasındaki güzelliği hisset. Bırak olaylar aksın, sen sadece sevgi ile bak.



Hiçbir Zaman Oldum Deme

Kalbinin derinliklerine indiğini, o engin okyanusa ulaştığını mı sanıyorsun? Yoksa ulaştığını zannettiren beşer varlığının sana oynadığı bir oyun mu? İşte bu nokta insanoğlunun en dikkat etmesi gereken noktadır.

İnsanoğlu bilgi enerjisi ile karşılaşmaya başlayınca aslında özünde saklı olanı bulup onunla tekrar hemhal olmaya, kendinde oluşan değişiklikleri fark etmeye başlar. Gücünün farkına varmaya başlar. İşte tehlike buradadır. Eğer bu noktada ben duygusundan yani egosundan sıyrılabilirse özüyle buluşma yolunda en büyük sınavı verir. Yoksa kalbinin derinliklerinden sızan o parlak, sıcacık ışığın büyüsüne kapılıp aydınlandığını, özüyle bütünleştiğini sanır. Bu, aydınlanma yolundaki sınavlardan biridir oysa…

Hiçbir zaman oldum deme. Olduğunu zannettiğin zaman sınavı veremediğin zamandır. Sadece izle, sendeki değişimi izle…

Özünle buluştuğunu nasıl anlayacağını mı merak ediyorsun? O eşsiz buluşmada duygu yoktur. Beşer varlığınla hissettiğin, bildiğin duygular yoktur. Onun için oldum diyemezsin. Sen artık sen değilsindir, tek olmuşsundur. Artık damla değil okyanus olmuşsundur.

İste özünle bir olmayı, iste. Egon için değil, tek olmak için iste. Hiçbir istek karşılıksız kalmaz. Eğer istediğinde samimiysen özün duyar sesini, yardım gelir. Samimi değilsen, dünya hayatındaki gücü istiyorsan yine yardım gelir. Egonun sesini öyle yüksek duymaya başlarsın ki, o ses artık senin etrafında kalın duvarlar örmeye başlar. Başka hiçbir sesi duymak istemezsin. Kendi etrafında dönüp durursun…

Dua et. Ettiğin duada samimi ol!

Değişim

Canın mı yandı? Çok mu acıdı? Neden acıdığını düşündün mü? Yoksa suçlu mu aradın?

Karşımıza çıkan engellerdeki duruşumuz kalbimizin kapısını aralamaya başladığımızda değişiklik sergiler. Kapıyı çaldın, sonra açmaya başladın. Bunun bir bedeli var: “değişim”. Güzel bir bedel.

Kapıyı ne kadar aralarsan o kadar değişirsin. Aynı olaya, o kapı biraz daha aralandığında başka gözle bakarsın. Ta ki kapı ardına kadar açılıncaya dek. O zaman olayın madde aleminde senin üzerinde yarattığı tesir etkisini kaybeder; olayın arkasındaki manevi tesirle ilgilenirsin. Özünün sana iletmek istediği mesajı alır, tevekkül edersin.

Bağışlamak

Sevgi öyle güzel bir anahtardır ki, her kapıya uyar. Kim seni üzdüyse düşün, seni üzen kimlik asıl olan değil, gelip geçici duygular, hisler.

Olayların görünen yüzünden ziyade, arkasındaki gerçekliği gör. Bir de bakacaksın ki sensin o. O zaman anlarsın neden birbirinizden farkınız olmadığını. Sevin birbirinizi, eksikliklerinizle sevin. Yok birbirinizden farkınız. Özünüz aynı, ne bir eksik ne bir fazla. Görün artık bu gerçeği!

İnsanoğlu kendisine ne kadar kızabilir. Başkasının sana yaptığına o kadar kız. Onun için dua et, sevgi gönder. O zaman hem kendini, hem de onu bağışlarsın. Kızgınlığını büyütürsen, öyle büyük bir ateş topu olur ki, kalbin ne sevgi duyabilir, ne de sevgi alabilir. Olduğun yerde kalırsın. Öyle bir kısır döngünün içine girersin ki aynı olayın etrafında döner durursun. Olayın adı değişse de içeriği aynı…

Her zaman görüneni değil, arkasındaki güzelliği hisset. Bırak olaylar aksın, sen sadece sevgi ile bak.



Umman

Uyanık olduklarında bana derler: "Sen ve içinde yaşadığın kainat, uçsuz bucaksız bir ummanın uçsuz bucaksız sahilinde bulunan bir kum tanesinden gayrı nesiniz ki" Düşümde ben de onlara şunu derim: "Benim, o uçsuz bucaksız umman. Bütün kainatlar ise benim sahilimdeki kum tanelerinden gayrı birşey değil." 

Dörtlükler



İnsanlık Öğütü

İnsanlık yürekçe zengin
Hilafla, tavafla değil
Sevenler gönülce engin
Kubbeyle, hutbeyle değil

İnsan ol sevgiyle dolaş
Kafire küfürle değil
Cennete dünya ulaş
Ahrete seyirle değil

Bilimin peşinde yürü
Yobazın, dinbazın değil
Yoksulun düşünde büyü
Hırsızlık işinde değil

Hayata katkınla anıl
Malınla, mülkünle değil
Mazlumun bağrında sağıl
Zalimin koynunda değil




Biz küçükken çok büyüktük

Biz küçükken çok büyüktük !…Mesela kollarımızı bir açardık, dünyayı kucaklardık. Güzeldik biz küçükken. Sonra mı? Büyüdük. Kollarımızı açtığımızda bir kişiyi bile sığdıramayacak hale geldik. Küçülene kadar büyüdük, çok büyüdük yani. Biz olamadık bir daha. Sen, ben olduk. Büyüklük lüks değildi, zenginlik değildi. Koşa koşa büyüdük. Büyürken ne de çok küçüldük.


14 Eylül 2015 Pazartesi

Atatürk diyor ki

Bir Ulusta, şeref, onur, namus ve insanlığın varlığı o ulusun özgürlük ve bağımsızlığına kendi menfaatlerini düşünmeden milletine sahip çıkan ve hizmet eden şerefli mebusların varlığına bağlıdır...M.Kemal Atatürk



Jakop

Köyün birisinde sığırcılık yapan zalim, ceberut, ama güçlü bir aile varmış. Bunlar çalışmadan yemeyi, başkasının malına -mülküne el koymayı, kafasına eseni dövmeyi, istediği kimsenin bağına - bostanına girmeyi iş edinmişler. Bunların dedeleri de böyle imiş zaten. Köyde ilk yer edinmeleri de birilerinin canını alıp malına el koyarak olmuş. Bunlar gider başkalarının bağını, bostanını talan eder, harmanlarını yağmalar emeksiz, çabasız, ama refah içinde yaşarlarmış. Üstelik bir de malını yağmaladıkları kimseleri “hırsız”, canını aldıkları 25 insanları “katil” ilan ederlermiş. Bu yağmacı, kan dökücü ailenin geçmişi herkes tarafından bilinirmiş ve bunla rdan çekinilirmiş. Hırsızlık ve kan dökme konusunda şöhretleri pek fazla artınca bu aile oturmuş düşünmüş ve daha yeni, ince teknikler geliştirmeye karar vermişler. İçlerinden birisi daha kolay hırsızlık yapmanın, ev basmanın, bağ - bahçe talan etmenin gelişmiş bir yönetimini bulduğunu söylemiş talancı ve yalancı aileye. Bütün ailenin dikkati o tarafa yönelmiş. Aklı veren bu ailenin içine yerleşen ve onlardan gibi görünen, ama onlar üzerinden kendi hedeflerini gerçekleştiren, sinsi Jakop’muş.

Jakop aile topla ntısında yeni projesini anlatmaya başlamış: “Bakın dostlarım, kardeşlerim. Yeni planım çok akıllıca ve risksiz. Üstelik bu planı devreye sokarsak kimse bizi hırsız, arsız diye adlandıramayacak. Biz “mağdur” olarak bu ahmakların bağına, bostanına gireceğiz. Göstere göstere gireceğiz ve kimsenin gıkı bile çıkmayacak. Kimse bize bir şey demeye cesaret edemeyecek” demiş.


Nasıl olacak bu Jakop demişler?

Jakop: “önce geceden bizim tavuklardan bir kaçını boğazlayacak ve bizim bahçenin - bostanın farklı yerlerine serpiştireceğiz. Sabah kalktığımızda boğazlanmış, telef edilmiş tavuklarımızı vaveyla ile bütün köye duyuracağız. “Bir tilki girmiş ve bizim tavuklarımızı telef etmiş, bu kabul edilemez bir şeydir. Biz bu tilkiye haddini bildireceğiz. Kimse bizim evimizde bizim tavuklarımızı böyle heder edemez! Tilkiye ve onu koruyanlara karşı savaş ilan ediyoruz! Ya bizimlesiniz, ya tilkilerle!” diye deklare edecek ve bütün köylüye korku salacağız. Sonrada kimin evine- bostanına girmek istiyorsak tilki sizin evde saklanıyormuş! Öyle bilgi aldık. “Ya tilkiyi ver bize, veya biz ne yapacağımızı biliriz!” diyerek evlere, bostanlara dalacağız. Böylece hırsızlık ve talan için değil, tilkiyi bulmak, adaleti sağlamak için girmiş olacağız” demiş.

Jakop’un teklifi herkese çok cazip gelmiş ve bunu hemen uygulamaya karar vermişler.

Bir gece planı uygulamaya koymuşlar 3 - 5 tane tavuğu boğazlayıp, yaralayıp evlerinin farklı yerlerine atmışlar. O esnada Jakop’un aklında yeni yıldırımlar çakmış, ailenin büyüğüne: “efendim tavuklar bize yeterince güçlü gerekçe de oluşturmayabilir; bir kaç koyun, hatta sığır da telef edersek elimiz daha güçlü olur” demiş. Ailenin içinden bir kaç kişi “olmaz öyle şey, tavuğu anladık tamam ama, bir tilki koyunları, sığırları nasıl boğazlar, buna nasıl inandırırız köylüyü” demişler. Diğerleri önemli değil demişler, biz tilkinin sığırları da telef ettiğine inandırırız köylüyü. Çok mantıklı olmasa da, gece 3 -5 ta vuğu, bir kaç koyunu, bir kaç sığırı telef etmişler.

Bir sabah bütün köylü sığırcı ailesinin feryat figanı, vaveylası ile uyanmış. Evde herkes dizlerini dövüyor, kadınlar ağlaşıyor, erkekler tehditler savuruyor, intikam yeminleri ediyormuş. Bütün köylü bu gürültüye dikkat kesilmiş. Köylü olanları anlamaya çalışırken sığırcı ailesi: “bizi can evimizden vurdular; bunu kim yaptı ise göstereceğiz; intikamımız feci olacak! Caniler! hainler! katiller! vs.” diye dövünüyor ve tehditler savuruyorlarmış. Bunu yapanla r iğnenin deliğine dahi girse bulacağız, cezasını mutlaka vereceğiz” diyorlarmış. Bu ailenin şerrini, zarar verme kabiliyetini bilen, bunların yalakası onursuz bazı aileler - kişiler hemen bunların yanında yer almış ve: “evet sığırcı ailesine yapılanlar kabu l edilemez!

Yapanlar bulunmalı ve cezalandırılmalıdır! Biz de bunların yanındayız!” demişler.

Bunun üzerine sığırcı ailesi göz koyduğu stratejik noktada evi olan bir aileyi sorumlu tutmaya başlamış. Delil, ispat vs. beklemeden bu ailenin evine girmiş. Bunu n gayet kolay olduğunu ve kimsenin gıkını çıkaramadığını görmeleri, dahası pek çok köylünün bunların mağduriyetini kabul etmek zorunda kalması bunların çok hoşuna gitmiş. Ailenin reisi Jakop’a “afferin lan Jakop, ne güzel düşünmüssün!” diye iltifatta bulunmayı da ihmal etmemiş. Bakmışlar bu iş tutuyor, ardından varlıklı, zengin bir mahalleyi gözlerini kestirmişler. “Bu mahallede zenginlik çok, insanları da güçsüz, ayrıca bunlarla bizim husumetimiz de var. Katilleri arayacağız diye girelim mahalleye ve talan edelim” demişler. Ardından aşağı mahallenin zengin evlerine birer birer girmeye başlamışlar. Bu evlere girerken “biz yeni saldırılardan korkuyoruz, bu nedenle bizim yaptığımız önleyici saldırıdır” demişler.

Böylece Jakop’un fikri ile pek çok mahalleyi, ev i talan etmişler. Tilki üzerinden talan işinin tadına varan sığırcı ailesi “tilki görüldü”, “tilki burada olabilir”, “kokusu geliyor”, “sesi duyuluyor” vs diyerek köydeki pek çok eve izinsiz girmeye, ailelere baskı uygulamaya başlamış. Tilki hikayesi üzeri nden köyde terör estiriyor, dilediği gibi hareket ediyor, istediklerinin başına bela oluyorlarmış. Köyde tilki tehdidinin bertarafı adına toplantılar yapılmaya, tedbirler geliştirilmeye başlanmış. Bütün köylü artık tilki ile yatıp, tilki ile kalkıyormuş. Bu konuda bilimsel toplantılar yapılır, kitaplar yazılır olmuş. Sığırcı ailesi tilki malzemesini köpürte köpürte, gayet verimli şekilde kullanmış. Nereye girmek istese “tilki burada görüldü duyuldu” deyip o eve baskın düzenliyor, evde talan yapıyormuş. Tilki sayesinde köyün kontrolünü eline almış. 

13 Eylül 2015 Pazar

İnsanoğlu unutmamalıdır ki aldığı her nefes onun tekamül etmesi için verilmiş bir fırsattır.



Mutluluk Nedir?
Mutluluk nedir, hiç sordun mu? Sana öğretilenler mutlu olmana yetiyor mu? Bir düşün. Kimse var mı etrafında gerçek mutluluğu bulmuş, bedeninin her zerresinde hissettiği daimi bir mutluluğu.

İnsanoğlu ömrü boyunca mutluluğu arar durur. Hiç bakmayı düşünmez kalbinin derinliklerine. Bir baksa görecek asıl olanı, asıl mutluluğu, asıl sevgiyi, asıl aşkı…

Kalbin derinliklerine inmek kolay değil. Çok zor, acı bir yol. Bu yol yerine, insanoğlu mutluluk zannettiği şeylerin etrafında dönüp durur. Ta ki kalbinin içindeki okyanus harekete geçtiğinde onu hissedene kadar. İşte o zaman aslını, özünü hissetmeye başlar. Bildiği ve unuttuğu gerçek mutluluğu aramaya başlar. Kalbinin en derinlerinden gelen bu çağrıyı duymazdan gelemez. Yanar kavrulur, vaz geçmez, geçemez… Amacı budur artık, bilir. Ödülü çok büyüktür. Aslıyla bütünleşmek mutluluğa erişmektir.

Bilgiyle Karşılaşmak

İnsanoğlu unutmamalıdır ki aldığı her nefes onun tekamül etmesi için verilmiş bir fırsattır.

Aldığınız her nefesin kıymetini bilin ve bilin ki aldığınız her nefeste engel dediğiniz, aslında sınavınız olan olaylarla karşılaşacaksınız. Karşılaştığınız her bir olaydan sizin beşer ve manevi hayatınızı dengede tutmanızı sağlayacak, tekamülünüz için gerekli olan bilgiyi alırsınız.

Tıpkı istiridyenin içinde saklı olan inci tanesi gibi, her zaman olayların içindeki inciyi ara bul. Sonra onu kalbinindeki o engin okyanusa at ki o bilgiyi özümsemiş ol. İncilerin kalbinindeki okyanusta çoğaldıkça nasıl bir dönüşüm yaşadığını fark edeceksin. Beşer hayatındaki her bir değişimde manevi hayatının yani özünün bilgisini değişimin oranında hatırlamaya, hissetmeye başlarsın.

İncilerini biriktir, ta ki siyah inciyi bulana kadar.

İnsanoğlunun Arayışı

Kurak bir çölde gezen gezgin misali, suyu bilir, suya susamış ama nerede bulacağını bilmez, arar durur.

İnsanoğlu da bu misal, aşkla özünü arar durur.  Bulmak için önüne çıkan yöntemleri dener, o aşkı tekrar yaşamak için. Her denediği yöntem bir sınav, bir deneyim. Ondan alacağını alır ama yine bulamaz içini kavuranı. Bu kavuşma arzusuyla başka arayışlara girer. Karşısına çıkan kendi gibi beşer varlıkların onun içini kavuran bu aşk ateşini söndürecek suyu vereceğini sanır. Medet umar, beklentiye girer; hadi der, hadi her söyleneni yaptım neden bu içimdeki ateşi söndüremiyorum; daha da alevleniyor, yakıp kavuruyor beni.

Çağrı o kadar büyür ki, artık haykırmaya, yardım edecek başka birilerini aramaya devam eder. O aradıkça sınavlar zorlaşır. Sınavları geçtikçe olgunlaşmaya başlar. Artık ateşin kavurmasına alışmıştır, sakindir.

Yavaş yavaş anlar ki, o kalbindeki okyanusta çıkılan bu içsel yolculukta herkesin kayığı kendine, kimse kimsenin kayığını kullanamaz. Ancak sınavlardan daha önce geçenler kayığın nasıl kullanılacağını anlatır.

Önce kendi kayığını nasıl kullanacağını öğren. Sadece sen kullanabilirsin ve ancak o zaman kalbinin derinliklerinde seni yakıp kavuran o ateşi söndürmeye gidebilirsin.



11 Eylül 2015 Cuma

Bu döngüyü her insanoğlu tamamlamak zorundadır, amacı budur.

Küçülmeden Büyüyemezsin

Küçülmeden büyüyemezsin. Küçücük minicik bir zerre olduğunu bilmezsen, büyüdüğünü sadece zannedersin.

Etrafına bir bak, bir düşün herşeyin önce bir çekirdek olduğunu, sonra yavaş yavaş gelişimini tamamladığını hatırla. Bu döngü canlı tabiatı için değişmez bir kuraldır.

Kalbinin derinliklerindeki o engin denize ulaşabilmek için önce küçük minicik bir su damlası olmayı isteyeceksin. Hemen okyanus olmak istersen sadece o olduğunu zannedersin, ben oldum dersin, içindeki Tanrı’yı bulduğunu zannedersin. Bulduğun sadece ve sadece senin sen olmana izin vermeyen benliklerinden başkası değildir.

Bir çiçek tomurcuk olmadan açamaz. Tomurcukluğun güzelliklerini ve zorluklarını bilmeden olgun bir gül olamaz.

Bulunduğun her evredeki seni seveceksin, eksikliklerinle seni seveceksin.

Kendinin hangi evrede olduğunu bilip, küçük adımlarla tortularını temizlemeye, eksikliklerini tamamlamaya ilerlersen, sendeki sene ulaşırsın.

Kum tanesi olmadan kumsal kumsal olur mu? Su damlası olmadan okyanus olur mu?

Varlığın bilir özünün ihtişamını. Fizik alemdeki şartlar unutturur ne kadar bene sahip olduğunu. O benliklerdir insanoğluna damla olmadan okyanus olduğunu zannettiren.

Varlığınla fizik alemdeki senin bir olması içindir bu çaba; o zaman tekliği asıl seni yaşarsın, bütün perdeler kalkar, hiçlik başlar. Artık sen, sen zannettiğin değil, olman gerekensindir. Başlangıçta olduğu gibi…

Bu döngüyü her insanoğlu tamamlamak zorundadır, amacı budur.

Hiç Olmak

“Hiç Olmak” kendini değersiz hissetmek değildir. Tam tersine içindeki zenginlikleri keşfedip, bedenli kimliğinin özüne göre bilgisinin hiçliğini fark etmektir. Bunu anlayan varlık küçüklüğünü anlar. Varlığın tekamül seviyesine göre gösterdiği dirayet, özveri, sadakat gibi düşünceler artık onunla bir olmaya başlar. Yalnızlık duygusu şuur sahasını kaplar. Çokluğun içindeki yalnızlıktır bu. Bu durumu kabullenmesi o kadar kolay değildir. Çoğalan yalnızlığında mutlu olmaya başlar. Bu insanoğlunun beşeri varlığıyla anlayabileceği bir mutluluk değildir. O artık içindeki Tanrı’yı bulma yolunda önemli bir adım atmıştır. Artık ne bir insan ne de bir Tanrı’dır. Teşevvüşü yaşamaya başlamıştır. Tıpkı kozasından çıkmayı bekleyen bir kelebek gibi kendindeki değişimi izlemeye başlamıştır. Artık içindeki benler azalmış, tam bir sakinlik hüküm sürmektedir. Duru, dup duru bir okyanus gibi. Baktığın zaman sadece dinginlik veren engin bir su, ama içine daldığında seni hayrete düşüren müthiş bir zenginlik…

Hiçlik insanoğlunun kendi içindeki okyanusu seyretmesi, içine dalıp zenginliklerini fark edeceği ana kadar sabırla beklediği durumdur.

Öyle bir durumdur ki; beklenti yoktur, acelecilik yoktur, kuşku yoktur. Sadece sakinlik vardır. Yalnızlık vardır…

Sabretmek

Sabretmek; neye sabretmek, niye ve kimin için sabretmek? Şunu anlamak gerekir ki hiçbir güç, hiçbir enerjinin insanoğlundan beklentisi yoktur. Buna ihtiyacı hiçbir zaman olmamıştır ve olmayacaktır. Önünde duran bu koca dağa kendin için tırmanıyorsun, zirvesindeki ödül için.

O dağa her insanoğlu tek başına çıkmak zorunda. Yoluna çıkan taşları tek tek aşmalı. Bunu yaparken canı yanacak, vazgeçecek ama sonra tekrar kalkıp yoluna devam edecek. Başka çaresi yok. Yolun sonunda ödülü kendisi. Özünü bulmaya gidiyor. Kendiyle buluşmaya, bir olmaya… Bu çağrıya kulak vermese olur mu?

Dağa tırmanırken önüne çıkan en büyük taş sabırdır. Hiçbir şey bilmeden, ne olduğunu bilmeden sabretmek, tevekkül etmek, dünya hayatında yaşadığı zorlukları kendi özünün hazırladığını, kendi iyiliği için olduğunu bilmeden sadece hissederek beklemek, güvenmek, isyan etmemek. Bu dağın kendi içinde, kalbinin üzerinde olduğunu bilmemek, hissetmemek.

Her bir taşı aştığında hislerin artar, zirveye çıkmak için acele edersin. Şunu unutma ki bu yolda aceleciliğe yer yok. Aldığın her yeni bilgi özüne işlemezse ileriye tek bir adım atamazsın, yerinde sayarsın.

Sabretmek, beklemek, beklentisiz beklemek, ne olacağını bilmeden beklemek tam bir teslimiyet gerektirir. Kendine, özüne güven. Bilsen ki o dağın zirvesinde dup duru bir okyanus var. O okyanus seni o kadar uzun zamandır bekliyor ki…


Pastırma yazı biterken...


Günlerdir hangi bulvara çıksam, tepemde yazdan kalma nazlı bir ışıltı......hep aynı yaprak sarısı yollarda......ve dilimde o eski Joe Dassin şarkısı:"Biliyor musun, hiç mutlu olmadım bu sabahki kadar /Benzer bir plajda yürümüştük yine... mevsim sonbahar".Şarkının anlattığı, Marie Laurencinin suluboya tablolarını andıran uzun etekli kadınla rastlaşır gibiyim her köşe başında.... şarkıdaki adama vaat ettiğini, bana da fısıldıyor sanki:"Bir yıl, bir asır veya bir ömür / Bu pastırma yazının renkleri dolacak hayatımıza...

Uzun sürmüş bir yazdan artakalan bu arsız güneş; mevsime inat masmavi gülümseyen bu çapkın gökyüzü, yaz uykusundan uyanmaya çalışan sokakları kolundan çekiştirerek eski tembelliğine çağıran bu hınzır rüzgar......nasıl da ilkyaza benziyor bu sahte bahar...Olgunluk çağı gibi ömrümüzün; ilkbahar sanmak işten değil, kanmak öyle kolay...Öyle kolay, bitmesini hiç istemediğimiz bir yazın uzatma dakikalarını, bahara yeni başlarmış gibi yaşamak...Yüreğimizin hala eski coşkuyla çiçeklenmesine içten içe sevinerek, o çiçeklerin çabuk yaprak dökeceğini ve ardından sıkı bir yağmur geleceğini bilerek, bilmezden gelerek, düşünmeye üşenerek rüzgara kapılmak öyle kolay...

Pastırma yazındaysanız hayatın, 2 adım gerisi yazdır, 3 adım ötesi kış...Yaz yorgunu yüreğiniz, sonbahar sızlanmalarına başlamadan, son uçurtmaların ipine tutunup salınmak ve çocuksuluğuyla avunmak ister.Güneş, nüfus kağıdına aldırmaksızın seven bir aşık gibi, takvime inat, salar saçlarını erken inen akşamlara...Ufuktaki bulutları sezenler, ışığın kıymetini daha iyi bilir.O yüzden pastırma yazı, bahardan daha değerlidir.

Sait Faik, (ki anlar dilinden çiçeklerin, ağaçların, otların) der ki;"Çiçekler, ağaçlar ve otlar ağır ağır yaprak dökerken, insanlara ümitlerinden ve zaaflarından bahsederler son defa..."Ümit, hala ışıldamasındadır güneşin...Zaaf, erken solmasında, çabuk yorulmasındadır.Hala içimizi ısıtıyor olmasının coşkusu, yakında solacak olmasının hüznüne bulaşır."Gelecekse gelsin artık sonbahar" ile "Hiç bitmese şu yaz" arasında sıkışıp kalmış bir ruh hali yakamıza yapışır.Ümit, zaafa karışır.Kalpte eskiden kalma, tanıdık bir karıncalanma, her sabah "Acep bulutlandı mı hava" endişesiyle bakıp camlara, aynalara; yakarırız:"Nolur bir güneşli sabah daha!.."

Sonra, kısalır güneşin saçları, akşamları...Pastırma yazının hayatımıza dolan renkleri solar.Vedalaşır göçmen kuşlar... Son uçurtmaları toplar çocuklar...Eski Fransızca şarkı, bir soruyla biter :"Bugün çok uzağındayım o pastırma yazının / Bir yıl, bir asır, bir ömür geçti / Acaba beni hala hatırlıyor musun?" 

Yaşanmamış Hatıralar

I
Yaşanmamış hatıralar bilirim
Büyülü sonbahar akşamlarında
Bulutlar üstünde su kenarında
Yalnız hayal edilen hatıralar
İşte; en ürpertici nağmelerle
Bizim şarkımızı söyliyen rüzgar
Sen dudağında gülümsemelerle
Ben gözyaşlarımla, bu alemdeyim
Fakat yine bizbize, başbaşayız
Duymasan düşünmesen de; unutma
Bir daha bu anı yaşayamayız.

II

Görülmemiş manzaralar bilirim
Karda, kışta, belki de ilkbaharda
Hür denizlerde, kuytu ormanlarda
Sadece hissedilen manzaralar
Bak. Dinle, neler anlatıyor yağmur
Üşüyorum üşüyorum beni sar
Karanlık başladı, gitme ne olur
İnan değişen manzaralar değil
Kilometreler ayıramadı bizi
Fakat bir gün gelir de birleştirir
Beyaz bir güvercin kanadı bizi

III

Söylenilmemiş mısralar bilirim
Hüzün dolu yağmurlu gecelerde
Alev çalgıların sustuğu yerde
Yalnız, yalnız düşünülen mısralar
Bilinen şeyler huzur içinde
Bilmenin bilinmez bir korkusu var
Bak bütün rüyalarım nur içinde
Çünkü, bugün havasını kokladığın
Denizaşırı bir diyar bilirim
Ve o diyarda seninle beraber
Yaşanmamış hatıralar bilirim 

Frida Kahlo'nun birbirinden güzel 7 eseri ve hikayesi

1.FRIDA AND DIEGO RIVERA
Frida Kahlo deyince akla gelen ilk isim Diego Rivera'dır elbette. Ne yaparsa yapsa onu sevmekten vazgeçmedi Frida. "Senin çirkin olduğunu söyleyen annemden nefret ettim. Sana benim gibi bakamayan herkesten. Senin güzelliğini görememelerini anlayamadım hiç…" diyen Frida bu eserinde de büyük aşkı Diego'su ile düğün günlerini resmetmiştir.

2. WITHOUT HOPE
Frida Kahlo küçükken geçirdiği çocuk felci ve ardından yaşadığı trafik kazası sonucunda yatağa bağımlı hale gelmiştir. Hayatı boyunca bu sağlık sorunları peşini bırakmamıştır. Yatağın üzerinde şövale benzeri bir düzeneğe tutturulmuş huni yardımıyla yediği sakatatlar o sıralarda hastalığına çare olması umuduyla yediği sakatatlardır.

3. SELF PORTRAIT WITH CROPPED HAIR
Frida, Diego ile çok büyük bir aşk yaşamıştır, fakat bu büyük aşk aynı zaman da büyük ayrılıklarla doludur. İlk ayrılıkları sonrasında Frida yaptığı bu resimde de olduğu gibi girdiği bunalım sonucu tüm saçlarını kesmiştir. "Böyle bir bunalıma sebep olan ayrılığı nedeni ne olabilir ki?" Diyecek olursanız eğer, Ressam Diego Rivera çok çapkın ve kadın tutkunu olan bir adamdır ve evlilikleri sırasında biseksüel olan Frida ile birbirlerini defalarca kez aldatmışlardır. Ama bardağı taşıran son damla ve bu resmin mimarı olan olay Diego'nun Fridayı öz ablasıyla aldatması olmuştur.

4.HOSPITAL HENRY FORD
Frida Kahlo'nun rahmi ve yumurtalıkları geçirdiği trafik kazası sonucu çok hasar görmüştür. Bunun sonucunda hamile kalması çok riskli olduğu gibi doğum yapabilme ihtimali çok düşüktür. Evlilikleri boyunca iki kez hamile kalan Frida iki bebeğini de doğuramamıştır. Bu resminde Frida, Diego'nun isteksizliğine rağmen sıkı sıkıya sarıldığı ilk bebeğini düşük yaparak kaybedişini anlatmıştır.

5. FRIDA AND CAESAREAN OPERATION
Yaşadığı ikinci ve son hamileliği de düşükle sonuçlanmıştır. 3 aylık hamileliğinin sonunda rahatsızlanan Frida bebeğini aldırmak zorunda kalmıştır. Her zaman ki gibi hislerini sanatıyla yansıtıp, doğurmayı çok istediği bebeğini kaybedişini bu şekilde resmetmiştir.

6.THE TWO FRIDAS
Frida'nın 1939 yılında Diego'dan ayrıldıktan sonra çizdiği resimlerden biridir The Two Fridas. Sağ tarafta ki Frida Avrupa kültürlü bir kadın rolünde, solda ki ise Meksika yerlisi Frida'dır. Avrupalı Frida‘nın kalbinden çıkan damar burdan uzanıp Meksikalı Frida‘nın kalbine,oradan da Frida'nın elinde duran küçük bir aksesuara bağlanmıştır. Bu aksesuarın üzerinde Diego‘nun çocukluk resmi vardır. Burada Frida Diego‘yu hem kocası hem çocuğu gibi gördüğünü anlatmak istemiştir.

7. PORTRAIT OF ALEJANDRO GOMEZ ARIAS
Alejandro Gomez Arias Frida Kahlo'nun okul arkadaşıdır. O talihsiz günde, Diego Rivera'nın ders verdiği okullarına giderken yaşadıkları trafik kazasında beraberlerdi. Fakat Alejandro bu kazadan Frida'nın aksine fazla yara almadan kurtulmuştur. Ardında bu kazadan sonra yatağa mahkum olan Frida'yı bırakarak aynı yıl ülkeden ayrıldı. Alejandro ile Frida bir süre mektuplaşmayı sürdürdüler. İlişkilerini bitirdikleri sene olan 1928'de Frida bu portreyi yapmıştır.

(Onedio)
 

10 Eylül 2015 Perşembe

Özünüz öyle muhteşem, öyle saf, öyle temiz ki. Çünkü onda “Tek” olandan bir parça var…




Birbirinizden Farklı Değilsiniz

Koca bir dağı bir anda yıkabilir misin?

Kalbinin üzerine katman katman döktüğün katranları da bir anda temizleyemezsin. Bunları bir anda temizlememen gerekir. Hemen tam bir temizliği insanoğlu kaldıramaz; ya delirir ya da inanç sistemini sorgulamaya başlarsın. Yavaş yavaş, sindire sindire. Özünüzle buluşmak için acele etmeyin. Acelecilik sizdeki katmanların azalmasına değil artmasına yol açar.

Uygulama:
Yalnız olarak rahat bir ortama girin. Çevrenizdeki herhangi bir varlığa odaklanın; bir yaprak, bir çiçek… Onun enerjisiyle bir bütün olduğunuzu düşünün, ondan farkınız olmadığını düşünün.

Saçma mı geldi? O zaman yapmayın, hazır değilsiniz…

Onunla bir bütün olduğunuzu, o olduğunuzu hissedin. Onun karşılaştığı zorlukları kendiniz karşılaşmış gibi hissedin. Onun etrafına yaydığı güzellikleri de siz yayıyormuşsunuz gibi hissedin.

Sırayla bu tekniği hayvanlar ve en son da hiç tanımadığınız insanlarla deneyin. O hissi yakalayabilirseniz, o varlığa bir daha asla eskisi gibi bakamazsınız.

Hiçbirinizin birbirinizden farkı olmadığını, birbirinizin tamamlayıcısı olduğunuzu ve her birinizin özünün ne kadar güzel olduğunu anlarsınız.

Madde aleminin insanoğluna giydirdiği katman katman elbiseye bakma. Onun saf, temiz, çıplak olan özüne bakmayı öğren. Hiçbiriniz birbirinizden farklı değilsiniz. İyi insan kötü insan diye birşey yok. Eksikliklerini fark eden ya da henüz fark etmeyen insan vardır. Bunu sakın unutma…

Engeller Gelişiminiz İçindir

Özünüz öyle muhteşem, öyle saf, öyle temiz ki. Çünkü onda “Tek” olandan bir parça var…

Birer tohumsunuz siz. Düzgün mükemmel tohumlarsınız. Dünya’ya, madde alemine saçıldınız, toprakla buluştunuz, filiz vermeye başladınız. Fırtına, rüzgar, kuraklık gibi dış etkenler sizin özünüzün ne güzel bir tohum olduğunu unutturdu.

Büyük bir mücadele başladı. Siz mücadele ettikçe dış etkenler daha da arttı. İsyan ettiniz. Neye, kime, niçin isyan ediyorsun? Bu oyunu sahneye koyan da, oynayan da, seyreden de sensin.

Halbuki, gelen fırtınanın senin bitkini nasıl güçlendirdiğini düşünsen, bir sonraki fırtına için daha hazırlıklı olmanı sağladığını düşünsen, sabırla o fırtınanın sana öğrettiği bilgiyi içine alsan, bir daha öyle bir fırtınayla karşılaşmazsın.

Karşınıza çıkan her engel sizin gelişiminiz içindir.

Karanlık Zannettiğin Aydınlık

Kim bilebilir senin içindeki zenginliği senden başka. Ararsın senin içindekini birinin söylemesini, sana yol göstermesini. Boşuna; bu zamanda böyle birini bulamazsın. Herkes kendi iç dünyasını anlamakla uğraşırken kimse kimseyle ilgilenemez. Siz beşer varlığınızla anlayamazsınız fakat hepiniz kalplerinizin derinliklerinde hissediyorsunuz, kum saatindeki kumların azaldığını.

Bilmeden, aradığınızın ne olduğunu bilmeden, istediğinizin ne olduğunu bilmeden aramak. Karanlıkta yolunu bulmak için bir ışık ararsın, küçücük bir ışık, yolunu aydınlatacak, bilmediğin, karanlık ama bir o kadar da muhteşem bir çekimin olduğu yolu aydınlatsın diye. Kimseyi arama sana fener tutması için; kalbine bak, bak nasıl ışıldıyor, pürüzsüz, kesiksiz bir ışık. Dikkat edersen, o ışığın önündeki yoldaki her zerreyi nasıl aydınlattığını görürsün.

Sır sensin. Senin kalp ışığının aydınlattığı gibi hiç bir beşer varlık senin yolunu aydınlatamaz. Her varlık kendi yolunu kendi aydınlatabilir. Yolun sonunu mu merak ettin, ne mi var? Teklik var, bir olmak var, sen varsın. Asıl senle buluşma var. Bunu kalbinin derinliklerinde hissediyorsun, bunun için sana zifiri karanlık gelse de, bu yolda yürümek istiyorsun. Onun için bir rehber arayıp duruyorsun…

Bu zamanda dünya realitesindeki varlıklar kendilerine rehberlik yapabilecek durumdadırlar. Sadece ilk kıvılcımı yakacak birilerine ihtiyaç duyabilirler.

Artık kalplerin dillenme zamanı geldi.

Erdoğan Aydın - Türkler Nasıl Müslümanlaştı

 
bkz...

Türkler Nasıl Müslümanlaştı? | t2174a

Bu 70 yıl süren Türk-arap savaşlarının en önemli noktaları ve sonuçları ; 
1- 100.000’in üstünde Türk katledilmiştir.
2- 50.000’in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır.
3- Şehirler yağmalanmış , ganimet diye halkın herşeyi talan edilmiştir.
4- Tüm zenginlikler , tarihi eserler yokedilmiş , yakılmış , yıkılmıştır.
5- Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan “Talkan Katliamında” 40.000 Türkün kesilerek
24 km yol boyunca ağaçlarda sallandırılmıştır.( Tarihte örneği çok azdır.)
6- Aynı şekilde “Curcan Katliamında da esir alınan 40.000 Türk’ün nehir kenarında kafaları
kesilmiş , nehrin suyu kıpkızıl olmuş , cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır.
7- “Teslim olursanız canınız bağışlanacak” sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş ,
”Şeriat söz tanımaz” denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir.
8- Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet elde etmişlerdir.
9- Türkler böyle bir vahşet ve mezalimi Çinlilerden dahi görmemişlerdir.
10-Bu tarihi gerçekler “islam etkilenmesin” düşüncesiyle gizlenmekte , bahsedilmemektedir.
Türkçü siyasetçiler dahi konuyu geçiştirmektedir. Bundan da Araplar nasiplenmektedir.



Kaynak Kitap: ”TÜRKLER NASIL MÜSLÜMANLAŞTI ?” /Erdoğan Aydın


Sarı öküzün hikayesi


Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış.Yaşarmış yaşamalarına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki, bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları.
Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. "Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor" demiş aslanlardan birisi. "Evet" diye tasdik etmiş diğerleri.
"Nereye gideriz" diye düşünürlerken "Bir dakika" diye bir ses duymuşlar gerilerden. Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa. Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan topal aslanmış söze atılan.
"Hayır" demiş, "Hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi."
İnanmamış kimse ona ama "Haydi bir şans verelim ne çıkar" diye düşünmüşler.
Topal aslan elinde beyaz bayrak gitmiş öküzlerin yanına. Öküzlerin lideri olan boz öküz sormuş ne istediğini.
Topal aslan "Saygıdeğer öküz efendiler" diye başlamış lafa:
"Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Evet size defalarca saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki sarı öküz yüzünden... Onun rengi gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördük mü ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz. Bunların hepsi sarı öküzün suçu. Verin onu bize, siz kurtulun biz de barış içinde yaşayalım!"
Boz öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı benekli öküz "Olmaz" demiş ama kimseye dinletememiş sözünü.
Zavallı sarı öküz teslim edilmiş aslanlara. Diğerleri üzülmüşler üzülmesine ama elden ne gelir ki! Bütün sürünün selameti için bir öküz. Gerekliymiş bu.
Gerçekten de günlerce sürüye saldıran olmamış. Huzur içinde geçer olmuş günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki? Hele öküz etinin tadını aldıktan sonra."Acıktık !" demişler
Topal aslan boz öküzün yanına giderek "Selam !" diye girmiş söze:
"Gördünüz ya biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Yalnız buraya bunu söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var!.."
"Nedir?" demiş boz öküz merakla.
"Şu sizin uzun kuyruklu öküz" demiş topal aslan ve devam etmiş:
"Öyle uzun bir kuyruğu var ki nereden baksak görünüyor. O kuyruğu salladıkça bizim de aklımız başımızdan gidiyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Gelin verin onu bize bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve huzur içinde iki taraf da hayatını sürdürsün."
Boz öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de "Verelim gitsin" demişler...
İstişare daha da kısa sürmüş bu defa. Dışlamışlar uzun kuyruğu sürüden.
Saatler sürmüş zavallının çırpınışları ama sonunda o da yenik düşmüş aslanlara.
Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün daha da semirmiş aslanlar, alabildiğince güçlenmişler.
Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler.
Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. "Verin bize şu öküzü sonra karışmayız" derlermiş sadece.
Zavallı öküzlerin "Hayır" diyebilecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde. Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona.
"Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı, oysa ne kadar da güçlüydük?" diye sormuş biri boz öküze. "Biz" demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek, "Sarı Öküz'ü verdiğimiz gün kaybettik bu kavgayı!."


Tezer Özlü'nün ANISINA...



Yaşamın Ucuna Yolculuk
Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama isteği kadar büyük.
Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar.
Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. Ama sen. Senin için her beraberlik ayrılış, her ayrılış beraberlik, sevgi sevgisizlik, duyum duyumsuzluğun başldadığı an.
Birisinin teniyle yanyana olmak, kendi varoluşumu unutmak mı. Ya da daha derin algılamak mı. Kendi varoluşum. Her varoluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.
Yaşamın, daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı.
Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu. (...) İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması. (...)
Her anı ölüdür.
Şimdi sen de bir ölüsün. Her zaman benimle birlikte olan, birlikte taşıdığım sözcüklerime dönmem gerek. Sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirim. O caddeye, o geceye, gecelere, uykuyla uyanıklık arasında öylesine yatıp uyuyamadığım için sinirlendiğim ve herşeyi düşünüp, kalkıp düşündüklerimi sözcüklere çeviremediğim gecelere.
Ya da uykunun ölümsü derinliğinde var oluşumuzun küçüklüğünü algıladığım gecelere Bu yaşama ancak beni içimde esen rüzgarları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak istiyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgara, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman doluyor.
Başka hiçbir şey.
Sevgi, istenilen bir olguya aktarılır, aktarılabilir. Çeşitli anlara, çeşitli insanlara, çeşitli kentlere, caddelere, tepelere aktarılabilir. İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi o denli derindir. O denli doyumsuzdur. Ve acısı da o denli büyük. Yaşam acısı.
Sen düşüncelerle yaşıyorsun, diğerleri gerçeklerle.
Öykü ve şiir yaratmak için doğmuş olanlar, aşık olmakla yetinemezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entelektüel örgüsü yoktur. (...)
(...) Ondan, bu duygudan, bu istekten, içimizde yaşatma çabası gösterdiğimiz bu sevgi özleminden, özlemin biçimlendirdiği kişiden, düşüncelerimizin biçimlendirdiği derin bağlarda, bu duygular kendi dünyamızda, yalnızlığımızda kalsa da, bir rahatlık, bir kalıcılık, bir hoşnutluk akıyor. Susarken, yürürken, sigara içerken, bakarken, uyurken, severken, boşalırken.
Bu duyguyu yitirmediği sürece insanın bunalımı bile anlamlı. Duygular bir kişi olarak belirmese de. Ama insan bu duygularını, birinin tenine, bedenine aktarabilirse, bunu başardığı an yaşam inandırıcı oluyor.
İnsan hiç geçmesin istiyor varoluşu. Bu duyguyu yitirmemen gerek. İnsanda biçimlenmese de. Bu duygu beni yenen, içimde yaşayan ve ölen canlıyı yenen tek duygu.
Hiç durmadan dokuz saat araba kullandı. Kendi içine yönelik bir yolculukta. Kendi derinliklerine varmak istediğinde. Üstelik yirmi yaşının verdiği doldurulması olanaksız kaygının baskısı altında. (Ama kırık yaşında olan ben neden bitirmiyorum kendi içime olan yolculuğumu.)
Ama bitirme, bitirme. İnsan yirmi yaşında ya toplumun akılla bağdaşmayan düzenine girer ya da var olur. Uyum istemiyor, var olmak istiyor. Gidiyor. Sınırlarını zorluyor. Ben de gidiyorum. Henüz uyum duyacağım hiçbir şeyle karşılaşmadım.
(...) Oysa sevgiyi genelleştirebilmek için insanın kendisini tümüyle egemenliği altına alabilmesi gerek. Zaman zaman kendi kendimden çıktığımda, başlangıçtaki bir genç gibi bocalıyorum. Oysa ben, hiçbir zaman, hiçbir olgunun başlangıcında olmadım.
Her zaman, her başlangıç ve her son belliydi benim için. Yaşamı tıpkı, aynen Anadolu`nun sıkıcı küçük kentlerinde bulduğum biçimde avucuma ya da düşünceme ya da gözlerimin ufkuna aldım ve sonra kendi beğenime göre istediğim biçimi verdim bu önümden gelip geçen ya da benim önünden geçip gittiğim yaşam denen olguya. O durgun bunalım canlı oldu ve canlı olan durgun, bunalımlı.
Yeterince dolaştım dünyayı ve anladım ki her insan iyi ve herbiri diğeri ile eşdeğerde.
(...) Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, diriltiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz.
Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım.
Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs yada tren istasyonuna, hangi havaalanına yada hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.
(...) rastlantılardan oluşan bir yaşamın yaşam olmadığını düşünüyorum. Ve kendime gerçekten rastlantılardan sıyrılıp sıyrılamadığımı soruyorum. 

9 Eylül 2015 Çarşamba

İzmir’in Kurtuluşu ve Atatürk’ten Bir Ders



Tarih 9 Eylül 1922. Kurtuluş Savaşının bitiş tarihi. Türk ordusu İzmir’e giriyor.  İzmir’in alınışı ile ilgili olarak “İlk verdiğim Akdeniz hedefine varmakta orduların gösterdiği gayret ve fedakarlığı hürmet ve takdirle anarım. Elde edilen büyük muzafferiyetin yapıcısı olan kıymetli arkadaşlarıma en içten teşekkür ve tebriklerimi bildiririm. Orduların bundan sonra verilecek hedeflerin alınmasında da aynı fedakârlık yarışmasını göstereceklerine inancım tamdır.” mesajından sonra 10 Eylül günü Mustafa Kemal İzmir’e gelir ve hükümet konağında o tarihi kısa konuşmasını yapar.

“Bu başarı milletindir.”

Gelin gibi kırmızı-beyaz renklerle süslenmiş otomobil ile Konak meydanına girerken ağaçlar arasında gördüğü kuzu için “Aman şu kuzuyu kesmesinler.” diyecek kadar hassastır.

Türk ordusundan kaçan Yunan ordusu geri çekilirken çoğu yeri yıkmakta ve ateşe vermektedir. Yunan ordusunun sivil halka yönelik bu iğrenç davranışına karşı Mustafa Kemal aksine büyük bir milletin büyük bir insanı olmanın tevazusunu göstermiştir.

İzmir halkı gördüğü zulüm ve işgal sonrasında Yunan bayrağını bir atın kuyruğuna bağlarlar. Bayrak yerlerde sürünmektedir. Bunu gören Mustafa Kemal derhal müdahale eder ve tüm dünyaya ders gibi şu sözleri söyler.

“Bayrağı ters taşıyabilirler fakat yerde süründürmesinler. Bu bizim adetlerimize yakışmaz!”

Daha sonra Karşıyaka semtinde konuk olacağı eve doğru yola koyulur. Eve vardığında kapı eşiğine ipekten bir Yunan bayrağı serili olduğunu görür. Yerli halk paşadan bu bayrağı ayaklarıyla çiğnemesini beklemektedir.  Paşanın cevabı şu olur;

“Bir milletin istiklalini temsil eden bayrak çiğnenmez!”

Bayrağı yerden kaldırtır ve evden içeriye girer. Ruşen Eşref Ünaydın’ın “İşte sen İzmir’e ilk gün zaferinle böyle girdin” sözü de tarihteki yerini alacaktır.


4 Eylül 2015 Cuma

Atatürk diyor ki....





Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.
Mustafa Kemal ATATÜRK

Başkalarına gerçekleri farklı gösterebilirsiniz ama kendinize bunu yapamazsınız




Bilgiyi Özümsemek
Kutsal kitaplarda yazanı özümsediğinde, içindeki bilgiyi açığa çıkartmak için gereken bilgi enerjisini beklersin; günlerce, aylarca hatta yıllarca, sonunda mutlaka gelir. Ama bilmediğin birşey var. Önemli olan bu bilginin sana gelmesi değil, onu elinde tutmandır. Gelen bilgiyi özümsemen, içindeki bilgiyle harmanlaman, yoğurman, şekil vermen, pişirmen ve başkalarına sunmandır. Önemli olan budur. Bunu sakın unutma…

Bilgi isteyene, sistem istediği bilgiyi gönderir, ne kadar istiyorsa o kadar gönderir. Kendini bilmek burada çok önemlidir. Kaldırabileceğinden çok bilgiyi, hazır olmadan alırsan, önce bilginin güzelliği, hoşluğu ile kendinden geçersin; sen fark edemezsin bilgiyi dönüştüremediğini. Bu bilgi önce seni dönüştürecekken, bir bakmışsın yanıp kavrulmuş kül olmuşsun.

Kendini tanı, dürüst ol. Küçük emin adımlarla ilerle. Böyle yaparsan temelin sağlam olur. Yapman gerekenleri hiç zorlanmadan yaparsın.

Diğer Seni Tanımak

Kah buradasın, kah orada, ama sen hep burada olduğunu zannediyorsun. Gerçek hayatı burası zannediyorsun. Bir bilsen, bildiğinin aslında kumsaldaki bir kum tanesi kadar olduğunu. Kendini bir tanısan, buradaki seni değil, oradaki senin neler bildiğini. Bir anlasan ne yüce varlık olduğunu, o zaman anlarsın hakikatin kendisi olduğunu…

Uygulama:
Kalbini gözünün önüne getir. Sonra kalbinin uçsuz bucaksız bir enerjiden oluşan bir okyanus olduğunu düşün. İki avucunu birleştir. Bu enerji okyanusundan al ve iç. Enerjinin bütün vücudunda dolaştığını, her hücrene nüfus ettiğini hisset. Bunu aklına geldikçe yap, ta ki bu enerji ile bir bütün olana kadar.

Eksiklikleriniz İle Yüzleşmek

İnsanoğlunun kendi eksikliklerini görmesi için yapması gereken tekniklerden biri.

Yapması gereken kendini izlemektir:

Her insanoğlu kendini mükemmel görür, eksikliklerini görmemezlikten gelir. Bu davranış onun madde alemine tezahüründen kaynaklanmaktadır. Bu özelliği olmasa aynı prototipler gibi olurdu. Bu da ruhun tekamülü prensibine ters düşerdi.

Bu yüzden önce eksiksiz insanoğlu olmadığını kabul etmek gerekir. Bu kabulden sonra kendi eksikliklerimizle karşılaşmamız gerekir. Bu acıtan bir süreçtir. Kendini mükemmel gören bir varlığın kolay kaldırabileceği bir deneyim değildir.

Uygulama:
Sakin, loş, sessiz bir odaya çekilin; gözlerinizi kapatın, gevşemeye çalışın. Daha sonra karanlığa odaklanın. Kendinizi hayal edin. Görmenize gerek yok, düşünmeniz yeterli. Sakın zorlama yapmayın. Odaklanamıyorsanız demek ki ya yöntem size uygun değil ya da siz hazır değilsiniz.

Kendinizi hissedebilirseniz önünüzde bir su birikintisi ya da ayna gibi kendinizi görebileceğiniz bir şey düşünün. Yansımanıza odaklanın, eksik olan tarafınızla karşılaşmayı dileyin, bunu kalpten isteyin ama sakın zorlamayın. Eğer görür ya da hissederseniz bu hem acı hem de mutluluk verici bir deneyim olacaktır. Bu eksikliği tanımlamak için yapılması gerekenleri sizden iyi kimse bilemez. Eksikliklerinizi size gösteren kendinizden başkası değil, sizsiniz.

Başkalarına gerçekleri farklı gösterebilirsiniz ama kendinize bunu yapamazsınız.



3 Eylül 2015 Perşembe

Eylül Sabahının Serinliğini



Eylül sabahının serinliğini Yaprakların serinliğini Ciğerlerime dolduruyorum Sessizlik ve serinlik Birleşiyor Yıkanmış güvercinler Ve çok uzakta bir tren sesi Her zaman yeniden başlamak duygusu Doğuyor içimde Her uyanışımda Düşmanlarımı bağışlıyorum Daha çok seviyorum dostlarımı Her uyanışımda Eylül sabahının serinliğini Yaprakların serinliğini Yüreğime dolduruyorum

Yalan Dünya

Jülide Özçelik - Yalan Dünya 

Nlüfer - Hasret Çığlıkları - YouTube
 
Mehmet Erdem - Hakim Bey - YouTube

Nilüfer | Son Arzum - YouTube

Zuhal Olcay - Pervane - YouTube

Yağmur (Nilüfer) - YouTube

Aşkın Nur Yengi - Dün - YouTube
 
Cem Karaca - Sevda Kuşun Kanadında - YouTube

Nilüfer - Haram Geceler - YouTube

Bu Şehre Sonbahar Geldi & Deniz Seki - YouTube

ziynet sali mor yıllar | İzlesene.com

2 Eylül 2015 Çarşamba

İçindeki okyanusa ulaşmak istiyorsan, önce yapman gereken kendini sevmek



İnsanoğlunun Uyanışı

Küçük bir taş atsan göle, nasıl yuvarlak, sessiz sakin, küçükten başlayarak büyüyen, büyürken de şekli ve sakinliği hiç bozulmayan dalgalar olur. İşte insanoğlunun uyanışı da böyle olur. Yeter ki o ilk taşı birisi doğru yere, doğru şekilde atsın. Birbirinize yardımınız ancak böyle olabilir. İlk taşı doğru yere doğru şekilde atabilmek…

Doğru yer insanoğlunun kalbidir. Doğru, sizdeki saf sevginin onda tecelli etmesidir. Eğer siz kalbinizdeki okyanusa ulaşabilmişseniz, o zaman saf sevginiz bir başkasında tecelli olur. Uyanışı insanoğlunun daha sonra kendi kendinedir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, insanoğlunun uyandığını zannedip başkalarını da uyandırmaya çalışmasıdır. Bu hem kendi hem de başkaları için son derecede tehlikelidir…

Uyanan insanın bir çaba harcamasına gerek yoktur. Bir çaba, bir zorlama varsa, o uyandığını zanneden ama halen daha kış uykusunda olandır.

Gerçek uyanmış insanın pek birşey yapmasına gerek yoktur. Karşısındakini ondan daha iyi tanır, bilir neyin onun kalbindeki gölde taş etkisi yapacağını, bilir başlangıcını, bilir sonunu da…

Yapması gereken ne ise onu yapar. Belki tek bir kelime, belki susmak sadece dinlemek.

Asla ne yaptığı ile ilgili konuşmaz, bilgi vermez. Sadece sessizce insanoğlunun kalbindeki göle attığı taşın nasıl düzgün dalgalar oluşturduğunu, o dalgaların da o küçük gölü nasıl engin bir okyanusa dönüştürdüğünü seyreder. Tıpkı kendi okyanusunu bulduğu gibi…

Aslında oluşan, bulunan hiçbir şey yok. Okyanus her insanoğlunun kalbinde, yaradılışından beri hep orada duruyor…

Kendinle Karşılaşmak

İçindeki okyanusa ulaşmak istiyorsan, önce yapman gereken kendini sevmek.

Herşeyinle kendini kabul etmen… Kuru kuruya bir sevgi değil bu, gerçek saf sevgiyle sevmek.

Kendinle karşılaşmak; bu çok zordur, acı vericidir. Eğer bu karşılaşmada kalbin sızlıyorsa gerçek duygularındır.

Eksik gördüğün tarafını gördüğünde, onu sevgi ile kabullen, sakın bu eksikliğin için bahane bulma. Bu kendine yapacağın iyilik değil kötülük olur.

Gerçek bir karşılaşma yapabilirsen, eksiklik olarak gördüğün şeyin senin gelişiminde ne kadar önemli olduğunu anlarsın. O zaman, o eksikliği içindeki saf sevgi enerjisi ile tamamlarsın…

Eğer gerçek bir karşılaşma yaşadıysan, zaten o eksiklik senin gelişimin için gerekli olan görevi tamamlamıştır.

İyilik ve kötülük diye birşey yoktur. İnsanoğlunun tekamülü vardır. Bunu sakın unutma…

Sizler Küçük Birer Damlasınız

Sizler küçük birer damlasınız; saf, şeffaf, temiz, bir o kadar da güzel. İster okyanusa düşer, sizin gibilerle bir olur. İster tek kalır yere düşer, yok olup gidersiniz, bir sonraki sürece kadar.

İnsanoğlunun birlik ve beraberlik içinde olması çok önemlidir. Özellikle yaşadığınız şu dönemde hepinizin özünün bir damla olduğunu unutmayın. Sır mı istiyorsunuz? İşte size ilk sır: Önce damla olduğunuzu bilin, onu sevin. Sonra çevrenizdekilerin sizin gibi olduğunu kabul edin ve onları da kendiniz gibi sevin. Onları eksik gördüğünüz yönleri ile sevin…

Önce ilk adımı siz atın, karşılık beklemeyin, yargılamayın. Bir süre sonra bakacaksınız ki iki damla birleşmiş daha büyük tek bir damla olmuş…

Damlalar eklendikçe bir bakmışsınız ki duru, dalgasız, uçsuz bucaksız bir okyanus olmuş.

İnsanoğlunun birlikte hareket etmesi, tek vücut olması önemli; dünya yasası böyle.

Altınçağ, insanoğlu okyanus olduğunda yaşanacak. Önce kendi damlanın nereye düşeceğine karar ver…