Kültür Sanat Edebiyat

Kültür Sanat Edebiyat
KÜLTÜR okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. SANAT güzelliğin ifadesidir. Bu ifade söz ile olursa şiir, nağme ile olursa musiki, nakş ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur. EDEBİYAT Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bugün içindir ki edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa mûsıkî gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

29 Aralık 2015 Salı

Sonsuzluk ve Bir Gün

Son zamanlarda dünyayla tek bağlantım şu bilinmeyen karşı pencere... Bana hep aynı müzikle karşılık veren... Kim bu? Nasıl biri? Bir sabah onu bulmaya çıkmıştım ama sonra bir daha düşündüm. Belki de bilmemek ve hayal etmek daha iyidir.
Benim gibi bir münzevî olabilir miydi? Ya da belki küçük bir kız çocuğu... Okula gitmeden önce bilinmez bir oyun oynayan... Her şey çok çabuk gelişti! Şu şüphe uyandırıcı ağrı... Öğrenmek için inat edişim... Bilmek isteyişim... Sonra da karanlık... Etrafımı saran sessizlik...
Sessizlik. Her şey, bizi, kış gelmeden önce teknelerin gölgeleri üzerine vuran, uykudaki güneşin anîden açmasını sağlayarak, âşıkları dışarı uğratan riyakâr baharın verdiği sözlere inanmaya itiyor. Kış gelmeden önceki her şeye inanmaya itiyor...




The Sound of Silence & Jethro Tull





Bir de kendi kendime sesli konuşmam var. Ben asıl ordayım işte.


ben doğurdum seni, bir hayal için ödünç 
bir bahardan...Birhan Keskin

Aylardan en zalimidir Nisan, leylaklar
Açtırır ölü topraktan, yoğurup
Bellekle isteği, diriltir
Ölgün kökleri bahar yağmurlarıyla...T.S. Eliot

İşte ben hep böyle garip mahzun,
Bir şey beklermişcesine yaşıyorum...Turgut Uyar

Ne derdin çağıltısı duyulur ne kuş sesleri
bulutlar bile silinip gitmiştir artık
ürkütmüş seni bir ceylan gibi
bu karanlık sular ve bu yalnızlık...Ahmet Telli

Gözlerindeki kederi öperim
Alın kırışığında kanat çırpan sevgiyi
Öyle yıkık durma ne olur
Akşama düşen gün gibi.
O büyük sırrını öperim
Bir hazine gibi üstüne titrediğin
İçindeki güneşini duygularının
Geceye düşen o çiy tanelerini…Şükrü Erbaş

Mutluluğa hep geç kalırım
Hep erken giderim mutsuzluğa
Ya her şey bitmiştir çoktan
Ya hiçbir şey başlamamış...Aziz Nesin

Ben sevemezsem sevmek kimselerin elinden gelemez...Turgut Uyar

Nerelerdeydin diye sorarsan
"Hep eskisi gibi", diyeceğim.
ve öyle çok ki unutmak istediklerim...Pablo Neruda

Bunu ancak sen anlarsın. 
Yine de mutlu olmanı bütün kalbimle isterim...Ahmet Arif
*
Açmışsa bir sardunya saksıda
Bütün (aşklar) paranteze alınsın
Bıraktım ellerimi, artık sana bunu yazsın mektuplar postaya takılırsa...Ey aşk sen
Artık bazı şarkılar kadar yaralısın...Didem Madak
*
Bu şiiri uyku haliyle yazdım
Akdeniz bir çaydanlık gibi fokurduyordu az ötede
Biraz sonra kalkıp yüzümü yıkarım artık
Sonra bir kitap okurum, ya da çiçekleri sularım...Ahmet Erhan
*
Az sevme bilmiyorum ben.

Çok sevdiğimdendir bu kadar incinmem...Didem Madak

28 Aralık 2015 Pazartesi

Zorba

Artık dünküleri hatırlamaktan, yarınkileri istemekten vazgeçtim; şimdi, şu anda ne oluyor, o ilgilendiriyor beni.

Sürekli kurcalayan, törpüleyen acı...








Bilginin her türü ıstıraptan gelir. Sefahat, duraklamak ve geriye bakmamak eğilimindedir, oysa acı hep nedenleri sorar. İnsan ağrılarda incelir. Sürekli kurcalayan, törpüleyen acı, ruhun toprağını altüst eder. Yeni düşünce meyveleri için gerekli havalandırmayı sağlayan da bu altüst oluştur.



Yüzme Havuzu

Ama biz dağınık kaldık. Sevgimizle, sevgisizliğimizle. Mutluluğumuzla, mutsuzluğumuzla. Özlemlerimizle, yitikliğimizle... 


Otuzyedi Gün Kaç Gündür

Ama her yaşta mutlu olmaya hakkı vardır insanın.


Vakit öldürüyoruz, diyorlardı.Kimin haddine düşmüş vakit öldürmek! "Vakit" onu yaşatmayı bilmeyenleri öldürür...


İnsanda aşkla yanmak mecazdır.Çiçekte gerçektir, çünkü damat adayları kendi ağırlıklarının birkaç misli oksijen yakarlar.Güzel koku olur, sıcak bir tütsü gibi bakireyi sarar yalvarışları.Bu yalvarışın bütün gövdesini dolanışından gelinin başı döner, canına en yakın olan güveye eğilir.Gelin bu öpüşten kalkınca doğan yeni gün kadar yeni ve temizdir.Bağrında yeni hayat başlar...
Çiçeği ise çoğu insan bilirim sanır.Kesilir vazoya konur, demet ve çelenk edilerek sunulur vb. Yaprakların damarlarından akan yemyeşil kan, çiçekte renk renk parlar.Çiçek ölünceye kadar bal yapar.Zaten çiçek, bitkinin zifaf odasıdır, bitki orada balayını yaşar.Balayı çiçekte mecaz değildir, objektif bir gerçektir.
Bir de toprak hiç yalan yutmaz, onun bağrına tohum ve tane atarsın, hemen bitki yaprak yaprak yeşil alev gibi fışkırır.Tohum diye çerçöp atarsın hiçbirşey fışkırmaz.Toprak çerçöpü de yabana atmaz,onu tohuma gübre yapar.
...Alışılan öfkelenmektir, diye öfke taslamak zahmetine de katlanamıyordum.
...Neyse, hayatımda pek kazanmadım ki, kazanmasını öğreneyim.Ama kaybetmesini, hem de şahane kaybetmesini öyle öğrendim ki, en zengin kazanışlara taş çıkartan bir ferahlık ve gönül açıklığıyla, gülerek kaybederim.
Vakit öldürüyoruz, diyorlardı.Kimin haddine düşmüş vakit öldürmek! "Vakit" onu yaşatmayı bilmeyenleri öldürür...
Bir insanın adını bilmekle o insan hiç tanınır mı? Bir insanın bana takdim edilmesiyle onu tanımış oluyorum. Tanıtılmamışsa o insan bana yabancı oluyor.Ona bir yakınlık duymamam, onunla konuşmamam, hatta ona hafif tertipten somurtmam gerekiyordu.Bana yabancı gelen insan yoktur.İnsanları dünya gözüyle bir kere görürüz.İşte o kadar.Bir mahkemede savcı beni "Tanımadığı insanlarla konuşur." diye suçlamıştı.Kabahat mi, diye şaşakaldım.
Her günkü hayatın şu fenalığı vardır ki,insanın ilgisini her günkü hayatın dar gereksinmelerine toplar.Ben adeta can kulağıyla dinliyor ve gönül gözüyle bakıyordum. Dostoyevski, Budala adlı eserinin başında bir adamı uzun uzun konuşturur.Ben onu okurken lafı neden bu kadar uzatıyor diye şaşardım.Şimdi neleri anlatmak istediğini anladım. Dostoyevski, az daha idam edilecekken, edilmeyen bir adamdı.Yazar, böyle bir tehlikeyi geçiren adamın hayatla ilgisinin,her günkü hayatı yaşayan bir insanınkinden bambaşka olduğunu anlatmak istiyordu.Biz o sayfaları okurken, her günkü hayatı yaşayan adamın havasında okuyorduk o romanı.Yazarın anlattıkları bu nedenle bize aşırı uzun geliyordu.
İnsanın hayatta yürüdüğü tek yol, bazen ikiye ayrılıp çatallaşıverir.İnsan, yolun bu yöndekini seçse havari ve melek olur, öbür yönünü seçse iblis ve şeytan olur.Öyle bir durum olabilir ki, iki yolun birisini seçmek üzere olan insana tam kritik anda bir karıncanın dürtüşü ya da yolun üzerinde tesadüfen bir çöp parçasının bulunması havari adamı iblis eder, atar.
Felek, Praksitel'in yonttuğu bir heykel gibi kusursuz yaratık yapmaz.Elbette kusurlu bir tarafı olacaktır.Ben bu kadar erdem verdim, karşılık olarak şu kadar erdemi isterim denemez.Dünya bakkal dükkanı mı?
Yaradılışın yarattığı ota, ağaca, insana , yani yavrularına verdiği bir sevinç ve mutluluk vardır, onu özlüyordum.İnsanlar doğayı yeniyoruz diye daha büyük bir sevinç ve mutluluk peşine düşmüşlerdi.Kimdir yaradılışı yenen? İnsan beyni mi? O da yaradılışın bir yaratığıdır.
Doğancılar Mevlevi dergahının önünden geçerken, odanın şeyhi ve iki müridi, dergah kapısından çıkıyordu.Beni görünce,tanımadıkları halde sağ ellerini yüreklerinin üzerine koyarak baş eğip selam verdiler.Ben de selam verdim.Hoşuma gidiyordu bu selamlar.Ne tuhaftır,sokakta cana yakın yüzlü birisini görürsünüz, içinizden ona " Hey insanoğlu, geçmişte ve gelecekte raslantı sonucu işte birbirimizi dünya gözüyle görüyoruz.Nasılsın bakalım?" diyesiniz gelir.Ama kendinizi tutarsınız, çünkü gelenek ve göreneklere göre,birbirinizin yabancısısınız.Yanaşmaya gelmez, çünkü kirpiymişsiniz gibi dikenleriniz birbirine batar. Somurtacaksınız. Oysa yabancı olsa da, el yürekte eğilerek selam vermek hoş oluyordu.
Bir şeyi olur gibi görünmeye çabalamaktansa, o şeyi gerçekten olmak daha kolayıma gelir.Dünyaya bir kere geliyoruz,hayatımızı ersatz olarak geçiremeyiz ya.

Sabırlı insanların ağır ağır kabaran öfkeleri korkunç olur.
Artık insanoğlu fennin saptanmış ana hatları üzerinde hiç sapıtmadan ağır ağır ilerleyecekti.Siyasi kurullar da artık son ve kesin şekillerini bulmuş sayılıyorlardı.İmparatorluk,meşrutiyet ve demokrasi vardı.Dinler de malumdu, bunca yüzyıllardan beri kurulmuş temellerinin üzerinde betonarme gibi pekleşmişlerdi.Moral de oturaklaşmış, neyin iyi,neyin kötü olduğu kesince belli olmuştu.Atalar ve nineler tarafından kurulan moral kurallarının çemberi içinde dolap beygiri gibi dönüp dolaşılacaktı ve son gelince nallar dikilecekti.
Yeryüzünde savaşa son verecek olan Birinci Dünya Savaşı henüz bitmişti.Son savaş olacağı umulan İkinci Dünya Savaşı'na ise on sekiz-on dokuz yıl vardı.Zaten "Birinci", "İkinci" Dünya Savaşı diye savaşlara numara koymak boştu.Birinci Dünya Savaşı ile savaş başladı ve o savaş hala bitmedi.Ne var ki, savaşın çeşitli safhaları arasında politika adamları yeşil masalarının çevresine toplanarak birbirine, "Savaşa bitti diyelim mi?" deyip, "Haydi bitti diyelim" diyorlar ve tomar tomar kağıtların üzerine basıyorlardı imzaları.Fakat savaş sinsi sinsi şurada burada devam ediyor,bir yavaşlama sonunda yine alevleniyor ve yine ortalığı sarıyordu.Ondan sonra yine masa başına geçiliyordu,yine büyük törenlerle imzalaşılıyordu.Herkes "Bitti! Bitti!" diye kendisini ve birbirini aldatıyordu.Ama ölüm-kalım savaşı yine de alabildiğine bütün hızıyla sürüp gidiyordu.Durgunluk devirlerine barış deniliyor,soğuk savaş deniliyordu.Velhasıl uydur uydur ebegümeciydi.



İki insan ayrılırken, şefkatli konuşan taraf aşık olmayan taraftır.


Vücudumuz, sadece bacaklar, kollar gibi uzuvlardan oluşsaydı, hayata tahammül etmek kolay olurdu. Ne yazık ki, içimizde kalp adını verdiğimiz o küçük organı da barındırırız...Mahpus

Güzel kadınları hayal gücü olmayan erkeklere bırakın...Kayıp Zamanın İzinde

Bizi mutlu eden insanlara minnet duyalım.
Onlar ruhlarımıza çiçek açtıran sevimli bahçıvanlardır.


Kitap sessizliğin çocukları ve yalnızlığın yapıtlarıdır.

Biraz derinliği olan her tensel cazibenin ardında, sabit bir tehlike vardır...Mahpus

Peki hayatı önemsemeyeceksek, neyi önemseyeceğiz? Hayat yüce Tanrının asla iki kere bağışlamadığı tek nimettir...Kayıp Zamanın İzinde


çoğu kez aşık olduğumuzu anlamamız, hatta belki aşık olmamız için, ayrılık gününün gelip çatması gerekir...Albertine Kayıp

Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir...Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

Kitap, dersini her zaman tekrarlayan hazır bir öğretmendir.

    Bilgelik bizi bulmaz;
    Başka birinin bizim yerimize çıkamayacağı
    bir yolculuğun ardından
    onu biz buluruz.
   
Tek gerçek seyahat, İuventus'un sularına tek gerçek dalış, yeni yerlere gitmek değil, başka gözlere sahip olmak, dünyayı bir başkasının, yüzlerce başka kişinin gözleriyle görmek, her birinin gördüğü, her birinin içerdiği yüzlerce dünyayı görmektir...Mahpus

    Kederlerin yerini fikirler alır.
   
    Uzayda bir geometri olduğu gibi, zamanda da bir psikoloji vardır ve düzlem psikoloji hesapları bu psikolojide geçerli olmaz, çünkü düzlem psikolojide zaman ve büründüğü şekillerden biri, yani unutuş göz önüne alınmamıştır; gücünü hissetmeye başladığım unutuş gerçeğe adaptasyonda çok güçlü bir etkendir, çünkü içimizde sürekli gerçekle çatışarak yaşayan geçmişi yavaş yavaş yok eder...Albertine Kayıp

  Dünya kurulduğundan beri insanların göze aldığı zihinsel çabaların ve bol keseden savurdukları kibirli yalanların dörtte üçü, kendilerinden daha aşağı seviyede bulunan kişiler uğruna harcanmıştır ve aslında kendilerini küçültmekten başka işe de yaramamıştır...Swann'ların Tarafı

    Gilberte insan kılığındaki devekuşlarının en yaygın türüne aitti; bunlar görülmemek için değil, görüldüklerini görmemek için kafalarını kuma gömerler; görülmemeleri zaten imkansızdır; görüldüğünü görmemek ise hiç yoktan iyidir; gerisini de şansa bırakırlar...Kayıp Zamanın İzinde


Bu ayrılık ruhuma vücut ağrısı gibi hissettiğim bir acı veriyor. Ayrıyken insan saatler konusunda çok cömerttir. İstediği bir zamanın içinde ilerler...Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

    Rastgele yatıştırıcı bir ilaç ya da tehlikeli bir zehir seçebileceğimiz bir dispansere benzeyen hafızamızda her şeyi bulabiliriz.

    Bize acı çektiren her insan, bizim kendisine atfettiğimiz tanrısal bir varlığın kısmi bir yansıması ve en alt basamağıdır; ikisini bağdaştırdığımızda bu tanrısal varlığı (Fikri) seyrederken, daha önceki ıstırap, yerini bir anda mutluluğa bırakır. Yaşama sanatı, bize acı çektiren insanları, tanrısal biçimlerine ulaşmamızı sağlayacak bir basamak gibi kullanmak ve böylece hayatımızı mutluluk içinde, tanrısal varlıklarla donatmaktır...Yakalanan Zaman

Okumada, dostluk aniden başlangıçtaki saflığına kavuşur.Kitaplarda sahte sevimlilik yoktur.Geceyi bu dostlarla geçiriyorsak, bu gerçekten istediğimiz içindir.En azından kitaplar söz konusu olduğunda dostlarımızı genelde üzülerek terk ederiz...Okuma Üzerine

    İnsan bekleyiş içindeyken, arzuladığı şeyin yokluğundan ötürü o kadar ıstırap çeker ki, bir başka mevcudiyete tahammül edemez...Sodom Ve Gomorra

asit bir çörek, onu biz yiyorsak eğer, XV. Louis'in önüne konmuş bütün çintelerden, adatavşanlarından ve kınalı kekliklerden daha fazla haz verir bize; bir dağın tepesinde uzanmış yatarken, birkaç santim ötemizde titreşen bir ot, kilometrelerce uzağımızdaki bir tepenin baş döndürücü yükseklikteki zirvesini görmemize engel olabilir. Zaten bizim hatamız, sevdiğimiz kadının, ne kadar sıradan da olsa, zekasına tatlılığına değer vermemiz değildir. Hata, başkalarının tatlılığına, zekasına kayıtsız kalmamızdır. Yalan, bizde daima uyandırması gereken öfkeyi, iyilik de minneti, ancak sevdiğimiz bir kadında gördüğümüz zaman uyandırır; tensel arzu, zekaya hak ettiği değeri vermek ve manevi hayata sağlam temeller kazandırmak gibi, olağanüstü bir güce sahiptir. O ilahi şeyi, yani her konuda sohbet edebileceğim, güvenip içimi dökebileceğim birini, bir daha asla bulamayacaktım. Güvenmek mi? Peki ama, başka insanlar, bana Albertine'den daha fazla güven vermiyor muydu? Başkalarıyla daha derin sohbetlerim olmuyor muydu? Ama güven ve sohbet vasat şeylerdir, mükemmel olup olmamaları önemli değildir; önemli olan, ilahi denebilecek yegane şeyin, yani aşkın, güvene ve sohbete karışmasıdır. Alebertine'i, siyah saçların çevrelediği pembe yüzüyle, otomatik piyanonun başına otururken görüyordum; aralamaya çalıştığı dudaklarımın üstünde, dilini hissediyordum; Albertine'in o anaç, yenilemeyen, besleyici ve kutsal dilinin gizli alevi ve çiyi sayesinde, Albertine dilini sadece boynumun, karnımın üstünde gezdirirken bile, aslında yüzeysel olan, ama bir şekilde, astarı görünen bir kumaş gibi dışsallaşarak, teninin içi tarafından gerçekleştirilen bu okşamalar, en hafif dokunuşlarda bile, içeriye nüfuz edişin esrarengiz hoşluğuna bürünürdü...Albertine Kayıp

    Nasıl ki bencilliğimiz hayatımız boyunca benliğimiz için değerli olan hedefleri önünde görür, ama bu hedefleri sürekli gözleyen ben'i hiç algılamazsa, aynı şekilde eylemlerimizi yöneten arzu da eylemlere eğilir, ama kendisine yönelmez; bunun nedeni belki aşırı faydacı olup eyleme dalması ve bilgiyi küçümsemesi, belki bugünün hayal kırıklıklarını telafi etmek için geleceğe yönelmesi, belki de zihinsel tembellik yüzünden, içe bakışın dik yokuşundan yukarı çıkmaktansa hayal gücünün yumuşak eğiminden aşağı kayıvermesidir...Albertine Kayıp

    Kendi seçimimizle, iki güçten birine teslim olabiliriz: biri, kendi içimizden, derin duygularımızdan kaynaklanır, öteki dışarıdan gelir. Birinci güç, beraberinde doğal olarak bir mutluluk, yaratan insanların hayatından yayılan mutluluğu getirir. Dışımızdaki insanları harekete geçiren dürtüyü bizim içimize sokmaya çalışan diğer kuvvet ise, beraberinde haz getirmez; ancak biz, karşılık niteliğinde bir darbeyle, son derece sahte olduğu için, çabucak sıkıntıya, üzüntüye dönüşen bir esrime içinde, bir haz ekleyebiliriz ona...Guermantes Tarafı

    İnsanlarla genelde o kadar ilgilenmeyiz ki, bize bunca acı ve mutluluk verebilme gücünü bir kişiye yüklediğimizde, o kişi başka bir dünyaya aitmiş gibi görünür gözümüze, bir şiirsellikle sarmalanır ve hayatımızı, kendisinin az çok yakınımızda bulunacağı, heyecan dolu bir akış haline getirir.

    Kıskanç bir erkek sevdiği kadını bin bir önemsiz hazdan mahrum ederek çileden çıkartır. Ama kadın hayatının temelini oluşturan hazları erkeğin kendini en basiretli zannettiği ve üçüncü şahısların kendisini en çok bilgilendirdiği anlarda bile aramayı akıl edemeyeceği bir yerde saklar.

   İki insan ayrılırken, şefkatli konuşan taraf aşık olmayan taraftır.
   
    Zahmete değecek bir insan için sıkıntıya katlanmak en büyük zevktir. Nitelikli insanlar için, sanatları incelemek, antikacılık, koleksiyonculuk, bahçecilik gibi zevkler, başka bir şeyin yerini tutan, işlevini yerine getiren oyalanmalardır sadece. Diogenes gibi fıçımızın içinde yaşar, bir insan ararız. Ehvenişer kabilinden begonya yetiştirir, porsuk ağaçlarını budarız; çünkü begonyalar ve porsuklar bize karşı koymazlar. Ama aslında, zahmete değeceğinden emin olsak, zamanımızı bir insana harcamayı tercih ederdik. Bütün mesele budur; siz kendinizi biraz tanıyorsunuzdur herhalde. Zahmete değer misiniz, değmez misiniz? ...Kayıp Zamanın İzinde

    Ne var ki, uzak bir geçmişten geriye hiçbir şey kalmadığında, insanlar öldükten, nesneler yok olduktan sonra, bir tek, onlardan daha kırılgan, ama daha uzun ömürlü, daha maddeden yoksun, daha sürekli, daha sadık olan koku ve tat, daha çok uzun bir süre, ruhlar gibi, diğer her şeyin yıkıntısı üzerinde hatırlamaya, beklemeye, ummaya, neredeyse elle tutulamayan damlacıklarının üstünde, bükülmeden, hatıranın devasa yapışını taşımaya devam ederler...Swann'ların Tarafı

    Fotoğraf, gerçeğin bir kopyası olmaktan çıkıp bize artık mevcut olmayan şeyleri gösterdiğinde, yoksun olduğu haysiyeti bir ölçüde kazanmış oluyor...Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde



Üçlükler



I
Gülümse! gör ölümsüz karşılığını bunu
İşte
Lambalar, bardaklar, çiçekli güz sürahileri.

II
Günün ilk saatleri
İyi biliyorum, ilk saatlerini günün
Peki, nedir öyleyse bu sabah silintisi.

III
Hiçbir dilde söylenmemiş
Hiçbir dilde yazılmamış
Sözler ve şarkılar içindeyim.

IV
Neden aklıma geliyor istasyon büfesindeki duruşun
Hava soğudu -kasımın son günleri-
Kar yağacak, bembeyaz olacak unutulmuşluğum.

V
Bir gemi geçiyor, sessiz bir gemi
Oysa yolcularla dolu içi
Girince gemiye kimseler yok -dalgalardan başka-
VI
Bütün gün yağmur yağdı
Ya da bir gün içinde bir yıldan fazla
Günü ıslattı bu yağmur.

VII
Nedir mi yalnızlık -kendine sor önce-
Bir sabah, erkenden, bir kır çiçeğinin üzerinde
Görünce parladığını bir çiğ tanesinin.

VIII
Gölgen yok senin, ayak izlerin yok
Neden mi? acılar barınmamış ki sende
Mutluluk yok mutsuzluk yok 

 

Kar


-Esin'e-
Akşam çok uzun süreden sonra gelmişti. Aynı akşamın gecesi çok derin,
karanlık, olağanüstü karanlık oldu. Bir ara ağaçlar altında yürüdüğümüzü
hatırlıyorum.Sonra suya atladılar yanımdakiler. Belki ben bunun için döndüm
eve. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Evde her gün üzerinde oturduğum bir koltuk
var. Camdan düzensiz bir duvar, bir ayva ağacı, toprak birikintileri ve
kurumuş otlara bakıyorum. Gece bile olsa görür gibiyimonları. Çünkü bu evi ve
bahçesini çok iyi tanıyorum.
İçeri girdiğimde kapkaranlık her yan. Gözlerim alışsın diye sokak kapısına
dayanıp bekliyorum. Alışmıyor gözlerim. Hiç bir şeyi seçmek imkansız. Her şey
imkansız. Ellerimle eşyaları bulmaya çalışıyorum.
Yok hiç bir şey.
Birden salonda bir mum parlıyor. Ve hiç bir aydınlık vermiyor bu mum.
Salona doğru bir adım atıyorum. Ve kafamı çevirdiğim her yanda ışık vermeyen,
parlak mumların ufak alevlerini görüyorum. Yer birden sallanmaya başlıyor.
Mumlar, ev, ben sallanarak dönüyoruz. Bu sallantı arasında birden bir fare
beliriyor. Ben çok korkarım farelerden. Çocukluğumdan beri. (Birden bu geliyor
aklıma.) Fare kafasını kaldırmış hareketsiz sıçramakta.
Kafasının iki yanında siyah gözleri var. (Birden bunun eskiden,
çocukluğumda görmüş olduğum farelerden çok başka olduğu geçiyor aklımdan.) Bu
grilikte, kafasından büyük gözlü fare görmemiştim hiç. Ve ben bunu düşünürken
gözümü oynattığım her yer farelerle doluyor. Sayısız yanan mumlar ve her yanda
sayısız siyah gözlü gri fareler. Ve ben bunların arasında sallanarak
dönmekteyim. Çok korkuyorum. Arkamda bir kapı olduğunu hatırlıyorum. Hemen
geri dönüyorum. Açıp kapıyı sokağa çıkacağım. Tam o anda kapının ortasında
durmakta olan, görülmemiş irilikte, benim başım kadar büyüklükte kara gözlü
bir fare, göğsüme sıçramaz mı? Üstelik pençelerini geçiriyor göğsüme ve ben
onu çözmeye çalıştıkça, o daha derin gömülüyor içime.
Bağırıyordum. İki elim de göğsümdeydi. Sanki bir şeyi söküp atmak
istiyordum göğsümden. Gün yeni yeni doğmaktaydı. Yeniden uyumaktan korktum.
Taşradaki evimiz bir yokuşun üzerindeydi. Alabildiğine büyük bir holün her
dört köşesinde gene çok büyük odalar vardı. Biz kış aylarında bu odalardan
birine çekilirdik. Ancak orası ısınırdı. Ama uykum gelince, annem beni, kışın
içinde yaşadığımız bu odanın tam karşısındaki odaya gönderirdi. Sıcak ve
havasız odadan çıkınca, soğuk, korkutucu, karanlık bir büyüklükte gelirdi hol
bana.
Karşı odaya girer girmez, yatağın altına bakar, sonra içine girer, yorganı
başıma çekip gömülürdüm. İşte o zaman korkmaya, terlemeye başlardım.
Düşündüğümü hatırlamıyorum. Oysa o büyük eviniçinde herbirimizin uykularının
ne büyük bir yalnızlıkta geçtiğini biliyorum. Ninem ölüm döşeğinde uzun süre
yattı. Yatağı benimkinin tam karşısındaydı. Ben büyüyordum. O ölüyordu.
O zamanlar, yatınca, onun ne zaman öleceğini düşünürdüm. Doğrusu
istiyordum ölmesini. Ölmesi gerekiyordu. Eriyordu çünkü bedeni. Ufalmıştı.
Derileri kemiklerinden sarkıyordu. Sabahları uyanır uyanmaz onun koynuna
girerdim. Sanırım bu, onun ölüm hastalığından daha evveldi. Çoktan uyanmış ve
yuvarlak gözlüklerini takmış bulurdum onu. Gözlüklerinin altından iki yanağa
yaşlar sızardı.
Ağlıyor musun? derdim.
Hayır, gözlerim sulanıyor, derdi.
Ama onlar gözyaşlarına çok alışmış da, ondan, derdim. Bu büyük evde, sabah
insanın ağlatabileceğini düşünmüştüm. Ve gece yatmadan önceki korku.
Bir gün holün karanlık bir girintisinde olan mutfağa girdiğimde, (daha
kapıdayken) ninemi karnını açmış, karnına bir bıçak dayamış, -beklerken-
gördüm. Ben de kapı eşiğinde bekledim bir süre. O ise hareketsiz durmaktaydı.
Eli bile titremiyordu. Hiç bir şey yapmıyordu. Ben de bir şey yapmıyordum.
Beni görmüyordu. Ben onu görüyordum.
Mutfağa ben niçin gelmiştim? Unuttum. Sonra yanına gittim.
Napıyorsun? dedim.
Kendimi öldürüyorum, dedi.
Hiç bir şey anlamadım. Bıçağı elinden alıp, almadığımı hatırlamıyorum.
Ama o öldürmedi kendini. Bunu biliyorum. Bir gün gene evden kaçmıştı. Bu daha
önce oturduğumuz kentten yazları çıktığımız yayladaydı. Orada bir göl ve
evimizin önünde bir elma bahçesi vardı. Bütün gün ağaçlara çıkar, elma yerdik.
Akşamları da annem önüne bir sepet alır, elmaları teker teker yedirirdi.
Hepimiz elmadan usanmıştık. Orada ninem evden kaçtı. Onu aramaya çıktık. Ben
yalnız çıktım. Ve onu uzakta, büyük at kestanesi ağacının yakınında bir
çukurda buldum. Başına eşarbını bağlamıştı. Yuvarlak gözlükleri gözündeydi.
Bana bakıyor, beni görmüyor. Benimle konuşmuyordu. İncecik yüzü sararmıştı.
Korkarak yanına sokuldum. Hayır korkmadım. Onu bulduğuma sevindim. Gerçekten
bulamayacağım yerlere gitti sanmıştım. Çukurda böyle duruşu şaşırttı beni.
Niçin çukura girdin? dedim.
Kendimi kaybedeceğim, taa şu dağların ardına gideceğim, derken, bana
gerideki Bozdağları gösterdi. Kendini dağlarda dolaşarak kaybetmenin ne
olduğunu hiç anlamadım. Eve birlikte dönüp dönmediğimizi hatırlamıyorum. Ama
onun ölümünü çok iyi biliyorum. Yatırdığımız hastanede onu ameliyat etmek
istediler. Buna karşı diretti. (Kimden duydum bunu? O zamanlar çok küçük
olduğum için, almazlardı beni hastaneye.)
O öldü. Hiç bir şey anlamadım onun ölümünden. Korkmadım da. Yalnız bir
evin yüksek katından caddeye bakarken, aşağıda giden cenaze arabasında onun
götürüldüğünü biliyordum. Bir kadın beni oyuncaklarla oynamaya zorluyordu.
Sanki şimdi bir başkasının ölümünden bir şey anlıyor muyum?
Kendi ölümümden?
Bir yıl annemle yalnız kaldık taşrada. O zaman birlikte yatıyorduk. Uzun
süre karlarla kaplı kalıyordu kent. Ve biz o koca evde, birlikte uyuduğumuz
uykuda ne değin yalnızdık. Ölümümü anlamadan büyüdüm. Bir gün yüksek bir evin
balkonunda tek kolumla asılı kaldım. Vücudum caddeye sarkıyordu. Kalabalık ve
bomboştu cadde. Aşağıda ninemin cenaze arabası gidiyordu. Gözlerimi aşağıya
yöneltmekten korkuyordum. Tek elimle balkonun içine geçmek için gösterdiğim
her çaba, caddenin derinliğine düşmem için bir tehlike oluyor. Ne içeri
girebiliyorum ne de caddeye düşüyorum. Bu bir düş mü? Boşluğa sallanırken
bunun bir düş olduğunu düşünüyor muyum? Bunun bir düş olup olmadığını
düşündüğümü hatırlıyorum. Oysa bu düşten uyanıp uyanmadığımı hatırlamıyorum.
Bilmiyorum. Annemle birlikte yatıyoruz. Sabaha karşı kapıyı çalarak
uyandırıyorlar bizi. Okulun hademesi gelmiş. Ağlayarak kendisi ile gelmemizi
istiyor bizden.
Henüz yüksek karlar arasından geçmemiş kimse.
Onlar önden gidiyorlar.
Ben arkadan.
Kar onların dizlerine geliyor.
Benim omzuma.
O kadın nereye götürüyor bizi?
Eve döndüğümüzde annem gene üzgün. Ve ben gene bir şey anlamıyorum. Annem
benim camdan düştüğümü bağırıyor ve ben onun sesini duyarak düşünüyorum.
Uyandığımda kendimi annemin koynunda mı bulacağım?
Yoksa bambaşka bir boşlukta mı?

1966

Eski Bahçe, Eski Sevgi
 

Kakmalar


Söz  
Biraz deniz kenarı biriktirdim
sessizlik
biraz
rüzgâra sözüm var

Bir Tepe ile Patika
Bir tepeyle
bir patika
ölümden konuşuyorlar
Suyu seyrediyorlar

Bakmak Bakıyor
bakmak
birden
o oluyor
Su Zamanı
Çakıltaşı
seni
su
sanıyor
Ertelenen
Ertele
beni
vakitsiz
kıl

Yavaş Yavaş Geçtim
Kalabalıkların Arasından


Yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından
bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen
geçtiği yeri
yavaş yavaş çıktım içimden. Dokundum
yavaş yavaş acıya, kuvarsa, şiire
yavaş yavaş tarttım suyu, anladım nedir ağırlık
korkular
coğrafya.
Eğildim sonra gövdeyi tanıdım ve düzenini
gördüm sessizliğin dümdüzlüğünü
gördüm yinelemedi gördüğüm hiçbir şey
böyle yavaş yavaş geçtim insandan insana
insanlaştırdım yavaş yavaş dışımı
böyle karıştım kalabalıklara
kalabalıklaştım böylece.


Son Şeyler Ülkesinde


Çevrede görülen her şey insanı yaralayabiliyor, insanı küçültebiliyor. Bir şeyi görmekle, yalnızca görmekle, bir parçanı kaybediyorsun sanki. Çoğu kez, bakmanın tehlikeli olabileceğini seziyor, gözlerini kaçırmak, hatta sımsıkı yummak eğilimini gösteriyorsun. O yüzden de şaşkınlığa kapılmak, baktığın şeyi gerçekten görüp görmediğini kestirememek ya da gördüğünü başka bir şeyle karıştırmak, ya da daha önce gördüğün -hatta düşlediğin- bir şeyi anımsadığını sanarak bocalamak çok kolay. Bu işin ne kadar karmaşık olduğunu anlayabilir misin? Herhangi bir şeye bakıp, "Ben şuna bakıyorum," demek yetmez. Gözünün önünde duran şey bir kalem ya da bir parça ekmek kabuğuysa bu olabilir belki. Ama ölü bir çocuğa, başı ezilmiş ve kana bulanmış olan, sokakta çırılçıplak yatan küçük bir kıza baktığını fark edince ne yapacaksın? O zaman ne diyeceksin? Hiç kem küm etmeden, dümdüz bir sesle, "Ölü bir çocuğa bakıyorum," diyebilmek kolay değil. Beyin sözcükleri biçimlendirmemekte diretiyor. Yapamıyorsun nedense. Çünkü gözünün önündeki şey kolayca içinden sıyrılabileceğin, kendinden ayrı tutabileceğin bir şey değil. Yaralanmak dediğim zaman bunu anlatmak istemiştim. Bakıp geçemiyorsun, çünkü gördüklerin -nedense- senin bir parçan, içinde gelişen öykünün bir bölümü oluyor. Hiçbir şeyden etkilenmeyecek kadar katılaşmak iyi olurdu herhalde. Ancak o zaman da insanlardan büsbütün kopar ve öyle bir yalnızlığa kapılırsın ki hayat katlanılmaz duruma gelir. Bunu yapmayı başaranlar, kendilerini birer canavar haline sokacak gücü kendinde bulanlar da var. Ama sayılarının ne kadar az olduğunu bilsen şaşarsın. Ya da şöyle diyeyim: Hepimiz canavarlaştık, ama yüreğinde bir zamanlar yaşadığı hayatın bir kırıntısını taşımayanımız yok gibi.

Bir "hiper metin" gibidir şehir


Sosyal ve maddi bir örgütlenme olan şehir, gerçekliğini her yerdeki yokluğundan alır..şehir her an her sokağında mevcuttur çünkü daima başka yerdedir. Şehirde yaşanan ilişkiler de bu yüzden şeffaf değildir hiçbir zaman, çünkü bütün diğer ilişkiler tarafından koşullanır. Coğrafi açıdan ne kadar kesin sonlu bir örgütlenme de olsa, şehir duygusal açıdan sonsuzdur, tüketilemez. Bir "hiper metin" gibidir şehir, sürekli değişir. O sonsuz metnin içinde devinen sonlu hayatlarımızın yol işaretleri yoktur.



26 Aralık 2015 Cumartesi

Yılbaşı hristiyan kutlaması değil eski bir Türk geleneği


 İnanabilir misiniz, yüzyıllardır Hıristiyanların İsa"nın doğuşu olarak kutladığı "Noel Bayramı"nın çok eski Türklerin "yeniden doğuş bayramı" olduğuna? Nereden nereye; inanılacak gibi değil, değil mi?

Ben de ne yazık ki yeni öğrendim. Bu senenin galiba ilk başlarında idi...
Adnan Atabek imzalı bir e-mail aldım. Yazı bana çok ilginç gelmişti ve Hıristiyanların Noel Bayramı"nın tamamıyla Türklerden alınmış olduğunu gösteriyordu!

Fakat üzerinde durmaya vaktim olmadı; bir de Noel zamanına doğru ele almayı düşünmüştüm. Bu arada, Türk devletlerinden başka birilerine de aynı konuyu bilip bilmediklerini sordum. Yanıt -İran"ın Azerbaycan bölgesinden- İsmail Bey"den geldi. İsmail Bey"in verdiği yanıtın -tam olarak aynı olmasa da- gelen mektuptaki anlatıya çok uyduğunu gördüm.

Olay şöyle:
Türklerin tek tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir "akçam ağacı" bulunuyor. Bu ağacın tepesi de gökyüzünde oturan tanrı Ülgen"in sarayına kadar uzuyor ve buna "hayat ağacı" diyorlar. Bu ağacı, motif   olarak  bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde bulabiliriz. Ülgen, insanların koruyucusu; sakallı ve kaftan giymiş  olarak  sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor.Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre, gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık"ta gece, gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra da gün, geceyi yenerek zafer kazanıyor. Bu, güneşin  yeniden  doğuşu; bir " yeni  doğum"  olarak  algılanıyor Türklerde.

Bayramın adı "Nardugan". "Nar=güneş", "tugan/dugan" da "doğan".

Astronomik  olarak  o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor.
İşte bu güneşin zaferini ve  yeniden  doğuşunu Türkler, büyük şenliklerle "akçam ağacı" altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi, diye Ülgen"e dualar ediyorlar. Duaları tanrıya gitsin, diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar; dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar tanrıdan...

İnanca göre, bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş.
Bu  bayram  için evler temizleniyor ve güzel giysiler giyiliyor; ağacın etrafında şarkılar söylenip oyunlar oynanıyor. Yaşlılar, büyükbabalar ve nineler ziyaret ediliyor; aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. (Yedikleri, yaş ve kuru meyveler yanında, özel bir yemek ve bir tür de şekerleme.)  Bayram , aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömrün çoğalacağına, uğur geleceğine inanıyorlar...

Yazılana göre, "akçam ağacı" sadece Ortaasya"da yetişiyormuş. Mesela, Filistin"de bu ağacı bilmezlermiş.
O yüzden, bu olay Türklerden Hıristiyanlara geçmiştir; Hıristiyanlar, Hunların Avrup"ya gelişlerinden sonra onlardan görerek almışlardır bu töreni, deniyor. İsa"nın doğumu ile hiç ilgisi yok! Doğum, güneşin  yeniden  doğuşu.*

Ansiklopedilerde yazdığına göre, İsa evrenin nuru, güneşi  olarak  algılanıyor ve bu olayın pagan halklardan alınıp İsa"ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternet"te yazıldığına göre, İmparator Kostantin (324-337) zamanında İznik"te toplanan konsülde, 22 Aralık"ta güneşin doğumu için yapılan bu "pagan bayramı" İsa"nın doğumu  olarak  24 Aralık"a alınıyor ve buna da "Noel Bayramı" deniyor. (Batı kilisesi [yani Katolikler], 25 Aralık"ta kutluyorlarmış bunu.) Çam süsleme ise, ilk  olarak  1605"te Almanya"da görülüyor ve oradan Fransa"ya ve diğer Hrıstiyan ülkelere geçiyor.

 Ne   kadar  ilginç değil  mi ?
Batı,  en  büyük bayramını göçebe ve  ilkel  (!)  olarak  tanımladığı  Türklerden yürütmüş!  Yeni  yapılmakta olan çalışmalarla Batı"ya Türklerden kim bilir daha  nelerin  geçtiği ortaya çıkacak! Belki de yazının ve dillerin anasının da Türkler olduğu kanıtlanacak.

 Muazzez İlmiye Çığ
18.12.2007 
 

25 Aralık 2015 Cuma

Dokuz Kehanet - Celestine Prophecy

 replik...
Liderler insanlara Tanrı yı içlerinde nasıl bulacaklarını öğretecekleri yerde,Tanrı nın isteklerini öğretmeye kalkıştıkları için dinler yozlaşmıştır.

23 Aralık 2015 Çarşamba

Asteğmen Kubilay’ın şehit edilişinin 85. Yıldönümü...Ruhun Şad Olsun

Ben irticanın kokusuna o kadar hassasımdır ki Cumhuriyeti kurduğumuz günden beri o kokuyu bilirim. Katil, komünist, faşist, hırsız hepsi canından korkar. Ama mürteciler öldüğü zaman Hazreti Peygamberin yanına gömüleceğini sanır. Ölüm korkusu yoktur...İsmet İnönü

Ege bölgesindeki gezisinde konuşan Mustafa Kemal ise şunları söylüyordu: “Halkın saflığından yararlanarak ulusun maneviyatına sataşan kimseler ve onların takipçi ve müritleri elbette birtakım cahillerden ibarettir. Ulusumuzun önünde açılan kurtuluş ufuklarında durmaksızın yol almasına engel olmaya çalışlanlar, hep bu örgütler ve bu örgütlerin üyeleri olmuştur. Türk ulusunun bunlardan daha büyük düşmanı olmamıştır. Bunların varlığını hoşgörü ile kabul edenler, Menemen’de Kubilayın başı kesilirken kayıtsız, ilgisiz izlemeye dayanan ve hatta alıkoymaya cesaret edenlerle birdir.” Menemen olayına karışanların yargıanması için Divan-ı Harp Başkanı General Mustafa Muğlalı görevlendirildi. Muğlalı sanıklara “tarikatın aydın tabakalarından bu ulus çok zarar görmüştür. Tarikatçılar, her zaman ulusa ve ülkeye kötülük yapmışlardır. Son 400 yıllık Türk tarihi incelenirse din ve tarikat perdesi arkasında zavallı saf Müslümanları kalpte saklı olan o ‘sırla’ zehirlemiş ve bu ulus sizin aletiniz olmuştur” dedi. Menemen Olayı’nın soruşturması derinleştirildikçe, olayın çıban baflı konumundaki hazırlayıcısı tarikat lideri Şeyh Esat’ın yurt dışı bağlantıları olduğu da saptandı, ortaya çıkarıldı. “Yurt dışı güçler”, yeni kurulan Türkiye Devleti’nin varlığı yanısıra, onun yönetim biçimi cumhuriyetten de duyduklaru rahatsızlıklarını, dedelerinden miras aldıkları ve torunlarına miras bırakacakları alışılagelmiş yöntemleriyle sürdürüyorlardı 
  
yasarozturk@butundunya.com.tr
Tümünü PDF görüntüle'den

Tıklayın   Bütün Dünya

21 Aralık 2015 Pazartesi

En Büyük Hediye


Bir gün, lisede iken, sınıfımdan bir oğlana rastladım eve dönerken. Kayl idi ismi. Okuldaki bütün kitaplarını sırtlamışa benziyordu. Kendi kendime, "Neden biri okuldaki kitaplarını eve getirsin Cuma akşamı, gerçekten hafiz olmalı bu oğlan" diye düşündüm. Benim hafta sonum planlanmıştı bile: Partiler ve futbol, arkadaşlarımla yarın öğleden sonra... Omuzlarımı silktim ve yoluma devam ettim.

O sırada bir grup haylazın ona doğru koştuklarını gördüm. Onu itelediler, bütün kitapları etrafa saçılırken çelmeleriyle oğlanı çamurun içine düşürdüler. Gözlükleri uçup oğlandan üç metre öteye çimene savrulmuştu. Kayl başını kaldırdı, gözlerinde derin bir acı gördüm. Kalbim burkuldu oğlancık için. Ona doğru yönümü değiştirdim, gözlüklerini bulmak için emeklerken gözündeki bir damla yaşı gördüm...

Gözlüklerini ona verirken "Serseri herifler" dedim. "Başka yapacak isleri yok sanki." Bana baktı ve "Teşekkür ederim" dedi. Kocaman bir gülümseme belirdi suratında. Gerçekten minnetkarlık ifade eden bir gülümseme idi. Kitaplarını toparlamasına da yardım ettim ve nerede oturduğunu sordum. Tesadüf ya, bize yakın oturuyormuş. Neden daha önce gözüme çarpmadın diye sordum. Daha önce özel okula gittiğini söyledi. Özel okula giden bir arkadaşım yoktu hiç.

Beraber eve yollandık ve kitaplarının bir kısmını ben taşıdım. Arkadaş olunacak birine benziyordu.
"Arkadaşlarımla beraber futbol oynamak ister misin", dedim. "Evet" dedi.
Hafta sonunu beraber geçirdik, biraz daha tanıdım Kayl'ı, biraz daha ilgilendim ve arkadaşlarım da ondan hoşlandılar.

Pazartesi sabahı Kayl bütün kitaplarıyla okula dönüyordu. Durdurdum ve "Bu kitapları her gün taşımakla güzel pazu yapacaksın", dedim. Güldü ve kitaplarının yarısını bana uzattı.

Ondan sonraki dört sene içinde Kayl ile çok iyi arkadaş olduk. Okulun son yılında koleje gitmeyi düşünmeye başladık. Kayl Georgetown kolejine karar verdi, ben de Duke kolejine gidecektim.

Arkadaşlığımızın süreceğinden emindim ve aramızdaki kilometrelerin bunu etkileyeceğini sanmıyordum. O doktor olacaktı, ben de futbol bursuyla iktisat okuyacaktım. Kayl sınıf birincisiydi. Her zaman onun hafızlığıyla gırgır geçiyordum. Sınıf birincisi olduğu için mezuniyet töreninde onun konuşma yapması gerekiyordu. Çok memnundum ortaya çıkıp da konuşma yapmak bana düşmediği için.

Mezuniyet günü Kayl'i gördüm. Çok yakışıklıydı kerata. Lise boyunca olumlu gelişen ve benliğini bulanlardandı Kayl. Gerçekten olgunlaştı, pazuları da gelişti ve gözlükler yakıştı da oğlana. Bütün kızlar seviyordu onu ve benden çok kız arkadaşı vardı. Bazen kıskanırdım onu doğrusu. Bugün de o günlerden biriydi. Heyecanlı olduğunu sezdim yapacağı konuşma dolayısiyle. Sırtına yapıştırdım bir tane ve "Aslanım, becereceksin, korkma" dedim. Bana o minnetar bakışıyla baktı ve gülümsedi. "Teşekkürler" dedi. Boğazını temizledi ve konuşmaya başladı.

"Mezuniyet, buraya kadar gelmemize yardım edenlere teşekkür etme zamanıdır. Anneniz, babanız, öğretmenleriniz, kardeşleriniz, belki antrenörleriniz... Fakat en çok arkadaşlarınız... Birisiyle arkadaş olmak o kişiye verebileceğiniz en büyük hediyedir. Sizlere bir hikaye anlatacağım şimdi..."

Arkadaşıma inanılmaz bir ifade ile baktım, o, kalabalığa bizim ilk tanıştığımız günü anlatırken. Tanıştığımız gün, o hafta sonu intihar etmeyi planlamış meğerse. Annesi sonradan okula gidip acı içinde onun dolabını boşaltmak zorunda kalmasın diye, meğer o gün Kayl okuldaki dolabını tamamen boşaltmış ve eve taşıyormuş. Bana derinden baktı ve gülümsedi.

"Şanslı biri olarak, kurtarıldım intihar etmekten. Arkadaşım kurtardı beni bu faciadan."

Topluluk mırıldanmaya başladı arkadaşımın hayatının en zor zamanını anlatmasına. Annesi ve babasının bana baktıklarını ve minnet dolu gülümsemelerini gördüm. O ana kadar durumun bu kadar önemli olduğunu anlamamıştım.

Hareketlerinizin neticesini hiçbir zaman küçümseyip boşvermeyin. Küçük bir müdahele, diğerinin hayatını tamamen değiştirebilir.
Her zaman karşılık beklemeden iyilik yapın.


Arkadaşlar melekler gibidir, 
bizi ayağa kaldırırlar kanatlarımız uçmayı unutunca.


Ne başlangıç ne de son vardır.
Dün tarihtir.
Yarın bulmaca.
Bugün hediyedir. 

İyi ve Kötü

Leonardo da Vinci 'Son Akşam Yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı...

İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı...

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı.

Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.

Aradan 3 yıl geçti. 'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı...

Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.

Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı.
Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu...

Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.

Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:
'Ben bu resmi daha önce gördüm...'

'Ne zaman?' diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.

'Üç yıl önce' dedi adam..
'Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti...'


İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır...
Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır... 


Ricky Gervais


"Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri, başkalarına yapma", gerçekten pratik bir kural. Ben buna göre yaşarım. Bağışlayıcılık, iyi ahlakın belki de en önemli niteliği.“İyi olmak” kimsenin tekelinde değil. Ben de iyiyim. Tek farkım, bu iyiliğimin cennete gitmekle ödüllendirileceğine inanmıyorum. Benim ödülüm burada ve şimdi. Doğruyu yapmak için çabaladığımı bilmek bana yetiyor. Benim iyi hayat anlayışım bu. İşte dinsellik tam da burada, insanları bu amaç uğruna sopa ile dürtmeye başladığında, yolunu kaybediyor. “Bunu yap, yoksa cehennemde yanarsın.” Cehennemde yanmayacaksınız. Ama yine de “iyi” olun.


İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına

ve bu benim
yalnız bir kadın
soğuk bir mevsimin eşiğinde,
yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın
                    başlangıcında
ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu
ve bu beton ellerin güçsüzlüğü

zaman geçti
zaman geçti ve saat dört kez çaldı
dört kez çaldı
bugün aralık ayının yirmi biridir
ben mevsimlerin gizini biliyorum
ve anların sözlerini anlıyorum
kurtarıcı mezarda uyumuştur
ve toprak, ağırlayan toprak,
dinginliğe bir belirtidir.

zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı

sokakta rüzgâr esiyor
sokakta rüzgâr esiyor
ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum
cılız, kansız saplarıyla goncaları,
ve bu veremli yorgun zamanı
ve bir adam ıslak ağaçların yanından geçiyor
damarlarının mavi urganı
ölü yılanlar gibi boynunun iki yanından
yukarı süzülmüştür
ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
yineliyorlar
-selam
-selam
ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

soğuk bir mevsimin eşiğinde
aynaların ağıtı topluluğunda
ve uçuk renkli deneyimlerin yaslı toplantısında
ve suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu günbatımında

gitmekte olan o kimseye böyle
dayançlı
ağır
başıboş
nasıl dur emri verilebilir.
o adama nasıl diri olmadığı söylenebilir, hiçbir
                zaman diri olmadığı.

sokakta rüzgâr esiyor
inzivanın tekil kargaları
sıkıntının yaşlı bahçelerinde dönüyorlar
ve merdivenin boyu
ne kadar kısa

onlar bir yüreğin tüm saflığını
kendileriyle masallar sarayına götürdüler
ve şimdi artık
nasıl birisi dansa kalkacak
ve çocukluk saçlarını
akan sulara dökecek
ve sonunda koparıp kokladığı elmayı
ayakları altında ezecek?

sevgili, ey biricik sevgili
ne de çok kara bulut var güneşin konukluğunu
                        bekleyen.
uçuş düşlediğin bir yolda bir gün
o kuş belirdi
sanki yeşil hayal çizgilerindendi
esintinin şehvetinde soluyan taze yapraklar
sanki
pencerenin lekesiz belleğinde yanan o mor yalaz
lambanın masum düşüncesinden başka bir şey
değildi.

sokakta rüzgâr esiyor
bu yıkımın başlangıcıdır
senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu
sevgili yıldızlar
kartondan yapılı sevgili yıldızlar
gökyüzünde, yalan esmeye başlayınca
artık yenik peygamberlerin surelerine nasıl
                    sığınılabilir?
biz binlerce bin yıllık ölüler gibi birbirimize
                varırız ve o zaman
güneş cesetlerimizin boşa gitmişliğini yargılayacak.

ben üşüyorum
ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım
sevgili, ey biricik sevgili, "o şarap meğer kaç
yıllıkmış?"
bak burada
zaman nasıl da ağır
ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar
neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?

ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum
ben üşüyorum ve biliyorum
yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından
birkaç damla kandan başka
hiçbir şey arda kalmayacak.
çizgileri bırakacağım
sayı saymasını da bırakacağım
ve sınırlı geometrik biçimler arasından
enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım
ben çıplağım, çıplağım, çıplak
sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak
ve aşktandır tüm yaralarım benim
aşktan, aşktan, aşktan.
ben bu başıboş adayı
okyanusun devriminden geçirmişim
ve dağ patlamasından.
ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi
en değersiz zerresinden güneş doğdu.

selam ey masum gece!

selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini
inanın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren!
ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları
baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar
ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık
                dünyasından geliyorum
ve bu dünya yılan yuvasına benziyor
ve bu dünya
öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki
seni öpüyorken
kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar.

selam ey masum gece!

pencereyle görmek arasında
her zaman bir aralık var.

niçin bakmadım?
bir adam ıslak ağaçların yanından geçtiği zamanki
                        gibi...

niçin bakmadım?
annem o gece ağlamıştı sanırım
benim acıya ulaştığımı ve dölün biçimlendiği gece
benim akasya başaklarına gelin olduğum gece
İsfahan'ın mavi çini tınlamasıyla dolduğu gece
ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün
                    içine dönmüştü
ve ben onu aynada görüyordum
ayna gibi duru ve aydınlıktı
ve ansızın çağırdı beni
ve ben akasya başaklarının gelini oldum.
annem o gece ağlamıştı sanırım.

bu tıkalı küçük pencereye nasıl da boş bir aydınlık
                        uğradı
niçin bakmadım?
tüm mutluluk anları biliyorlardı
senin ellerinin yıkılacağını
ve ben bakmadım
ta ki saatin penceresi
açıldı ve o özgün kanarya dört kez öttü
dört kez öttü
ve ben o küçük kadınla karşılaştım
gözleri, simurgların boş yuvaları gibiydi
baldırlarının kımıltısında giderken sanki
benim görkemli düşümün kızlığını
kendisiyle götürüyordu gecenin yatağına.

acaba saçlarımı yeniden
rüzgârda tarayacak mıyım?
acaba bahçelere menekşe ekecek miyim
ve sardunyaları
pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım?
dans edecek miyim yeniden bardaklar üstünde?
kapı zili acaba beni
yeniden sesin bekleyişine doğru götürecek mi?

"bitti artık" dedim anneme
"hep düşünmeden önce olur olanlar
gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

boş insan
güvenle dolu, boş insan
bak dişleri nasıl
çiğnerken marş söylüyor
ve gözleri nasıl
yırtıyor dikizlerken
ve o nasıl ıslak ağaçların yanından geçiyor
dayançlı,
ağır,
başı boş.

saat dörtte,
damarlarının mavi urganı
ölü yılanlar gibi iki yanından boynunun
yukarı süzülmüş oldukları an
ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
yineliyorken
-selam
-selam
sen asla o dört su lalesini
kokladın mı hiç?...

zaman geçti
zaman geçti ve gece akasyanın çıplak dallarına düştü
gece pencere camlarının ardında kayıyor
ve soğuk diliyle
geçmiş günün artıklarını içine çekiyor.

ben nereden geliyorum?
ben nereden geliyorum?
böyle bulaşmışım gecenin kokusuna?
mezarımın toprağı tazedir hâlâ
o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum...

ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili!
ne de sevecendin yalan söylerken
ne de sevecendin aynaların göz kapaklarını kapatırken
ve avizeleri
tel saplarından koparırken
    ve acımasız karanlıkta beni aşk ovalarına götürürken
ta ki susuzluk yangınının uzantısı olan o şaşkın
            buğu uyku çimenliğine oturdu
ve o karton yıldızlar
sonsuzun çevresinde dönerlerdi.
sözü neden sesli söylediler?
bakışı neden görüşmenin evinde konuk ettiler
neden okşayışı
kızoğlankız saçların arına götürdüler?
bak burada nasıl
sözle konuşanın
bakışla okşayanın
ve okşayışla ürkmekten dinginleşen canı
sanı direklerinde
çarmıha gerilmiştir.
ve gerçeğin beş harfi olan
senin beş parmağının dalı
onun yanaklarında nasıl iz bırakmıştır!

suskunluk nedir, nedir, nedir ey biricik sevgili?
suskunluk nedir söylenmemiş sözlerden başka
ben susuyorum fakat serçelerin dili
doğa şöleninin akan sözcüklerinin yaşam dilidir
serçelerin dili yani; bahar. yaprak. bahar.
serçelerin dili yani; meltem. koku. meltem.
serçelerin dili fabrikada ölüyor.

bu kimdir, bu sonsuzluğun caddesi üstünde
birlik anına doğru yürüyen
ve her zamanki saatini
matematiğin eksiltmeler ve ayırmalar mantığıyla
                        kuran
bu kimdir bu, horozların ötüşünü
gündüzün yüreğinin başlangıcı diye bilmeyen
kahvaltı kokusu başlangıcı diye bilen
kimdir bu, başında aşk tacı taşıyan
ve gelinlik giysileri içinde çürüyen.

demek sonunda güneş
aynı zamanda
umutsuz kutuplarının ikisine birden ışımadı.
sen mavi çini tınlamasından boşaldın.

ve ben öyle doluyum ki sesimin üzerinde namaz
                        kılıyorlar...

mutlu cenazeler
üzgün cenazeler
suskun düşünür cenazeler
güleryüzlü, güzel giysili, obur cenazeler
belirli saatlerin duraklarında
ve geçici ışıkların kuşkulu zemininde
ve boşunalığın çürük meyvalarını satın alma
                    şehvetinde...
ah,
kavşaklarda ne insanlar var olayları merak ediyorlar
ve bu, dur düdüklerinin sesi
zamanın dişlisi altında bir adamın ezilmesi
gerektiği, gerektiği, gerektiği bir anda
ıslak ağaçların yanından geçen adam...

ben nereden geliyorum.

"bitti artık" dedim anneme,
"hep düşünmeden önce olur olanlar
gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

selam sana ey yalnızlığın garipliği,
odayı sana bırakıyorum
kara bulutlar her zaman çünkü
arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir
ve bir mumun tanıklığında
apaydın bir giz var onu
o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor

inanalım
soğuk mevsimin başlangıcına inanalım
düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım
işsiz devrik oraklara
ve tutsak tanelere.
bak nasıl da kar yağıyor.

belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el
durmadan yağan karın altında gömülmüş olan
ve bir dahaki yıl, bahar
pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde
ve teninde fışkırdıklarında
uçarı yeşil saplı fıskiyeler,
çiçek açacak olan o iki genç el
sevgili, ey biricik sevgili

inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.